|
"Dini başkalarına anlatmaya
gerek var mı?" diyenlere cevap"
İyilik konusunda öğüt vermek ve hatırlatma yapmak Kuran'da müminlere
emredilen bir ibadettir. Dindar bir insan, dinden uzak yaşayan ya
da dini yaşarken birtakım hatalı veya eksik davranışlarda bulunan
bir kimsenin göreceği zararları bildiği için, kendisini vicdanen
bu durumdan sorumlu kabul eder ve o kişiyi uyarmak zorunluluğunu
hisseder. Bu uyarı ve hatırlatmalar her vicdanlı müminin yapması
gereken bir harekettir. Bu tavır Kuran'da "iyiliği emretmek, kötülükten
sakındırmak" şeklinde ifade edilir.
"İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak", aynen namaz, oruç,
zekat gibi Kuran'da emredilen ve her Müslümanın üzerine farz olan
bir ibadettir. Kuran'ın pek çok ayetinde bahsi geçen bu ibadetin
yerine getirilmesi iman eden kimselerin temel vasıfları içinde sayılır:
Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin
velileridirler. İyiliği emreder kötülükten sakındırırlar namazı
dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat
ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz
Allah üstün ve güçlüdür hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi,
71)
Bunlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf
olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar.
İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 114)
Tevbe edenler ibadet edenler hamd edenler (İslam
uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler,
kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen
(bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)
Allah bir başka ayette kurtuluşun, iyiliği emretme ve kötülükten
men etme ibadetini yerine getirmeye bağlı olduğunu belirtmiştir:
Sizden; hayra çağıran iyiliği (marufu) emreden
ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa
erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)
Hiçbir Müslüman tamamen hatasız ve günah işlemekten uzak değildir.
Unutarak, bilmeyerek ya da nefsine yenik düşerek hata yapmak, Allah'ın
imtihanı gereği müminlerin manevi olarak gelişmelerine ve olgunlaşmalarına
vesile olan bir olaydır. Ancak, günah işleme konusunda müminleri
inkarcılardan ayıran en önemli özellik, müminlerin hataları üzerinde
ısrar etmemeleri, hata yaptıklarının şuuruna varınca hemen düzeltip
doğru olanı benimsemeleridir. Allah Kuran'da şöyle belirtir:
Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine
zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı
bağışlanma isteyenlerdir`. Allah'tan başka günahları bağışlayan
kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar
etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 135)
İşte bu yüzden, İslam'ı yaşayan her Müslümanı eksikleri ya da hataları
konusunda uyarmak diğer Müslümanların görevidir. Eğer bir müminin
davranışlarında ya da zihniyetinde Kuran'a aykırı, eksik veya kusurlu
bir durum varsa, bunu fark eden diğer bir müminin, hiç vakit kaybetmeden
onu uyarması ve doğru olanı hatırlatması gerekir. Bu şekilde kardeşinin
ahiretine ve sonsuz yaşamına zararlı etkisi olacak bir sorunu ortadan
kaldırarak ona en büyük iyiliği yapmış olacaktır.
Buradan da anlaşıldığı gibi 'iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak'
İslam'daki en önemli ibadetlerdendir. Sürekli olarak diğer müminlerin
gözetimi ve kontrolü altında olan bir müminin zamanla bütün eksik
ve kusurlarını telafi etmesi, her türlü hatasını ortadan kaldırarak
Allah'ın Kuran'da tarif ettiği ideal mümin yapısını elde etmesi
ve böylece Allah'a daha fazla yakınlaşması kaçınılmazdır. Bu yüzden
Allah bu ibadeti hakkıyla uygulayanlar sevgi ve merhamet sahibi
müminlerden Kuran'da övgüyle bahsetmektedir:
Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz;
maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır
ve Allah'a iman edersiniz... (Al-i İmran Suresi, 110)
Yarattıklarımızdan hakka yöneltip-ileten ve onunla
adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır. (Araf Suresi, 181)
"İyiliği emredip kötülükten sakındırmak" yalnızca müminlere yönelik
bir davranış değildir. Dini yaşamdan uzak olan insanlara İslam'ı
tanıtmak, dine davet etmek, Kuran ahlakını anlatmak da önemli bir
ibadettir. Kuran ahlakını anlatmak, Allah'ın yoluna davet etmek
bütün peygamberlerin ve onların izinde olan müminlerin başta gelen
vazifelerinden olmuştur. Kuran ayetlerine baktığımızda görüyoruz
ki, peygamberlerin hayatları bu şerefli görevi yerine getirmek ve
hiçbir güçlükten yılmadan insanları doğru yola davet etmekle geçmiştir.
Hz. Nuh'un sözleri ayetlerde şu şekilde bildirilir:
Dedi ki: "Rabbim gerçekten ben kavmimi gece ve
gündüz davet edip-durdum."
"Fakat benim davet etmem bir kaçıştan başkasını
arttırmadı."
"Doğrusu ben, Senin onları bağışlaman için her
davet edişimde onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini
başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.'
