|
"Müminler henüz yeni tanıdıkları bir kişiye
niçin son derece ilgili ve sevgi dolu davranırlar?"
Sevgi zorlamayla elde edilen ve diğer fiili hareketler gibi insanın
iradesiyle oluşan bir duygu değildir. Ancak Allah'ın insanın kalbine
vermesiyle meydana gelir. Bir insana sevgi duyulması için de onun
mutlaka olağanüstü özelliklere, üstün kabiliyetlere sahip olması
gerekmez. İnançlı bir insan, herşeydeki, herkesdeki iyi ve güzel
yönleri en ince ayrıntısına kadar tespit edebilme, Allah'ın yarattığı
güzellikleri sıradan insanlara göre çok daha hassas algılayabilme
kabiliyetine sahiptir. Bu nedenle karşısındakinin iyi ve güzel yönlerini,
gizli kalmış özelliklerini diğer insanlardan daha hızlı ve net bir
biçimde görür ve ona göre davranır.
Karşıdaki şahıs henüz İslamiyeti yaşayan bir kimse olmayabilir,
fakat kendisinde bulunan Kuran ahlakına uygun bazı özellikler (doğallık,
samimiyet, temizlik, güzellik, zeka, sempatiklik, cana yakınlık,
vs. gibi), ona karşı Müslümanların kalbinde doğal bir sevgi oluşturur.
Bu insanın farkında olmadan taşıdığı güzel ahlak özellikleri de
olabilir. İşte bu özellikler ona samimi bir sevgi duyulması için
yeterlidir. Çünkü bütün bunlar aslında Allah'ın yarattığı güzelliklerdir.
Bu yüzden gösterilen sevgi ve iltifat da gerçekte şahsın kendisine
değil, Allah'a yönelik bir sevgidir.
Bunun yanı sıra, Allah müminlerin kalbine, güzelliklere karşı büyük
bir sevgi ilham eder. Allah Kuran'da Hz. Yahya'dan söz ederken "Katımızdan
ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik)..." (Meryem Suresi,
13) demektedir. Aynı "sevgi duyarlılığı" kuşkusuz peygamberlerin
yolunu izleyen tüm müminler için de geçerlidir. Meryem Suresi'nin
96. ayetinde de "İman edenler ve salih amellerde
bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır."
şeklinde bildirilmektedir. Bu sevginin bir ifadesi olarak
da, mümin, her zaman için karşısındakini onore eder, küçük düşürücü,
incitici hareketlerden kaçınır.
Kısaca müminlerin yapmacık, samimiyetsiz bir yaklaşımı yoktur.
Karşıdaki insanın merakı ve doğruyu öğrenme isteği -tabii gerçekten
samimiyse- zaten onun belli bir bilince sahip olduğunun belirtisidir
ki, bu da oldukça olumlu bir özelliktir. Din konusunda bilgi edinmeyi
talep eden şahsın herhangi bir art niyete sahip olmaması, içten
ve samimi duygularla yaklaşması bile ona karşı sevgi ve şefkat duyulması
için yeterlidir.
Hem zaten iman eden bir insan, sevmediği bir insanı seviyormuş
gibi davranamaz. Sevgiye layık olmayan bir insansa ona zoraki, suni
bir şekilde sevgi göstermez. Buna karşılık, cahiliye toplumuna ait
olan insanlar genelde sevgi adı altında, diğer insanlarla bir menfaat
bağı kurarlar. Bu menfaat ilişkisinin mutlaka maddi bir boyutta
gelişmesi de gerekmez. Eğer karşısındaki insan kendisinin egosunu
tatmin edebiliyorsa arada alışkanlığa dönüşen bir bağlılık oluşur.
Bu, tutku, alışkanlık ve bağlılıktan meydana gelen karmaşık duygular
Kuran'da bize bahsedilen ve inançlı kişiler arasında yaşanan sevgi
ve ilgiden son derece farklıdır. Dünyevi çıkarlar üzerine kurulan
bu tür ilişkiler ve uğradıkları son, Kuran'da şöyle anlatılır:
(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp
dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar)
edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak
ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir
ve hiçbir yardımcınız yoktur." (Ankebut Suresi, 25)
İnsanların arasında sevgiyi engelleyen en önemli unsur kıskançlık
ve kibirlenme duygusudur. Cahiliye toplumunda son derece yaygın
olan bu duygular, insanın bir başkasının olumlu yönlerini görmesine
ve bunlardan zevk almasına engel olur. Fakat iman eden ve dolayısıyla
mütevazi olan bir insan kendisinin olduğu gibi karşısındakinin olumlu
özelliklerini de doğrudan Allah'a isnad ettiği için, bunları takdir
etmek ve övmekten geri kalmaz.
