|
" İŞİTTİK VE İTAAT ETTİK" DİYEBİLMEK
Önceki sayfalarda incelediğimiz sorular, dinle ilk kez tanışan
ve cahiliye ahlakının etkilerini hala üzerinde taşıdığı için dinin
bazı gerçeklerini doğal olarak kavramakta güçlük çeken kimselerin
aklına takılabilecek türden sorulardır. Dini yeni öğrenen kimsenin
bu tür düşüncelere kapılması son derece doğaldır ve kesinlikle yadırganacak
ya da ayıplanacak bir şey değildir. Ancak Allah bu soruların hepsinin cevaplarını Kuran'da insanlara
bildirmiştir. Nitekim önceki sayfalarda da bu cevapları aktardık.
Ve kuşkusuz Kuran'da verilen cevapların hepsi, "Onların
sana getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, Biz (ona karşı) sana hakkı
ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım" (Furkan Suresi,
33) hükmü gereği, cahiliye ahlakının oluşturduğu tüm soru
ve tereddütleri ortadan kaldıracak kadar açık ve kesindir. Bu durumda bu soruları soran kişi, eğer gerçekten samimi ise,
bu cevaplarla tatmin olacak ve Allah'ın hükümlerine itaat edecektir.
(Aklına takılan başka sorular varsa, onların da cevaplanacağını
bilecektir). Çünkü bir insan eğer dine yaklaşırken doğruyu bulmayı
hedefliyorsa, Kuran'ın "hidayet verici" vasfı ile kısa
sürede doğruyu görecektir. Bu durumda yapması gereken tek şey, doğru
olduğunu gördüğü şeyi kabul etmek ve ona itaat etmektir. Kuran'da
müminlerin bu konudaki samimiyeti şöyle açıklanır:
Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine
çağrıldıkları zaman mü'min olanların sözü: "İşittik ve itaat
ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır. Kim Allah'a
ve Resûlü'ne itaat ederse ve Allah'tan korkup O'ndan sakınırsa,
işte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. (Nur Suresi, 51-52) Ancak eğer bir kimse Kuran'ın tüm açıklamalarını öğrendikten ve
bunların doğru olduğunu da vicdanen kabul ettikten sonra hala Allah'ın
hükümlerine uymakta direnir ve itaat etmezse, bu o kişinin samimiyetsizliğinin
bir delilidir. Çünkü doğru olduğunu bildiği bir sistemi reddetmekte
ve yanlış olduğunu öğrendiği bir sistemde yaşamakta ısrar etmektedir.
Bu tür bir insanın kuşkusuz şahsiyetinden, samimiyetinden, iradesinden
söz edilemez. Eğer bu tavrında ısrar ederse, kısa sürede tam bir
inkarcı durumuna gelecektir. Ve inkarcılar, Kuran'ın bildirdiğine
göre, akletme yeteneğini yitirmiş, körleşmiş ve sağırlaşmışlardır:
Şimdi sen, kendi hevasını (bencil tutkularını)
ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını
ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi
gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz
yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23) Böyle bir gidişin sonu ise kuşkusuz içinde ebedi kalmak üzere
cehennemdir... Öyleyse, akıl sahibi insana düşen, ayette bildirildiği gibi "işittik
ve itaat ettik" demektir. Bu nedenle de insan, kendisini "işittik ve itaat ettik"
demekten alıkoymaya çalışan etkenlere karşı son derece dikkatli
olmalıdır. Bunların en önemlisi, az önce belirttiğimiz gibi "heva",
yani insanın bencil tutku ve istekleridir. Hevanın kaynağı ise insanın
içindeki "nefs"dir. Nefs, Hz. Yusuf'un Kuran'da bildirilen
ifadesiyle "var gücüyle kötülüğü emredendir"
(Yusuf Suresi, 53). Ve madem nefs insana "var gücüyle
kötülüğü emretmekte"dir, o halde insan da nefsin kendisine
vereceği emirlere karşı son derece uyanık olmalıdır. Bu noktada dikkat etmek gerekmektedir: Kuşkusuz cahiliye toplumunun
içinden çıkmış ve müminlerle yeni tanışan bir kişi, nefsinden kendisini
"kötülüğe" yöneltecek pek çok emir alacaktır. Nefsi onu
mümkün olduğunca kendi istek ve tutkularına uymaya yöneltecek ve
dinden uzaklaştırmaya çalışacaktır. Müminlerin kendisine anlattığı,
ya da Kuran'dan okuduğu tüm doğrulara karşı nefsi ona bir takım
kuruntu ve şüpheler vermeye çalışacaktır. Vicdanı ve aklı ona müminlerle
bir arada olmayı emrederken, nefsi onu cahiliye toplumuyla birlikte
olmaya yöneltmeye uğraşacaktır. Bu nedenle müminlerle yeni tanışan, dini öğrenmeye çalışan bir
kişi, tavırlarını kontrol etmeli, isteklerini ölçmelidir: Acaba
davranışlarının kaynağı nefsinin istekleri mi, yoksa vicdanı mıdır?
