|

İnkarcıların Gaflette Oldukları
"Büyük Gerçek"
Önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz gibi, inkarcıların din ahlakına
ve inananlara karşı alaycı bir tavır göstermelerinin en önemli etkenlerinden
biri, herşeyi dünyevi kıstaslara göre değerlendirmeleridir. Bunun
nedeni de, tüm yaşamlarının dünya ile sınırlı olduğunu zannetmeleri
ve dünyaya karşı hırs dolu bir bağlılık duymalarıdır. Din ahlakından
uzak yaşayan insanların bu ruh hali Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz
bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler
değiliz. (Müminun Suresi, 37)
İşte bu hırs sebebiyle inkarcılar dünyaya yönelik bir kavrayış
eksikliği içine düşerler. Etraflarında gördükleri şeyleri Allah'tan
bağımsız görür, tüm bunların ancak Allah'ın dilemesiyle varlıklarını
sürdürebildiklerini kavrayamazlar. Allah inkarcıların dünya hayatına
yönelik gerçekleri kavrayamadıklarını bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı
bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır. (Rum Suresi, 7)
İnkarcıların hayatları boyunca hesap edemedikleri çok önemli bir
gerçek vardır. Onlar bu gerçekten habersiz şekilde her türlü ahlaksızlığı
uygular, dünyada kendilerince çıkar sağlamaya çalışır, yalan söyler,
dine yönelik alaycı davranışlarda bulunur, inananlara iftiralar
atar, onlara zarar vermeye çalışırlar.
Ancak aslında büyük bir gaflet içindedirler, fakat bunun şuurunda
değildirler. İlerleyen sayfalarda dinden uzak insanların, şuursuzca,
"gaflet içinde" yaşadıkları bu büyük gerçek anlatılacaktır.
UYARI
Okuyacağınız bu bölüm, hayatın çok önemli bir sırrını içermektedir.
Maddesel dünyaya bakış açınızı kökten değiştirecek olan bu konuyu,
çok dikkatli bir biçimde ve sindirerek okumalısınız. Burada anlatılacak
olanlar yalnızca bir bakış açısı, farklı bir yaklaşım veya herhangi
bir felsefi düşünce değil; dine inanan-inanmayan herkesin kabul
edeceği, bugün bilimin de kanıtladığıkesin bir gerçektir.
MADDENİN ARDINDAKİ SIR
Görme, duyma, koklama, tat alma, dokunma duyularımızın tamamı birbirlerine
benzer bir işleyişe sahiptir. Dışarıda var olduğunu düşündüğümüz
nesnelerden gelen etkiler (ses, koku, tad, görüntü, sertlik vs.),
sinirlerimiz vasıtasıyla beyindeki duyu merkezlerine aktarılır.
Beyne ulaşan söz konusu etkilerin tamamı elektrik sinyallerinden
ibarettir. Örneğin görme işlemi sırasında dışarıdaki bir kaynaktan
gelen ışık demetleri (fotonlar) gözün arka tarafındaki retinaya
ulaşır ve burada bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine
dönüştürülürler. Bu sinyaller, sinirler vasıtasıyla beynin görme
merkezine iletilir. Ve biz de, birkaç santimetreküplük görme merkezinde
rengarenk, pırıl pırıl, eni, boyu, derinliği olan bir dünya algılarız.
Aynı sistem diğer duyularımız için de geçerlidir. Tatlar dilimizdeki
bazı hücreler tarafından, kokular burun epitelyumundaki hücreler
tarafından, dokunmaya ait hisler (sertlik, yumuşaklık vs.) deri
altına yerleştirilmiş özel algılayıcılar tarafından ve sesler kulaktaki
özel bir mekanizma tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülerek
beyindeki ilgili merkezlere gönderilir ve o merkezlerde algılanırlar.
Konuyu daha netleştirmek için şöyle örneklendirebiliriz: Şu an
bir bardak kahve içtiğinizi düşünelim. Elinizde tuttuğunuz bardağın
sertliği ve sıcaklığı deri altındaki özel algılayıcılar tarafından
elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyne iletilir. Aynı zamanda
kahveye ait keskin koku, onu yudumladığınız anda hissettiğiniz acı
tad ve bardağa baktığınızda gördüğünüz koyu kahverengi renk de ilgili
duyularınıza ait sinirler tarafından beyne ulaştırılan birer elektrik
akımıdır. Hemen arkasından masaya koyarken bardağın cama çarpmasıyla
çıkan ses de kulağınız tarafından algılanıp beyne elektrik sinyali
olarak gönderilir. Ve bu algıların tümü beyindeki birbirinden farklı
ama birbiriyle ortak çalışan duyu merkezleri tarafından yorumlanır.
Siz de bu yorumun bir sonucu olarak bir bardak kahve içtiğinizi
düşünürsünüz. Aslında herşey beyindeki duyu merkezlerinde olup bitmektedir,
ama siz tüm bu algılarınızın somut bir varlığı olduğunu zannedersiniz.
Oysa bu noktada yanılırsınız çünkü beyninizde algıladığınız hislerin
kafatasınızın dışında bir varlığı olduğunu düşünmek için hiçbir
deliliniz yoktur.
Kuşkusuz bu, üzerinde detaylı olarak düşünülmesi gereken çok önemli
bir gerçektir. Şimdiye kadar dışarı baktığınızda gördüğünüz herşeyin
mutlak varlıklar olduğunu zannetmiş olabilirsiniz. Oysa bilimin
de gösterdiği gibi dışarıdaki nesnelerin kesin olarak var olduklarını
ispatlamak mümkün değildir.
Burada kısaca özetlenen, yaşamınızda farkına varabileceğiniz en
büyük gerçeklerden biridir.
DIŞIMIZDA NE VAR?
Buraya kadar anlatılanlar, hep kafatasımızın içinde yaşadığımız,
duyularımızın gösterdiklerinden başka bir şey algılayamadığımız
yönündeydi. Peki bir aşama daha ilerleyelim: "Algıladıklarımız gerçekten
var mı, yoksa hayal mi?"
Konuya şöyle bir soruyla başlayalım: Görmek-duymak için dış dünyaya
ihtiyaç var mı?
Hayır, algılayabilmek için dış dünyaya kesinlikle ihtiyaç yoktur.
Herhangi bir şekilde beynin uyarılması ile tüm duyular harekete
geçebilir, hisler, görüntüler ve sesler oluşabilir. Rüyalarımız
bunun en açık delilidir.
Rüya görürken, bedeniniz genellikle karanlık ve sessiz bir odada,
hareketsiz bir şekilde yatmaktadır ve gözleriniz de sımsıkı kapalıdır.
Dışarıdan beyninizin algılayabilmesi için size ulaşan ne ışık, ne
ses, ne de benzeri bir şey yoktur. Ancak, rüyanız boyunca uyanıkken
yaşadıklarınızın çok benzerlerini, aynı canlılıkta yaşarsınız. Rüyada
da sabah uyanır, işe yetişmeye çalışırsınız. Veya tatile çıkar,
deniz kenarına gider, orada güneşin sıcaklığını hissedersiniz.
Üstelik rüya sırasında, gördüklerinizin gerçekliğinden kesinlikle
kuşku duymaz, ancak uyandıktan sonra düşününce hepsinin bir rüya
olduğunu anlarsınız. Rüyanızda korku, heyecan, sevinç, üzüntü gibi
duygular yaşarken aynı zamanda çeşitli görüntüler görür, sesler
duyar, maddenin sertliğini hissedersiniz. Ancak ortada bu hislere,
algılara sebep olacak hiçbir kaynak yoktur. Hala karanlık ve sessiz
bir odada yatmaktasınızdır.
Rüya ile ilgili karşımıza çıkan bu şaşırtıcı gerçek hakkında ünlü
düşünür Descartes şöyle demektedir:
Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm;
uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu,
uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda rüya görmediğim,
hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir?
O halde nasıl ki rüyalarımızı gerçek zannederek yaşıyoruz ve ancak
uyandığımızda rüya olduğunu fark ediyoruz, şu anda yaşadıklarımızın
da gerçek olduğunu iddia edemeyiz. Şu durumda; belki bir gün "gerçek
hayat" diye düşündüğümüz hayattan uyandırılacak ve asıl gerçek hayata
geçeceğiz. İşte bu durumun gerçekleşmeyeceğine dair elimizde bir
delil yoktur. Aksine bilimin şu ana kadar ulaştığı bulgular bize
yaşadıklarımızın maddi bir gerçekliği olmadığına dair ciddi veriler
vermektedir.
Bu durumda karşımıza çıkan gerçek apaçıktır: Biz içinde yaşadığımız
dünyanın var olduğunu, bizim o dünyanın içinde yaşadığımızı düşünürken,
aslında böyle bir dünyanın maddi gerçekliğini iddia edebilmemiz
için hiçbir gerekçe yoktur. Pekala, tüm bunlar bize suni olarak
verilen, aslında gerçekliği olmayan algılardan ibaret olabilir.
BEYNİMİZ DIŞ DÜNYADAN
AYRI MI?
Şu ana kadar anlattığımız gibi dış dünya dediğimiz herşey bize
gösterilen birer algıdan ibaretse, tüm bunları gördüğünü, duyduğunu
düşündüğümüz beynimiz nedir? Beynimiz de diğer herşey gibi atomlardan,
moleküllerden oluşan bir yığın değil midir?
Madde dediğimiz herşey gibi beynimiz de bir algıdan ibarettir,
yani istisna olarak kabul edilebilecek bir durumu yoktur. Çünkü
sonuçta beyin dediğimiz şey de duyu organlarımızla algıladığımız
bir et parçasıdır. O da dışarıda var zannettiğimiz herşey gibi bizim
için bir hayalden ibarettir.
O halde tüm bunları algılayan kimdir? Gören, duyan, hisseden, koklayan,
tat alan beyin değilse nedir?
İşte bu noktada karşımıza çıkan gerçek apaçıktır: İnsan bilinç
sahibi, görebilen, hissedebilen, düşünebilen, muhakeme edebilen
bir varlık olarak maddeyi oluşturan atomlardan, moleküllerden çok
öte bir varlıktır. İnsanı insan yapan Allah'ın ona verdiği "ruh"tur.
Aksi takdirde insanın bilincini ve diğer tüm insani yeteneklerini
yaklaşık 1.5 kiloluk, üstelik de bir hayalden ibaret olan bir et
parçasına vermek son derece akıl dışı olacaktır. Kuran'da bu durum
şöyle anlatılmaktadır:
Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı
yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden
(sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip
bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler
ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 7-9)
BİZE EN YAKIN VARLIK ALLAH'TIR
İnsanlar birer madde yığını değil, birer "ruh" olduklarına göre,
dış dünya dediğimiz algılar bütününü ruhumuza hissettiren, daha
doğrusu bunları hiç durmaksızın yaratan kimdir?
Kuşkusuz bu sorunun cevabı son derece açıktır. İnsana "ruhundan
üfleyen" Allah, çevremizdeki herşeyin Yaratıcısıdır. Bu algıların
tek kaynağı da O'dur. Allah'ın yaratması dışında herhangi bir şeyin
varlığı söz konusu değildir. Allah bir ayetinde herşeyi sürekli
yarattığını, yaratmayı durdurduğu takdirde ise gördüğümüz hiçbir
şeyin varlığını sürdüremeyeceğini şöyle haber vermiştir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar
diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak
olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu
O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)
İnsan yıllardır aldığı telkinlerin sonucu olarak bu gerçeği kabullenmek
istemeyebilir. Ama ne kadar görmezden gelse de, duymak istemese
de gerçek apaçıktır. İnsana gösterilen tüm algılar Allah'ın yaratmasıyla
hayat bulur. Üstelik yalnızca dış dünya değil, insanın "kendim yapıyorum"
dediği şeyler de ancak Allah'ın dilemesiyle gerçekleşir. Bir insanın
Allah'tan bağımsız bir fiil işlemesi, kendine ait bir iradeye sahip
olması gibi bir durum söz konusu değildir. Kuran'da bu gerçeğe şu
ayetlerle dikkat çekilmiştir:
… sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.
(Saffat Suresi, 96)
… attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı...
(Enfal Suresi, 17)
Tüm bunların sonucunda anlıyoruz ki, gerçek mutlak varlık Allah'tır.
Allah'tan başka hiçbir şey yoktur. Ve O göklerde ve yerde bulunan
herşeyi sarıp kuşatmıştır. Allah Kuran ayetleriyle de, her yerde
olduğunu, herşeyi sarıp kuşattığını haber vermiştir:
Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan
yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi
sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)
Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz
Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır,
bilendir. (Bakara Suresi, 115)
Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah,
herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)
Hani biz sana: "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre
kuşatmıştır" demiştik... (İsra Suresi, 60)
... O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.
Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.
