|

Allah'tan Korkmayan İnsan Nasıl Bir
Ahlaka Sahiptir?
Güzel bir ahlaka sahip olabilmek ancak Allah'tan korkmakla ve
O'nun emirlerine kesin olarak boyun eğmekle mümkündür. Bir insanın
güzel ahlaka sahip olması ve bunu kararlılıkla sürdürebilmesi için,
güçlü bir Allah sevgisi ile birlikte güçlü ve içli bir Allah korkusu
taşıması gerekir. Allah'tan gereği gibi korkabilmek ise, Allah'ın
büyüklüğünü, şanını ve azametini, üstün makamını, sonsuz ilim ve
kudretini, kulları üzerindeki kayıtsız şartsız güç ve hakimiyetini,
dilediğini dilediği gibi gerçekleştirebileceğini sürekli akılda
tutmak ve tefekkür etmekle, Allah'ın vaadine, tehdidine, hesap gününe,
cezasının şiddetine, cehennem azabının sonsuzluğuna ve korkunçluğuna
kesin olarak iman etmekle mümkündür. Bu iman, güçlü bir Allah korkusunu
doğurur. Bu korku da insanın tüm tavır ve davranışlarını, hareket
ve konuşmalarını Allah'ın beğendiği, hoşnut olduğu ahlak doğrultusunda
düzenlemesini sağlar. Allah'tan korkan kişi O'nun sınırlarını korumaya
karşı derin bir hassasiyet içinde olur.
Allah'tan korkmayan insanlar ise, Allah'ın beğenmediği her türlü
tavrı gösterebilirler. Allah'a hesap vereceğini unutmuş bir insanın
dürüstlük göstermesi, insanlara fedakarlıkta bulunması, adil ve
namuslu olması, kısacası güzel ahlaklı olması için hiçbir nedeni
yoktur. Onun tüm ahlakını yalnızca kendi kişisel hırsları ve çıkarları
şekillendirir. Ve ölümlü insanlara güzel ahlak göstermenin onun
için bir anlamı olamaz.
Bu bakış açısının bir sonucu olarak kişinin kendi çıkarları uğruna
yapmayacağı şey yoktur. Allah'ın kadrini gereği gibi takdir edemediğinden
Allah'ın azabı onun için caydırıcı bir unsur olmaz. Allah'tan korkmadığı
ve karşılık göreceğini düşünmediği için haddi aşmada, insanlara
zalimce bir tavır göstermede hiçbir sınır tanımaz ve alabildiğine
azgın bir karakter sergiler. Allah'ın azametini ve intikam alacağını
aklına getirmediği için rahatlıkla Allah'ın sınırlarını aşar.
Bu nedenlerden dolayı Allah korkusu olmayan insanlar, her türlü
günaha ve ahlaki bozukluğa açıktırlar. Hem Allah'ın dinine uymazlar,
hem de zalimce bir tavır göstererek diğer insanları da dinden uzaklaştırmaya
çalışırlar. Dinin sunduğu güzel ahlakın yaşanmasına kesinlikle tahammül
edemezler. Elbette bu insanlar dünyada işledikleri zulümlerin karşılıklarını
ahirette göreceklerdir. Allah Kuran'da bu insanları ve uğrayacakları
sonu şöyle haber vermiştir:
Şüphesiz, inkar edenler ve Allah yolundan alıkoyanlar
gerçekten uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. Gerçek şu ki, inkar
edenler ve zulmedenler, Allah onları bağışlayacak değildir, onları
bir yola da iletecek değildir. Ancak, onda ebedi kalmaları için
cehennem yoluna (iletecektir.) Bu da Allah'a pek kolaydır. (Nisa
Suresi, 167-169)
Bu bölümde Allah'tan korkmayan zalim insanların Kuran'da tarif
edilmiş belli başlı çarpık karakter özelliklerini inceleyeceğiz.
