|

Şirke Sapan Bir Toplum Ne Hale Düşer?
Bir toplumda "insanlara tapınma dini"nin
hakim olduğunu anlayabilmemizi sağlayacak bazı işaretler vardır.
Bunlar arasında en temel olanı, Allah'ın varlığını ve her an kendileriyle
birlikte olduğunu unutmalarının insanlara getirdiği gafil tavırlardır.
Bu tavırları benimseyen ve Allah'ın rızasını unutup insanların kendisinden
istediklerini -din ahlakına muhalif olsa dahi- gözü kapalı yerine
getiren bir kişi, her türlü aşağılanmayı ve küçük düşmeyi de göze
almış olur.
Buna, gruplarına katılmayı istediği insanlar kendisi
için uyumlu desinler ve aralarına alsınlar diye Kuran ahlakına hiç
uymayan tavırlarda bulunan biri örnek olarak verilebilir. Yanlış
olduğunu bildiği halde, yalnızca insanlar kendisini beğensinler
diye her türlü çirkin davranışı yapabilen bir insan, hem dünyada
bunun vicdan azabını yaşar, hem de ahirette samimiyetsizliğinin
karşılığını alır. Bu kişi, insanların gözüne girdiğini zannederken,
Allah onun gerçek niyetini tüm açıklığıyla bilmektedir. O, Allah'ı
unutmuştur ancak Allah onu her an görmekte ve kalbinde sakladığı
niyetini bilmektedir. İnsanlar bu tavrı karşısında onun hakkında
olumlu düşüncelere sahip olsalar da Allah o kişinin samimiyetsiz
olduğunu bilmektedir.
Örneğin son derece kötü bir ahlaka sahip olduğuna,
fakir ve ihtiyaç içindeki insanların hakkını yediğine, Allah'ın
men ettiği şekilde haksız kazanç elde ettiğine şahit olmasına rağmen,
sadece kendisini terfi ettirmesi için patronunun tüm bu çirkin tavırlarını
görmezlikten gelen kişiyi de Allah görmektedir. Bu kişi, patronu
kendisi için "çalışkan ve çok sadık" desin diye tüm gücüyle çalışırken
de Allah'ın haram kıldığı bir fiile göz yumarken de Allah onun tüm
düşüncelerine ve sözlerine şahittir. Allah'ın rızasını kazanmak
için hiçbir çabası olmadığı halde, herhangi bir insanın rızasını
kazanmak için yaptıkları, Allah katında yazılmaktadır.
İşte bu tür inançlara sahip insanlar, karşı tarafı
etkilemek, onları razı etmek için adeta iplerini insanların kontrol
ettiği bir kukla haline gelir ve kendilerinden istenilenleri -doğru,
yanlış, haram, helal ayırt etmeksizin- harfi harfine yerine getirirler.
Sırf dünyevi arzularını ve birtakım nefsani tutkularını tatmin edebilmek
için Allah'ı unutturan, O'nun rızasını gözetmekten uzaklaştıran
olan bu sistemin bir parçası olmayı kabul ederler. İnsanlık haysiyetini
kıran, insanı küçülten, basitleştiren bir yaşam tarzını benimsemeyi
göze alır, başka insanların güdümünde, imanın getirdiği insani heybeti
kaybetmiş bir şekilde yaşarlar. Bunun sonucunda da, birbirlerine
karşı son derece samimiyetsiz, saygısız ve iki yüzlü davranışlarda
bulunan, gerçek anlamda sevgiyi bilmeyen, sadece kendi çıkarları
için yaşayan ürkütücü bir insan topluluğunun oluşmasına neden olurlar.
Kendilerini, gerçek dostluğun yaşanmadığı, tümüyle menfaate dayalı
ilişkilerin hakim olduğu bir sistemin içine kilitlerler. Kendi elleriyle
kurdukları bu sistem içinde ise, İsra Suresi'nde bildirildiği gibi
Allah'ın yardımından ve rahmetinden uzak bir şekilde yapayalnız
ve yardımcısız kalırlar:
Allah ile beraber başka ilahlar edinme, yoksa kınanmış
ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun.
(İsra Suresi, 22)
Şirke saparak "insanlara tapınma dini"nin bir üyesi
olan kişilerin bu duruma düşmelerinin kökenindeki bazı nedenleri
şöyle sıralayabiliriz.
Allah'ı unutarak insanların rızasını kazanmaya
çalışmaları
Şirke sapan insanlar Allah'ın varlığını ve kainat üzerindeki
mutlak hakimiyetini unutmuşlardır. Bu gaflet halinin sonucunda da
kendilerinin müstakil bir güce sahip olduklarını zannederler. İstedikleri
herşeyi yapabileceklerini, diledikleri hayatı planladıkları gibi
yaşayabileceklerini, kimsenin kendilerine karışamayacağını, kendi
hayatları üzerinde söz sahibi olabileceklerini düşünürler. Üzerlerinde
hiçbir otorite kabul etmez, asi bir karaktere sahip olurlar. Allah'ın
sonsuz gücünü, herşeyi kontrolü altında tuttuğunu, kendilerinin
ise aciz birer kul olduklarını görmezden gelirler. Tüm kainatın,
Allah'ın belirlediği bir kaderi olduğunu ve hiçbir varlığın, kendisi
için belirlenmiş olan bu kaderin dışına çıkamayacağını kavrayamazlar.
Sonuç olarak da dünyada yalnızca kendi istek ve tutkuları doğrultusunda
bir yaşama sahip olmaya çalışırlar; Allah'ın rızasını gözardı ederler.
Oysa bu insanlar, gerçeklerden gafil bir şekilde kendilerini
bu kadar sorumsuz hissederken yani Allah'ın varlığını unutmuşlarken,
Allah her an onlarla birliktedir. Yaptıkları herşeyi görmekte, Allah'ı
unutup insanların rızasını kazanmak için gösterdikleri çabayı bilmektedir.
Mesela bir insana olan sevgisini ispatlayabilmek ve onun sevgisini
kazanabilmek için kişinin gösterdiği çabaya, kendini sevdirecek
davranışlarda bulunmaktaki titizliğine kısacası her yaptığına Allah
şahittir. Kuran'da, Allah'a eş koşanların insanların rızasını kazanmaya
yönelik çabaları şöyle haber verilmektedir:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak'
tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler.
İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara
Suresi, 165)
Böyle karakterdeki bir kişi, ayetten de sevdiği insan
kendisi için "beni gerçekten seviyor, bana değer veriyor" desin
diye gösterdiği bu yoğun şevki ve isteği Allah'a karşı göstermesi
istendiğinde bu teklifi kabul etmez. Örneğin beş vakit namaz kılması
istense büyük bir ihtimalle bu teklifi geri çevirir. İmkanlarının
ve zamanının kısıtlı olduğu, yoğun çalışma temposu içinde namaza
vakit ayıramayacağı gibi bahaneler öne sürer. Çünkü bu ibadeti yerine
getirdiği takdirde sosyal çevresi içindeki hemen hiç kimse onu övmeyecek,
takdir etmeyecektir. Yani onun çarpık bakış açısına göre bu ibadeti
yapmanın kendisi için elle tutulur bir faydası olmayacaktır. Hatta
insanların kendisi ile ilgili olarak, "namaz kılıyor, dine yöneldi,
çok değişti" dememeleri için bile, bu ibadeti yapmaktan vazgeçebilecek
kadar gafil olabilir. Yaptığı bu seçim sonucunda, bir avuç insanın
takdirini ve sevgisini kazanırken, diğer yandan Allah'ın kullarına
farz kıldığı önemli bir ibadeti yerine getirmeyerek O'nun sonsuz
sevgisini ve rahmetini kaybettiğinin bilincinde değildir.
İşte bu nedenle Allah Kuran'da kullarını insanların
rızasına yönelip Kendi rızasını unutma tehlikesine karşı uyarmıştır.
İnsanların her türlü şirkten kendilerini sıyırarak Allah'a yönelmelerini
ve namaz kılmalarını bir ayette şöyle emretmiştir:
'Gönülden katıksız bağlılar' olarak, O'na yönelin
ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden
olmayın. (Rum Suresi, 31)
İnsanlardan, Allah'tan korktuklarından
daha fazla korkmaları
Bir güce veya olaya karşı kalbinde ciddi bir korku
duymak, insana birçok şeyi en iyi şekilde yapabileceği bir irade
verir. Bu korkunun şiddeti, kendi iradesi ile yapamayacağını düşündüğü
olaylar karşısında bile, kişiye beklenmedik bir şekilde kesin ve
net kararlar aldırır.
İnsanlar kalplerinde yaşadıkları derin korkunun şiddetiyle
kendilerinden her istenilen şeyi yapabilecek hale gelirler. Örneğin
yokluk çeken ve acil olarak paraya ihtiyacı olan bir insan, aldığı
iş teklifi karşısında bu işe girebilmek için elinden gelen herşeyi
yapar. Karşısına çıkan bu fırsatı kaçırmayı göze alamaz. İş ile
ilgili olarak görüştüğü kişilere kendisini en iyi haliyle tanıtmaya
özen gösterir. Hata yapmaktan korkar. Karşısındaki kişilere son
derece hürmetkar davranır, onların, kişiliğine ve iş tecrübesine
güvenmeleri için elinden gelen her türlü dikkati sarf eder. O iş
yerinin kuralları, orada çalışan insanlarda aranılan özelliklerin
ne olduğu gibi bilgileri görüşme öncesinde öğrenmeye çalışır, görüşme
sırasında da bu arayışa ters düşen bir ifadede bulunmamaya özen
gösterir. Bir an bile dalgın ya da uygunsuz bir tavır içine girmez.
Geleceğine yönelik hiç dinmeyen korkusu ve endişeleri onu uyanık
tutar. İş yeri yetkililerinin görüşme sonunda kendisiyle ilgili
olumlu karar vermeleri ve kendisi hakkında görüş bildirirlerken
"tam aradığımız kişi" demeleri için elinden gelen her türlü gayreti
gösterir.
Başka bir kişi de yanında çalıştığı iş sahibinin şirket
içinde görmek istemediği hareketleri yaparken yakalanmaktan çok
korkar. İşine geç kalmamaya, özel telefon konuşmaları yapmamaya,
kısacası o işyerinde uygun görülmeyen tavırlarda bulunmamaya özen
gösterir. Diğer şirket çalışanlarını da bu konulara itina etmeleri
konusunda uyarır. Kendisine iş disiplini olmayan, ciddiyetsiz bir
kişi denmesinden çok korkar. Çünkü bu gibi olumsuz kanaatler, dünyada
maddi bir kayba uğramasına neden olacak, iyi bir hayat yaşamasını
engelleyecektir. Elbette bir insanın iş disiplinine sahip olması,
uygun olmayan davranışlardan sakınması gerekir. Ancak burada yanlış
olan, bir kişinin bu güzel davranışları, yalnızca insanlardan korktuğu
ve onlardan çekindiği için yapmasıdır ki, böyle bir yapıda zaten
güzel davranışlar süreklilik gösteremez. Allah'tan korkmayan bir
kişi, insanların kendisini görmeyeceğine, onlardan tepki almayacağına
inandığı durumlarda, bu disipline uymayan her türlü davranışı rahatlıkla
gösterebilir.
İşte bu yüzden insan güzel davranışlarda bulunurken
de çok önemli bir gerçeği unutmamalıdır. Bu gerçek, korkulması gereken
tek gücün Allah olduğudur. İnsanların, karşılarında heyecanlandıkları,
korkuya kapıldıkları, gözlerinde büyüttükleri kişileri ve olayları
yaratan ve kontrolü altında tutan Allah'tır. Allah katında onların
ne zenginliklerinin, ne güçlerinin önemi yoktur. Tek önemli olan
takvaları ve güzel ahlaklarıdır. Ayrıca insanlar sadece kaderlerinde
belirlenmiş olan olaylarla karşılaşırlar. Bu örnekteki kişinin kaderinde
o işe girmesi tespit edilmişse, Allah dışında hiçbir güç bu sonucu
değiştiremez. Hatta ne kadar hata, ne kadar büyük gaflar yaparsa
yapsın Allah dilerse, o kişi o işe girer. