|

Olaylardaki Hayırları Görmeyi Engelleyen
Nedenler
DÜNYANIN BİR İMTİHAN YERİ OLDUĞUNU UNUTMAK
Bir kısım insanlar yaşamlarının büyük bir bölümünün günlük hayatın
akışı içinde, tesadüfler neticesinde geliştiğini zannederler. Fakat
bu çarpık değerlendirme çok büyük bir yanılgıdır. Kişinin kanser
olması veya yakınını trafik kazasında kaybetmesi gibi büyük olaylardan,
yediği yemeğe veya giydiği kıyafete kadar herşey kişinin kaderinde
Allah tarafından belirlenmiş özel olaylardır. Sürekli ifade ettiğimiz
gibi, tüm bu olaylar kişinin denenmesi için en ince ayrıntısına
kadar Allah tarafından yaratılmaktadır.
İşte, inananlarla inkarcılar arasındaki en temel fark bu noktada
açığa çıkar. Müminler hem kendi başlarına gelen hem de çevrelerinde
gerçekleşen olayları çok farklı bir bakış açısı ile değerlendirirler.
Bu değerlendirme şekli Kuran'ın onlara öğrettiği şekilde, yani her
olayı bir deneme gözüyle değerlendirme doğrultusundadır. Dolayısıyla
müminler karşılaştıkları her olayda sınandıklarının bilincinde olarak
Allah'ı razı edecek davranışlar göstermeye gayret ederler.
Diğer taraftan İslam'ın getirmiş olduğu gerçeklere kayıtsız kalan
insanların ulaşmaya çalıştığı pek çok hedef vardır. Bu hedefler
genellikle, iyi bir okulda okumak, mutlu bir evlilik yapmak, çocuklarını
evlendirmek, başarılı bir işadamı olmak, yüksek bir mevkiye gelmek,
zengin ve itibarlı bir insan olmak gibi konularda yoğunlaşır. Tüm
bu sayılanların ortak noktasına dikkat edilirse hepsinin yalnızca
dünyaya ait istekler ve amaçlar olduğu göze çarpacaktır. Bunlara
ulaşmayı hayatlarının en önemli gayesi haline getiren insanların
bütün planları ve uğraşıları bu dar çerçeve içindedir. Çünkü önceki
bölümlerde izah ettiğimiz gibi insanların çoğu yaşamlarını sadece
bu dünyadan ibaret zannederler. Oysa bu zan, çok büyük bir yanılgıdır.
Bir insan hayatı boyunca her istediğini elde etmiş bile olsa, eninde
sonunda yaşamı bir yerde noktalanacaktır. Ve gerçek sonsuz yaşam
olan ahirete adım atacaktır. Dolayısıyla sadece dünyanın geçici
süslerini kazanmaya yönelik bir hayat, Allah'ın dilemesi dışında
boşa geçmiş bir hayattır.
Üstelik böyle bir hayatı kendine amaç edinmiş bir insanın dünyada
da istediklerine eksiksiz olarak kavuşması mümkün değildir. Allah'ın
yarattığı kanuna göre, dünya üzerindeki varlıklar zaman içerisinde
bozulmaya uğrar. Zamanın yıpratıcı etkisi istisnasız herşey üzerinde
etkisini gösterir. Örneğin, çok güzel görünümlü, hoş kokulu bir
meyve bir kaç gün sonra yenmeyecek hale gelir; yıllarca çaba harcanarak
elde edilen bir ev eninde sonunda eskir ve kullanılmaz duruma gelir.
Ve en önemlisi dünyadaki herşey gibi insan bedeni de zaman içerisinde
bozulmaya doğru hızla yol alır. Zamanın getirdiği yıpranmayı ve
vücudun yaşlılığa olan geçişini, tüm insanlar yaşamak durumundadır.
Saçların beyazlaması, belli bir yaştan sonra hücrelerin ölmeye başlaması,
vücudu meydana getiren uzuvlarda ortaya çıkan aksamalar, derinin
kırışması ve diğer pek çok alamet insanın ölüme yaklaştığını hatırlatan
açık delillerdir.
Yaşlanmanın yanı sıra insan ömrü, en iyi ihtimalle ortalama 60-70
yıldır ki karşılaşılan pek çok olay ile bu süreç daha da kısalabilir:
Trafik kazası, ölümcül bir hastalık gibi faktörler insanın hiç beklemediği
bir anda hayatını kaybetmesine neden olabilir. Önceki bölümde de
söz ettiğimiz gibi insan ne kadar ölümü düşünmemeye, onu aklından
çıkarmaya çalışırsa çalışsın kaçınılmaz sonla bir gün kendisi de
karşılaşır. İster dünyanın en güzel insanı olsun, ister en zengini,
isterse de en ünlüsü her insan ölüm gerçeğiyle yüz yüze gelir. Tüm
hayatını harcayarak elde ettiği mallar, mülkler, evlatlar, dostlar
onu ölümden koruyamaz:
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız
ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da müşahede
edilebileni de bilene (Allah'a) döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı
haber verecektir. (Cuma Suresi, 8)
Tüm bunlar tek bir gerçeği gösterir; dünya hayatı geçicidir ve
insanın gerçek yurdu değildir. O halde insanın asıl hedefi bu dünya
değil ahiret olmalıdır:
Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının
metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah katında olan ise, daha
hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül
edenler içindir. (Şura Suresi, 36)
Dünya hayatının geçici olduğu ve insanın da ölümlü bir bedene
sahip olduğu bu kadar açıkken, üzerinde düşünülmesi gereken çok
önemli bir konu ortaya çıkmaktadır. Bu konu ise, insanın yaratılış
amacıdır. Allah, Kuran'da dünya hayatını yaratma amacını şöyle açıklamaktadır:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin
daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.
O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)
Allah, Kuran'daki pek çok ayet ile insanın yaratılış amacının
kendisine kulluk etmek olduğunu ve dünya hayatının da iyi ile kötülerin
birbirinden ayrılması için bir deneme mekanı olarak yaratıldığını
bildirmiştir. Bu konudaki bir başka ayet şöyledir:
Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir
süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu
deneyelim diye. (Kehf Suresi, 7)
İnsan, hayatı boyunca sürekli olarak bir denemeye tabi olduğuna
göre başına gelen olayların hiçbiri tesadüfen meydana gelmez. Eğer
insan bunları kavrayamaz ve olayların Allah'tan bağımsız olarak
geliştiğini zannederse o zaman çok büyük bir hataya düşmüş demektir.
Çünkü hayatın akışı içinde gelişen tüm olaylar aslında Allah tarafından
kendisine özel olarak yaşatılan birer imtihandır. Ve insan bu imtihan
karşısında vereceği tepkilerden, yapacağı davranışlardan sorumlu
tutulur. Bu davranışları ve ahlakı sonsuz yaşamındaki konumunu belli
edecektir.
Büyük veya küçük hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmeyeceği, hepsinin
Allah'ın o kişinin kaderinde takdir ettiği olaylar olduğu insanın
aklından çıkarmaması gereken en önemli gerçeklerden biridir. İnsan
bu gerçeği unutmadığı sürece karşılaştığı herşeyin kendisi için
hayır dolu olduğunu da unutmaz. Çünkü karşılaştığı herşey Allah'ın
takdiridir. Bu durumda insanın karşılaştığı olaylardaki hayır ve
hikmetleri görebilmesi, kısacası herşeyi "hayra yorması"
için öncelikle dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu aklından
çıkarmaması gereklidir.
KİMSEYE KALDIRABİLECEĞİNDEN FAZLA YÜK YÜKLETİLMEZ
Allah her insanı değişik olaylar ve kişileri vesile ederek farklı
farklı denemelere tabi tutmaktadır. Ama bu noktada şunu belirtmek
gerekir ki Allah sonsuz adalet sahibidir ve kullarına karşı Halim
(çok yumuşak olan)dir; insana gücünü aşan bir yükümlülük vermez.
Bu, Allah'ın bir vaadidir:
Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz;
elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir
haksızlığa uğratılmazlar. (Müminun Suresi, 62)
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar - ki
biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz - onlar
da cennetin ashabıdırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf
Suresi, 42)
İnsanın dünya hayatında karşılaşabileceği her türlü ağır imtihan,
hastalıklar, kazalar, maddi ve manevi sıkıntılar ve diğerleri onun
kaldırabileceği sınırların içinde yer alan denemelerdir. Fakat kişi,
güzel ahlakı ve sabrı değil de şeytanın özelliği olan isyanı ve
nankörlüğü tercih ederse o zaman bu kendi seçimidir ve bu tavırlarından
sorumlu tutulacaktır.
