|
41. Kuran'da Hz. Davud'a verildiği
söylenen "anlatım çarpıcılığı" ne anlama gelmektedir?
Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım
çarpıcılığını vermiştik. (Sad Suresi, 20)
Anlatım çarpıcılığı, doğru olanı en özlü, en anlaşılır
ve en etkili şekilde anlatabilme kabiliyeti, yani hikmetli konuşabilmedir.
Bu tarz bir konuşmanın en önemli özelliği, karşı tarafın vicdanını
harekete geçirecek samimiyette ve akılcılıkta olmasıdır. Anlatım
çarpıcılığı olan bir insanın söylediği sözler, karşı taraf üzerinde
derin bir etki bırakır. Karşıdaki kişinin yanlış olan fikirlerinde,
ideolojisinde, hayat tarzında değişiklikler yapmasına ve doğru olanı
kabul etmesine vesile olur.
Unutmamak gerekir ki, anlatım çarpıcılığı kişinin çok
kültürlü olması, çok kitap okumuş olması, çok tecrübeli olması veya
dilbilgisi kurallarını çok iyi bilip kusursuz cümleler kurmasıyla
ilgili bir özellik değildir. Bu, Allah'ın imanı kuvvetli, samimi,
ihlaslı kullarına lütuf olarak verdiği bir nimettir.

42. Allah inananlara imanlarından
dolayı dünyada bir karşılık verir mi?
Allah samimi olan kullarına dünyada da güzel bir karşılık
verir. Onları doğru yola iletir, işlerini kolaylaştırır, kalplerine
huzur ve güven duygusu verir, şükretmelerine karşılık üzerlerindeki
nimetleri kat kat arttırır, dinine yardım etmelerinden dolayı onlara
yardım eder. Elbette kulluklarını denemek amacıyla zaman zaman bazı
zorluklarla da deneyebilir. Ancak tüm bunların yanında onları dünyada
güzel bir hayat ile yaşatır. Allah müminlere yaptıkları salih amellerin
karşılığını dünyada da vereceğini ayetlerinde şöyle bildirmiştir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim
salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla
yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak
veririz. (Nahl Suresi, 97)
De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden
sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın
arz'ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir."
(Zümer Suresi, 10)
Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini
onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi,
148)

43. Allah inkar edenlere dünyada
bir karşılık verir mi?
Allah "İnkar edenleri ise,
dünyada ve ahirette şiddetli bir azabla azablandıracağım. Onların
hiç yardımcıları yoktur." (Al-i İmran Suresi, 56) ayetiyle
inkar edenlere dünyada da bir karşılık vereceğini bildirmiştir.
Kuran'da bu kimselerin hem fiziksel hem de manevi anlamda bir azapla
karşılaşabileceklerine dikkat çekilmiştir. Allah "Görmüyorlar
mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar
da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar."
(Tevbe Suresi, 126) ayetiyle inkar edenlere dünya hayatında
zaman zaman çeşitli sıkıntılar isabet ettirdiğine dikkat çekmiştir.
Kuran'da önceki kavimlerin deprem, kuraklık, ürün kıtlığı, tufan,
yıldırım düşmesi ya da bir kavmin toplu olarak helak edilmesi gibi
azap şekilleriyle karşılaştıklarından da bahsedilmektedir.
Ancak bunun yanında inkarcıların yaşadıkları manevi azap,
hayatlarının sonuna kadar kesintisiz olarak devam eden sürekli bir
azap şeklidir. Bu insanlar, vicdanlarının kendilerine gösterdiği
doğrulara uymadıkları için vicdan azabından hiçbir zaman kurtulamazlar.
Yine aynı şekilde Kuran ahlakını yaşamadıkları için hiçbir zaman
gerçek anlamda mutluluğu, dostluğu, sevgiyi ve sadakati yaşayamazlar.
Kendileri gibi çevrelerindeki insanlar da Kuran ahlakını yaşamadıkları
için karmaşanın, kaosun ve huzursuzluğun hakim olduğu bir dünyada
yaşarlar. Bunun yanında Allah onlara dünya hayatında pek çok nimet
de sunar, ancak Kuran'da tüm bunların onların sadece denenmeleri
için verildiğine dikkat çekilmiştir:
Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin;
Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının
onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. (Tevbe Suresi,
85)