(Bakara Suresi, 255)
Allah sizi önünüzden, arkanızdan, sağınızdan, solunuzdan, yani
her yönden kuşatmıştır; her an, her yerde size şahit olan, içinize
ve dışınıza tamamen hakim olan ve size şah damarınızdan ve kalbinizden
daha yakın olan yalnızca sonsuz kudret sahibi Allah'tır.
… Biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf Suresi,
16)
… Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına
girer ve siz gerçekten O'na götürülüp toplanacaksınız. (Enfal Suresi,
24)
İşte inkarcılar bu noktada büyük bir yanılgıya düşmekte ve aslında
bir hayal olan dünyayı gerçek zannetmektedirler. Onlar din ve inananlar
hakkında alaycı konuşmalar yaparken, Allah'ın ayetlerini inkar ederken,
kendi aralarında bir ayetin ifadesiyle "alaycı tartışmalara dalmışken",
gizlenebildiklerini zannederlerken aslında Allah onları çepeçevre
kuşatmıştır. İşte bu, azgın inkarcıların gaflette oldukları en büyük
gerçeklerden biridir. Üstelik kendisine hırsla bağlandıkları dünya
hayatı da bu gerçekle birlikte ellerinin arasından kayıp gitmektedir…
SAHİP OLUNAN HERŞEY ASLINDA HAYALDİR...
Açıkça görüldüğü gibi, "dış dünya"nın maddesel bir gerçekliğe sahip
olmadığı, Allah'ın sürekli ruhumuza gösterdiği görüntüler bütünü
olduğu bilimsel ve mantıksal bir gerçektir. Ne var ki insanlar genelde
"dış dünya" kavramının içine herşeyi dahil etmezler ya da etmek
istemezler.
Bu konuda biraz samimi ve cesur düşünecek olursanız, evinizin,
içindeki eşyalarınızın veya antikalarınızın, yazlığınızın, yeni
aldığınız arabanızın, ofisinizin, mücevherlerinizin, bankadaki hesabınızın,
gardrobunuzun, eşinizin, çocuklarınızın, iş arkadaşlarınızın ve
sahip olduğunuz diğer şeylerin de size gösterilen bu "hayali dış
dünya"ya dahil olduğu gerçeğini fark edersiniz. Etrafınızda gördüğünüz,
duyduğunuz, kokladığınız kısacası beş duyunuzla algıladığınız herşey
bu "hayali dünya"ya aittir; en sevdiğiniz sanatçının sesi, oturduğunuz
iskemlenin sertliği, kokusu, hoşunuza giden bir parfüm, sizi ısıtan
güneş, renkleriyle göz alıcı bir çiçek, pencerenizin dışında uçan
bir kuş, denizin üzerinde hızla ilerleyen sürat motoru, bol ürün
veren bahçeniz, işinizde kullandığınız bilgisayar ya da dünyadaki
en kaliteli teknolojiye sahip müzik setiniz...
Gerçek budur, çünkü dünya yalnızca insanı denemek için yaratılan
bir görüntüler bütünüdür. İnsanlar kısa yaşamları boyunca aslında
gerçekliği olmayan algılarla denenirler. Bu algılar ise, özellikle
süslü ve çekici gösterilir. Bu gerçek, Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın
ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu
şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının
metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i
İmran Suresi, 14)
İnsanların çoğu, sahip oldukları ya da olmaya çalıştıkları malların,
paraların, yığdıkları altınların, gümüşlerin, dolarların, mücevherlerin,
taşıdıkları hesap cüzdanlarının, kredi kartlarının, kullandıkları
dolaplar dolusu kıyafetin, son model arabaların, kısacası her türlü
zenginliğin büyüsüyle dinlerini bir kenara bırakır, ahireti unutur
ve yalnızca dünyaya yönelirler. "İşim var", "ideallerim var", "sorumluluklarım
var", "vaktim kısıtlı", "yetiştirmem gereken işler var", "ileride
yapacağım" diyerek, dünyanın "süslü ve çekici" yüzüne aldanarak
namaz kılmaz, mallarını fakirlere vermez, ahirette kazanç sağlayacakları
ibadetlere yönelmezler. Aksine yalnızca dünyada kazanç sağlamaya
çalışarak ömürlerini tüketirler. Daha önce belirttiğimiz, "Onlar,
dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler, ahiretten ise
gafildirler" (Rum Suresi, 7) ayetinde işte tam bu yanılgı tarif
edilir.