Zaman zaman meydana gelen olaylarda insan artık bir çıkış yolunun
kalmadığını, herşeyin bittiğini, bunun aşamayacağı bir zorluk olduğunu
düşünebilir. O olayda bir hayır olabileceğini unutarak isyankar
bir tutum sergileyebilir. Ama bunlar aslında sadece şeytanın verdiği
boş kuruntulardır. Samimi bir mümin şu gerçeği bilmelidir ki, karşılaştığı
olay her ne olursa olsun, mutlaka güzel ahlak gösterebileceği ve
sabredebileceği bir durum ile karşı karşıyadır. Umutsuzluğa kapılmak
ise şeytandan gelen bir vesvesedir. Allah kullarına kendi rahmetinden
umut kesmemeyi emretmiştir:
Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah, dilediğine
rızkı genişletip-yayar ve (dilediğine) kısar da. Şüphesiz bunda,
iman eden bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Benden onlara)
De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım.
Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları
bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Azab size
gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun.
Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 52-54)
Allah'ın yukarıdaki ayetlerle bildirdiği emrine uyan ve hayır
düşünen insan yine ayetlerde bildirildiği gibi hayırla karşılaşır;
umut kesen ise yapayalnız ve yardımcısız kalır. Allah, kendi rahmetinden
umut kesenlerin inkarcılar olduğunu bildirmiştir:
Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı 'yok sayıp
inkar edenler'; işte onlar, benim rahmetimden umut kesmişlerdir;
ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut Suresi, 23)
...Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler
topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez." (Yusuf
Suresi, 87)
Mümin Allah'ın emri gereği asla umutsuzluğa kapılmamalı ve karşılaştığı
olayları daha derinlemesine tefekkür etmelidir. Bir zorlukla karşılaştığında
şunları düşünmelidir: Bu deneme esnasında kendi cesaretini, sabrını,
şefkatini, dirayetini, vefasını, sadakatini, sevgisini, fedakarlığını
bu dünyada seyrederek aslında kendine şahitlik etmektedir. Hafızasında
kalan bilgi ile ahirete gittiğinde, bu güzel huylarına ve tavırlarına
karşılık cennetin verildiğini anlaması ona ayrı bir haz ve zevk
sebebi olacaktır. Zorlukları gören nefis onların yerine cennette
verilen kolaylıkları ve nimetleri şuurlu, bilinçli, derin bir algı
ile hissedecek ve dolayısıyla büyük bir zevk alacaktır. Unutmamalıdır
ki, zoru bilmeyen, kolaylığın ne olduğunu anlayamaz; anlasa da zoru
bilen insanın şuuru ve derinliği ile hissedemez. Bu yüzden müminin
dünyada yaşadığı her zorluk, ahirette kendisi için büyük bir zevk
kaynağı olacaktır.
Ayrıca dünyada sabırlı, akıllı, dirayetli, kolaylaştırıcı, makul,
dengeli, affedici, şefkatli, sevgi dolu, güzel ahlaklı olmanın ayrı,
derin bir imani zevki vardır. Bir mümin bu güzel özellikleri kendinde
gördüğünde büyük bir zevk alır; başka müminlerin kendinden aldığı
imani zevki hissetiğinde mümin bunlardan da ayrı bir zevk alır.
Bu zevk, hoşnutluk ve güzellik Allah'ın izniyle cennette sonsuza
kadar devam eder.
HER TÜRLÜ KÖTÜLÜK İNSANIN KENDİSİNDENDİR
Kuran ahlakından habersiz insanların genel özelliklerinden bir
tanesi iyilik gördükleri ya da rahat yaşadıkları zaman bunu kendilerinden
zannetmeleri ve şımarıklığa kapılmalarıdır. Başlarına bir kötülük
geldiği zaman da hemen suçlayacak birilerini aramalarıdır. Oysa
Allah'ın adaleti sonsuzdur ve ayette de bildirildiği üzere her kötülük
kişinin kendisinden kaynaklanmaktadır:
Sana iyilikten her ne gelirse Allah'tandır, kötülükten
de sana ne gelirse o da kendindendir... (Nisa Suresi, 79)
Kuran'da inkarcıların olayları sapkın değerlendirmelerine yönelik
örnekler verilmiştir. Örneğin Firavun ve çevresindekilerin başlarına
kötülük geldiğinde bunu, Hz. Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğu
olarak yorumladıkları; ama aslında asıl uğursuz ve kötülük kaynağı
olanların kendileri olduğu Araf Suresi'nde şöyle haber verilmiştir:
Onlara bir iyilik geldiği zaman "Bu bizim
için" dediler; onlara bir kötülük isabet ettiğinde (bunu da)
Musa ve beraberindekilerin bir uğursuzluğu olarak yorumlarlardı.