44. İnsanlar arasında daha takva
olanları ayırt etmek mümkün müdür? Hangi tavırlar takva alametidir?
İnsanlar arasında daha takva olanları kesin olarak ayırt
edebilmek mümkün değildir. Çünkü insanın gerçek takvası, samimiyeti
ve imanı kalbinde gizlidir ve bunu bilebilecek tek güç de Allah'tır.
İnsanlar ise bir kimsenin takvası hakkında ancak kuvvetli bir kanaat
edinebilirler. İnsanların bu konuda kendilerine aldıkları ölçü ise
kişinin tavırlarıdır. Bir insanın Allah'a olan samimiyeti, dine
olan sadakati, Allah'ın rızasını kazanabilmek için gösterdiği samimi
çaba, dine hizmet konusundaki şevki ve kararlılığı, müminlere olan
sevgisi, bağlılığı karşı tarafta bu kişinin takvası hakkında kuvvetli
bir kanaat oluşturur. Ancak yine de bu konuda kesin hüküm sadece
Allah'a aittir.
İnsan, günahlardan, haram kılınan fiillerden ya da Kuran
ahlakına uymayan bir tavır içerisine girmekten sakınarak takva kazanır.
Kim güzel ahlakı yaşamakta daha kararlı olursa, dine fayda getirmek
için daha fazla gayret eder ve dinin hükümlerini yerine getirmede
daha titiz olursa onun takvası, diğer insanlara oranla daha çok
artar.
Takva sahibi bir mümin aklıyla da kendisini belli eder.
Aldığı kararlar daha isabetli olur. Karşılaştığı sorunlara çok daha
kolay ve seri çözümler getirir. Konuşmaları çok daha hikmetli ve
etkileyici olur. Olaylarda başkalarının göremediği yönleri, o çok
daha açık bir şuurla tespit edebilir. Yaptığı hizmetlerle kendisini
ön plana çıkartmaya çalışmaz, ihlaslı bir tavır içerisindedir. İnsanların
hoşnutluğunu ve övgüsünü değil, Allah'ın rızasını kazanmayı hedefler.
Hangi durumla karşılaşırsa karşılaşsın Allah'ın sınırlarından hiçbir
taviz vermez. Tüm bu alametleri üzerinde taşıyan bir insanın takva
sahibi bir kimse olduğu umulur. Ancak yine de kişinin gerçek anlamda
takva sahibi bir insan olup olmadığı ya da kimin kimden daha üstün
bir imana sahip olduğu konusunda kesin bir kanaate varmak mümkün
değildir. Çünkü insan bu konuda ancak dışarıdan gördüğü kadarıyla,
yüzeysel bir değerlendirme yapabilir. İnsanların gerçek imanı, takvası,
ihlası ve Allah'a olan yakınlığı ise ancak Allah tarafından bilinebilir.

45. Bir başkasının günahını
üstlenmek ve ahirette onun yerine ceza çekmek söz konusu olabilir
mi?
Kuran'da bildirildiğine göre bir insanın bir başkasının
günahını üstlenmesi ve bundan dolayı ahirette onun yerine ceza çekmesi
mümkün değildir. Allah her insanı yaptıklarından dolayı tek başına
sorumlu tutacağını ve tek başına sorgulayacağını belirtmiştir. Çünkü
Allah dünya hayatında her insanın içine doğruyla yanlışı kendisine
söyleyen ve onu her zaman için Allah'ın rızasını kazanmaktan yana
çağıran bir vicdan vermiştir. Dahası tüm insanlara, katından doğruyu
yanlışı öğreten bir kitap indirerek, peygamberleri vasıtasıyla dinini
tebliğ ederek onları karşılaşacakları bu azaba karşı uyarmıştır.
Tüm bunların ardından doğru olandan yüz çeviren kimseler ise, bu
seçimlerini kendi öz iradeleri, muhakemeleri ve istekleri doğrultusunda
yapmışlardır. Bu seçimlerinin sonucundan da yine tek başlarına sorumlu
tutulacaklardır. Kuran'da bu olay insanlara şöyle haber verilmiştir:
Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını
yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya
çağırsa, -bu, yakın akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey
yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta'
olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa,
artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır.
(Fatır Suresi, 18)
Ayrıca Allah bir başka ayetinde dünyada iken insanlara
bu şekilde vaatlerde bulunarak onları günaha sürükleyen kimselerin
yalan söylemekte olduklarını bildirerek de insanları uyarmıştır:
İnkar edenler, iman edenlere dedi ki: "Siz
bizim yolumuzu izleyin, hatalarınızı biz yüklenelim." Oysa
kendileri, onların hatalarından hiçbir şeyi yüklenecek değildir.
Gerçekten onlar, elbette yalancıdırlar. (Ankebut Suresi, 12)