İşte bütün bunlardan dolayı müminlerle yeni tanışan bir kimse sokakta
gördüğünden çok farklı bir ortamla karşılaştığını fark eder ve başlangıçta
bu yeni ortamı biraz yadırgayabilir. Dışarıdaki insanların peşin
hükümlü, saygısız, kaba, duyarsız, umursuz, çıkarcı, ikiyüzlü, alaycı,
içten pazarlıklı, samimiyetsiz, yapmacık tutumlarını kabullenmiştir
ve doğal karşılamaktadır. Bu nedenle, kendisine samimiyet ve içtenlikle
yaklaşan, o ana kadar kendisinin bile fark etmediği güzel, olumlu
yönlerini yakalayan ve onu bu yönleriyle değerlendiren insanlarla
birlikte olmak o güne kadar hiç alışık olmadığı bir durumdur. Bu
yüzden böyle bir ortamı ilk başlarda biraz garipsemesi ve aklına
çeşitli soruların takılması da son derece doğaldır. Ancak cahiliye
toplumunun üyeleri ile müminler arasında çok büyük bir fark olduğunu
bilmeli ve akla gelen sorulara bu gerçek göz önünde bulundurarak
cevap aramalıdır.
"İnananlar aleyhinde yayılan olumsuz haberlerde hiç mi gerçek payı
olmaz?" diyenlere cevap
Müminler "Allah'tan başka bir hakem mi arıyayım?
Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir..." (Enam Suresi,
114) ayetinde de bildirildiği gibi her konuda Allah'ı "hakem"
edinmek (O'nun hükmüne başvurmak) durumundadırlar. Müminler dışındaki
insanlardan gelen haberlerin nasıl yorumlanacağı da, yine Allah'ın
hükmüne, yani Kuran'a bakarak karar verilecek bir konudur. Kuran'da
verilen ölçü ise şudur:
Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber
getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir
kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.
(Hucurat Suresi, 6)
Allah ancak inanan insanları güvenilir ve sözlerine itimat edilir
kimseler olarak belirtmiştir. Bunların dışında kalanlar "fasık"
olarak nitelendirilen kategoriye girerler ki, onların sözleri ve
davranışları güvenilir değildir. "Fasık", kelime anlamı olarak,
"Allah'ın hükümlerini muhatap almayan, yoldan çıkmış, Allah'a isyan
etmiş kişi" demektir. İşte bu tarz kişilerin aktardıkları haberlerin
doğruluğunu öğrenmek için ayette "etraflıca araştırma" emri verilmiştir.
O halde inanan her insan için bu tarz kişilerin yaydığı haberlere
hemen inanmamak, özellikle iftira ve yalan olma ihtimali olan olaylarda
uyanık olmak son derece önemlidir.
Olayın daha da önemli bir yanı ise, tarih boyunca tüm müminlerin
cahiliye toplumunun önde gelenleri tarafından atılan çeşitli iftiralara
maruz kalmış olmalarıdır. Kuran'daki peygamber kıssalarının büyük
bölümünde, inkarcı kavmin önde gelenlerinin müminlere yönelttikleri
iftiralar anlatılır. Öyle ki, kavmin inkarcılarından bu tür tepkiler
almayan mümin topluluğu yoktur ve bu tür tepkiler almak aslında
mümin alametidir.
Önde gelenlerin müminlere karşı giriştikleri bu tür hareketlerin
ilginç bir özelliği daha vardır. Önde gelenler, hiçbir zaman "biz
Allah'ı tanımıyoruz ve bu nedenle de bizi O'nun hükümlerine davet
eden müminlere karşıyız" demezler. Tam tersine, önde gelenlerin
iddiası, kendilerinin doğru, müminlerin ise yalancı olduğu şeklindedir.
Kendilerinin gerçekte Allah'a inandıklarını, ama müminlerin, O'nun
adına yalan söylediklerini, dünyevi çıkarlar peşinde koştuklarını
öne sürerler. Kuran'da müminlere atılan iftiralar detaylı olarak
anlatılmaktadır. Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun'a "yeryüzünde büyüklük"
(Yunus Suresi, 78) peşinde koştukları iftirası atılmıştır. Hz. Nuh
da benzer şekilde "üstünlük elde etmek" (Müminun Suresi, 24) istemekle
suçlanmıştır. İnkarcılar Hz. Nuh'a "kendisinde delilik bulunan bir
adam" (Müminun Suresi, 25) kelimeleriyle iftirada bulunmuş, Hz.
Semud'u ise "çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık" (Kamer
Suresi, 25) olarak tanıtmaya çalışmışlardır. Hz. Musa ve Hz. Muhammed
de "delilik"le suçlanmışlardır (Şuara Suresi, 27 ve Hicr Suresi,
6). Yine pek çok peygambere "büyücü" denmiş (Yunus Suresi, 2 ve
Sad Suresi, 4), Firavun Hz. Musa'ya "ya bir büyücü veya bir delidir"
(Zariyat Suresi, 38-39) şeklinde iftira atmıştır. "Yalancılık" da
tarih boyunca müminlere atılan iftiralardan biridir (Araf Suresi,
66 ve Hud Suresi, 27).
Kuşkusuz bu tarz iftiralar her dönemde müminlere karşı kullanılmaktadır.
