|
61. Münafıkları tanıyabileceğimiz
alametler var mıdır? Allah Kuran'da münafıkların birçok özelliğini tarif ederek müminleri
bu inkarcı grubuna karşı uyarmıştır. Bu yüzden gizli kapaklı faaliyet
yapan bu azgın grubun tüm alametleri Kuran'ı iyi bilen birisi için
ortadadır. Kalplerinde hastalık bulunan münafıklar Allah'ın ayetlerinden
haberdar olan dikkatli bir müminin gözünden kaçmaz. Bu kişilerin
içlerinde taşıdıkları inkarın alametleri ne kadar gizlemeye çalışsalar
da hareketlerinde, konuşmalarında ve olaylar karşısında gösterdikleri
tepkilerde ortaya çıkar. Müminler bu alametleri gösteren kişiler
için "bu kesin münafıktır" diyemezler, ama bu kişilere
karşı son derece temkinli davranırlar. Münafıkların tanınmasına
yardımcı olan çok belirgin bazı alametler aşağıdaki ayette bildirilmiştir:
Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar.
Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce
kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar.
(Nisa Suresi, 142) Ayette görüldüğü gibi münafıkların yaptıkları işlerde insanların
rızasını gözetmeleri, gösterişe yönelik tavırlarda bulunmaları müminler
tarafından hissedilebilecek alametlerdir. Bu kişilerin eninde sonunda
gerçek yüzlerinin ortaya çıkacağı ve Allah dilerse, yüzlerinden
ve konuşma tarzlarında da kendilerini belli edecekleri ayette haber
verilmiştir:
Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın
kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer Biz dilersek,
sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın.
Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Allah,
amellerinizi bilir. (Muhammed Suresi, 29-30)

62. Kuran'a göre "cahil
insan" kimdir? Kuran'da kullanılan "cahil" sıfatı, halk arasında bilinenden
farklı bir anlam içerir. Kuran'da ifade edilen cahillik kişinin,
yaratılış amacından, Yaratıcısı'nın üstün özelliklerinden, kendisine
gönderilen kitaptaki bilgi ve hikmetten, sonsuz yaşamını ilgilendiren
konulardan habersiz olması ve bu cehaletin doğurduğu şuursuz bir
yaşam biçimini benimsemesidir. Allah'ı tek ilah olarak tanımayan, O'nun elçileriyle gönderdiği
doğru yola itaat etmeyen insanların "cahillik" etmekte
olduklarına Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
Dediler ki: "Sen, bizi ilahlarımızdan çevirmek
için mi bize geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan, tehdit ettiğin
şeyi, bize getir. Dedi ki: "İlim ancak Allah katındadır. Ben
size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum; ancak sizi cahillik eden
bir kavim olarak görüyorum." (Ahkaf Suresi, 22-23)

63. Kuran'da insanın yaratılışı
nasıl anlatılır? Allah Kuran'da insanın yaratılışındaki safhalarla ilgili pek çok
bilgi verir. Bu bilgilerin çoğu o dönemde yaşayan kişilerin hiçbir
şekilde bilemeyecekleri , ancak günümüz bilimi sayesinde keşfedilmiş
gerçeklerdir. Bu da Kuran'ın sayısız bilimsel mucizelerinden bir
tanesidir. Kuran'da insanın yaratılışı ile ilgili verilen bilgiler
özetle şöyledir: - Meni olarak adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici sıvı,
sadece spermlerden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden farklı sıvıların
karışımından oluşur. Kuran'da da meniden söz edilirken, "karmaşık"
bir sıvı olduğuna dikkat çekilir. Bu, ancak günümüzde bilimin yardımıyla
keşfedilmiş bir gerçektir.
Şüphesiz Biz insanı, karmaşık bir sudan yarattık.
Onu deniyoruz, bu yüzden onu işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi,
2) - Karmaşık bir sıvı olan meninin içindeki milyonlarca spermden
yalnızca bir tanesi yumurtayı döller. Yani insanın özü, meninin
tamamı değil onun küçük bir parçasıdır. Kuran'da da insanın meni
sıvısının tamamından değil, sadece bir parçasından yaratıldığı belirtilir:
Kendisi akıtılan meniden bir damla su değil miydi?
(Kıyamet Suresi, 37) - Spermle yumurtanın birleşmesinden oluşan ve "zigot"
olarak tanımlanan tek hücre, hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalır
ve giderek bir "et parçası" haline gelir. Ancak zigot
bu büyüme esnasında bir boşlukta durmaz, rahim duvarına tutunarak
sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi oraya
yapışır. İşte bu da ancak çok yakın bir zamanda keşfedilmiş gerçek
olmasına rağmen Kuran'da yüzlerce yıl öncesinden bildirilmiştir:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan
(asılıp tutunan şeyden) yarattı... (Alak Suresi, 1-2) - Anne rahmi, gelişmeye başlayan zigotu saran ve "amnion
sıvısı" denen bir sıvı ile doludur. Bebeğin içinde büyüdüğü
bu sıvının önemi, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini
sağlamasıdır. İşte Kuran'da bebeğin korumalı bir yerde geliştiği
de haber verilmiştir:
Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması
sağlam bir karar yerine yerleştirdik. (Mürselat Suresi, 20-21) - Allah insanın yaratılış aşamalarının bir kısmını Müminun Suresi'nde
bildirmiştir. Çocuğun gelişim aşamalarının aynen ayetlerde tarif
edildiği gibi meydana geldiği bugün biyolojik olarak da kanıtlanmış
bir gerçektir:
Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.
Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine
yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık;
ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak
yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık;
böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu
inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun
Suresi, 12-14)

64. Allah'ın dinine davet
ne şekilde olur? İnsanlara dinin ve güzel ahlakın tebliğ edilmesi Allah'ın bir
emridir:
Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden
ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa
erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104) Allah bir ayetinde, "Rabbinin yoluna
hikmetle ve güzel öğütle çağır..." (Nahl Suresi, 125)
şeklinde emretmiştir. Allah'ın dinine davet, Kuran'ın hükümlerinin
"hikmetle ve güzel öğütle" anlatılması ile olur. Bu tebliğ
sırasında, Allah'ın varlığı, birliği ve yaratmadaki benzersiz sanatı
gibi konular anlatılarak dine davet edilen kişinin Allah'a karşı
olan saygısı, sevgisi ve korkusu artırılır. Güzel ahlaklı bir insanın
olaylar karşısında nasıl davranacağı detaylı olarak tarif edilir.
İnsanın dünyada bulunuş amacı, burada denemeden geçirildiği, ölümün
yakınlığı, ölümün ardından hesaba çekileceği, bu hesaba göre cennete
veya cehenneme gideceği de anlatılır. Allah'ın sonsuz adaletiyle
cenneti ve cehennemi nasıl hazırladığı da hatırlatılarak kişinin
kötü bir sonuçtan korkup sakınması sağlanır. Allah'ı, Kuran'ı ve
ahireti bu tariflerle tanıyan kişiler, bu aşamadan sonra vicdanlarını
kullanarak hareket ettikleri takdirde Allah'ın emirlerini eksiksiz
olarak yerine getirmeye çalışırlar.

65. Günlük hayatta insan
nasıl derin düşünebilir? İnsan günlük yaşamın akışı içinde çok fazla şey düşünür. Örneğin
o gün yapacağı işleri, gideceği yerleri, kendisine söylenen iyi
ya da kötü bir şeyi, işiyle ya da okuluyla ilgili olarak yaptıklarını,
uzun vadeli planlarını düşünür. Bunlara benzer pek çok düşünce gün
içinde kafasını meşgul edebilir. Bunların hepsi gerekli düşüncelerdir
ama bu gibi düşünceler kişinin zihninde gerektiği kadar yer tutmalıdır.
Çünkü acil olarak düşünülmesi gereken ve kişinin sonsuz yaşamını
ilgilendiren çok daha önemli konular vardır. İnsan öncelikle kendisinin ve çevresindeki tüm canlıların nasıl
var olduklarını, bunların varlıklarını nasıl sürdürdüklerini detaylı
olarak düşünmelidir. Buna bağlı olarak tüm bu varlıkları yoktan
var eden ve varlıklarını sürdüren Allah'ı ve O'nun sıfatlarını tefekkür
etmelidir. Ardından bu sonsuz kudret ve ilim sahibi yaratıcısının
kendisini yaratma amacını ve kendisinden neler istediğini düşünmelidir.
Allah'ın ayetlerini ve emirlerini en iyi biçimde yerine getirme
kararlılığını taşımalıdır. Bu arada kendisini bekleyen kaçınılmaz
sonucu, yani ölümü ve ahiret hayatını da hiç aklından çıkarmamalı,
daima bunun bilincinde davranmalıdır. Kendisini bu aciliyetli konulardan
uzaklaştırarak, gaflete sürükleyecek, geçici ve sonsuz hayatına
bir katkısı olmayacak, hatta zararı dokunacak iş, düşünce, hareket
ve konuşmalardan da sürekli kaçınmalıdır. İnsanın zihinsel kapasitesi aslında çok geniştir. Önemli olan
kişinin bunu kullanmayı bilmesi, zihnini gereksiz düşüncelerle meşgul
etmemesidir. Günlük hayatına devam ederken insan, bir yandan da bu önemli konuları
düşünebilir. Üstelik de bu konuları çok detaylı düşünerek, konu
konu ele alarak, ayetlerle yorumlayarak düşünebilir. Örneğin gününün
9-10 saatini işyerinde ya da okulunda geçiren bir kişi, gün içinde
çok fazla düşüneceği şeyle karşılaşır. Bunlar Kuran'da tarif edilen
insan karakterleri olabilir, içinde bulunduğu, yaşadığı ortamlar
olabilir. Vicdan kullanma, nefse uyma, haset, tevazu, tevekkül,
sabır gibi yüzlerce konuyu, birebir yaşayarak düşünebilir, üstelik
bu konuları her yönüyle düşünerek derinleşebilir. Önemli olan kişinin
bu fırsatları görmesi ve iyi değerlendirmesidir. Bir de etrafında olan bitenlere; çiçeklerin açmasından, gökyüzünde
kuşların uçmasına, soluduğu oksijenin oranından ve canlılara verdiği
faydadan, kalbinin atmasına kadar pekçok konuyu detaylı olarak düşünebilir.
Sorular sorarak, cevaplarını merak ederek, alışılmış açıklamaların
dışına çıkarak düşünen insan derin düşünmeye başlar. Allah Kuran'da
müminlerin düşünen insanlar olduklarından şöyle bahseder:
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece
ile gündüzün ardı ardına gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten
ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı
zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.
(Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen
pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi,
190-191)

66. Derin düşünmeyi neler
engeller? Bir konuyu düşünürken insanın dikkati başka şeylere kayabilir.
Önemli bir konuyu düşünürken insan birdenbire kendini ertesi gün
yapacağı gereksiz bir işi ya da elinde tuttuğu kalemi düşünürken
bulabilir. Düşüncenin dağılması ise derinleşmeyi engeller. Ayrıca, bir konu hakkında yeterli bilgisi olmadığında da insanın
düşünme kapasitesi belli bir yere kadar ilerleyebilir. Ama bu, yine
de derin düşünmeyi engelleyecek bir sebep değildir. İnsan nasıl
ve ne yönde düşüneceğini bilirse, o konuda kendini geliştirebilir
ve gerekiyorsa bilgisini de artırabilir. Ancak düşünmeyi engelleyen en önemli etkenlerden biri hiç kuşkusuz
ki ülfet yani olaylara bir alışkanlık gözlüğünün ardından bakmaktır.
Çevresinde gerçekleşen olayları dünyaya geldiği andan itibaren sürekli
gören insan, eğer detaylı düşünmezse bunların tümünü doğal karşılayabilir.
Örneğin canlılardaki olağanüstü tasarımı göremez. Her zaman görmeye
alışık olduğu için karıncanın kendi ağırlığının 200-300 katı kadar
bir cismi kolaylıkla metrelerce uzağa taşıdığını, bunun çok önemli
bir detay olduğunu, bu karıncaya böyle zor birşeyi gerçekleştirebilecek
bir fiziksel mekanizmayı kimin verdiğini hiç düşünmez. Kendisinin
böyle birşeyi hiçbir şekilde yapamayacağını ise aklına bile getirmez.
Veya bir kuşun kanadının tüm yapısındaki detayları, bu kuşun kanat
mekanizmasının son derece özel bir tasarımı gerektirdiğinin farkına
varamaz. Oysa derin düşünebilen bir insan tek bir tüyü bile eline
alıp, onu detaylı inceleyerek çok önemli sonuçlara varabilir. Tüydeki
dizilişten, tüyü oluşturan maddenin yapısının sağlamlığına kadar
pekçok önemli ama üzerinde düşünülmeyen detayı kendisi görerek bulabilir.
Tek bir tüye bakarak bunun üzerindeki yaratılış delillerini tespit
edebilir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, ülfetsiz bir şekilde düşünebilmek
için kişinin mutlaka çok fazla şey bilmesine gerek yoktur. Sadece
çevresindeki canlılara, gökyüzüne ve hatta kendi vücuduna dikkatlice
bakması yeterli olacaktır. Allah bu konuya Kaf Suresi'nde şöyle
bir örnekle dikkat çekmektedir:
Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu
nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok.
Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve
onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik.
(Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir
iç göz' ve bir zikirdir. Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü)
su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.
Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları
da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri
dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir. (Kaf Suresi,
6-11)

67. Düşünmekten kaçan insanlar
nasıl bir kayba uğrarlar? Allah Kuran'da insana düşünmesini tavsiye eder. Pek çok ayetinde
örnekler vererek "öğüt alıp düşünmez misiniz?" diye sorar.
Aslında insan gün içinde, öğüt alıp düşünebileceği, Allah'ın sanatını
görebileceği, O'nun yaratışının delillerini kavrayabileceği ve O'nun
yüceliğini, büyüklüğünü anlayarak, Allah'ın şanını yüceltebileceği
çok fazla fırsatla karşılaşır. Düşünmeyen insan önüne çıkan bu fırsatları
günlük yaşamın akışı içinde gelişen olaylar olarak değerlendirir
ve bunların önemini kavrayamaz. Örneğin bir kaza ya da bir hastalıkla karşılaştığında, genelde
bunun kendisine Allah'a yönelmesi için verilmiş özel bir durum olabileceğini
düşünmez. Oysa Allah ayetlerinde insanlara düşünmeleri için özel
olarak verilen sıkıntılardan bahseder:
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir
veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar
ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi, 126) Kendisine yapılan bu yöndeki hatırlatmaları görmezlikten gelmek
ise sadece kişinin kendisine zarar verir. Üstelik bu, kişinin düşünmemekten
dolayı uğradığı sayısız kayıptan yalnızca bir tanesidir. Düşünmeyen insan etrafındaki güzelliklerin de farkına varamaz.
Allah'ın yarattığı inceliklerden zevk alamaz. Herşeyin Yaratıcısı
olan Allah'ın varlığının delillerini, O'nun yüceliğini kavrayamaz.
İşte bu da insan için çok büyük bir nimet kaybıdır. Çünkü dünyadaki
tüm güzellikleri yaratanın Allah olduğunu fark edemeyen bir insanın
ahirete yönelik bir beklentisi olmaz. Dünyadaki herşeyin ölümle
son bulacağını zannettiği için, bu geçici şeylerden gerçek anlamda
zevk alması da mümkün değildir. Aksine gördüğü güzelliklere sadece
eninde sonunda bir gün kaybedeceği şeyler olarak bakar. Bu da bu
nimetlerden zevk almak yerine, onlara bakıp sıkıntı duymasına neden
olur.

68. Yaratılanlar üzerinde
düşünmek insana nasıl yararlar sağlar? Düşünmekten kaçan insanın aksine, herşeyi Allah'ın yarattığını
düşünen insan, baktığı her detayda Allah'ın sanatını görür, herşeyin
insan için özel olarak yaratıldığını anlar. Örneğin insan da dahil olmak üzere tüm canlılardaki mükemmel sistemleri,
yaşadığı gezegenin ve içinde bulunduğu evrenin olağanüstü bir güçle
inşa edildiğini düşünmek, insanın öncelikle Allah'ı daha iyi tanımasını
sağlar. Bu da o kişinin kalbine yumuşaklık verir ve Allah'a olan
saygısını, sevgisini ve korkusunu artırır. Bu insan etrafındaki
ağaçlardan, kuşlara, karıncalardan, kelebeklere kadar her türlü
canlıda, bu canlıların sahip oldukları her mekanizmada sürekli olarak
Allah'ın sanatını, yüceliğini göreceği için imanı güçlenir. Allah
ancak düşünen insanların çevrelerindeki iman delillerini görüp değerlendirebileceklerine
şöyle dikkat çeker:
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece
ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde
yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden
sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları
estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip
çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
(Bakara Suresi, 164) Allah'a kesin bir bilgiyle iman eden insan, dünyanın amaçsız bir
yer olmadığını, düşünmesi ve uygulaması gereken çok önemli şeylerin
olduğunu da kavrar. Ona verilen herşeyin bir nimet olduğunu bilir
ve şükreder. Ahireti sürekli düşünür ve o günün korkusundan uzak
olmak için bağışlanma diler. Düşünmenin en önemli özelliği de hiç kuşkusuz herkesin kendi çabasıyla
elde ettiği bir kazanç olmasıdır. Kimse kimseyi hiçbir şey için
düşünmeye zorlayamaz. Bu yüzden detaylı düşünen insan kendine fayda
vermiş olur. Allah Kuran'da ancak düşünen insanın karşılaştığı olaylardan
öğüt alabileceğine ve öğüt almaya açık insanların sonsuz yaşamlarını
kurtarabileceklerine dikkat çeker. Diğer kişilerin ise öğütten kaçtıklarını,
bundan dolayı sonsuz bir pişmanlıkla karşılaşacaklarını haber verir:
Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar
sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat.' Allah'tan 'İçi titreyerek korkan'
öğüt alır-düşünür. 'Mutsuz-bedbaht' olan ondan kaçınır. Ki o, en
büyük ateşe yollanacaktır. Sonra onun içinde o, ne ölür, ne yaşar.
(A'la Suresi, 9-13)

69. Allah'ın kadrini hakkıyla
takdir etmek nasıl olur? İnsan her gün uyandığı andan itibaren Allah'ın kendisine verdiği
nimetlerle karşılaşır. Nefes alabilir, görebilir, duyabilir, düşünebilir,
kalbi atar, hücreleri yenilenir. Acıkır yemek yer ve lezzet alır,
güç bulur. Susar, susuzluğunu giderebilir. Konuşabilir. Bunlar Allah'ın insan için yarattığı nimetlerden sadece bir kaç
tanesidir. Nimetlerin farkında olan insan için asıl önemli olan
Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edebilmektir. Çünkü Allah şanı
çok yüce olandır, herşeyin sahibidir, yaratıcısıdır. Allah'ı üstün
sıfatlarıyla düşünerek, tanımaya çalışmak gerekir. Allah ayetlerde
şanının yüceliğini bize şöyle bildirmektedir:
Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler.
Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucundadır; gökler de sağ
eliyle dürülüp-bükülmüştür... (Zümer Suresi, 67) Kainatta; insanın kendi yaratılışından kıyametin meydana geliş
aşamalarına, göklerin yaratılmasından denizlerin ve dağların varlığına
kadar her olayda bir ihtişam ve sınırsız bir güç vardır. Ve bu güç
yalnızca üstün akıl sahibi olan Allah'a aittir. Allah insanlara kitaplar indirmiştir ve peygamberler göndermiştir.
Kendisini hem yarattığı canlılarda sergilediği benzersiz sanatıyla
ve ilmiyle, hem de kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla bize tanıtmaktadır.
İnsana düşen ise Allah'ın yüceliğini, büyüklüğünü gereği gibi takdir
edebilmek için olabildiğince derin düşünmektir.

70. İnsan yanıldığında
veya unuttuğunda ne yapmalıdır? İnsan, aciz olarak yaratılmıştır, bu nedenle bazı şeyleri unutabilir
veya herhangi bir konuda yanılabilir. Unutmamak ve yanılmamak sadece
Allah'a ait özelliklerdir. Önemli olan bir insanın doğruyu hatırladığında
hemen uygulamasıdır. Allah bu konudaki uygulamanın bir örneğini
En'am Suresi'nde şöyle bildirmektedir:
... Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda
hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (Enam
Suresi, 68) Ayette görüldüğü gibi, insan güzel olmayan bir davranışı unutarak
veya fark etmeyerek yapabilir. Bu yüzden insanın unuttuğu veya yanıldığı
şeylerden dolayı üzüntüye kapılması veya endişelenmesi son derece
yersiz olur. Böyle durumlarda müminlerin yapması gereken Allah'ın
sonsuz merhametine ve bağışlayıcılığına sığınmak ve "...Rabbimiz,
unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma..."
(Bakara Suresi, 286) diyerek dua etmektir.

71. Tarihte yaşayan tüm
toplumlara elçi gönderildi mi? Allah Kuran'da, gelmiş geçmiş tüm toplumlara bir uyarıcı gönderdiğini
bildirmiştir. Allah'ın elçileri gönderildikleri toplumlara doğru
yolu gösteren kişiler olmuşlar, insanlara Allah'ın yasaklarını bildirmişler,
ölümün yakınlığını, cennetin ve cehennemin varlığını, dünyada varoluş
amaçlarını anlatmışlar ve onları Allah'ın dinine davet etmişlerdir.
Allah'ın adaleti sonucunda, bütün insanlar, O'nun elçileri vasıtasıyla
uyarılıp korkutulmuşlar ve müjdelenmişlerdir. Bu, ahirette insanların
"benim bir şeyden haberim yoktu" diyemeyeceklerini, her
insanın Allah'ın çağrısını duyduğunu gösteren çok önemli bir konudur.
Allah ayetinde insanlara şöyle bildirmiştir:
Şüphesiz Biz seni, hak ile bir müjde verici ve
bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir
uyarıcı gelip-geçmiş olmasın. (Fatır Suresi, 24)