ŞUURSUZDUR: ŞEYTANLA OLAN BENZERLİK
Allah'ın varlığını ve gücünü bildikleri halde, Allah'ın dilediği
biçimde davranmayan, O'ndan gerçek manada korkmayan insanların durumu
şeytanın durumuyla benzerlik taşır. Şeytanın sürekli telkini ve
etkisi altında bulunan bu kimseler, neredeyse şeytanla aynı tür
bir zihniyet ve ruh hali içine girmişlerdir. Bu ortak ruh halinin
en belirgin özelliği ise şuursuzluktur. Yani, insanın bildiği ve
gördüğü bir gerçek karşısında, vermesi gereken mantıklı tepkiyi,
göstermesi gereken en akılcı tutum ve davranışı, ruh halini değil,
göz göre göre çarpık, dengesiz ve kendi zararına sonuçlanacak tepki
ve davranışı göstermesidir. Bu çarpık davranış tarzının en somut
örneğini şeytanın Allah'a başkaldırmasında görürüz. Kuran'da bu
olay tüm insanlar için bir ibret vesilesi olarak aktarılır.
Allah Hz. Adem'den önce melekleri ve cinleri yaratmıştı. OnlarAllah'ı
övgü ile tesbih ediyorlardı. Sonra Allah ilk insan olan Hz. Adem'i
yarattı ve meleklere ona secde etmelerini emretti. Melekler Allah'ın
emrine gönülden itaat ederek Hz. Adem'e secde ettiler. Ancak meleklerin
arasında bulunan ve cinlerden olan İblis, Allah'ın bu emrine başkaldırarak
O'na isyankar oldu. Çünkü kendisinin Hz. Adem'den daha üstün olduğuna
inanıyordu. Bu kibiri yüzünden, Allah kendisine,
"Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan
neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"
(Sad Suresi, 75) diye sorduğunda şöyle cevap vermişti:
..."Ben ondan daha hayırlıyım; Sen beni ateşten
yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Sad Suresi, 76)
Allah'ın emrine karşı böyle bir itaasizliğe cüret eden İblis'i
Allah lanetledi ve kendisi için ebedi cehennem azabı takdir etti.
Kuşkusuz İblis'in bu isyanında esrarengiz bir ruh hali hakimdir.
İblis Allah'ın varlığına bizzat şahittir. Öyle ki Allah'la konuşmuştur.
Allah'ın sıfatlarını, gücünü ve sonsuz cehennem azabını da çok iyi
bilmektedir.
Şeytanın ve Allah korkusundan uzak tüm insanların esrarengiz benzerliği
burada gizlidir: Allah'ın varlığını bildiklerihalde O'nun hükmüne
karşı gelebilmek ve inkarcılardan olmak. Bu aslında son derece mucizevi
bir olaydır. Çünkü bu bilgilere sahip olan şeytanın çok üstün bir
imana ve korkuya sahip olması gereklidir. Şuur seviyesi de aynı
oranda yüksek olmalı, Allah'a son derece itaatli ve saygılı olmalıdır.
Oysa şeytan çirkin bir cüret ve cesaret göstermiştir.
Hem Allah'ın varlığını tanımak, O'nun sonsuz gücünü ve ilmini
kabul etmek, hem de O'na kasıtlı olarak isyan etmek açık bir şuurla
izah edilemeyecek bir durumdur.