Müminler hakkında çıkan iftiralar genellikle bilgisiz insanların
zihninde şüphe oluşturmak amacını taşımaktadır. Bu yüzden Allah'a
iman eden kişiler hakkında söylenen kötü sözler, onlara atılan iftira
ve yalanlar karşısında olayın içyüzünü bilmeyen kişilerin, en azından
samimi bir şekilde güzel zanda bulunmaları gerekir.
Allah, bu konuda geçmişte yaşanmış bir örnekle Müslümanları uyarmaktadır.
Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından birine atılan bir iftira karşısında
müminlerin göstermesi gereken tavır Kuran'da şöyle açıklanmıştır:
Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi
nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu,
açıkca uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi? (Nur
Suresi, 12) "Madem Kuran ahlakı insanlara böyle iyi ve mükemmel
bir yapı vaat ediyor, o zaman neden bu kadar çok karşıtı var?" diyenlere
cevap
İnsanlar için en rahat, en ferah yaşam biçimi, en mükemmel ahlaki
ve sosyal model Kuran'da tarif edilir. Fakat dinin özü Allah'a karşı
gönülden teslimiyete, O'nun emirlerine tam itaate, herşeyin Allah'ın
iradesi ve kontrolünde olduğunun bilincinde bir yaşam sürdürmeye
dayanır. İşte bu nedenle, dinin getirdiği güzellikler, kolaylıklar,
nimetler, sunduğu mükemmel hayat tarzı ne olursa olsun, kibir, büyüklenme,
kendini beğenmişlik, kıskançlık gibi kişilik bozukluklarına sahip
olanlar vicdanları kabul etse dahi, iman etmeye ve inananlarla birlikte
olmaya yanaşmazlar. Onların bu durumu Kuran'da şöyle açıklanır:
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme
dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl
bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)
Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu
onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü
bir yataktır o. (Bakara Suresi, 206)
Kuran'da "müşrik" şeklinde tanımlanan bu çarpık psikolojideki kişilerin
Allah'a ve dine davet edildiklerinde nefretle dolduklarından bahsedilir:
Onlara: "Rahman (olan Allah)a secde edin" denildiği
zaman, "Rahman da neymiş? Biz senin bize emrettiğine mi secde edecek
mişiz?" derler ve (bu) onların nefretini arttırır. (Furkan Suresi,
60)
İnkarcıların Allah'ın ayetlerine, dolayısıyla İslam'a ve müminlere
karşı kin ve nefretleri başka pek çok Kuran ayetinde şöyle bildirilir:
Allah, inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi,
onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı ve zafer
nasib edici olarak) mü'minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün
ve galib olandır. (Ahzab Suresi, 25)
Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların
kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında hemen sevince
kapılırlar. (Zümer Suresi, 45)
İnkar edenlerin kibir ve büyüklenmelerinden doğan bu kin ve nefretleri,
müminlere karşı ebedi bir düşmanlık şeklindedir. Karşılarında tek
bir gerçek mümin görmekten bile huzursuz olan bu kimseler inananları
yollarından saptırmaya, kendi cahiliye sistemlerine döndürmeye çalışırlar.
İman edenlerin kötü duruma düşmelerini, başlarına zorluk ve sıkıntı
gelmesini, yok olup gitmelerini arzu ederler. Kuran'da onların bu
çabalarından şöyle söz edilmektedir:
Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin.
Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı
verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından
dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür.
Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. (Al-i İmran
Suresi, 118)
Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir
kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve
sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez.
Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır. (Al-i İmran Suresi,
120)
Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman
kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar
sizin inkâr etmenizi içten arzu etmişlerdir. (Mümtehine Suresi,
2)
Kuran ahlakının yaşanmasıyla ortaya çıkan modelden birtakım çıkar
çevrelerinin rahatsız oldukları kuşku götürmez bir gerçektir. O
güne kadar, hırsızlığı, tefeciliği, fakir ve mazlum halkı sömürmeyi
kendilerine menfaat kapısı edinmiş olanlar; çeşitli makam ve mevkileri
ehil olmadıkları halde kendi çıkarları doğrultusunda işgal ve istismar
edenler; fuhuş ve ahlaksızlığı yaşam biçimi ya da geçim şekli haline
getirmiş olanlar; birtakım çarpık ideolojilerin piyonluğunu yapanlar,
elbette ki İslam'ın getirdiği sosyal adalete, dürüstlüğe, hakka
ve eşitliğe dayalı yaşamı kabullenmek istemezler. Böyle bir ahlaki
modelin yayılmasını ve gelişmesini engellemek, hatta onu yok etmek
için her türlü yola başvurabilirler.
Bu saydıklarımız dışında, daha önce söz ettiğimiz münafıkların
bir kısmı, müminlere karşı inkar edenleri kışkırtmak, onlar hakkında
bilgi toplamak, onların arasını açmak için başlangıçta inanan topluluğun
arasına girerler. Fitne çıkarmak, dinin hükümlerini saptırmak için
çaba gösterirler:
İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve
ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde)
Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini
aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır.
Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından
dolayı, onlar için acı bir azab vardır. Kendilerine: "Yeryüzünde
fesat çıkarmayın" denildiğinde: "Biz sadece ıslah edicileriz" derler.
Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler.
(Bakara Suresi, 8-12)
Münafıklar, inkarcılarla işbirliği yaparak, sinsi bir şekilde mücadelelerine
devam ederler. Kuran'ın pek çok ayetinde bunların karakter ve kişilik
yapıları, bakış, konuşma ve davranış bozukluklarına varıncaya kadar
tarif edilmektedir. Haklarında Münafikun Suresi indirilmiştir. Bu
surede, münafıkların gerçekten müminlere düşman bir topluluk oldukları
bildirilir:
Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının.
Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar. (Münafikun Suresi,
4)
Bunlar, Allah'ın günden güne müminlere nimetlerini yaymasını, güç
ve imkanlarını, heybetlerini, güzelliklerini artırmasını haset içinde
izleyen, inananların kalitelerini, toplum içindeki saygınlıklarını
kıskanan, aşağılık kompleksi içindeki insanlardır. Bu yüzden müminlere
içten içe kin ve nefret duyarlar, bir yandan da onlardan korkarlar.
Kuran'da münafık karakterinin bazı detayları şöyle tarif edilir:
... Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle
karşılaştıklarında "inandık" derler, kendi başlarına kaldıklarında
ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar.
De ki: "Kin ve öfkenizle ölün." Şüphesiz Allah, sinelerin özünde
saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 119)
Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin
ederler. Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan
bir topluluktur. (Tevbe Suresi, 56)
Kuran'da mümin topluluğuna ve en başta da peygamberlere karşı her
dönemde bir karşı çıkma ve saldırı olduğu belirtilir. Gerçek müminleri
en başta küfrün ileri gelenleri teşhis eder. Örneğin Hz. Musa'yı
ilk olarak Firavun, Hz. İbrahim'i Nemrud teşhis etmiştir. Bütün
peygamberlerin hayatı küfre ve onun önde gelenlerine karşı mücadele
etmekle geçmiştir. Bu, Allah'ın bir kanunu olarak her devirde tekrarlanmıştır.
İşte böyle; Biz, her peygambere suçlu-günahkarlardan
bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.
(Furkan Suresi, 31)
Dolayısıyla bir mümin topluluğunun düşmanlarının olması, Kuran'a
göre onların samimiyetinin ve doğru yolda olduklarının en kuvvetli
delillerindendir.
Bu arada unutulmaması gereken bir nokta da, Kuran'a ve Kuran ahlakını
yaşayan insanlara karşı düşmanlık yapanların da bizzat Allah'ın
kontrolü altında bu eylemlerini gerçekleştirdikleridir. Allah'ın
izni olmadan hiç kimsenin böyle bir şeye kalkışmaya gücü yetmez.
Ancak Allah, müminlerin sabrını ve tevekkülünü sınamak, onları
kendi katında derecelerle yükseltmek, yardımının sürekli müminlerin
yanında olduğunu ve imanın küfür üzerindeki üstünlüğünü göstermek,
müminlerin şan ve şereflerini artırmak, inkarcıları hor ve aşağılık
hale sokmak, ikiyüzlü münafıkların gerçek yüzlerini, kalplerinde
hastalık olanların hastalıklarını ortaya çıkarmak gibi çeşitli hikmetlere
yönelik olarak, her devirde inananlar ile inkar edenler arasında
çeşitli mücadele ortamları yaratmaktadır. Ve her ne durumda olursa
olsun, Allah, desteğinin "gerçekten" iman edenlerle birlikte olduğunu
ve onların her zaman üstün geleceklerini vaat etmiştir.
Kuran'da belirtilen mümin vasıflarını üzerlerinde taşıdıkları sürece.
Allah müminlerin mutlaka üstün durumda olacağını Kuran'daki birçok
ayette bildirir. Bu ayetlerden bazılarına şöyle örnek verebiliriz:
Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz
en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)
"... Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle
yol vermez." (Nisa Suresi, 141)
Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri dost (veli)
edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır.
(Maide Suresi, 56)
"Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza
(şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım
ve zafer) bulacaklardır. Ve hiç şüphesiz; Bizim ordularımız, üstün
gelecek olanlar onlardır. (Saffat Suresi, 171-173)
Allah yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim
ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü
ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21) "
Herkes yanlış da bir tek inananlar mı doğru?" diyenlere cevap
Böyle bir soruyu soran kişi, büyük olasılıkla, dünyada birbirinden
çok farklı ideolojiler, çok farklı dünya görüşleri ve yaşam tarzları
olduğunu düşünmekte ve müminlerin tutturduğu yolun da bu binlerce
farklı yoldan herhangi biri olduğunu sanmaktadır. Bu durumda, neden
diğer tüm ideoloji ve sistemleri bir kenara bırakıp, müminlerin
yolunu izlemesi gerektiğini anlayamamaktadır. Oysa bu bakış açısı
çok büyük bir yanlış üzerine kuruludur.
Öncelikle şunu söylemek gerekir. Müminlerin izledikleri yol dışındaki
tüm sistemler, ideolojiler, toplumsal düzenler, felsefeler ya da
yaşama biçimleri, insanlar ya da insan toplulukları tarafından üretilmiştir.