Kitabın bu bölümünde anlattığımız gerçek, yani herşeyin bir görüntü
olduğu gerçeği ise, bütün bu hırsları ve bağlılıkları anlamsızlaştırması
açısından çok önemlidir. Çünkü bu gerçeğin anlaşılması, insanların
sahip oldukları ve olmaya çalıştıkları herşeyin, hırsla edindikleri
mülklerinin, varlıklarıyla övündükleri çocuklarının, kendilerine
en yakın sandıkları eşlerinin, arkadaşlarının, en sevdikleri bedenlerinin,
bir üstünlük olarak gördükleri mevkilerinin, okudukları okulların,
geçirdikleri tatillerin birer hayalden ibaret olduğunu göstermektedir.
Bu durumda bunlar adına yapılan hırs, geçirilen zaman, harcanan
çaba da elbette boşunadır.
O halde bazı insanlar sahip oldukları mal ve mülkleriyle, yatlarıyla,
helikopterleriyle, fabrikalarıyla, holdingleriyle, köşkleriyle,
arazileriyle sanki bunlar gerçekten varmışçasına övündükleri zaman
aslında küçük düşmektedirler. Yatlarında "kasılarak" dolaşan zenginler,
arkadaşlarına arabalarıyla gösteriş yapanlar, zenginliklerini her
fırsatta dile getirenler, mevkilerinin kendilerini herkesten üstün
kıldığını zannedenler, kıyafetleriyle insanlara sükse yapmaya çalışanlar,
tüm yaşamlarını bu tip hırslar ve yarışlar üzerine kuranlar, bunlarla
gösteriş yaptıklarını sananlar, aslında gerçek olmayan birtakım
hayaller ile gösteriş yaptıklarını anladıklarında ne duruma düşeceklerini
düşünmelidirler.
Aslında bunların benzerlerini rüyalarında da sık sık görürler.
Rüyalarında da evleri, çok süratli arabaları, son derece değerli
mücevherleri, tomar tomar dolarları, yığın yığın altın ve gümüşleri
vardır. Rüyalarında da yüksek bir mevkide bulunur, binlerce kişinin
çalıştığı fabrikaları, pek çok insana hükmedebilecek güçleri olur,
herkesin hayran kaldığı kıyafetler giyerler... Ancak nasıl rüyada
sahip oldukları ile övünmek onları komik duruma düşürürse, aynı
şekilde bu dünyada muhatap oldukları görüntüyle övünmek de buna
eşdeğerdir. Rüyalarında gördükleri de, bu dünyada muhatap oldukları
da sonuçta zihinlerindeki birer görüntüden ibarettir. Ancak elbette
ki bu gerçeği derinlemesine düşünmek gerekir. Ayette de ifade edildiği
gibi bu gerçeğin farkına varan kazanacaktır:
Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir.
Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse)
kendi aleyhinedir... (Enam Suresi, 104)
Bunun gibi dünyada yaşadıkları olaylara gösterdikleri tepkiler
de, gerçeği anladıklarında insanları utandıracaktır. Kendini kaybetmiş
şekilde kavga edenler, bağırıp çağıranlar, dolandırıcılık yapanlar,
rüşvet alanlar, sahtekarlık düzenleyenler, yalan söyleyenler, cimrilik
yapanlar, insanların canını yakanlar, onları dövüp sövenler, gözü
dönmüş saldırganlar, içleri makam mevki hırsı ile dolu olanlar,
haset edenler, gösteriş yapmaya çalışanlar, kendilerini yüceltmek
için uğraşanlar ve diğerleri, bunları bir hayal dünyasında yaptıklarını
fark ettiklerinde rezil olacaklardır.
Bilinmelidir ki, "dünya" dediğimiz görüntüleri yaratan Allah olduğuna
göre, bu dünyadaki tüm malın gerçek sahibi de yalnızca Allah'tır.
Nitekim bu gerçek Kuran'da özellikle vurgulanır:
Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah,
herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)
Gerçekte hayal olan hırslar uğruna din ahlakını bir kenara bırakmak
ve bunun neticesinde sonsuz yaşamı kaybetmek ise, çok büyük bir
akılsızlıktır. Dahası insana sonsuz kayıp getirir. Allah onların
bu durumunu şöyle tarif eder:
... Onların onda (dünyada) bütün işledikleri boşa
çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur. (Hud
Suresi, 16)
Ayette de bildirildiği gibi, hem bütün hırsları, tutkuları boşa
çıkmıştır hem de sahip olduklarını sandıkları şeyler bu gerçek karşısında
ellerinden gitmiş, bir fayda sağlamamış ve geçersiz olmuştur.