NEFSİN ÖNE SÜRDÜĞÜ BAHANELER "Davranışların kaynağının nefis mi yoksa Allah rızası ve
vicdan mı?" olduğu sorusu hakkında bazı temel ölçüler konabilir.
Öncelikle bir Kuran ayeti bize önemli bir ölçü vermektedir:
"Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek
Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı)
süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten
gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan
ve işinde aşırılığa gidene itaat etme." (Kehf Suresi, 28) Ayette, müminlere hangi davranışın Allah'ın rızasına uygun, hangi
davranışın da nefis kaynaklı olduğu bildirilmektedir: "Sabah
akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte"
olmak, Allah'ın rızasına uygun bir davranıştır. Buna karşılık, kalbi
"Allah'ı zikretmekten gaflete düşmüş" ve "kendi 'istek
ve tutkularına (hevasına)' uyan" kimselere (yani cahiliye toplumunun
herhangi bir üyesine) yönelmek, onların yaşam tarzına doğru kaymak,
tamamen nefsani bir davranıştır, Allah'a karşı itaatsizliktir. Bu son derece önemli bir ölçüdür ve İslam ahlakıyla yeni tanışan
bir kişinin en çok dikkat etmesi gereken konuların başında gelir.
Buna karşılık bu samimiyetten yoksun olan ya da nefslerinin telkinlerinin
etkisinde kalan kimseler, müminlerle beraber olmak için böyle bir
çaba göstermezler. Nefisleri onlara birtakım bahaneler buldurur
ve müminlerle beraber olmaktan, bu bahaneler aracılığıyla alıkoymaya
çalışır. Onlar da bu bahaneleri müminlere karşı öne sürerler. Kendi
akıllarınca bu bahaneler sayesinde müminleri aldatabileceklerini
sanmaktadırlar. Oysa öne sürdükleri bahaneler ne Allah katında,
ne de müminlerin gözünde geçerli değildir. Günlük hayat içinde sözkonusu bahanelerin (gerçeklerden kaçma
yöntemlerinin) pek çok örneğine rastlamak mümkündür. Bazı yaygın
örnekleri şöyle sıralayabiliriz: İbadetlerini yerine getirmeyi, dinin hükümlerini uygulamayı ve
müminlerle birarada olmayı engellemek için nefsin en çok öne sürdüğü
bahanelerin başında "ailevi sorunlar" gelir. Nefsinin
sesine kulak veren ve Allah'a itaatte gevşek davranan kimseler,
sık sık "ailemle ilgilenmekten zaman bulamıyorum" ya da
"ailem izin vermediği için dinin hükümlerini uygulayamıyorum"
gibi sözde mazeretler öne sürerler. Oysa bunların hiçbiri Allah
katında geçerli değildir. İnsanın elbette ailesiyle ilgili işleri
olabilir, ailesine zaman ayırması gerekir. Ancak bu, kesinlikle
Kuran'ın emirlerini uygulamaya zaman bulamamak gibi bir sonuç doğurmaz.
Dolayısıyla bu samimi bir mazeret değildir. Belki sözkonusu kişi "ailevi sorunlar" mazeretini öne
sürerek kendini aldatmaktadır, ancak Allah'ı ve müminleri aldatamaz.
Nitekim Kuran'da da bu konuya dikkat çekilmekte ve "ailevi
sorunlar" mazeretinin geçerli olmadığı bildirilmektedir. Kuran'da
bildirildiğine göre, Allah yolunda mücadeleden geri kalanlar Peygambere
gelerek "bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti" gibi
bir mazeret öne sürmüşler, ancak Allah haklarında "onlar,
kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar" hükmünü
indirmiştir. (Fetih Suresi, 11) Yine
bir başka ayette ise Peygamberimiz döneminde yaşanan bir savaş anında
ailelerinin "açıkta" olduğunu öne sürerek kaçmaya çalışılanlar
şöyle anlatılır:
"...Onlardan bir topluluk da: "Gerçekten
evlerimiz açıktır" diye Peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın
evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı."
(Ahzab Suresi, 13) Nefsin öne sürdüğü bahanelerin bir başkası ise "iş"
ya da "okul" sorunlarının, dinin hükümlerini uygulamaya
engel olduğu şeklindedir. Sözde "iş" ya da "okul"
o kadar zaman almaktadır ki, namaz kılmaya, oruç tutmaya, insanlara
iyiliği emretmeye, güzel ahlak göstermeye, müminlerle beraber olmaya
imkan kalmamaktadır. Aslında bu mazereti öne süren kimsenin düşünce yapısında çok büyük
bir çarpıklık vardır. Sözkonusu kişi, işinin ya da okulunun hayatının
en önemli konusu olduğunu düşünmekte, bunlardan arta kalan zamanları
dine ayırmayı tercih etmektedir. Oysa bir mümin için böyle bir "ayırım"
sözkonusu olamaz. "De ki: 'Şüphesiz benim
namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır"
(Enam Suresi, 162) ayeti gereğince, bir müminin tüm yaşamı
Allah rızasına göredir; yaşamın bir bölümünü dine, bir bölümünü
"dünya işlerine" ayırmak ise Allah'a ortak koşmaktır. Dolayısıyla bir mümin işiyle de okuluyla da Allah rızası için
ilgilenir. İşinden kazanacaklarını Allah rızasına göre harcayacak,
okulda öğreneceklerini yine Allah'ın dinine hizmet için kullanacaktır.
Ve böyle bir durumda da -dinin bir hükmünü uygulamak, ötekini uygulamaya
engel olamayacağı için- "iş ya da okul yüzünden dini yaşamaya
zaman bulamamak" gibi bir şey sözkonusu olamaz. Aksi halde "gelecek endişesi"nden kaynaklanan birtakım
dünyevi çıkarlar gözetilmesi ve bunların da dinden üstün tutulması
gibi bir durum ortaya çıkmış olur. Bu ise, Kuran'ın ifadesiyle "dünya
hayatı"nın Allah'ın rızasına ve ahirete tercih edilmesidir.
Oysa dünya hayatı, Allah rızası ve ahiretin yanında son derece değersizdir:
"Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan
başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten
daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (Enam
Suresi, 32) Buna rağmen bencil istek ve tutkularına esir olarak dünya hayatına
saplananların hükmü şudur:
"Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini
isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar
bunda hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunların, ahirette kendileri
için ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri
boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur."
(Hud Suresi, 15-16) Nefsin insanı Kuran ahlakını yaşamaktan alıkoymak için öne sürdüğü
bahanelerden biri de "çevre baskısı"dır. Bu nedenle bazı
kimseler "Kuran ahlakını yaşarsam yakın çevremden tepki görür,
dışlanırım" gibi bir tereddüte kapılırlar. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Allah'ın dinine uymaya ve
Allah'tan başka bir yol gösterici tanımamaya karar veren bir insan,
bazı sıkıntıları da göze almalıdır. İman ettiğinde, yakın çevresinin
kendisine tepki göstermesi son derece doğaldır; buna şaşırmamalıdır.
Hatta, belki bu tepkiyle karşılaşmaması şaşırtıcı bir durum olarak
görülebilir. Çünkü dine yeni yönelen bir insan, önceki sayfalarda da sık sık
vurguladığımız gibi, "cahiliye toplumu"nun içinden gelmektedir.