72. İnkarcılar tarih boyunca
neden bütün peygamberlere iftira atmışlardır? Peygamberlerin daima Allah'ın dinini tebliğ etmeleri inkarcıları
hiçbir zaman memnun etmez. Çünkü anlatılanları anlayan ve uygulamaya
başlayan insanlar tamamen değişmeye, inkarcıların batıl sistemlerinden
uzaklaşmaya başlarlar. Örneğin iman ettikten sonra yalnızca Allah'tan
korkmaları gerektiğini bildikleri için onları başka herhangi bir
şeyle korkutmak mümkün olmaz. Daima dinin menfaatlerini gözeterek
hareket edecekleri için inanan insanları hiçbir şey yıldırmaz ya
da doğru olandan ayıramaz. Bu kişiler şartlar ne olursa olsun, karşılığında
ne verilirse verilsin, adaletten ve hakkı söylemekten çekinmezler,
doğru bildiklerinden dönmezler. Bu durum ise inkarcıları rahatsız eder, çünkü kendi dünyevi çıkarları
tehlikeye girer. Örneğin inkarcılar kendi zihniyetlerini yaşamaya
ve çevrelerinde yaşatmaya çalışırlarken, peygamber tarafından yetiştirilmiş
olan müminler sadece Allah'ın emirlerine uyarlar. İnkarcıların yaşadıkları
cahiliye sisteminin yanlışlığını, dünyada ve ahirette insanlara
huzur ve mutluluk verecek olan dinin güzelliğini insanlara öğretirler. İşte bu sebeplerden dolayı, inkarcılar her dönemde çeşitli yöntemler
kullanarak gönderilen elçileri engellemeye çalışırlar. Bunun çeşitli
örnekleri Kuran'da inananlara haber verilir. İnkarcılar ilk önce
son derece tutarsız ve akıl dışı konuşmalarla, Allah'ın elçilerinin
anlattığı konuları yalanlamaya yeltenirler. Sözlü tehditlerle onları
durdurmak için uğraşırlar. Sözlü olarak başarı sağlayamadıklarında
ise fiili yöntemler kullanarak inananları hak olan yoldan çevirmeye
çalışırlar. Ne var ki, bu yöntemlerden hiçbiri fayda vermez; elçilerin
ve salih müminlerin anlattıkları doğruların aksine bir delil getiremezler;
onların fikirlerine karşı gelecek fikirler öne süremezler. Allah pek çok ayetinde inkarcıların sözlü saldırılarına, peygamberler
için öne sürdükleri asılsız iddialara örnekler vermiştir:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler
dediler ki: "Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası
değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne
sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem
biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz. O, kendisinde
delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre
gözetleyin." (Müminun Suresi, 24-25)
... O ise, yalnızca bir adam (insan)dır, Allah'a
karşı yalan uydurmaktadır, bizler de ona inanacak değiliz."
(Müminun Suresi, 38)
... Ama onlar: "(Bu,) Yalan söyleyen bir
büyücüdür" dediler. (Mümin Suresi, 24) Kuran'da Allah bu tip iftiraların inkarcılar arasında adeta gelenekselleşmiş
olduğunu ise bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin,
mutlaka: "Büyücü ve cinlenmiş" demişlerdir. Onlar bunu
(tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar 'azgın
ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler. (Zariyat Suresi, 52-53)

73. İnkarcıların bu çabaları
bir sonuç verir mi? İnkarcıların Allah'ın elçilerine ve müminlere karşı yaptıkları
sözlü veya fiili mücadele hiçbir zaman sonuca ulaşamaz. Çünkü Allah
"... eğer (gerçekten) iman etmişseniz
en üstün olan sizlersiniz." (Al-i İmran Suresi, 139)
ayetiyle dünyada ve ahirette her zaman üstün olanın Kendi taraftarları
olduğunu müjdelemiştir. Görüyoruz ki, dünya tarihi boyunca inkar edenler, müminlere karşı
hep bir mücadele içinde olmuşlardır. Ancak bu mücadeleler her zaman
müminlerin lehine sonuçlanmıştır. Bu Allah'ın vaadidir. Allah Kuran'da
süregelen bu kanununu şu şekilde bildirmiştir:
Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim
ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir,
güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)

74. Müminlerin dünyadaki
gerçek dostları kimdir? Allah müminlerin dostudur. Allah Kendisini dost edinen, sadece
Kendi rızasını gözeten müminlerin koruyucusu ve gözeticisidir. Müminlerin
dünyadaki her türlü işlerinde Allah'ın yardımı ve desteği vardır,
Allah'ın rızasını gözeterek yaptıkları her iş mutlaka hayırla sonuçlanır.
Bir ayette "Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla
ve iyilik edenlerle beraberdir." (Nahl Suresi, 128)
diye haber verilir. Allah bir başka ayetinde ise, iman edenlere
desteğini şöyle müjdelemiştir:
Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir.
Onları karanlıklardan nura çıkarır... (Bakara Suresi, 257) Ayrıca Allah'a gönülden iman eden müminler de birbirlerinin velileridirler.
İnanan insanlar daima birbirlerini güzel olana davet eder, kötü
olan şeylerden sakındırırlar. Birbirlerini cennete layık insanlar
haline getirmek, ahiretteki derecelerini artırmak için çaba harcarlar.
Allah Kuran'da inananların kimleri dost edinmesi gerektiğini şöyle
bildirmiştir:
Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi,
rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir.
Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç
şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide
Suresi, 55-56)

75. Müminlerden başkası
niçin dost edinilmez? Müminler için Allah'a gönülden iman etmeyen, Allah'ın sınırlarını
tanımayan, Allah'tan korkup sakınmayan insanlar dost olamaz. Herşeyden
önce bu insanlar Allah'ın sevmediği kimselerdir. Allah'ın dostluğunu,
sevgisini ve rızasını kazanmak isteyen bir mümin elbette ki O'nun
sevmediği, hatta O'nun düşmanı olan kimseleri dost edinmez. Böyle
bir tavrın Allah'ın dostluğunu ve hoşnutluğunu kaybetmesine sebep
olabileceğini bilir. Allah müminleri böyle bir tavıra karşı şöyle
uyarmıştır:
Ey iman edenler, mü'minleri bırakıp kafirleri
veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık olan
kesin bir delil vermek ister misiniz? (Nisa Suresi, 144) Bununla birlikte iman etmemiş kimseler zaten dost edinilmeye layık
değillerdir. En başta güvenilir olamazlar. Şahsi çıkarlarıyla, nefsi
ve kibiriyle çatıştığı için Allah'ın ayetlerine yüz çeviren, Allah'ın
dostluğunu kaybetmeyi kabullenen bir kimsenin herhangi biriyle olan
dostluğunda sadık ve vefalı olması beklenemez. Elbette ki kendi
çıkarlarıyla çatıştığı bir durumda dostu olduğunu söylediği kimseyi
de tereddüt etmeden terkedecektir. Hatta işine geldiğinde ona ihanet
bile etmekten çekinmeyecektir. İnkarcılar hiçbir zaman gerçek anlamda fedakarlık yapamazlar,
çünkü bütün yaşamları ve zihniyetleri bencillik üzerine kuruludur.
Dostum dedikleri kişinin ahiretteki durumunu düşünmezler, onu cehennemden
uzak tutacak şekilde iyiliği emredip, kötülükten men etmezler. Kısacası
bir dostun sahip olması gereken özelliklere sahip değildirler. Allah
böyle kişilerin müslümanlara düşman olduklarını bildirmiş ve onları
dost edinmemeyi emretmiştir:
Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin.
Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı
verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından
dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür.
Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. (Al-i İmran
Suresi, 118)

76. Şeytanı dost edinenler
kimlerdir? Şeytanın en önemli özelliği, insanları Allah'ın yolundan döndürmek
için uğraşmaya yemin etmiş olmasıdır. Dolayısıyla inkar eden, insanları
style="mso-spacerun: yes"> Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan,
Allah'a ve dine karşı olan, insanlara Allah'ı, ahireti ve dini unutturan
her kişi şeytanın destekçisi ve dostudur. Ancak bu insanlar yaptıklarından
dolayı dünyada ve ahirette hüsranla karşılaşacaklardır. Allah, şeytanın
insanları saptırma çabasını ve onu dost edinenlerin uğrayacakları
sonu şöyle haber vermiştir:
Allah, onu lanetlemiştir. O da (şöyle) dedi: "Andolsun,
kullarından 'miktarları tesbit edilmiş bir grubu' (kendime uşak)
edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık
kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını
kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini
emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse,
kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 118-119)

77. İnsan dünyadayken kesin
olarak cennete gideceğinden emin olabilir mi? Hiç kimse dünyadayken cennete gideceğinden emin olamaz. Allah
"... korkarak ve umut taşıyarak dua edin..."
(Araf Suresi, 56) ayetiyle insanın "hem korku ve hem
de umut" dolu olması gerektiğini bildirmektedir. Her insan
gücünün yettiği en yüksek çabayı göstererek, Kuran'ın hükümlerini
eksiksizce uygulayarak, Allah'ın makbul gördüğü güzel ahlakı hayatının
her anında yaşama geçirerek Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır.
Bu çabalarının karşılığı olarak cenneti umabilir, ancak hiçbir zaman
emin olamaz.

78. Kuran'da bahsedilen
"önde gelenler" kimlerdir? Elçiler, kavimlerini Allah'ın dinine davet ettiklerinde, her
kavimde onlara karşı çıkan, çalışmalarını engellemek isteyen,
iman edenlere zorluk çıkaran bir kesim olmuştur. Kuran'da bu insanların
genellikle o topluluğun önde gelenlerinden oldukları bildirilmektedir.
Çünkü bu insanlar yaşadıkları toplum içinde zenginlik, güç ve makam
sahibi olan kişilerdir. Bu kişilerin Allah'ın elçilerine karşı gelmelerinin
ve azgınlık göstermelerinin nedeni sahip oldukları bu dünyevi imkanlarını,
nüfuz ve itibarlarını kaybetme korkusundan kaynaklanır. Kuran'da
bu insanların her dönemde var oldukları şöyle haber verilmiştir:
Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada
hileli- düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları kıldık.
Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna
varmazlar. (En'am Suresi, 123) Gerçekte bu insanlar da bütünüyle Allah'ın yarattığı kadere tabi
olan ve müminlerin üstünlüklerinin ortaya çıkması için Allah'ın
özel olarak yarattığı kimselerdir. Kuran'da bildirildiği gibi Allah
bu kişilerin kurdukları düzenlerin kötü sonucunu kendilerine çevirmiş
ve sahip olduklarını daha dünyada iken ellerinden almış ve bunlara
müminleri mirasçı kılmıştır. Allah, Mısır'da büyük bir güç ve
mevki sahibi olan Firavun ve onun önde gelen çevresiyle, Hz. Musa
ve beraberindeki müminlerin mücadelesinin sonucunu şöyle haber verir:
Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna
da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları mirasçılar kıldık.
Rabbinin İsrailoğullarına olan o güzel vaadi, sabretmeleri dolayısıyla
tamamlandı. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttiklerini
(köşklerini, saraylarını) da yerle bir ettik. (Araf Suresi, 137)
Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden
ve pınarlardan sürüp çıkardık; hazinelerden ve soylu makam(lar)dan
da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. (Şuara
Suresi, 57-59) Allah'ın tüm müminleri içine alan bu genel kanunu bir başka ayette
şöyle açıklanır:
Andolsun, Biz Zikir'den sonra Zebur'da da: "Şüphesiz
Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık. (Enbiya
Suresi, 105) Kavimlerin önde gelen inkarcılarının ahiretteki sonları ise kaçınılmaz
ve acı bir azaptır.

79. "Salih amel"
ne demektir? Salih amel, katıksız olarak Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için
yapılan işlerdir. Bir insan görünüşte çok büyük hayır veya fedakarlık
gibi görünen bazı işler yapabilir. Örneğin, muhtaç durumdaki insanlara
yüklü miktarlarda yardımda bulunabilir. Ancak yaptığı yardımın miktarı
o işin salih bir amel olduğunun göstergesi değildir. Çünkü insanlar
bu tür yardımları toplumda iyi bilinmek, insanlara gösteriş yapmak
veya iş hayatında güven kazanmak için de gerçekleştirebilirler.
Bir işin "salih amel" olması için yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu
kazanmak amacıyla yapılmış olması gerekir. Salih bir amelde bulunurken insan, o işte yapabileceğinin en iyisini,
en güzelini yapmak için gayret eder. Çünkü amacı gösteriş yapmak
değil, o işte Allah'ı en fazla hoşnut kılacak sonucu elde etmektir.
İşte bu samimi çabalarından ötürü salih amellerde bulunan müminler
bir çok ayette cennetle ve güzel bir yaşamla müjdelenmektedirler:
İman edip salih amellerde bulunanlar ve 'Rablerine
kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar', işte bunlar da cennetin
halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır. (Hud Suresi, 23)
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim
salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla
yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak
veririz. (Nahl Suresi, 97)

80. Malca zenginleştiğinde
müminin tavrı nasıl olur? Mümin tüm mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu ve Allah'ın mülkü
kime dilerse ona vereceğini bilir. Bu nedenle malca zenginleştiğinde
elindekilerden dolayı şımarıp azgınlaşmaz, Allah'a kendisine verdiği
nimetlerden dolayı şükreder ve sahip olduklarını Allah'ın en çok
hoşnut olacağı şekilde kullanır. Allah, Kuran'da mülk sahibi bir adamın örneğini verir. Bu adamın
oldukça verimli bağları vardır. Ancak, bu nimetlerin kendisine Allah
tarafından verildiğini anlamazlıktan gelerek nankörce davranır ve
sahip oldukları ile övünür. Mümin olan arkadaşı ise onu bu tavrından
dolayı uyarır ve şöyle der:
Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki:
"Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni
düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı
inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç
kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğin zaman, 'Maşaallah, Allah'tan
başka kuvvet yoktur' demen gerekmez miydi?.. (Kehf Suresi, 37-39) İşte müminin tavrı da ayette belirtildiği gibi bir nimet karşısında
hemen Allah'ı anmak ve O'na hamd etmektir.
|