Bu ideoloji ve sistemlere bağlananlar ise, onları üreten insan ya
da toplumların doğruyu bulabilme yeteneğine sahip olduklarını kabullenmektedir.
Örneğin bir Marksist, Karl Marx'ın tüm dünyanın sırlarını çözmüş,
ya da en azından çözülmesine yarayacak yolu açmış bir "dahi" olduğunu,
Marx'ı izleyerek doğruyu bulabileceğine inanır. Toplumun tarih içinde
oluşturduğu gelenekleri izlemenin, doğruyu bulmanın en iyi yöntemi
olduğunu düşünenler de, söz konusu toplumun, daha doğrusu atalarının,
bir "yol gösterici" olacak akıl, bilgi ve muhakeme gücüne sahip
olduklarını düşünürler. Hangi sisteme ve ideolojiye bakarsanız bakın,
mutlaka bir varlığın (bu insanın kendisi de olabilir) bir yol gösterici
olarak kabul edildiğini görürsünüz.
Ancak bu sözde "yol göstericiler"in hiçbiri, insanı doğruya götürecek
yeteneklere sahip olamazlar. Çünkü bu yol göstericileri oluşturan
şey, sonuçta insan aklıdır. Ve insan aklı, son derece yetersiz,
son derece eksik, son derece zayıf ve sınırlı bir yol göstericidir.
İnsan, evrende var olan bilginin milyarda birine dahi ulaşamaz.
Pek çok şeyi çözmeye gücü yetmez. Örneğin tarihin başından bu yana
insanları en çok meşgul eden soruyu, ölümden sonra ne olduğu sorusunu
-Allah'ın Kuran'da bildirdiği gerçekleri okumadan- çözecek yeteneği
yoktur. İnsanlar bir toplum oluşturdukları zaman da yine insan aklının
gücü artmaz. Evrendeki sonsuz bilgi karşısında ne kadar aklı toplarsanız
toplayın, sonuç yine "sıfır"dır.
O halde insan aklının Allah'ın dilemesi dışında mutlak doğruyu
bulabileceğini düşünmek, tamamen çürük bir varsayım, bir "zan"dır.
Nitekim Kuran'da bu konu sık sık vurgulanır ve tüm inkarcıların
ortak bir özelliği olarak "zanna uydukları" bildirilir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan,
seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar
ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler. (Enam Suresi, 116)
Örneğin hayatın yalnızca bu dünyada olduğunu ve ölümün de özel
olarak var edilmeyip, madde ilişkilerinin tesadüfi bir sonucu olduğunu
öne süren materyalistler, tam olarak bunu yapmakta yani zanda bulunmaktadırlar.
(Ölümün son olduğunu iddia etmekte olanların hiçbiri ölüm sonrasını
henüz görmemiştir). Kuran'da, bu tarz kişilerin durumu şöyle vurgulanır:
Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan
başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi "kesintisi olmayan zaman'
(dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların
bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar."
(Casiye Suresi, 24)
Cahiliye toplumunun başka üyeleri ise atalarının kendilerine miras
bıraktıkları geleneklere körü körüne bağlanır, bu gelenekleri "yol
gösterici" olarak kabul ederler. Bu gelenekler, daha çok kulaktan
dolma bilgiler, adetler, topluca edinilmiş alışkanlıklar, körü körüne
uyulan çeşitli kurallar, bilinçaltına işlenmiş telkinlerden oluşur.
Bu sistemde akıl ve mantık pek fazla, hatta hiç kullanılmaz. Böyle
bir toplumda hakim olan psikoloji "sürü psikolojisi"dir. İşte cahiliye
toplumunun büyük çoğunluğunun tabi olduğu yaşam ve anlayış biçimi
budur. Kuran'da, Allah'ın hükümlerine rağmen atalarına körü körüne
uyanlara dikkat çekilir ve onların "sağır, dilsiz ve kör" durumda
olduklarını ve akletme yeteneğinden yoksun bulundukları bildirilir:
Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun"
denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye
(geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez
ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? İnkar edenlerin örneği bağırıp
çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin
anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir.
Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl
erdiremezler. (Bakara Suresi, 170-171)
Atalara uymak da, aynı ideologlara bağlanmak gibi "zanna uymak"tır
ve insanı doğruya iletmez. Kuran'da, Allah'tan gelen bir kitap olmaksızın
atalarına ısrarla bağlananların sapkın bir yolda oldukları şöyle
haber verilir:
Yoksa Biz, bundan önce kendilerine bir kitap verdik
de şimdi ona mı tutunuyorlar? Hayır; dediler ki: "Gerçekten atalarımızı
bir ümmet üzerinde bulduk ve doğrusu biz onların izleri (eserleri)
üstünde doğru olana (hidayete) yönelmiş (kimse)leriz." İşte böyle,
senden önce de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım,
mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle)
demişlerdir: "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde
bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz."
(O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: "Ben size atalarınızı
üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?"
Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz
şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 21-24)
Dolayısıyla akıl sahibi bir insan; ne Karl Marx'ın, ne bir başka
ideoloğun, ne atalarının, ne de "yeryüzünde olanların çoğunluğu"nun
aklına güvenemez. Onun güvenebileceği tek yol gösterici, ancak tüm
evrenin bilgisine ve daha da fazlasına sahip, sonsuz akıl, sonsuz
güç sahibi olan Allah'tır. Nitekim Allah'ın Kuran'da en çok geçen
sıfatlarından birisi "Rab"dır. Rab, "yol gösteren, eğiten, hüküm
koyan" anlamına gelir.
Allah'tan başka varlıkları yol gösterici olarak tanımak ise, onları
Rab edinmek, onları ilahlaştırmak demektir. Aciz varlıkları Allah'a
"ortak koşmak" olarak tanımlanacak bu tavır, tam bir akılsızlıktır.
Kuran'da, bu durumdaki insanlar şöyle tasvir edilir:
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu
dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun
için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar.
Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar.
İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)
Ayette bildirildiği gibi, yol göstermesi istenen de, onu yol gösterici
olarak kabul eden de, güçsüz, aciz birer insandır. Bir başka ayette
aynı durum şöyle açıklanır:
Yardım görürler umuduyla, Allah'tan başka ilahlar
edindiler. Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri
yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.
(Yasin Suresi, 74-75)
Kuşkusuz böyle bir mantık, yani "zan" üzerine kurulu olan bir sistem,
tamamen çarpık, batıl ve boş bir sistemdir. Buna karşılık, Kendisine
itaat edilmeye, Rab olarak tanınmaya layık olan yalnızca Allah'tır.
Rabbimiz Yunus Suresi'nde şöyle buyurur:
De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek
var mı?" De ki: "Hakka (doğruya) ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse,
hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola
ulaştırılmadıkça kendisi hidayete (doğru yola) ulaşmayan mı? Ne
oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" (Yunus Suresi, 35)
İşte tüm bu açıklamaların ardından, konunun başlığı olan soruya,
"herkes yanlış, bir tek müminler mi doğru?" sorusuna cevap verebiliriz:
Allah'a iman etmeyen, Allah'ın varlığını bilse de O'nun sonsuz kudretini
takdir edemeyen, O'na teslim olmayan herkes kesinlikle yanlış yoldadır;
bir tek Allah'tan korkan ve yalnızca O'nun rızasını arayanların
yolu doğrudur.
Çünkü bir tek müminler saf olarak Allah'tan gelmiş bir "yol gösterici"ye,
yani Kuran'a uymaktadırlar. Bu nedenle Kuran, yeryüzündeki tek yol
göstericidir. Ayetlerde bu gerçek şöyle haber verilir:
Şüphesiz, bu Kur'an, en doğru yola iletir ve salih
amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir
olduğunu müjde verir. (İsra Suresi, 9)
... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve
(hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan)
Kuran onda indirilmiştir... (Bakara Suresi, 185)
Kuşkusuz tüm bunları söylemekle, müminlerin hiç hata yapmayan insanlar
oldukları kastedilmemektedir. Aksine, her insan mutlaka hata yapar.
Ancak müminlerin bağlandıkları "yol gösterici"de, yani Kuran'da
kesinlikle hiçbir hata, yanlışlık, eksiklik, çarpıklık yoktur. Müminlerin
hatası ancak Kuran'a uymakta gösterdikleri eksiklerdir. Ancak onlar
da hataları üzerinde ısrar etmez ve yanlışlıkları gördükleri anda
düzeltirler.

"Müminler sürekli beraber olmak zorundalar
mı? İnsan kendi başına da dini yaşayamaz mı?" İnsan, İslamı yaşamaya başladıktan sonra, hareket ve davranışlarını
da Kuran ahlakına uygun şekilde düzenlemelidir. Dolayısıyla, dinin
tek başına yaşanıp yaşanamayacağı sorusunun cevabını da bize ancak
Kuran verebilir. Kuran'da müminlerin birlikte bulunmaları, birbirlerine
destek ve yardımcı olmaları, birbirlerini kollayıp gözetmeleri gerektiği
sık sık hatırlatılır:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp
ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın.
Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı
ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam
ateş çukurunun kıyısındayken oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete
erersiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran
Suresi, 103)
Şüphesiz Allah kendi yolunda sanki birbirlerine
kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff
Suresi, 4)
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine
dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü
isteyerek gözlerini onlardan kaydırma... (Kehf Suresi, 28) Görüldüğü gibi ayetteki "gözlerini onlardan kaydırma"
ifadesiyle, ayrı yaşamak zaten sözkonusu edilmemekte, birlikteyken
bile müminlerin birbirine düşkün olmaları gerektiği vurgulanmaktadır.
Başka bir ayette de Peygamberimiz'in müminlere karşı olan düşkünlüğü
belirtilir ki, gerçek bir Müslümanın örnek alması gereken ruh hali
budur:
Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun
gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici
olan bir elçi gelmiştir. (Tevbe Suresi, 128) Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi dinin tek başına yaşanması gibi
bir model söz konusu değildir. "Ben dini tek başıma da yaşarım"
diyen bir kimse bu düşüncesiyle hatalı bir din anlayışı geliştirmiştir.
Böyle bir din anlayışı Kuran'da yer almaz. Aksine baştan beri belirttiğimiz
gibi inananlar birbirlerine iyiliği emredip kötülükten men etmekle,
insanları doğruya davet etmekle yükümlüdürler. Bunu da bir insanın
yalnız başına yapamayacağı açıktır. Ayrıca İslam'ın temeli sevgi üzerine kuruludur. Allah müminlerin
kalbine diğer müminlere karşı bir sevgi bağı koymuştur. Mümin önce
Allah'ı, ondan sonra da Kuran ahlakını yaşayan insanları sever.
Aralarında Allah'ın rızasına dayalı böyle bir sevgi bağı bulunan,
aynı güzel ahlakı yaşayan, sonsuza kadar birlikte olmaya niyet etmiş
insanların ayrı kalmaya, farklı uğraşlar içinde olmaya razı olmaları
düşünülemez. Böyle bir düşünce insandaki gerçek sevginin eksikliğini,
bu da imanındaki noksanlığı gösterir. Oysa ayette bildirildiği gibi,
"Mü'minler ancak kardeştirler"... (Hucurat Suresi,10)
ve kardeşler arasında ayrılık olmaz. "İslam'da belli bir sınıf ayrımı var mıdır; insanlar zenginlik,
statü ve güzelliğine göre değerlendirilir mi? İslam belli bir
kesime mi anlatılır?" İslam'da insanları ırkına, soyuna, ailesine, sosyal konumuna,
servetine, cinsiyetine, tipine, güzelliğine, fiziksel özelliklerine
bağlı bir değerlendirme anlayışı kesinlikle yoktur. Allah katında
bütün insanlar doğuştan eşittir. Ancak belli bir şuuru kazandıktan
sonraki davranış ve düşüncelerinden sorumlu olur ve bunlara göre
değerlendirilirler. Üstünlük kavramı yalnızca insanın Allah'tan
korkup sakınmasıyla (takvasıyla) doğru orantılıdır. Allah bunu Kuran'da
şöyle haber verir:
Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve
bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar
ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin
en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride
olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi,
13) Dolayısıyla bir mümin insanları "takva" dışındaki bir
kıstasa göre asla değerlendirmez. Ancak insanlara takvasına göre
değer vermekle, İslam ahlakının yayılması için en yararlı ve en
uygun yöntemleri izlemek farklı şeylerdir. Zira, müminin İslam'ı
tebliğ etmeye çalışırken karşı karşıya olduğu toplum, bir mümin
toplumu değildir. Dolayısıyla bu cahiliye toplumunda üstünlük kıstası
da "takva" değildir. Aksine, cahiliye toplumu üstünlük
kavramını bir takım yanlış kıstaslara dayandırmıştır; maddi zenginlik,
ırk ya da soy farklılığı gibi. Tüm cahiliye toplumlarında, insanları
yönlendiren, örnek alınan, iktidarı elinde bulunduran kimseler-ki
Kuran'da bu tarz kişilere "kavmin önde gelenleri" adı
verilir-bu özelliklere en çok sahip olan, yani en zengin, en ünlü,
en popüler kimselerdir. Toplumun diğer kesimleri ise genellikle
körü körüne bu "önde gelen" kesimin peşine takılmış durumdadır.
Onların gözünde önde gelenlerin doğru dediği doğru, yanlış dediği
yanlıştır. Kuran'da cahiliye toplumlarındaki bu garip yönetenler-yönetilenler
ilişkisi çok özlü bir biçimde tarif edilir. Firavun ve kavmi bunun
en açık örneğidir: Firavun sahip olduğu büyük maddi ve askeri güç
sayesinde kavminin önderi konumuna gelmiştir. Kendi dünya görüşünü
de tüm kavme kabul ettirmiştir. Öyle ki, Kuran'da bildirildiğine
göre kavmine şöyle seslenir:
"...Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü)
gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum."
(Mümin Suresi, 29) Firavun kendisini kavminin tek "yol göstericisi" olarak
tanıtırken, klasik bir cahiliye toplumu olan kavmi de ona itaat
etmiştir. Kuran'da bu olay şöyle aktarılır:
"Böylelikle (Firavun) kendi kavmini küçümsedi,
onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi."
(Zuhruf Suresi, 54) Firavun kavminin "boyun eğişi", aslında tüm cahiliye
toplumlarının ortak özelliğidir. Bu toplumun çoğunluğunu oluşturan
"boyun eğenler" sürekli olarak "önde gelenler"
tarafından yönlendirilirler. Oysa, "onlar
Firavun'un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun'un emri doğruya-götürücü
(irşad edici) değildi" (Hud Suresi, 97) ayetinde belirtildiği
gibi bu itaat, kavmi asla doğruya ulaştıramaz. İşte bu sistem nedeniyle
de kavmin önde gelenlere tabi olan çoğunluğu, kendi başlarına doğruyu
görüp, onu kabul etme yeteneğine çoğu kez sahip değildirler. Önde
gelenler onlara dinden uzak bir yaşam tarzını cazip gösterdikleri
sürece, içinde bulundukları cahiliye sisteminin çarpıklıklarını
göremezler, daha doğrusu görmezlikten gelirler. İşte bu nedenle eğer cahiliye toplumu imana davet edilecekse,
kavmin önde gelenlerine iyiliğin emredilmesi ve onların kötülüklerden
men edilmesi öncelikle üzerinde durulması gereken konudur. Çünkü
bu kesimin doğruyu görüp Kuran ahlakını benimsemesi, onları örnek
alan daha pek çok insanın da dine yönelmesine vesile olacaktır.