Dolayısıyla eski yakın çevresi de bu toplumun bir parçasıdır. Ve
bu toplum, "insanların çoğunun" sapmış olduğu ayetinden
anlaşılacağı gibi, yanlış yoldadır:
Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına
kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak
insanların çoğu bilmezler. (Yusuf Suresi, 40) Bir başka ayette şöyle denir:
Allah, vaadinden geri dönmez. Ancak insanların
çoğu bilmezler. Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler.
Ahiretten ise gafil olanlardır. (Rum Suresi, 6-7) İnsanların çoğunun iman etmeyişi, üstteki ayette bildirildiği
gibi, akletme ve kavrama yeteneklerinin düşük oluşundan kaynaklanır.
Dünya hayatının yalnızca "dışta olan" (görünen/zahir)
kısmını bilmekte, oysa "gizli" (batın) kısmını kavrayamamaktadırlar.
Ahiretten ise tümüyle habersizdirler. Dolayısıyla "insanların
çoğu"nun doğru yolda olmasını beklemek, büyük bir yanlış olur.
Çoğunluk, "Sen şiddetle arzu etsen bile,
insanların çoğu iman edecek değildir" (Yusuf Suresi, 103) hükmüne
göre, yanlış üzerinde gitmekte ısrar edecektir. Bu durumda bir müminin, çoğunluğun düşüncelerini kendisine kıstas
olarak kabul etmesi sözkonusu olamaz. Nitekim Kuran da bu konuya
dikkat çekmektedir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan,
seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar."... (Enam Suresi,
116) İşte "kendisine uyulmaması gereken" yeryüzündeki bu
büyük çoğunluğa, insanın cahiliye toplumundaki yakın çevresi de
dahildir. Bir insan iman edip, Kuran'ın hükmüne göre yaşamaya başladığında,
bu büyük çoğunluğa ve eski yakın çevresine ters düşecektir. Ancak
müminin önemli bir özelliği vardır: Asla ve asla bu büyük çoğunluğa
ve yakın çevresine ters düşmekten, onlar tarafından kınanmaktan,
onların kendisine kötü gözle bakmasından çekinmez. Kuran'da müminlerin
kimsenin kınamasından korkmadıkları özellikle vurgulanır:
Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner
(irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların
da kendisini sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı
ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cehd eden ve kınayıcının kınamasından
korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine
verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi,
54) Mümin Allah'ın rızasını (hoşnutluğunu) aramaktadır. İnsanların
kendisinden razı olup-olmaması onun için önem taşımaz. Zaten eğer
Allah kendisinden razı olursa (ve gerekirse) onu insanların gözünde
de yükseltecektir. Dolayısıyla, "ailem beni meşgul ediyor", "okul
veya işimden zaman bulamıyorum", "çevremden tepki alırım"
gibi sözler, yalnızca kuru birer bahanedir. Bu tür bahaneler öne
sürerek müminlerle birarada bulunmaktan, ibadetlerini yerine getirmekten
kaçınan bir insan ise, gerçekte samimi bir yaklaşım içinde değildir.
Bu durumda eğer kişi müminlerle beraber olmak, Allah'ı anmak ve
ibadetlerini yerine getirmek için ciddi bir çaba göstermiyor, ancak
buna karşın yine de müminlere "şirin" gözükmeye çalışıyorsa,
bunun tek bir açıklaması olabilir: Bu kişi müminlerle birlikte olarak
birtakım çıkarlar sağlama peşindedir. Müminlerin bazı imkanları
ona çekici gelmiştir ve biraz mümin görüntüsü çizerek (kendini zora
ve sıkıntıya sokmadan) bu imkanlardan yararlanma düşüncesindedir.
Ancak müminler söz konusu kişinin gerçek niyetini çok iyi fark
ederler. Eğer samimiyetsizliğini gördükleri halde yine de bu durumu
karşıdaki kişiye hissettirmiyorlarsa, bunun nedeni belki daha sonra
hatasını fark eder diye düşünmeleridir. Bunun tersi, yani samimiyetsiz
kişinin müminlerin kandırması söz konusu değildir. Zaten bu tür kişilerin herkeste rastlanan bazı karakteristik özellikleri
vardır. Bu özelliklerin en belirgini Allah'ı anmaya isteksiz oluşlarıdır.