46. İslam'ı ve Kuran'ı başkalarına
anlatmak ne şekilde olur?
En güzel tebliğ, insanın dini karşısındaki kimseye hem
sözlü hem de fiili olarak anlatmasıyla olur. Dinin hükümlerini ve
Kuran ahlakını sözlü olarak anlatan bir kimsenin, bir yandan da
anlattıklarını tüm samimiyetiyle yaşıyor olması, anlatılanlarla
ne kastedildiği konusunda çok daha kesin bir sonuca varılmasını
sağlar. Samimiyetin gerçek ölçüsü, insanın anlattıklarıyla yaşadıkları
arasındaki tutarlılık olduğu için, görülen bu samimiyet karşı tarafın
dinin güzelliğini kavramasında önemli bir rol oynar. Sözgelimi insan
bir yandan fedakarlığın ne kadar erdemli bir tavır olduğunu anlatırken
bir yandan da bencil bir tutum içerisinde olsa, anlattıklarının
karşı taraf üzerinde pek bir etkisi olmaz. Samimiyeti hakkında da
ciddi şüpheler oluşmasına neden olur. Aksine kişinin insanları yaşamaya
davet ettiği güzel ahlakı kendi si de gösterdiğinde, hem o kişinin
samimiyeti konusunda kesin bir kanaat oluşur, hem de kastettiği
güzel ahlakın günlük hayatta ne şekilde uygulanacağı görülmüş olur.
Yine aynı şekilde mütevaziliği anlatan bir insanın, tavırlarıyla
da bu ahlakı göstermesi dinin en güzel şekilde tebliğ edilmesini
sağlar. Allah inananları insanlara anlattıkları şeyleri yaşamaları
konusunda şöyle uyarmıştır:
Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?
Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazab (konusu
olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti). (Saff Suresi,
2-3)

47. Güzel ahlakın bir sınırı
var mıdır? İnsan belli bir ahlaka ulaştıktan sonra "bu kadar
yeter" diyebilir mi?
Güzel ahlakın hiçbir sınırı yoktur. Yapılan her tavrın,
söylenen her sözün daha güzeli, daha iyisi mutlaka vardır. İnsanın
hiçbir zaman için "bu kadar yeter" ya da "en iyisi
budur" diyebileceği bir durumu olmaz. Dahası insan ne zaman
kendini yeterli görmeye başlarsa, o zaman ahlakında, tavırlarında
bozulmalar ortaya çıkmaya başlar. Kendini geliştirmeye, yenilemeye
ihtiyacı olmadığını düşündüğü için hiçbir güzellikten istifade edemez
ve ahlakında hiçbir ilerleme kaydedemez. Allah ayetlerinde kendini
yeterli yani müstağni gören kimselerin ahlaklarında bozulma olacağına
dikkat çekmiştir:
Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni
(yeterli) gördüğünden. (Alak Suresi, 6-7)
Bu nedenle insan hayatının son anına kadar sürekli olarak
kendisini geliştirmeye ve hep daha güzel olanı, daha iyi olanı elde
etmeye çalışmalıdır. Zira hiçbir insan, ahirette Allah'ın kendisi
hakkındaki hükmü belli olana kadar, Allah'ın rızasını ve cennetini
kazandığından emin olamaz. Bu da kendisini hiçbir zaman için yeterli
görmemesini sağlayan en önemli konulardan biridir.

48. Müslüman vaktini nasıl değerlendirir?
Kuran'a baktığımızda müminin "boş vakit" diye
bir kavramı olmadığını görürüz, Müslümanın her anı çok doludur.
Allah'tan korkan ve O'nun emirlerini titizlikle uygulayan bir mümin
daha fazla hayır işleyerek Allah'a daha da yakınlaşmak için sürekli
salih amellerde bulunur. Vaktini Allah'ın Kuran'da belirttiği ibadetlerle
geçirir. Bir işinden boşaldığı zaman da hemen yeni bir işe yönelir.
Sürekli olarak hayır ve güzellik peşindedir. Bu çaba arasında bir
kesinti, duraklama, sınır yoktur. Mümin için bir işin tamamlanması
yeni bir işin başlaması gerektiğinin bir göstergesidir. Zira mümin
dünyada geçirdiği her saniyeyi Allah'ın rızasını kazanmak için çaba
harcayarak geçirmesi gerektiğini ve ahirette her anının hesabını
vereceğini bilir. Bu nedenle de sadece Allah'ın rızasını kazanabilmek
umuduyla her anını Allah'ın en razı olacağını umduğu işleri yaparak
geçirir. Kuran'da müminlerin bu çabası şöyle bildirilmiştir:
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua
ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et.
(İnşirah Suresi, 7-8)

49. Dini anlatmanın karşılığında
insanlardan herhangi bir karşılık beklenebilir mi?
Müminler dini Allah'ın rızasını kazanabilmek ve Kuran'ın
bu konudaki hükmünü yerine getirebilmek amacıyla tebliğ ederler.
Bunun karşılığında da Allah'ın rızası ve cenneti dışında dünyevi
hiçbir karşılık beklemezler. Tüm peygamberler de hayatlarının sonuna
kadar bu uğurda büyük bir çaba harcamış ancak dini anlattıkları
kimselerden hiçbir şekilde dünyevi bir karşılık istememişlerdir.
Ve her peygamber gönderildiği kavme öncelikle kendilerinden hiçbir
karşılık beklemediğini vurgulamıştır. Kuran'da peygamberlerin gösterdiği
bu üstün ahlak şöyle örneklendirilmiştir:
"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat
edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca
alemlerin Rabbine aittir." (Şuara Suresi, 179-180)

50. Kuran'da yetimlerin bakımı
nasıl tarif edilmektedir?
Kuran'da, anne ve babasını kaybettiği için eğitimini
sağlayacak ve bakımını üstlenecek bir kişiye muhtaç kalan yetim
çocuklara karşı merhametli olunması ve onlara güzellikle davranılması
emredilmiştir:
Öyleyse sakın yetimi üzüp-kahretme. (Duha Suresi,
9)
Allah ayetlerinde müminlere yetimler hakkında adaleti
ayakta tutmayı, kazanılanlardan yetimlere infak etmeyi, onlara iyilikle
davranmayı, yetimlerin mallarını adaletle harcamayı ve belirli bir
akli olgunluğa eriştiklerinde de mallarını onlara vermeyi öğütlemiştir.
Allah Kuran'da ayrıca yetim olanın güzel ahlaklı, iyi
bir insan yetiştirilmesini, yani eğitiminde özenli ve titiz olunmasını
tavsiye etmiştir. Ve müminleri yetimleri koruma ve maddi güvence
altına alarak yetiştirme konusunda teşvik etmiştir:
... Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları
ıslah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları aranıza katarsanız,
artık onlar sizin kardeşlerinizdir... (Bakara Suresi, 220)
Mümin bir kimse yetimin malına haksızlık yapmaya asla
yanaşmaz. Çünkü Allah yetimin malına göz dikerek bu maldan çıkar
sağlama gibi merhametsizce bir tavrı ayette büyük bir suç olarak
tanımlamıştır:
... Yetimlere mallarını verin ve murdar olanı
temiz olanla değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınıza katarak
yemeyin. Çünkü bu, büyük bir suçtur. (Nisa Suresi, 2)
İşte tüm bunlardan dolayı müminler yetimlerin mallarını
onlar büyüyüp kendilerine bakacak duruma gelene kadar büyük bir
itinayla muhafaza eder ve yetişkin bir yaşa geldiklerinde de bütün
haklarını kendilerine devrederler.

51. İnsanın tam bilgi sahibi
olmadığı konularda tartışması doğru mudur?
Allah ayetlerinde insanlara bilgi sahibi olmadıkları
konularda tartışmaya girmemelerini öğütler. Çünkü her konuyu, bir
bilenden daha iyi bilen mutlaka vardır. İnsanın bilgi sahibi olmadığı
bir konu hakkında tartışması kişiye hiçbir şey kazandırmaz. Böyle
bir durumda yapılması gereken en güzel tavır, hiçbir tartışmaya
girmeden bilenlere danışmak ve böylece konunun en doğrusunu öğrenmektir.
Kuran'da insanın bilgisi olmadığı bir konunun ardından gitmemesi
gerektiği şöyle hatırlatılmıştır:
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın
tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona
yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu
şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac
Suresi, 3-4)

52. Başkalarını sürekli uyaran,
ancak söyledikleri şeyleri kendileri uygulamayan kimseler Kuran'da
nasıl tarif edilir?
Allah Kuran'da müminlere birbirlerine iyiliği emredip,
kötülükten men etmelerini öğütlemiştir. Bu, Allah'ın beğendiği bir
tavırdır, fakat asıl önemli olan kişinin başkalarına hatırlattığı
konulara kendisinin de dikkat etmesi ve onlara kendi tavırlarıyla
ve ahlakıyla örnek olabilmesidir. Çünkü eğer kişi yapılan bir tavrın
yanlış olduğunu biliyor ve bundan rahatsızlık duyuyorsa, bu durumda
kendisi de bu yanlıştan sıyrılmakla ve doğru olanı uygulamakla aynı
derecede sorumludur. Allah bu konuyu müminlere şöyle hatırlatmıştır:
Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor
musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız?
(Bakara Suresi, 44)

53. İnsanlar genellikle sadece
zorluk anında dua ederler. Bu tavrın yanlışlığı, Kuran'da nasıl
tarif edilir?
Kuran ahlakından uzak yaşayan kimseler sadece başlarına
bir hastalık, bir sıkıntı ya da "bir bela" geldiğinde
dua ederler. Bu dönemlerde Allah'a sığınan ve karşılaştıkları sıkıntıları
giderip nimet vermesi için gece gündüz O'na dua eden insanlar, bu
durumdan kurtulduklarında hemen dua etmeyi ve kendilerine verdiği
nimetten dolayı Allah'a şükretmeyi unuturlar. Zorluk ve sıkıntı
anında gösterdikleri tavır onların çaresiz kaldıklarını anlamalarındandır.
Allah'a karşı olan gerçek samimiyetlerini ise bu sıkıntıdan kurtulduklarında
hemen ortaya koyarlar. Kuran'da bu kimselerin gösterdiği ikiyüzlü
ve samimiyetsiz tavır şöyle örneklendirilmiştir:
Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği
zaman, dini yalnızca O'na 'halis kılan gönülden bağlılar' olarak
Allah'a yalvarıp yakarırlar (dua ederler). Böylece onları karaya
çıkarıp-kurtarınca, artık onlardan bir kısmı orta yolu tutuyor.
Bizim ayetlerimizi gaddar, nankör olandan başkası inkar etmez. (Lokman
Suresi, 32)

54. Allah bütün insan topluluklarına
dini anlatan bir uyarıcı / elçi göndermiş midir?
Allah Kuran'ın "... Hiçbir
ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın" (Fatır
Suresi, 24) ayeti ile gelmiş geçmiş tüm insan topluluklarına
mutlaka insanları uyarmakla görevli elçiler gönderdiğini bildirmiştir.
Bu elçiler bulundukları toplumlara Allah'ın dinini, yapmaları gereken
ibadetleri türlü şekillerde anlatmış, onları cennetle müjdeleyip
cehennem azabı ile uyarıp korkutmuşlardır. Ayrıca elçiler, Allah'ın
dinini uygulamada gösterdikleri titizlik, sahip oldukları üstün
ahlak ve Allah korkularının şiddeti ile beraberlerindeki insanlara
her zaman örnek olmuşlardır. Allah'ın bütün insanları elçileri kanalıyla
uyarmasının bir diğer nedeni ise ayette şöyle bildirilmiştir:
Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi).
Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah'a karşı (savunacak) delilleri
olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir.
(Nisa Suresi, 165)
Bu, Allah'ın üstün adaletinin bir tecellisidir. Hesap
gününde Allah'a karşı olan sorumluluklarından yana bilgisiz olduğunu
söyleyerek mazeret sunacak, Allah'ın azabıyla uyarılıp korkutulmamış
hiç kimse olmayacak ve herkes hak ettiği karşılığı en adil şekilde
alacaktır.

55. "Zanda bulunma"
Kuran'da nasıl tarif edilmektedir?
Zan ve tahminle hareket etmek Allah'ın beğenmediği bir
ahlaktır. Allah Kuran'ın pek çok ayetinde zanna göre hareket etmenin
cahiliye toplumuna ait bir özellik olduğuna dikkat çekmiş ve zannın
insanlara hiçbir yarar sağlamadığını bildirmiştir. İnanan kullarına
zanda bulunmaktan sakınmalarını emretmiştir. Müminler Allah'ın bu
tavsiyesine uyarak herhangi bir delili olmayan, kulaktan dolma bilgilerle
hiçbir konuda kendilerine göre fikir üretmezler. Eğer bir konuda
söyleyecekleri bir söz veya verecekleri bir fikir varsa bunu mutlaka
Kuran ahlakına uygun olarak, kesin delillere dayandırarak ve adil
bir şekilde yaparlar. Bir kimse hakkında ona sormadan, geçerli bir
delil elde etmeden zanna dayalı bir hüküm yürütmez, herhangi bir
sonuca varmazlar.
Müminlerin bu konuda gösterdikleri titizlik onların Allah
korkularından kaynaklanmaktadır. Yaptıkları her işin ahirette karşılarına
çıkacağını bilen ve Allah'ın azabından korkup sakınan müminler,
bu konuda son derece titiz ve adil davranırlar. Allah Kuran'da zan
konusunu şöyle açıklamıştır:
"Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü
zannın bir kısmı günahtır..." (Hucurat Suresi, 12)

56. İnsanların ibadetlerini
yaşlılığa ertelemeleri doğru olur mu?
Allah normal bir akla ve şuura sahip olan herkesi Kuran
ahlakını yaşamakla ve dinin hükümlerini yerine getirmekle sorumlu
tutar. Bu ibadetleri yerine getiren bir insan hem dünya hayatında
güzel bir hayat yaşar, hem de sonsuz cennet hayatını kazanır. İnsanın
"gençliğimi yaşayayım, nasıl olsa ölmeme yakın ibadetlerimi
de yapar, ahireti de kazanırım" düşüncesi ile Allah'a karşı
olan sorumluluğunu bile bile ertelemesi ahiret hayatını kaybetmesine
neden olabilir. Allah "Tevbe; ne, kötülükleri
yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten
tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil.
Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır." (Nisa Suresi,
18) ayetiyle insanlara bu gerçeği hatırlatmıştır. Ayrıca
unutulmamalıdır ki, hiç kimse ölümle ne zaman karşılaşacağını bilemez.
Buna rağmen insanın öleceği vakti biliyormuşcasına ibadetleri yerine
getirmeyi belirli bir vakte ertelemesi kuşkusuz ki büyük bir hata
olur. Zira ölümle karşılaştıktan sonra insan her ne kadar pişman
olup geri dönmeyi istese de bir daha böyle bir imkan elde edemeyecektir.

57. "Benim kalbim temiz"
diyerek ibadetlerin ertelenmesi doğru olur mu?
Dünya bütün insanlar için bir imtihan yeridir. Allah
"O, amel (davranış ve eylem) bakımından
hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı
yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayeti ile bütün insanlara
bu gerçeği bildirmiştir. Bu imtihanın gereği olarak insanlar yaptıkları
her tavırdan, fiili olarak yerine getirdikleri veya getirmeyip erteledikleri
tüm ibadetlerden sorumludurlar. Böyle bir durumda kalp temizliği
tek başına bir ölçü olamaz. Muhakkak ki kişinin kalbinin temiz olması,
iyi niyetli, dürüst bir kişiliğe sahip olması Allah katında değerlidir.
Ancak bu kalp temizliği ve samimiyetin en önemli göstergesi de kişinin
Allah'ın emirlerini titizlikle yerine getirmesiyle kendini belli
eder. Yoksa Kuran'da bildirilen ibadetleri yerine getirmeyen, Allah'tan
korkup sakınmayan, ölçüsü Kuran ve Allah rızası olmayan bir insan
ne kadar iyi niyetli olduğunu iddia ederse etsin, bu düşüncesinin
ona ahirette bir faydası olmayacaktır.
Ayrıca "kalp temizliği"nin tek ölçüsü Kuran'dır.
Yani bir insan ancak Kuran'a göre samimi niyetli, ihlaslı bir insansa
"kalbim temiz" diyebilir. Yoksa bir insanın kendi değer
yargıları, cahiliye ölçüleriyle kalp temizliği iddiasında bulunmasının
bir anlamı yoktur.

58. Kuran'a göre daha önce gönderilen
kutsal kitapların durumu nedir?
Allah, Hz. Muhammed'e indirdiği Kuran'dan önce Hz. Musa'ya
Tevrat'ı, Hz. Davud'a Zebur'u ve Hz. İsa'ya da İncil'i vahyetmiştir.
Bu kitapların her biri gönderildikleri dönemlerde Allah'ın dinini
anlatan hak kitaplar olarak peygamberler tarafından tebliğ edilmişlerdir.
Ancak daha sonra bu toplumlardaki çeşitli sapkın inançlı kimseler
tarafından tahrif edilmiş ve birtakım batıl bilgilerle karıştırılmıştır.
Nitekim Kuran'ın gönderiliş sebeplerinden biri de bu kitapların
tahrif olmuş ve gerçek dini anlatan hak bir kitabın kalmamış olmasıdır.
Allah Kuran ile insanlara hak dini bildirmiştir. Kuran
"Hiç şüphesiz, zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları
da gerçekten biziz." (Hicr Suresi, 9) ayeti gereği kıyamete
kadar Allah tarafından korunmaktadır.

59. Kuran'da bahsi geçen "Kitap
ehli" kimlerdir?
Kuran'da bahsi geçen Kitap ehli kendilerine Tevrat ve
İncil indirilmiş olan Museviler ve Hıristiyanlardır. Ancak zaman
içinde bu kitapların tahrif olmasının ardından Allah bu insanları
uyarıp korkutmak için peygamber olarak Hz. Muhammed'i ve kutsal
kitap olarak da Kuran'ı göndermiştir. Kuran'da Kitap ehli ile ilgili
olan ayetlerden bazıları şöyledir:
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir
topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini
okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman
eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda
yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi,113-114)
Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah'a; size indirilene
ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler olarak-
inananlar vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir
değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri katında ecirleri vardır.
Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi 199)

60. İnsanın dünyada yaptığı
hatalarının karşılığını hemen almamasının hikmeti nedir?
Dünyada yapılan hataların karşılığının hemen verilmemesi
insanı hiçbir şekilde aldatmamalı ve gevşekliğe sürüklememelidir.
Çünkü Allah insanlara belirli bir süre vermekte ve böylece onların
nasıl bir tavır göstereceklerini denemektedir. Güzel davranışta
bulunanlara cennet hayatını, kötülük yapanlara da cehennem hayatını
vaat etmektedir. İşte böyle bir durumda yaptığı hatanın karşılığını
hemen almayan bir insanın kesinlikle buna aldanmaması gerekir. Aksine
Allah'ın şefkatinden, merhametinden dolayı kendisine zaman tanıdığını
görmeli ve bu durumu tevbe edip, içinde bulunduğu hatayı düzeltmek
için bir fırsat olarak değerlendirmelidir.
Kuran'da geçen "Eğer Allah,
kazandıkları dolayısıyla insanları (azab ile) yakalayıverecek olsaydı,
(yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı, ancak onları,
adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği
zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir." (Fatır
Suresi, 45) ayeti bu gerçeği insanlara bildirmektedir.
|