Bir ayette bu kişilerin durumu şöyle tarif edilir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık
veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden
çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren
kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki
siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? (Yunus Suresi, 31)
Bir başka ayette ise inkarcıların şuursuzca davranışları ve ruh
halleri şöyle haber verilmiştir:
İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka
bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen
ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar,
dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara
Suresi, 171)
Bu insanların şuursuzca inkar ettikleri konulardan biri de, yeniden
diriliştir. Ancak yokken var edilmiş ve öleceğini kesin olarak bilen
bir insanın bir daha nasıl diriltileceğini sorması kuşkusuz son
derece hayret vericidir. Bir ayette, insanların yeniden dirilişi
inkar etmelerinin şaşırtıcı olduğuna şöyle dikkat çekilir:
Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu onların
şöyle söylemeleridir: "Biz toprak iken mi, gerçekten biz mi
yeniden yaratılacağız?" İşte onlar Rablerine karşı inkara sapanlar,
işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar
-içinde ebedi kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır. (Rad Suresi,
5)
GURURLU VE KİBİRLİDİR
Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde,
büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem
yeter;ne kötü bir yataktır o. (Bakara Suresi, 206)
Allah korkusu olmayan insanların en belirgin özellikleri boş bir
kibir ve gurur içinde olmalarıdır. Bunun temelinde kişinin kendisini
Allah'tan bağımsız bir varlık olarak görüp, sahip olduğu bazı özelliklerin
kendinden kaynaklandığını zannetmesi yatar. Oysa bu son derece anlamsız
bir düşüncedir. Çünkü insan son derece aciz ve pek çok eksikliği
olan bir varlıktır. İstediği kadar kendini üstün ve kusursuz zannetsin,
mutlaka yorulur, acıkır, susar, başı ağrır, uyumadan yapamaz, hasta
olur, yaşlanır ve eninde sonunda ölür, bedeni çürüyüp parçalanır.
Allah'ın büyüklüğünü, herşeyi yoktan var ettiğini, insanlara sahip
oldukları bütün imkan ve özellikleri verenin O olduğunu, dilediği
anda hepsini geri alabileceğini, tüm canlıların ölümlü olduğunu,
yalnızca Allah'ın varlığının baki olduğunu bilen ve sürekli bunun
bilincinde olan bir insanın, kibirli ve azgın bir tavır içinde olması
mümkün değildir. Ancak bunları kavrayamayan, eksikliklerini, acizliklerini
ve ölümlü olduğunu unutan, şuuru bulanık bir insan böyle bir şeye
cüret edebilir. Tıpkı Allah'ın Kuran'da insanlara bu konuda ibret
olarak aktardığı Karun gibi...
Karun'un Allah'tan korkmadan azmasına ve kibirlenmesine sebep
olan şey zenginliğidir. Mülkün tamamının Allah'ın olduğunu ve dilerse
hepsini geri alabileceğini unutmuş, bu hazineleri kendisinin sahip
olduğu bazı özelliklerinden dolayı hak ettiğini düşünmüştü:
Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak
onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları,
birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu.
Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah,
şımararak sevince kapılanları sevmez."
"Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu
ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan
ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama.
Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez."
Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla
bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden
önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı
bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan
kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 76-78)
Ayetlerde görüldüğü gibi, Karun aynı ahlaktaki tüm insanlara ibret
olarak daha dünyadayken azaplandırılmıştır. Eğer iddia ettiği gibi
bir güç sahibi olsaydı kuşkusuz önce kendini bu azaptan kurtarırdı.
Ancak ne bilgisi, ne hazineleri, ne de topluluğu ve itibarı onu
Allah'ın gazabından koruyamamıştır:
Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik.
Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve
o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde
olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah,
kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır.
Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı.
Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz" demeye başladılar.
(Kasas Suresi, 81-82)
Karun'un durumu, Allah korkusu taşımadıkları için büyüklenme tutkusuna
kapılan ve kendilerini acıklı bir sona sürükleyenlere apaçık bir
örnek teşkil etmektedir. Ahiretteki güzel sonucun ise ancak büyüklenmeyen
takva sahiplerine ait olduğu bir ayette şöyle bildirilmektedir:
İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere
ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere kılarız. Sonuç takva sahiplerinin
(Allah'tan korkanların) dir. (Kasas Suresi, 83)
KISKANÇ VE SALDIRGANDIR
Allah korkusundan uzak insanlar içlerindeki kibiri öyle büyütüp
beslemişlerdir ki, iyi olan herşeye yalnız kendilerinin layık olduğunu
düşünür, bu yüzden de başkalarının sahip oldukları üstünlükleri
kıskanırlar. Bu konuyla ilgili Allah, Kuran'da ibret olarak Hz.