Haberiniz olsun, Allah katında asıl uğursuz olanlar kendileridir;
ama onların çoğu bilmezler. (Araf Suresi, 131)
Yukarıdaki örnekte gördüğümüz gibi, dinden uzak insanlar her durumda
suçlayacak birilerini ararlar. Kendi yaptıkları çirkinlikleri ve
hainlikleri görmezlikten gelir ve iyi insanları kötülükle suçlamaya
çalışırlar. Oysa yukarıdaki ayette de dikkat çekildiği gibi asıl
kötülüğün kaynağı kendileridir. Eğer bu insanlar iyiyi kötü, hayrı
da şer olarak yorumluyorlarsa bunun tek sorumlusu da kendileridir.
KADER GERÇEĞİNİ YANLIŞ ANLAMAK
İnsanlar hayatları boyunca gelecekleri için, ertesi gün veya bir
saat sonrası için çeşitli planlar yaparlar. Bu planlar kimi zaman
önceden tasarlandığı gibi gerçekleşir kimi zaman ise beklenmedik
gelişmeler dolayısıyla aksar. Dinden uzak insanlar bu aksamaların
tesadüfen meydana geldiğini zannederler.
Gerçekte ise ne planlanan programlar işlemekte, ne de umulmadık
aksamalar olmaktadır. İster gerçekleşsin, ister gerçekleşmesin bir
insanın karşısına çıkan olayların tümü, sadece o kişinin kaderinde,
Allah'ın önceden takdir etmiş olduğu olaylardan ibarettir. Bir ayette
bildirildiği gibi; "Gökten yere her
işi O evirip düzene koyar." (Secde Suresi, 5) Ve yine
bir başka ayette bildirildiği gibi; "Allah
herşeyi kader ile yaratmıştır."(Kamer Suresi, 49)
İnsan aslında kendi planladıklarını yaşadığını düşünse de işin
aslında Allah'ın kendisi için çizdiği kaderi yaşıyordur. Bu sebeple
insan bir şeyler yapıp kaderini değiştirdiğini düşünse de aslında
yine sadece kaderinde olan bir anı yaşamaktadır. Hayatının hiçbir
anı kaderinin dışında değildir. Koma durumundayken ölen insan kaderinde
olduğu için ölür, aylar sonra komadan çıkıp sağlığına kavuşan ise
yine kaderinde olduğu için kurtulmuştur.
Kaderi tam olarak kavrayamamış olan insan için ise tüm olaylar
rastgele meydana gelen gelişmelerin, rastlantıların eseri olarak
gerçekleşir. Bu insan, evrendeki herşeyin başıboş olarak varlığını
sürdürdüğünü zanneder. Bundan dolayı da başına kötü bir şey geldiği
zaman bütün bunları "şanssızlık" olarak adlandırır.
Oysa insanın akıl ve muhakeme yeteneği oldukça sınırlıdır; üstelik
insan zaman ve mekanla sınırlı bir varlıktır. İnsanın başına gelen
istisnasız tüm olaylar ise zaman ve mekandan bağımsız, "sonsuz
bir akıl" sahibi tarafından planlanmaktadır. Bu gerçek daha
önce belirttiğimiz gibi Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana
gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir
kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.
(Hadid Suresi, 22)
Bu büyük gerçeğin bir sonucu olarak insanın yapması gereken tek
şey, her olayın hayra döneceğini bilerek yaratıcısı olan Allah'ın
kendisi için belirlemiş olduğu kadere teslim olmaktır. Nitekim gerçekten
iman etmiş olan insanlar, hayatlarındaki herşeyin Allah'ın kendileri
için belirlemiş olduğu kadere tabi olduğunu, bir hikmet üzerine
yaratıldığını bilerek yaşarlar. Bunun sonucunda da mutlak hayra
kavuşurlar. İnananların gösterdikleri bu güzel ahlak ve sarsılmaz
teslimiyet Kuran'da şöyle anlatılmaktadır:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında,
bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve
müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi,
51)
Sonuçta insan hayır olarak da değerlendirse, şer olarak da değerlendirse
olacak olanı engellemeye gücü yetmez. Hayırla değerlendirmekle kazanır;
şer olarak görürse sadece kendine zarar vermekten başka bir şey
elde edemez. İnsanın pişmanlık dolu sözler kullanması veya isyankar
bir tavır göstermesi kaderindeki bir saniyeyi olsun değiştirmez.
Bu sebepten dolayı da kula düşen tek sorumluluk Allah'ın sonsuz
adaletine ve kendisi için çizdiği kadere teslim olup bütün olaylara
hayır gözüyle bakmak, kalben mutmain olmuş bir "kader izleyicisi"
olmaktır.
ŞEYTAN HAYRI GÖRMEYİ ENGELLEMEK İSTER
Şeytanın son derece nankör ve isyankar olduğu bizlere Kuran'da
haber verilmiştir. Onun, insanlara sağdan, soldan, önden ve arkadan
yaklaşacağını, insanları doğru yoldan saptırma amacı uğruna her
yolu deneyeceğini de ayetlerden öğrenmekteyiz. Şeytanın bu menfi
amacına ulaşmak için başvurduğu en önemli oyunlardan biri, insanın
başına gelen olaylardaki hayırları görmesini engellemek, böylece
Allah'a karşı nankör ve isyankar olmasına neden olmaktır. Kuran
ahlakının güzelliklerini kavrayamayan, dinden uzak yaşayan, ahireti
unutarak ömürlerini boş amaçlarla geçiren insanlar şeytanın bu tuzağına
düşerler.
Şeytan bu insanların özellikle hassas noktalarını bularak o yönlerden
kalplerine vesvese vermeye çalışır; onları Allah'a ve kadere karşı
isyan etmeye çağırır. Örneğin, bir kişi komşusu trafik kazası geçirdiğinde
bu olayın kaderlerinde olduğunu rahatlıkla onlara hatırlatabilir.
Hatta "verilmiş sadakanız varmış, önemli olan kurtulmanız,
Allah sizi korudu" gibi sözlerle karşı tarafı sakinleştirmeye
çalışabilir. Ama kendisi ve ailesi benzer bir olaya maruz kaldığında
aynı olgun tavırları gösteremez. Şeytanın tahrik ettiği nefsinin
oyununa gelerek isyan etmeyi daha kolay görür. Çünkü olayların hayrını
görmeye çalışmak, Allah'a teslimiyet göstermek ve tevekkül etmek
vicdan işidir. Eğer kişi vicdanını yeteri kadar kullanmazsa böyle
olaylarda daima yanlış tavır gösterecektir.
Şeytanın hayrı görmeyi engellemesi her konuda kendini gösterebilir.
Vesvese verme özelliğini kişinin yaptığı işlerdeki hayırlı yönleri
göstermemek için de kullanır. Mesela, Allah rızası için hayırlı
bir harcamada bulunacak bir mümine gelecek korkusu vermeye, malının
azalacağı, kendisinin açıkta kalacağı gibi hisler vermeye çalışır.
Şeytanın bu oyunu bir ayette şöyle haber verilmiştir:
Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin
hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve
bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.
(Bakara Suresi, 268)
Ama bunların hepsi boş kuruntulardır. Şeytanın bütün bu sinsi
planları salih müminlere asla etki etmez. Çünkü müminin hayırlı
harcamalar yapmasındaki hedefi dünya hayatındaki rahatı veya çıkarları
değildir. Asıl amacı ihtiyaç içinde olanlara yardım ederek Allah'ın
rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmaktır. Bu nedenle şeytan
inananlara bu tarz vesveselerle yaklaşamaz ve onları aldatamaz.
Şeytanın inananlar üzerinde etkili olamayacağını Allah Kuran'da
bildirmiştir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese
veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce)
iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın
ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 200-201)
Buraya kadar anlattıklarımızdan da anlaşıldığı gibi şeytan, özetle,
hayrı engelleme konusunda başlıca iki yönde insanlara yaklaşır.
Birincisi; hayırlı, güzel bir davranışı engellemek için elinden
geleni yapar ve insanları yegane amaç olarak dünyanın süsüne yöneltmeye
çalışır. İkincisi ise; bir insanın başına gelen olaylardaki hayırları
ve hikmeti görmesini engellemeye çalışır. Özellikle insanlara bir
musibet isabet ettiğinde bu olayları "şer" gibi göstererek
insanları Allah'a isyana sürüklemeye çalışır.
Halbuki Allah, insana sayarak bitiremeyeceği kadar çok nimet sunmuştur.
Doğumundan ölümüne kadar her anında verdiği nimetler ile sayısız
lütufta bulunmuştur. İşte bu yüzden Allah'ı dost ve vekil edinen
müminler karşılaştıkları bir olayın hikmetini o anda anlamamış olsalar
bile Allah'a dayanıp güvenirler ve sonunda muhakkak bir hayır olacağını
düşünerek sabrederler. İçinde bulundukları durum ne olursa olsun
asla isyankar veya şikayetçi bir tavır göstermezler. Bilirler ki
çok vahim gibi görülen bir durumda olsalar da, bu durum eninde sonunda
kendilerinin lehine dönecektir. Ve Allah'ın izniyle karşılaştıkları
zor olay, belki de ahiretlerinin kurtulmasını sağlayacak çok önemli
ve hayati bir dönüm noktası olacaktır.

|