"Sonra onları açıktan açığa davet ettim."
"Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve
kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim." (Nuh Suresi,
5-9)
Kuran'da da bildirildiği üzere dinde zorlama ya da baskı yoktur.
İnanmak bir vicdan meselesi olduğu için, gerekli açıklamalar, deliller
ortaya konulduktan sonra kabul edip etmemek karşı tarafın tercihine
kalmıştır. Kendisine düşen tebliğ görevini yaptıktan sonra karşısındaki
insanın reddetmesinden dolayı müminin üzerine bir sorumluluk yoktur.
Bu gerçek Kuran'da da birçok kez belirtilmiştir. Bu ayetlerden bazıları
şöyledir:
Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak)
apaçık bir tebliğden başkası yoktur. (Yasin Suresi, 17)
Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir
öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı' kullanacak
değilsin. (Gaşiye Suresi, 21-22)
Buraya kadar görüldüğü gibi, insanlara İslam'ı, Kuran'ı anlatmanın,
öğüt verip hatırlatmanın Allah ile kul arasına girmekle hiçbir ilgisi
yoktur. Tam tersine tebliğ, Allah'ın emrettiği bir ibadettir ve
İslam ahlakının bütün insanlar tarafından öğrenilmesinin, Allah'ın
emir ve yasaklarının yerine getirilmesinin gerçekleşmesi için önde
gelen şartlardandır.
"Din hayatın sadece bir parçası. Neden
hayatın her alanında Kuran ahlakının yaşanması gerektiğini düşünüyorsunuz?"
diyenlere cevap
Din hayatın bir parçasını değil, tümünü ele alan ve düzenleyen
bir sistemdir. Tabii burada "din" sözcüğünden kastettiğimiz İslam
dinidir. "Din" ifadesiyle Budizm, Hinduizm gibi batıl dinler ya
da Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi vahyedilmelerinin ardından tahrif
edilmiş dinler kast edilmemektedir.
Hıristiyanlık tarih içinde bazı çıkar çevrelerinin hedeflerine
göre şekillendirilmiş bir dindir. Bu çevrelerin istekleri doğrultusunda
çeşitli dejenerasyon süreçleri ve "reform" adlı bozulmalara uğramıştır.
Bu çıkar çevrelerinin Hıristiyanlığa soktuğu en büyük sapmalardan
biri de, "dünya işleri" ve "din işleri" gibi iki ayrı kavram olduğu
şeklindeki safsatadır. Oysa din, bir insanın hak kitaba göre inandığı
doğrular demektir ve "dünya işleri" de kuşkusuz insanların inandığı
doğrular üzerine kuruludur.
Ancak Hıristiyanlıktaki bu çarpık düşünce, uzunca bir süredir İslam'a
da uygulanmak istenmektedir. İslam hakkında bazı ön yargılara ve
eksik bilgilere sahip, özenti hastalığına tutulmuş bazı çevreler
de İslam'a bu tür bir uygulama yapılmasını desteklemiş, bunu aydın
olmanın bir işareti olarak benimsemişlerdir. Buna bağlı olarak halkın
bu konudaki bilgisi az olan kesimlerinde İslam hakkında birtakım
kulaktan dolma, yanlış anlayışlar gelişmiştir. Örneğin "Din hayatın
sadece bir parçasıdır", "kendini tamamen dine vermek fanatizmdir"
gibi safsataların İslam diniyle en ufak bir bağlantısı yoktur. Tam
tersine din hayatın bir kısmını değil, tümünü, hatta daha da ötesini
kapsar.
Bunun aksini savunmak Kuran'ın bir kısmını kabul edip, bir kısmını
kabul etmemek anlamına gelir. Kuran'ın bir kısmını kabul etmemek
ise kuşkusuz tümünü inkar etmek demektir:
...Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir
bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya
hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde
de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan
gafil değildir.
İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın
alanlardır; bundan dolayı azabları hafifletilmez ve kendilerine
yardım edilmez. (Bakara Suresi, 85-86)
Kuran'da tarif edilen din, hiçbir şüphe ve kuruntuya yer vermeden
tam bir teslimiyetle Allah'a inanıp bağlanmak, O'nun emir ve yasaklarına
harfi harfine itaat etmek esaslarına dayanır. Müminlerin bu özellikleri
Kuran'ın birçok ayetinde tarif edilmiştir. Bu ayetlerden bazılarında
şöyle buyrulmaktadır:
Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar,
Allah'a ve Resûlü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan
Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd ettiler (çaba harcadılar).
İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi,
15)
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim
ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları
Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten
'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba
uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur
Suresi, 37)
Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi, mümin gerçekten de kendisini
Allah'a adamış insandır. Hayatının her anında Allah'ın rızasını
kazanmayı kendine tek hedef edinmiş, Allah'ın yarattığı olaylardaki
hikmetleri arayan, ahireti düşünen bir kişidir. Kuran'da müminler
şöyle tarif edilir:
Onlar ayakta iken otururken yan yatarken Allah'ı
zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.
(Ve derler ki:) Rabbimiz Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin
bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
Gerçekten Biz onları katıksızca (ahiretteki asıl)
yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. (Sad Suresi, 46)
İnancı olmayan bir insan için böyle bir ahlak elbette akıl erdirilecek
bir durum değildir. Kendi materyalist dünya görüşüne göre, ölüm
bir yok oluştur ve dolayısıyla elinden geldiği kadar dünyanın tadını
çıkartması gerekir. Bu çarpık bakış açısına sahip bir kişi için
dünyadan olabilecek en fazla ölçülerde faydalanamadığı her an kendisi
için bir kayıptır.
Ancak bizim bu kitapta asıl olarak üzerinde durduğumuz kişiler,
kendini inanan bir kişi olarak tanıtıp, eline fırsat geçtikçe çevresine
İslam diniyle ilgisi olmayan sapkın düşünceleri empoze etmeye çalışan
kişilerdir. Böyle kişiler "Dinin hayatın yalnızca bir parçası",
hem de oldukça "küçük" bir parçası olduğu safsatasını insanlara
empoze etmek isterler. "Çağdaş", "modern", "aydın" gibi süslü kavramlar
altında sapkın düşüncelerini etraflarına yayarlar. Allah müminleri,
bu tip insanların ikiyüzlü yalanlarına karşı şöyle uyarır:
İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin
sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahit
getirir; oysa o azılı bir düşmandır. (Bakara Suresi, 204)
Konumuzun başlığı olan soruyu soran kişi de, kendisinin dinsiz
ya da ateist olarak gösterilmesine son derece kızan, yeri gelince
"Elhamdülillah Müslümanız" sözünü sık sık kullanan, az önce bahsettiğimiz
zihniyeti temsil eder. Yaşam felsefesi; "din vardır ve gereklidir",
"Müslümanlık çok güzel bir şey, fakat herşeyi kararında yapmak lazım",
"dinin fazla derinliğine inmemek lazım, yoksa aklını yitirirsin"
gibi tamamen boş, amaçsız ve cahilce laflardan oluşan bir dünya
görüşüdür. Bu tarz kişilere gerçek Kuran ahlakından bahsedildiğinde
işlerine gelmediği için hiç işitmemiş gibi kibirli tavırlar sergilerler.
Allah bu kişilerin durumunu şöyle açıklar:
İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak
ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün 'boş ve amaçsız olanını'
satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.
Ona ayetlerimiz okunduğunda, sanki işitmiyormuş
ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak (müstekbirce)
sırtını çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver. (Lokman
Suresi, 6-7)
Toplumun geneline ters düşmemek, tepki almamak, bu arada etrafındakileri
de kendine benzetmek amacıyla kendine Müslüman kimliği verip de
yukarıdaki gibi Müslümanlıkla hiçbir ilgisi olmayan ve aslında bunu
kendisi de bilen, çarpık bir zihniyete sahip bu tarz kişiler Kuran'da
"münafıklar" olarak isimlendirilirler.
Münafıklar, gerçekten iman etmedikleri halde, "inandık" diyerek
çeşitli dünyevi çıkarlarını korumaya çalışır; ayrıca insanlara da
böyle sapkın bir zihniyeti aşılayarak, onları İslam'ın özünden,
Kuran'dan uzaklaştırmaya çalışırlar. Böylece etraflarında vicdanlarını
rahatsız edecek, samimi inanca sahip kişilerin kalmaması için uğraşırlar.
Allah bu kişileri inananlara Kuran'da şöyle tanıtmaktadır:
İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve
ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir.
(Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa
onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.
Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını
arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için
acı bir azab vardır.
Kendilerine: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde:
"Biz sadece ıslah edicileriz" derler. Bilin ki; gerçekten, asıl
fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler. (Bakara Suresi,
8-12)
Bunların batıl dinleri Allah'ı değil, kendi çıkar, istek ve tutkularını
ilah edinmeye ve bunlara hizmet etmeye dayalıdır. Kuran'da bu durum
şöyle tarif edilir:
Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni
gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların
çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun?
Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar
yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar. (Furkan Suresi, 43-44)
Münafıkların, inanmadıkları halde "inandık" diyerek Allah'ı ve
müminleri aldatabileceklerini sanmaları, müminlere zarar vermeye
ve Allah'ın bildirdiği doğru yoldan saptırmaya çalışmaları elbette
karşılıksız kalmayacaktır.
Kuran'da münafıkların "Allah ve din adına" yalan söylemeleri, ikiyüzlülükleri,
samimiyetsizlikleri, sahtekarlıkları, içten pazarlıklı olmaları
dolayısıyla, diğer inkarcılardan, dinsizlerden, ateistlerden daha
büyük bir azapla karşılaşacakları haber verilmiştir:
Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar.
Onlara bir yardımcı bulamazsın. (Nisa Suresi, 145)
Bir de gerçekten etrafında bulunan bazı münafık karakterli kişilerin
kendisine anlattıklarının etkisinde kalmış, "hem bu dünyayı hem
de ahireti idare etme" gibi bir zihniyete kapılmış kimseler vardır.
Onların durumu ise Kuran'da şöyle açıklanır:
İnsanlardan kimi Allah'a bir ucundan ibadet eder,
eğer kendisine bir hayır dokunursa bununla tatmin bulur ve eğer
kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O
dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık bir kayıptır. (Hac
Suresi, 11)
"Kuran'ın indirildiği dönemle bu dönem çok
farklı. Kuran ayetleri bu asra cevap verebilir mi?" diyenlere cevap
Akılsız bazı kimseler Kuran'ın 1400 yıl önceki Arap toplumuna hitap
ettiği ve bugünün toplumları için geçerli olamayacağı yönünde iddialarını
sık sık tekrarlarlar. Bu kişilere göre Kuran ya tamamen bir kenara
bırakılmalı ya da kendilerince "sakıncalı" buldukları bazı bölümleri
değiştirilmelidir.
Öncelikle bu kişilere şu sorular sorulmalıdır: Onlar Kuran'ın Allah'ın
insanlara indirdiği bir "yol gösterici" (Bakara Suresi, 2) olduğuna
mı inanmaktadırlar? Bilinmelidir ki, Kuran'da ancak çok yakın zamanda
keşfedilen birçok bilimsel gerçekle birlikte matematiksel ve tarihsel
birçok mucize de yer almaktadır. O dönemde bilinmesi mümkün olmayan
birçok bilimsel bulgunun Kuran ile tam bir uyum içinde olması şüphesiz
Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun önemli delillerinden biridir. Tüm
bu gerçeklere rağmen Kuran'dan şüphe duyanlara Allah şöyle hitap
eder:
Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)'dan şüphedeyseniz,
bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru
sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz
yardımcılarınızı) çağırın. Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız-
bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar
olan ateşten sakının. (Bakara Suresi, 23-24)
Nitekim Kuran'ın "insan yazması" olduğunu öne süren bir kimse Müslüman
değildir. Ancak asıl ilginç olan, "Kuran bugünün ihtiyaçlarını karşılayamaz"
diyen bazı kimselerin bir yandan da Müslüman olduklarını iddia ediyor
olmalarıdır. Bu kişilerin gösterdikleri tavrın ise ancak iki açıklaması
olabilir: Ya cahildirler ve Kuran hakkında hiçbir şey bilmiyorlardır
ya da Müslüman olmadıklarını açıkça söylemekten çekinen birer sahtekardırlar.
Çünkü Kuran'ın hükümlerini bilen bir insanın böyle bir safsatayı
savunması düşünülemez. Bu kişiler, Kuran'ın her döneme ve her topluma
hitap eden, Allah'ın hak kitabı olduğunu fark edememiş durumdadırlar.
Oysa Kuran'ı açık bir şuurla okuyan kişi görür ki, Kuran'da anlatılan
kişi ve toplum özellikleri, bugün de dahil olmak üzere tarihin her
döneminde mevcut olmuştur. Dinden uzak toplumların içinde bulunduğu
bütün yanlışlıklar, bozukluk ve sapkınlıklar Kuran'da anlatılır,
o toplumların dine karşı gösterdiği tepkiler tarif edilir, karakter
tahlilleri yapılır. Bu tarif ve tahliller de günümüz dünyasına tamamen
uymakta, Kuran'ın her döneme hitap ettiğini bir kez daha teyid etmektedir.
Kuran ahlakını uygulamak üzere okuyan ve elinden geldiğince uygulamaya
başlayan bir kişi -ki o artık "mümin" olma yolundadır- gün geçtikçe
Kuran'ın hayatın her anını nasıl kapsadığını, Kuran'a olan inancı
artarak görecektir. Kuran'da inanan insanın karşılaşacağı olaylar,
bunlara karşı nasıl tavır göstermesi gerektiği ayrıntılarıyla tarif
edilmiş durumdadır.
İnkarcıların "toplum sürekli gelişmektedir, din ise durağandır"
şeklindeki tutarsız ifadeleri de aslında Kuran'da teşhisi yapılan
bir kavrayış eksikliğidir. Kuran'dan bildirildiğine göre, binlerce
yıl önceki inkarcılar da, dini "... eskilerin
masalları" (Nahl Suresi, 24) olarak yorumluyorlardı. Benzer
şekilde dönemin inkarcıları Peygamberimiz (sav)'den Kuran'ın bazı
kısımlarını değiştirmesini istemişlerdi:
Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda,
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: "Bundan başka bir Kur'an
getir veya onu değiştir." De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi
olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca
bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben,
büyük günün azabından korkarım." (Yunus Suresi, 15)
Ayetlerde sözü edilen ve "Kuran'ın değiştirilmesi"ni isteyen inkarcılar,
Kuran'ın ilk indirildiği dönemde yaşayan kişilerdir. Bunların Kuran
ayetlerine itirazlarının ardındaki neden, Kuran ahlakının yaşandığı
ortamların kendi çıkarlarına aykırı düşüyor olmasıdır.
Bugün de durum aynıdır. Kurulu cahiliye sisteminden çıkar sağlayanlar
doğal olarak, İslam'ın getirdiği ahlak anlayışına ve yaşam tarzına
karşıdırlar. Bunların ağzından sık sık "Kuran'ın bazı kısımlarının
çağa uydurulması, reforme edilmesi" gibi sözler duyabilirsiniz.
Aslında bununla yapmak istedikleri, Kuran'ı kendi cahiliye düzenlerine
uydurmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.
Oysa bu çaba boşunadır. Kuran'da haber verilen,
"Hiç şüphesiz, zikri (Kur'an'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları
da gerçekten Biziz" (Hicr Suresi, 9) ayetinin hükmüne göre,
Kuran'ın tek bir harfi bile değiştirilemeyecektir. Kuran Allah'ın
insanlara olan mesajıdır, bundan sonra herhangi bir vahiy gelmeyecektir.
Dolayısıyla bugün de, yüzlerce yıl sonra da insanların tek kurtuluş
yolu Kuran'da bildirilmektedir.
"Benim kalbim zaten temiz" diyenlere
cevap
Şuara Suresi'nin 89. ayetinde cennete girecek olanların
"Ancak Allah'a selim (temiz) bir kalp ile gelenler..." olduğu
bildirilir.
Ancak Kuran'da bildirilen kalp temizliği, günümüz toplumlarından
bazılarının anladığı gibi bir temizlik değildir. "Kalp temizliği"nin
öneminden yola çıkarak, "ben insanlara hiç kötülük yapmıyorum, fakirlere
arada sırada yardım ediyorum, demek ki Allah'ın istediği ahlaktayım"
demek, kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Çünkü Kuran'a
göre kalbin temiz olması demek, Allah'a yönelmiş ve O'na itaat etmiş
olmak demektir. Belki bazı insanlar, arada sırada fakirlere yardım
ederek, hayvanlara yiyecek vererek, komşularına gülümseyerek, "iyi
insan" olarak tanınabilirler. Ancak cehennemden kurtulmanın, Allah'ın
rızasını ve rahmetini kazanmanın yolu "iyi insan" olarak tanınmak
değil, Allah'ın Kuran'da tarif ettiği şekilde bir mümin olmaktır.
Bu ahlakı kazanmadan yapılan ve cahiliyenin kendi değer yargılarına
göre "iyilik" olarak kabul edilen bir davranışın, Allah katında
herhangi bir değeri olmayabilir. İsterse dini bir kisve altında
olsun, yapılan işin Allah nazarında "iyi" ve geçerli olmasının temel
şartı, bunun Kuran'da bildirilen ölçülere uygun olmasıdır. Kuran'daki
bu ölçülere örnek olarak aşağıdaki ayetleri verebiliriz:
Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı,
Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cehd edenin
(yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar) Allah katında bir olmazlar.
Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 19)
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik
değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba
ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere
(özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve
ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta
ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır).
İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara
Suresi, 177)
Kuran'a göre kalbi temiz olan insan, Allah'a iman eden, Allah'ın
emir ve yasaklarına harfiyen uyan, O'na teslim olmuş insandır. İslam'a
göre, bundan farklı bir "kalp temizliği" söz konusu değildir. Kuran'da,
"kalp temizliği"nin ne anlama geldiği detaylı olarak anlatılmaktadır.
Buna göre, kalbi temiz olan insan, sürekli Allah'ı anan ve kalbi
Allah'ın zikriyle "mutmain" olmuş (tatmin bulmuş) kişidir. Öyle
ki Kuran'da müminler şöyle tarif edilir:
Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle
mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle
mutmain olur. (Rad Suresi, 28)
Bir başka ayette ise müminlerden şöyle söz edilir:
Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir…
(Hac Suresi, 35)
Yine bir başka ayette, müminlerin kalplerinin "Allah'ın
ve haktan inmiş olanın zikri için saygı ve korku ile yumuşadığı"
(Hadid Suresi, 16) haber verilir.
İnsanı mümin yapan ve Kuran ahlakından zevk almasını, Allah'a itaat
etmekten dolayı sevinç ve huzur duymasını sağlayan, kalbindeki bu
içliliktir.
Kuran'da bu kalp duyarlılığının "Allah'ın yol göstermesi" olduğu
şöyle bildirilir:
Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir kitap
olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların
O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın
zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir,
onunla dilediğini hidayete erdirir... (Zümer Suresi, 23)
Dolayısıyla kalp temizliği, insanı Allah'tan uzaklaştıran tüm engellerin
kalpten arındırılmış olması anlamına gelir. Böyle bir insan dünya
hırsından, bencillikten, korkudan, güvensizlikten uzak olur. Allah'tan
başka varlıklara bağlanmaktan, onlara Allah'tan bağımsız bir sevgi
duymaktan kurtulur.
Kısacası Allah'a itaat etmeyen ve Müslümanlığın gereklerini yerine
getirmeyen insan için "kalp temizliği"nden söz edilemez. "Benim
kalbim temiz, dine uymasam da olur" diyenler, Allah'ı ve müminleri
aldattıklarını sanabilirler, oysa yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar.
Bu ifade ancak, ibadetlerini uygulamaktan kaçınan ve yanlış bir
yaşam tarzını Müslümanlık olarak göstermeye çalışan bir insanın
samimiyetsizliğidir. Ancak ne Allah katında ne de müminlerin gözünde
bu tür samimiyetsiz tavırlar kabul göremez.
"Ben daha gencim,dini ileride yaşarım" diyenlere cevap
Günümüzün yaşam tarzındaki umursuzluk ve kayıtsızlık psikolojisi,
her konuda olduğu gibi dini anlayışa da yansımıştır. Gündelik hayattaki
gözlemlere dayanan ve oldukça yaygın olan bir anlayışa göre, İslam,
ihtiyar insanların, orta yaşlı kişilerin, arasıra evlere gelip mevlüt
okuyan hocaların ya da cuma günleri Yasin-i şerif okuyan ninelerin
dinidir. Bu anlayışın bir sonucu olarak, dinin; insanların ölüme
yaklaştıkları dönemde ya da üzüntü ve sıkıntı anlarında ihtiyaç
duydukları bir rahatlama, huzur ve teselli vasıtası olduğu düşünülür.
Bu çarpık mantığa göre daha genç yaşta, yani tam dünyanın nimetlerinden
faydalanılacağı bir dönemde, dini yaşamaya başlamak, ölmeden önce
mezara girmek anlamına gelir. Eğer kişi tüm bunlara rağmen dine
olan inancını ve saygısını koruyabilmişse, yapacağı en iyi niyetli
hareket, onu ilerdeki yaşamına ertelemek olur.
Diğer birçok konuda olduğu gibi burada da sorun, İslam hakkındaki
bilginin Kuran'dan değil de, çevreden, amcadan, dededen edinilmiş
olmasından kaynaklanır. Oysa Kuran'da anlatılan gerçek İslam sadece
yaşlandıktan sonra yaşanacak bir din değildir; tam aksine, insanı
iyiyle kötüyü ayırt etmeye başladığı yaştan itibaren sorumlu tutar.
Yaşlılık, dinin tam olarak uygulanacağı değil, belki de hastalıklar,
bedeni zayıflıklar nedeniyle insanın birçok ibadeti yerine getiremeyeceği,
sorumluluğunun çok aza ineceği bir dönemi oluşturur. Gençlik Allah'ın
insana verdiği en büyük nimetlerden birisidir. Gerek fiziksel, gerekse
zihinsel yönden insanın en yüksek verime ve kapasiteye sahip olduğu
bu dönemde Allah'ı unutması, yapabileceği en büyük nankörlüklerden
birisi olur. Allah'ın Kuran'da farz kıldığı, iyiliği emredip kötülükten
men etmek, İslam ahlakını insanlara anlatmak, Allah'ın şanını yüceltmek
gibi çok önemli hükümleri genç, güçlü ve sağlıklıyken yerine getirmeyen
bir kimse, yaşlılıkta bunları nasıl yapabilir?
İslam'ın "yaşlılar dini" olduğu safsatasının tam aksine, Allah
Kuran'ın çeşitli yerlerinde inanmış, Kendisine gönülden bağlanmış
gençlerden övgüyle bahsetmektedir:
O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi
ki: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu
kolaylaştır (bizi başarılı kıl)... Biz sana onların haberlerini
bir gerçek (olay) olarak aktarıyoruz. Gerçekten onlar Rablerine
iman etmiş gençlerdi ve Biz de onların hidayetlerini arttırmıştık.
Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala
karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz göklerin
ve yerin Rabbidir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız
(eğer tersini) söyleyecek olursak andolsun gerçeğin dışına çıkarız."
(Kehf Suresi, 10-14)
Hz Musa'ya da kendi döneminde kavminin bir kısım "genç"lerinden
başkası iman etmemiştir:
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden
(gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini
belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun
gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.
(Yunus Suresi, 83)
Kuran'da bahsi geçen peygamberlerin birçoğu genç yaşta bu önemli
sorumluluğun altına girmişlerdi. Hz. İbrahim de bu mübarek insanlardan
birisiydi. Henüz genç yaştayken çeşitli putlara ibadet ederek Allah'a
ortak koşan kavmiyle mücadeleye girişmiş ve insanlar arasında tanınmaya
başlamıştı. Öyle ki, kavminin önde gelen inkarcıları, "Kendisine
İbrahim denilen bir gencin bunları (putları) diline doladığını işittik"
(Enbiya Suresi, 60) demişlerdi.
Kuran'a göre insan akılca olgunlaştığı, şuuru açıldığı andan itibaren
dini sorumluluk altına girer ve Kuran ahlakını yaşamakla yükümlüdür.
Kuran'da bu sorumluluklarla ilgili herhangi bir yaş belirtilmemiştir.
"Dini ilerde yaşarım" diyerek gençken dinsiz bir hayat sürdürmeye
razı olan bir kimsenin aslında beş dakika sonra dahi hayatta olacağına
dair hiçbir garantisi yoktur. Allah bu konuyla ilgili şöyle buyurur:
Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah'ın katındadır.
Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını
bilmez. Hiç kimse de hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz
Allah bilendir, haberdardır. (Lokman Suresi, 34)
O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu
azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? Ya da o ülkeler halkı,
kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden
güvende miydiler? Onlar, Allah'ın tuzağından güvende mi idiler?
Allah'ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan
başkası (akılsızca) güvende olmaz. (Araf Suresi, 97-99)
Genç, güçlü ve sağlamken Allah'ın davetine kulak vermeyenlerin,
ahiretteki akibetleri Kuran'da şöyle tasvir edilir:
Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların
secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri 'korkudan
ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa
onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. (Kalem
Suresi, 42-43)
Bir de halk arasında, "gençken hayatımı yaşar, ölmeden önce de
nasıl olsa tevbe ederim, hiç günahım kalmaz" gibi batıl bir inanış
vardır. Genelde bilgisizlikten ve dinden uzak bir yaşamdan kaynaklanan
böyle bir zihniyet, Allah'a karşı çok büyük bir samimiyetsizliktir.
Çünkü bu lafın gerçek anlamı: "Ben şimdi her türlü günaha girer,
her türlü kötülüğü yaparım, Allah'ın sınırlarını dilediğim gibi
çiğnerim. Daha sonra, hayatımın sonuna doğru da tevbe edip, ahiretimi
de kurtarmış olurum" demektir. Halbuki "kalplerin özünde saklı olanı
bilen" Allah, böyle samimiyetsiz bir zihniyetin başarıya ulaşamayacağını,
böyle tevbelerin Kendi katında geçerli olmayacağını önceden bildirmiştir:
Tevbe; ne kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine
ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de
kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır.
(Nisa Suresi, 18)
Bu akıldan yoksun düşüncenin sahibi, Allah'ı gereği gibi takdir
edemediği için, kendince Allah'ın kendisini bir tevbeyle affedeceğini
ve cennete sokacağını zanneder. Günlük hayatında yaptığı küçük uyanıklıklar,
sahtekarlıklar gibi Allah'a karşı da sahtekarlık yapabileceğini
sanır. Oysa sonuçta aldanan da, hüsrana uğrayan da elbette kendisi
olur. Ummadığı bir anda ölüm onu hazırlıksız bir şekilde yakalar
ve bunun geri dönüşü yoktur. Fakat buna rağmen hayatında sahip olduğu
o sinsi zihniyetini de beraberinde taşır. Bu küstah, fakat, aynı
zamanda da umutsuz çırpınış Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne
eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere
daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz
gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı)
bir görsen. Eğer Biz dilemiş olsaydık, her bir nefse kendi hidayetini
verirdik. Fakat Benden çıkan şu söz gerçekleşecektir: "Andolsun,
cehennemi cinlerden ve insanlardan (inkâr edenlerle) tamamıyla dolduracağım."
Öyleyse bu (azab) gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı
tadın. Biz de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza karşılık ebedi
azabı tadın. (Secde Suresi, 12-14)
Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der
ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da
salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür,
bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları
güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Müminun Suresi, 99-100)
Allah iman edenlerin, geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan böyle
kötü bir duruma düşmemeleri için nasıl bir tutum izlemeleri gerektiğini
çeşitli ayetlerde açıklar:
Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın
bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem
ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden
infak edin. Oysa Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi
kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafıkun
Suresi, 10-11)
Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak
gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan
başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin. (Al-i İmran Suresi, 102)
Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın
için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz
Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır. (Haşr Suresi, 18)
Dikkat edilirse buraya kadar ele aldığımız zihniyet Allah'ı tamamen
inkar etmeye değil, fakat "Allah'ı gereği gibi takdir edememe"ye
ve bunun sonucu olarak "Allah'tan gereği gibi korkup sakınmama"ya
dayanmaktadır. Allah'ın varlığını kabul etmek ayrı, O'nun sonsuz
güç ve aklını, bilgisini, her an herşey üzerindeki hakimiyet ve
kontrolünü, azabından hiç kimsenin bir garantisi olmadığını bilip
hissetmek ve O'ndan gücünün yettiği kadar korkup-sakınmak ayrı şeylerdir.
Şeytan da Allah'ın varlığından kesin olarak emindir. Fakat isyankardır.
Kuran'da Allah'ın var olduğunu kabul eden, ancak O'nu gereği gibi
takdir edemeyip isyankar olan kimselerden şöyle söz edilir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren
kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran
ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir?
Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak
mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse
haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?
Böylece Rabbinin sözü o fasık kimseler üzerinde (şöyle) gerçekleşmiştir
ki: "Onlar şüphesiz iman etmezler." (Yunus Suresi, 31-33)
Andolsun, onlara: "Kendilerini kim yarattı?" diye
soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da
çevriliyorlar? (Zuhruf Suresi, 87)

"Kuran ahlakını benimsersem, benden karşılık
olarak ne bekleniyor?"
Bu soru, her ne kadar soranın aklına o anda gelmiş bir soru gibi
görünse de, aslında binlerce yıldır cahiliye toplumunun üyelerinin
kendilerine dini anlatan müminlere sordukları klasik bir sorudur.
Allah'ın dinini tebliğ edenlerin öncüleri elbette peygamberlerdir.
Ve kuşkusuz peygamberler insanların en üstün ahlaklıları, en samimi
ve içten olanlarıdır. Fakat buna rağmen onların bile, dini tebliğ
etmelerine bazı insanlar tarafından şüpheyle bakılmış, bu çabalarının
ardında hep bir menfaat ilişkisi aranmıştır. Peygamberler, Allah'ın
kendilerine verdiği, "dine davet etme" sorumluluğunu yerine getirirken,
sürekli olarak bu suçlamayla karşılaşmışlardır. Kuran'ın birçok
ayetinde bu suçlamaya dikkat çekilir. Buna karşılık tüm peygamberlerin
cevabı hep aynı olmuştur:
(Nuh:) Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden
bir karşılık istemedim. Benim ecrim yalnızca Allah'a aittir. Ve
ben Müslümanlardan olmakla emrolundum. (Yunus Suresi, 72)
(Hud, Salih, Şuayb:) Buna karşılık ben sizden bir
ücret istemiyorum; benim ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.
(Şuara Suresi, 127)
Aynı durum, Allah'ın bir kanunu ve imtihanı olarak, Peygamber Efendimizin
de başına gelmiş, makam, mevki, maddi güç ve zenginlik elde edebilmek,
iktidar olmak amacıyla dini kullanmakla, hatta halkı gerçek dinlerinden
kopararak, kendi etrafında kuvvet toplamaya çalışmakla itham edilmiştir.
Buna karşılık ona da kendinden önceki elçilerin verdiği cevabı vermesi
emredilmiştir:
De ki: "Ben buna karşılık, Rabbine doğru bir yol
tutmayı dileyen (insanlar olmanız) dışında sizden bir ücret istemiyorum."
(Furkan Suresi, 57)
... De ki: "Ben buna karşı, yakınlıkta sevgi dışında
sizden bir ücret istemiyorum"... (Şura Suresi, 23)
Ancak şurası unutulmamalıdır ki, dini anlatmak, yalnızca peygamberlere
mahsus bir görev değildir. Her ne kadar, dini anlatmak zaman zaman
halk arasında sadece peygamberlerin görevi olarak algılansa da,
doğru yola çağırmak, iyiliği tavsiye edip, kötülükten sakındırmak,
İslam'a ve Kuran'a davet etmek tüm müminler için farz kılınmıştır.
Tebliğ, aynı namaz kılmak ya da oruç tutmak gibi yerine getirilmesi
gereken bir ibadettir. Bu nedenle de Kuran'da, bu ibadet müminlerin
temel vasıfları arasında sayılır:
Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin
velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı
dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resulü'ne itaat
ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz
Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi,
71)
Bir insana tebliğ yapılmasının ardındaki temel hedef ise, Allah'ın
bu emrini yerine getirmek ve umulur ki, o insanın ahiretini kurtarabilmektir.
Yoksa samimi Müslümanların hiç kimsenin malına, parasına, güzelliğine,
imkanlarına ihtiyacı yoktur. İslam Allah'ın hak dinidir ve ona en
güzel şekilde sahip çıkacak olan da yine Allah'tır. Allah dinini
diğer dinlerden üstün kılacağını Kuran'da şöyle vaat etmiştir:
Müşrikler istemese de O, dini (İslam'ı) bütün dinlere
üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur.
(Tevbe Suresi, 33)
Müminin de anlattıklarına veya yaptığı fedakarlıklara bir karşılık
ve ücret istemesi düşünülemez. Çünkü böyle bir hareket yapması zaten
onun anlattıklarına ters düşen bir şeydir. Allah dinlerini menfaatlerine
alet etmek isteyenleri Kuran'da şiddetle kınar:
Allah'ın ayetlerine karşılık az bir değeri satın
aldılar, böylece O'nun yolunu engellediler. Onların yaptıkları gerçekten
ne kötüdür. (Tevbe Suresi, 9)
Oysa tüm diğer ibadetler gibi dini anlatma vazifesini de ancak
Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapan gerçek müminler için böyle
basit bir maddi çıkar beklentisi söz konusu olamaz. Kuran'da müminlerin
bu vasfı övgüyle belirtilir:
... Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az
bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri katında ecirleri
vardır... (Al-i İmranSuresi, 199)
Allah Kuran'da bu samimi kişilere tabi olunmasına şu şekilde dikkat
çekmektedir:
"Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet
bulmuş kimselerdir." (Yasin Suresi, 21) "
|