Adem'in iki oğlu arasındaki olayı anlatmıştır:
Onlara Adem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a)
yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul
edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen)
Demişti ki: "Seni mutlaka öldüreceğim." (Öbürü de:) "Allah,
ancak korkup-sakınanlardan kabul eder."
"Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak
olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü
ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."
"Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı
yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin
cezası budur."
Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik
edip zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden
hüsrana uğrayanlardan oldu. (Maide Suresi, 27-30)
Allah korkusu olan bir insan nefsinin kötülüklerinden sakınır.
Bunun dışında hiçbir korku insanda, kendi olumsuz özelliklerini
köklü bir şekilde düzeltme isteği ve gayreti doğurmaz. Bu nedenle
Allah'tan korkmayan kardeşlerden biri nefsinin sınır tanımaz kötülüklerine
kendini teslim etmiştir. Kardeşine karşı olan rekabet duygusundan
ve kendi kurbanının kabul edilmemesinden kaynaklanan kıskançlık
ve öfkesi yüzünden, bir anda öz kardeşini öldürmeye kalkışabilecek
bir duruma girmiştir. Bu örnek, nefsine uymanın ve Allah'tan korkmamanın
insana neler yaptırabileceğini, ne kadar korkunç bir hale sokabileceğini
gösteren önemli bir ibrettir.
Allah'tan korkmayan insan, nefsine dokunan bir olayda, sırf kendi
nefsinin istekleri için karşısındakilere maddi ve manevi zarar vermekten
asla çekinmez. Kıskançlık aynı zamanda şeytanın karakterinin de
temel özelliğidir. Şeytan da Allah'ın huzurundan kovulduğunda, Hz.
Adem'e karşı olan kin ve kıskançlığı tümüyle ortaya çıkmış ve var
gücüyle onun soyundan gelecek insanları cehenneme sürükleyeceğine
dair yemin etmiştir. Ne var ki bu yemini yine ancak kendi yandaşları
ve dostları için geçerlidir. Allah'tan korkup sakınan samimi müminler
üzerinde ise hiçbir etkisi yoktur.
MÜSTAĞNİDİR
"Müstağni", hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü
kusur, eksiklik ve sorundan uzak demektir ve bu sıfat ancak Allah'a
mahsustur. İnsanlar ve diğer tüm canlılar da Allah'ın yarattığı
ve her an O'nun dilemesiyle yaşamlarını sürdüren, birçok acizlik
ve ihtiyaç içinde olan varlıklardır. Ancak başta da belirttiğimiz
gibi Allah'tan korkmayan insanlar, akıl ve şuurları kapandığı için
Allah'a karşı acizlik içinde olduklarını görmezden gelirler. Kendi
akıllarını beğenirlerve eksik ya dahatalı olabileceklerinidüşünmezler.
Kendilerinden son derece emin oldukları için de günaha girmekten
sakınmaz, endişe duymazlar. Allah Kuran'da, bu zihniyetin sonucunun
"azgınlık" olacağını bildirmiştir:
Hayır; gerçekten insan, azar.
Kendini müstağni gördüğünden. (Alak Suresi, 6-7)
Bu insanlar kendilerini herşeyden müstağni gördükleri gibi yaptıklarının
cezasını görmekten, bela ve azapla karşılaşmaktan da kendilerini
uzak görürler. Bu nedenle azgınlıklarını ısrarla ve şuursuz bir
cesaretle sürdürürler.
Allah'ın bir denemesi olarak üstlerindeki nimetlerde bir artış
olursa azgınlıkları iyice pekişir. Halbuki bu, Allah'ın onlar için
hazırladığı bir denemedir. Ve azgınca yaşadıkları süre arttıkça,
cehennemdegörecekleri azabın şiddeti de aynı oranda artacaktır:
Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin;
Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının
onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. (Tevbe Suresi,
85)
Onlar bu gerçeğin farkında olmadıkları için, Allah'ın denemek
için verdiği güç ve imkanların, kendilerini Allah'ın azabından koruyabileceği
gibi bir yanılgıya düşerler. Örneğin, sağlam ve lüks bir arabanın
kendilerini kazadan, yaralanmaktan ya da ölümden, sağlam bir binanın
ise depremlerden, felaketlerden, saldırılardan koruyacağını düşünürler.
İnsan elbette korunabilmek amacıyla sağlam bir binada oturabilir.
Ancak dünyanın en sağlam binası bile yeri geldiğinde büyük bir felaket
karşısında yıkılabilir.Bunun gibi söz konusu insanlar, sahip oldukları
imkanlarla alacakları diğer pek çok tedbirin kendilerini her türlü
tehlike ve beladan koruyabileceğini, sağlıkları ve bedenleri ile
ilgili alacakları her türlü önlemin kendilerini sarsılmaz kılacağını
sanırlar.
Oysa bu, tamamen sonuçsuz bir çabadır. Tek bir virüs bile Allah'ın
azabını bu insanlara taşımaya yeterlidir. Ya da beyinlerindeki tek
bir kılcal damarın çatlaması bu kişilerin sonsuza kadar yaşayacakları
azabın başlangıcı olabilir. Hiç kimse ve hiçbir güç, bir insanı
Allah'ın gazabından koruyamaz. Ayetin ifadesiyle, "...(Allah'ın)
benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür."
(Taha Suresi, 81)
Allah'tan korkmayan kimseler kendilerini ölümden bile müstağni
görürler. Bu insanlar için, yakın çevrelerinden henüz yaşı genç
bir insanın ölümü ya da makam-mevki, kültür seviyesi gibi konularda
kendilerinden üstün gördükleri bir insanın ölümü ani ve beklenmedik
durumlardır. Bu kişinin özellikle, bir kaza ya da ağır bir hastalık
sonucu ölmüş olması, genç ve sağlıklı görülen bedeninin tanınamayacak,
hatta bakılamayacak hale gelmesi, ölümü unutmak isteyen bu tip insanlara
büyük bir darbe olur.
Belki de daha bir-iki gün önce beraber oldukları bir insanı, hurda
şeklinde yol kenarına çekilmiş bir arabanın kenarında, yerde tanınmayacak
şekilde yatarken görmeleri, daha sonra da siyah bir naylon torbanın
içine konulup fermuarının boydan boya çekilmesi, unutmaya çalıştıkları
birçok şeyi akıllarına getirir. Kendilerine hem yaş, hem hayat tarzı,
hem de ruh hali olarak çok benzeyen bir insanı, etrafına üşüşmüş
bir kalabalık tarafından yolda yatan cesedi seyredilirken görmek,
kalplerini kendi ölümlerine ve ahiretlerine hiç hazırlık yapmamış
olmanın verdiği korkuyla doldurur. Çünkü belki de bir-iki gün öncesine
kadar üzerindeki kıyafetlerle insanlara hava atan, bütün amacının
mesleğinde en üst seviyeye gelmek olduğunu ve diniyle ilgilenecek
vakti olmadığını anlatan ya da ahiret konusunda alaycı espriler
yapan bu tanıdıkları, şimdi çok farklı bir durumdadır. Görevliler
yola saçılan ve parçalanmış olan gözlüğünü, ezilen ayakkabılarını
veya marka olduğu için hava attığı diğer eşyalarını süpürerek çöpe
atarlar. Oldukça beğendiği vücudunun kokmaması için hemen morga
kaldırılan ve orada diğer ölülerin bulunduğu soğuk dolaba bırakılan
bu insan, bir iki gün içinde de beyaz bir bezin içine sarılarak
kendisi için açılan çukurun içine atılır.