Nitekim Allah tarih boyunca tüm elçilerine öncelikle toplumun bu
kesimini uyarmalarını emretmiştir. Bir önceki ayette "kavminin Firavun'a boyun eğdiği"
bildiriliyordu. İşte bu nedenle Hz. Musa, Firavun'a ve "onun
önde gelen çevresine" gönderilmiştir:
Andolsun, Biz Musa'yı, Firavun'a ve onun 'önde
gelen çevresine' ayetlerimizle gönderdik. O da, dedi ki: "Gerçekten
ben, alemlerin Rabbinin elçisiyim." (Zuhruf Suresi, 46) Kuran'da, bizlere tüm peygamberlerin aynı yolu izlediği haber
verilir. Hz. Nuh (Müminun Suresi, 23), Hz. Hud (Araf Suresi, 66),
Hz. Şuayb (Araf Suresi, 78) hep kavmin önde gelenleriyle muhatap
olmuşlardır. Kuşkusuz önde gelen kavramı oldukça geniştir. Bir cahiliye toplumunda
halk üzerinde etkili olan herkes ve her kesim bu "önde gelenler"
sınıfına dahildir. Bunlar toplumun "seçkin" kesimlerine,
"sosyete"sine mensup sanatçı, entelektüel, iş adamı, bilim
adamı, öğrenci, vs. olabilirler. Bunların özelliği geniş halk tabakaları
üzerinde güç ve itibara sahip olmaları, onlar tarafından örnek alınmalarıdır.
Bunlardan birinin ya da bir çoğunun İslamiyeti kabul edip, Kuran
ahlakını yaşamaya başlaması pekçok insanın da bir anda aynı yolu
izlemesine vesile olabilir. Tabii ki buraya kadar anlattıklarımız İslam'ın tanıtılmasını ve
anlatılmasını belli kesimlerle sınırlamak gerektiği anlamına gelmez.
Önde gelenlerle ilgilenilmesinin nedeni, az önce belirttiğimiz gibi,
toplumun büyük bir kısmının, önde gelenlerin telkinlerinden bağımsız
düşünemez oluşudur. Ancak toplumun sözkonusu bu kesimlerinde yine
de bağımsız akla ve vicdana sahip, yani iman edebilecek kimseler
de vardır. Bu tür kimselere de kuşkusuz müminler dini anlatacak,
onları "kardeş" olarak kabul edeceklerdir. Bu nedenle
de Kuran'a göre, din, onu öğrenmeyi talep eden herkese anlatılmalıdır.
Bir başka önemli nokta ise, bir kimsenin imanla şereflenmesi ve
Kuran'a tabi olmasının onun fiziki ve manevi kalitesinin yükselmesine
vesile oluşudur. Güzellik ya da çirkinlik yalnızca belirli çizgilere
ya da ölçülere bağlı bir kavram değildir. İman eden bir kişinin
eski haline göre çok daha güzelleşmesi veya kötülük işlemeye devam
eden birisinin yüzünü gitgide zillet (aşağılık, horluk) bürümesi
yaşanan durumlardır. Burada metafizik bir durum vardır. İnsanın
iman etmesiyle kazandığı manevi güzellik onun fiziksel güzelliğine
de yansır. Allah Kuran'da yüzlere dikkat çekmektedir. Örneğin Allah,
münafıklar hakkında "onları simalarından tanırsın" (Muhammed
Suresi, 30) derken, müminlerin, yüzlerindeki "secde izi"nden
(Fetih Suresi, 29) tanınacağını belirtmektedir. Gerçekten de müminlerin
yüzünde, Allah'ın "secde izi" olarak ifade ettiği, mütevazi,
temiz, güvenilir, vakarlı bir ifade olur. Kuran'da, ihlas ve Allah'a olan bağlılığıyla övülen Hz. Yusuf'un
da son derece güzel bir insan olduğundan bahsedilmektedir:
... Böylece onlar (kadınlar) onu (Yusuf'u) (olağanüstü
güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler
ve: "Allah'ı tenzih ederiz, bu bir insan değildir. Bu ancak
üstün bir melektir" dediler. (Yusuf Suresi, 31)
Bu ayetlerin bize gösterdiği sonuç; Allah'ın müminleri
onlara verdiği nur ile fiziki görünüm olarak da etkili kıldığıdır.
Müminler de kuşkusuz bunun Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi Allah'tan
bir nimet olduğunu bileceklerdir.
|