Kuran'da inkarcılardan söz edilirken "Sadece
Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır.
Oysa O'ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar"
(Zümer Suresi, 45) denilir. Müminlerle birtakım çıkarlar
gözeterek birlikte olmaya çalışan kişilerin tavrı ise tam da bu
şekildedir. Bu tür kişiler Allah'ın anılmasından, O'nun hükümlerinin
hatırlatılmasından rahatsızlık duyarlar. Buna karşılık kendi çıkarlarını
tatmin edecek ortamlara karşı ise büyük bir istekle katılırlar.
Müminlerin son derece şefkatli ve merhametli bir tavrı vardır;
kesinlikle katı yürekli davranmazlar. Ancak samimiyetsiz kişiler
bunun anlamını ve amacını kavrayamazlar. Cahiliyede sürekli çekişme
dolu ortamlara alışık oldukları için, müminlerin yumuşaklığını suistimal
etmeye, onlara karşı büyüklük taslamaya kalkarlar. Aslında böylelikle
yalnızca kendilerini küçük düşürürler. Nitekim müminler onların
bu basit tavrına karşı gereken karşılığı da verirler. Bu durumda samimiyetsiz kişi, müminlerden bir çıkar elde etmesinin
imkansız olduğunu kısa sürede anlar. Bu durumda bir an önce müminlerden
uzaklaşmaya ve eski hayatına dönmeye can atar. Yeni bir bahaneyle
de kısa süre içinde bunu gerçekleştirir, zaten 'hiç ayrılmamış olduğu'
cahiliye toplumuna geri döner. Bu tarz kişilerin ahiretteki konumları
aşağıdaki ayette bildirilmiştir:
Kim kendisine 'dosdoğru yol' apaçık belli olduktan
sonra, elçiye muhalefet ederse ve mü'minlerin yolundan başka bir
yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne
kötü bir yataktır o!.. (Nisa Suresi, 115) Aslında bu tür samimiyetsiz bir kişinin müminlerden ayrılması,
müminler için büyük bir rahmettir. Böylece Allah müminleri temizlemekte,
onları Nur Suresi'nin 55. ayetinde "Onlar,
yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar"
ifadesiyle tanımlanan mümin topluluğuna çevirmektedir. Allah, müminlerle
ikiyüzlü inkarcıları birarada tutmaz, onları birbirinden ayırır.
"Andolsun, Biz sizden mücahid olanlarla
sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz
ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız)." (Muhammed Suresi,
31) hükmüne göre, gerçekten samimi şekilde iman edenler Allah
tarafından denenecek ve ortaya çıkartılacaklardır. Buna karşın,
samimiyetsiz ikiyüzlüler de belli olacaktır. Allah "temiz"i
"pis"ten ayıracağını şöyle müjdeler:
"Bu, Allah'ın murdar olanı (pis olanı) temizden
ayırdetmesi; murdarı, bir kısmını bir kısmı üzerinde kılıp tümünü
biriktirerek cehenneme atması içindir. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır."
(Enfal Suresi, 37) Oysa eğer insan samimi olsa, Allah onun kalbini İslam'a açacaktır.
"İşittik ve itaat ettik" demek, bu tür bir insan için
dünyanın en büyük lezzetidir. Kendisini yaratan, dosdoğru yola yönelten
ve Cennetine sokmayı vaat eden Allah'a karşı itaat etmek, olabilecek
en büyük huzur, en büyük mutluluk ve sevinç kaynağıdır. Kısacası,
"Biz ona (insana) 'iki yol-iki amaç' gösterdik" (Beled
Suresi, 10) ayetinde bildirildiği gibi, insanın önünde iki
yol vardır: Allah'a itaate dayanan ve insana O'nun rızasını, rahmetini
ve cennetini kazandıracak iman yolu ve Allah'a isyan edip bencil
tutkuları (hevayı) ilah edinmeye dayanan ve dünyada horluk ve aşağılık,
ahirette ise cehennemle sonuçlanacak isyan yolu.
Seçim, insana aittir... Kuran'da bildirildiği gibi,
"şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir."
(Müzzemmil Suresi, 19)
|