Ancak çoğu kişinin, yakını olan bir insanın ölümünden ve bu durumunu
görmekten duyduğu korku, çok kısa sürer. Aradan az bir süre geçmeden
umursuz ve pervasız zihniyetlerine yeniden geri döner ve ölümü yine
kendilerinden uzak görmeye başlarlar. Etraflarında sürekli ölen
insanları görmelerine, ahiretin varlığını bilmelerine, bedenlerinin
de gitgide yıpranmasına ve ölüme adım adım yaklaşmalarına rağmen
Allah'tan korkup sakınmadıkları için ölümü ısrarla düşünmez kendilerinden
uzak görürler. Bu yüzden de çok kısa süreleri kalmasına rağmen kendilerine
çeki düzen vereceklerine, kendilerini Allah'ın dilediği biçimde
düzelteceklerine, daha kalın bir gaflet perdesine bürünürler.
DÜNYEVİ KORKU VE ENDİŞELERLE DOLUDUR
Allah inancına ve korkusuna sahip olmayan insan için tüm dünya
kaos ve belirsizliklerden oluşur. Her şeyin tesadüfler sonucu geliştiğini,
etrafında olup biten olayların da başıboş işlediğini sanır. Bu durumda
hiçbir zaman gerçek bir emniyet ve huzur duygusu yaşayamaz. Çünkü
her an başına bir şeyler gelebilir, onu üzecek, yıpratacak, zarar
verecek olaylar gelişebilir. Gelecekle ilgili sayısız endişeleri
ve korkuları vardır. Örneğin amansız bir hastalığa yakalanabilir,
tüm parasını kaybedebilir ya da sevdiği bir insandan ayrılabilir.
Veya hiç ummadığı felaketler kendisinin ya da yakınlarının başına
gelebilir. Tüm bu muhtemel olayları kontrolsüz zannettiği için her
birinden ayrı ayrı endişe ve tedirginlik duyar. Her birini kendi
kontrolü altına almanın mümkün olmadığını da bildiği için büyük
bir çaresizlik ve ümitsizlik içine düşer.
Etrafında, kendisini ezmeye, alt etmeye çalışacak sayısız rakipleri
vardır. Bunlarla başa çıkabilmesi mümkün değildir. İnsanların kendisi
hakkında ne düşündüğüne kadar herşeyi tek tek hesaplamak zorundadır.
Bu, ona tarifsiz bir gerilim ve stres yaşatır.
Oysa yalnızca Allah'tan korkan bir insan saydığımız bu korkuların
hiçbiriyle muhatap olmaz. Allah korkusu ve iman bu korkuların hepsini
ortadan kaldırır. Her şeyin sahibinin ve yaratıcısının Allah olduğunu,
olayların Allah'ın kontrolünde ve çizdiği kader doğrultusunda geliştiğini,
kendisine inanıp güvenen kullarını Allah'ın koruyup kollayacağını
bilmek iman eden bir insanı her türlü korku ve bağımlılıktan özgürlüğe
kavuşturur. Bir ayette şöyle denir:
Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi
hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan
(köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu
ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu
bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)
Allah'a iman etmeyen, dolayısıyla Allah'tan korkmayan insanlar
milyonlarca farklı korku yaşarlar. Bu insanlar, insanlardan korkar,
çekinirler de bir tek Allah'tan korkmazlar. Allah'ın huzurunda hesaba
çekilecekleri anı asla akıllarından geçirmez ama işyerinde kendilerinden
daha üst mevkideki bir insana, eşlerine, annelerine, babalarına
bunun gibi birçok insana verecekleri hesaptan titizlikle sakınırlar.
Yalnızca Allah'a yöneltilmesi gereken korku hissi O'nun yarattıklarına
duyulduğunda bu korku kişinin tüm tavır ve davranışlarını da etkileyerek
kendisini son derece aşağılık bir konuma sokar. Çünkü kendisinden
gerçekten korkulmaya layık olan tek varlık Allah'tır. Mutlak gücün
sahibi O'dur, herşey O'nun dilemesi ve kontrolü altındadır. Allah'ın
bilgisi, ve izni dışında hiçbir şey gerçekleşemez. O'nun dilemesi
olmadıkça hiçbir şey insana zarar veremez. Dolayısıyla Allah'tan
başka korkup sakınılması gereken varlık yoktur.
Başta da belirttiğimiz gibi, Allah'tan değil de başkalarından
korkan insanlar, Allah'ın yarattıklarını Allah'tan bağımsız bir
güç ve irade sahibi olarak görürler. Allah'ı bırakıp O'nun yarattıklarından
medet umarlar. Bu beklentilerinin karşılığını hiçbir zaman alamadıkları
gibi ömürleri aşağılanarak ve ezilerek geçer. Allah'a kul olmakta
kibirlenen, büyüklenen bu insanlar aslında binlerce insanı razı
etmeye çalışırlar.
Allah iman edenlere kesinlikle insanlardan korkmamalarını, yalnızca
kendisinden korkmalarını emretmiştir:
... Öyleyse insanlardan korkmayın, benden korkun
ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın... (Maide Suresi,
44)
... Onlardan korkmayın, Benden korkun, üzerinizdeki
nimetimi tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz. (Bakara Suresi,
150)
VİCDANSIZ VE NANKÖRDÜR
Kuran'da Allah'tan korkup sakınmayanların nankörlüklerine dair
pek çok örnek vardır. Fakat bunların içinde belki de en ayrıntılı
olarak aktarılan örnek, İsrailoğulları'nın Allah'a ve Peygamberlerine
karşı gösterdikleri vicdansızlık ve nankörlüklerdir.
İsrailoğulları kimseye verilmeyen nimetlerle donatılmış, kendilerine
sayısız mucizeler gösterilmiş, aralarından peygamberler, yöneticiler
çıkmış bir kavim olduğu halde, içlerindeki birtakım azgın kimseler
bunlardan hiç etkilenmemişlerdir. Hz. Musa her defasında onları
sabırla eğitmeye çalışmış, ancak onlar "gerçek iman"a
ve "Allah'a kul olmaya" asla yanaşmamışlardır. Azabı görünce
Allah'ın affına sığınmışlar, Allah kendilerinden azabı kaldırınca
ise yeniden zulme sapmışlardır. Allah onları her affettiğinde, onlar
yeniden inkara dönmüşler, hatta O'ndan başka ilahlar edinmişlerdir.
Peygamberleri inkarcılara karşı zorlu bir mücadele içindeyken, İsrailoğulları
içindeki münafıklar kendi arzu ve beklentilerini, menfaatlerini
ön planda tutmuşlar, hiçbir zaman samimi olarak Allah'a ve O'nun
dinine bağlanmamışlardır. Büyük bir nankörlük göstererek, Peygamberleri
Hz. Musa'yı mücadelenin en zorlu anında tek başına bırakmış ve kendi
canlarının ve çıkarlarının derdine düşmüşlerdir. Bununla da kalmamış,
son derece küstah ve nankörce tavır ve ifadeler sergilemişlerdir:
Dediler ki: "Ey Musa biz, onlar durduğu sürece
hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın.
Biz burada duracağız. (Maide Suresi, 24)
Görüldüğü gibi bu insanlar içlerinde Allah korkusu taşımadıklarından,
nefisleriyle çatışan bir olay karşısında, derhal Allah'a ve Peygamberine
karşı nankör ve asi bir tavra girmişlerdir. Allah'ın ve elçisinin
daha önce, kendilerini en zorlu düşmanları olan Firavun'un zulmünden
kurtardığını, sayısız nimetler verdiğini, onları sürekli imana ve
ebedi kurtuluşa davet ettiğini bir anda unutuvermişlerdir.
|