Bu konuda şu nokta çok iyi anlaşılmalıdır: Karşı karşıya olduğumuz
gerçek, "tüm bu sahip olduğunuz ve hırsını yaptığınız mallar, zenginlik,
çocuklar, eşler, arkadaşlar, makam-mevki bir gün yok olacaktır,
o yüzden bir anlamı yoktur" dememektedir. "Bu sahip olduklarınızın
hiçbiri şu anda zaten yok, hepsi yalnızca bir hayalden ibaret, Allah'ın
sizi denemek için gösterdiği birer görüntü" demektedir. Dikkat ederseniz
ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Birincisinde kişi, geçici
olsa dahi bunların var olduğu yanılgısına düşerek yine de bunlara
sahip olma hırsına kapılabilir. Fakat ikincisinde yani herşeyin
hayal olması gerçeğinde, kişi bile bile böyle bir şeye kalkışırsa,
hem çok küçük düşer, hem de benzeri görülmemiş bir kayba uğrar.
İnsan bu gerçeği şu an kabul etmek istemese ve tüm sahip olduklarını
var kabul ederek kendini aldatsa bile, sonuçta ölümünün ardından
yeniden dirildiğinde, yani ahirette herşey çok net ortaya çıkacaktır.
O gün insanın "görüş gücü keskinleşecek" (Kaf
Suresi, 22) ve herşeyi çok daha açık fark edecektir. Ama
eğer dünyadaki yaşamını hayali amaçlar peşinde koşarak harcamışsa,
orada hiç yaşamamış olmayı dileyecek, "keşke
o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı.
Güç ve kudretim yok olup gitti" diyerek helak olacaktır.
Akıllı bir insana düşen ise, tüm kainatın bu en büyük gerçeğini
zaman varken burada kavramaya çalışmaktır. Aksi halde bütün ömrünü
hayaller peşinde koşmaya harcayıp sonunda büyük bir yıkıma uğrar.
Allah, dünyada hayaller (ya da "seraplar") peşinde koşup Yaratıcımızı
unutan bu insanların son durumlarını şöyle bildirmektedir:
İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir
arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında
bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını
tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi,
39)
İNKARCILAR TARİHİN EN BÜYÜK TUZAĞINA DÜŞMÜŞLERDİR
Maddenin bir algıdan ibaret olduğu gerçeği, modern bilim tarafından
ispat edilmiştir ve dahası çok açık, kesin ve güçlü bir biçimde
ortaya konmaktadır. İnkarcılar körü körüne inandıkları, bel bağladıkları,
güvendikleri maddesel dünyanın, içindeki herşeyle birlikte tamamen
yok olduğunu görmekte ve buna karşı hiçbir şey yapamamaktadırlar.
İnsanlık tarihi boyunca inkarcı zihniyet hep var olmuş ve bu kişiler
kendilerinden ve savundukları felsefeden çok emin bir şekilde, kendilerini
yaratmış olan Allah'a baş kaldırmışlardı. Ortaya attıkları senaryoya
göre madde ezeli ve ebediydi ve tüm bunların bir Yaratıcısı olamazdı.
Bu kişiler yalnızca kibirlerinden dolayı, Allah'ı reddederlerken
var zannettikleri maddenin ardına sığınmışlardı. Bu felsefeden öylesine
eminlerdi ki, hiçbir zaman bunun aksini ispatlayacak bir açıklama
getirilemeyeceğini düşünüyorlardı.
Oysa maddenin aslı ile ilgili olarak bu kitapta anlatılan gerçekler
bu kişileri büyük bir şaşkınlığa düşürmüştür. Çünkü burada anlatılanlar
felsefelerini temelden yıkıp atmış, üzerinde tartışmaya dahi imkan
bırakmamıştır. Tüm düşüncelerini, hayatlarını, kibirlerini ve inkarlarını
üzerine bina ettikleri madde, ellerinden bir çırpıda uçup gitmiştir.
Allah'ın bir sıfatı, inkarcılara tuzak kurmasıdır.
"... Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık)
kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin)
hayırlısıdır" (Enfal Suresi, 30) ayetiyle işte bu gerçek
bildirilir.
İşte Allah, dünyayı var zannettirerek inkarcıları tuzağa düşürmüş
ve onları tarihte benzeri görülmemiş şekilde küçültmüştür. Mallarını,
mülklerini, mevkilerini, ünvanlarını, içinde bulundukları toplumu,
tüm dünyayı ve aslında birer hayalden ibaret olan herşeyi var sanmışlar,
üstelik bunlara güvenerek Allah'a karşı büyüklenmişlerdir. Böbürlenerek
Allah'a isyan etmiş ve inkarda ileri gitmişlerdir. Bunları yaparken
de güç aldıkları tek şey madde olmuştur. Ama öyle bir anlayış eksikliği
içine düşmüşlerdir ki, Allah'ın kendilerini çepeçevre sarıp kuşattığını
hiç düşünmemişlerdir. Allah inkarcıların anlayışsızlıkları sonucunda
düşecekleri durumu Kuran'da şöyle haber vermiştir:
Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat
(asıl) o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır. (Tur Suresi,
42)
Bu, belki de tarihin gördüğü en büyük yenilgidir. İnkarcılar kendilerince
büyüklenirken, dinle ve iman edenlerle alay ederken aslında büyük
bir oyuna gelmişler, Allah'a karşı çirkin bir cesaret göstererek
açtıkları savaşta kesin olarak yenilmişlerdir.
"Böylece biz, her ülkenin önde gelenlerini
-orada hileli-düzenler kursunlar diye- oranın suçlu günahkarları
kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da
bunun şuuruna varmazlar" (Enam Suresi, 123) ayeti Yaratıcımız
olan Allah'a baş kaldıran bu gibi inkarcıların nasıl bir şuursuzluk
içinde olduklarını ve nasıl bir sonla karşılaşacaklarını en açık
şekilde haber verir.
Bir başka ayette ise bu gerçek şöyle vurgulanır:
(Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa
onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. (Bakara
Suresi, 9)
İnkarcılar kendilerince tuzak kurmaya kalkışırlarken ayetteki "şuuruna
varmazlar" ifadesiyle açıklandığı gibi, çok önemli bir gerçeği fark
edememişlerdir: Yaşadıkları tüm olayların onlara algılatılan birer
hayal olduğu ve işledikleri her fiil gibi, kurdukları tuzakların
da zihinlerinde oluşan bir görüntüden ibaret olduğu gerçeğini...
Bu kavrayışsızlıkları sebebiyle de, Allah ile yalnız olduklarını
unutarak kendi kendilerini hileli bir düzene düşürmüşlerdir.
Her dönemde Allah inkarcıların tüm hileli düzenlerini temelinden
yıkacak bir gerçekle onları yüz yüze getirmiştir. Allah "...
hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır" (Nisa Suresi,
76) ayetiyle, bu düzenlerin daha ilk kuruldukları anda sonuçlarının
yıkım olacağını da haber vermiştir. Ve müminleri de "... onların
hileli düzenleri size hiçbir zarar veremez..." (Al-i İmran Suresi,
120)ayetiyle müjdelemiştir.
Allah bir başka ayetinde, "inkar edenlerin
işleri bir seraba benzer, susayan onu bir su sanır, Nihayet ona
ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur..." (Nur Suresi,
39) diye haber verir. İnkarcı zihniyet de bu ayette işaret
edildiği gibi, isyan edenler ve dünya hayatlarını dinle alay ederek
geçirenler için bir "serap" oluşturur; ona güvenerek ellerini uzattıklarında,
herşeyin bir hayalden ibaret olduğunu anlarlar. Allah onları böyle
bir serapla kandırmış, bütün bu algılar bütününü var gibi göstermiştir.
"Koskoca" insanlar, profesörler, astronomlar, biyologlar, fizikçiler,
ünvanları, mevkileri her ne olursa olsun maddeyi kendilerine ilah
edinmeleri sebebiyle bu oyuna gelmişler, birer çocuk gibi aldanmış
ve küçük düşmüşlerdir. Bir algılar bütününü mutlak sanarak onun
üzerine felsefelerini, ideolojilerini kurmuşlar, hakkında ciddi
tartışmalara girmişler, alaycı anlatımlar kullanmışlardır. Tüm bunlardan
dolayı da kendilerini çok akıllı saymışlar, evrenin gerçeği hakkında
fikir yürütebileceklerini düşünmüşler ve en önemlisi kendi sınırlı
akıllarıyla Allah'ı yorumlayabileceklerini sanmışlardır. Allah,
onların içine düştükleri bu durumu bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah
da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en
hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 54)
Dünyada bazı tuzaklardan kurtulmak mümkün olabilir ancak Allah'ın
inkar edenlere kurduğu bu tuzak öyle sağlamdır ki, asla bir kurtuluş
imkanları kalmamıştır. Ne yaparlarsa yapsınlar, kime başvururlarsa
vursunlar, kendilerini kurtaracak, Allah'tan başka bir yardımcı
bulmaları da mümkün değildir. Allah'ın Kuran'da haber verdiği gibi,
"... kendileri için Allah'tan başka bir (vekil)
koruyucu dost ve yardımcı bulamayacaklardır." (Nisa Suresi, 173)
Kuşkusuz bu gerçeğin farkına varmak azgın inkarcılar için olabilecek
en dehşet verici olaydır. Çünkü sahip oldukları herşeyin bir hayalden
ibaret olması, kendi tabirleri ile onlar için henüz dünyadayken,
"ölmeden bir ölüm"hükmündedir
Bu gerçekle birlikte, bir Allah, bir de kendileri kalmıştır. Nitekim
Allah, "kendisini tek olarak (ve yapayalnız)
yarattığım (şu adam)ı Bana bırak" (Müddessir Suresi, 11)
ayetiyle, her insanın Kendi katında aslında yapayalnız olduğu gerçeğine
dikkat çekmiştir. Bu olağanüstü gerçek daha pek çok ayetle haber
verilmiştir:
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün
de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' bize geldiniz
ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız... (Enam Suresi,
94)
Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız,
tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi, 95)
Bu ayetlerde anlatılan gerçeğin bir manası da şudur: Maddeyi ilah
edinenler, dini inkar ederek Allah'ın ayetleri hakkında "alaycı
tartışmalara dalanlar", Allah'tan gelmiş ve yine O'na dönmüş ya
da dönmeyi beklemektedirler. Onlar isteseler de, istemeseler de
Allah'a teslim olmuşlardır. Şimdi herkes gibi hesap gününü beklemektedirler
ve o gün hepsi tek tek sorguya çekileceklerdir. Her ne kadar anlamak
istemeseler de...
SONUÇ
İnkarcılar çok önemli bir gerçeği daha bilmelidirler: Onlar iman
edenlerle alay ederken veya çeşitli ahlaksızlıklarla onlara zarar
vermeye çalışırken, aslında Allah'ın kendileri için çizmiş olduğu
kadere teslim olmuşlardır. Kullandıkları alaycı her söz, çirkin
her bakış, zihinlerinden geçen inkar dolu her düşünce, kurdukları
her plan Allah'ın belirlediği kaderin bir parçasıdır. İnkarcılar
şuurunda olmasalar da Allah'a boyun eğmişlerdir. Ve Allah'ın emrine
uyarak dünyada müminler için önemli bir hizmet gerçekleştirmektedirler.
Din ahlakına uyan insanlarla alay ederken, inananlar bu tavırlara
karşı sabır göstermekte ve Allah'a olan bağlılıkları sebebiyle şerefli
bir makamı, Allah'ın sonsuz güzellikteki cennetlerini hak etmektedirler.
İnkarcılar ise bir hayalden ibaret olan dünyayı var zannederek
küçük duruma düşmektedirler. Bir gün tıpkı rüyadan uyanır gibi uyanacak
ve ansızın bu "büyük gerçeği" göreceklerdir. Yeryüzünde neredeyse
bir göz açıp kapama süresi kadar kaldıklarını anlayacak ve içinde
bulundukları inkarın pişmanlığını yaşayacaklardır. Hesap gününde
o güne kadar sarfetikleri alaycı sözler, alaycı bakışlar, alaycı
tavırlar tek tek karşılarına çıkarılacaktır. Hatta öyle ki, kendi
uzuvları dahi kendi aleyhlerinde şahitlik edecektir. Allah bu gerçeği
Kuran'da şöyle haber vermiştir:
O gün, kendi dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerinde
yaptıklarına dair şahitlikte bulunacaklardır. O gün, Allah hak ettikleri
cezayı eksiksiz verecektir ve onlar da Allah'ın hiç şüphesiz hak
olduğunu bileceklerdir. (Nur Suresi, 24-25)

|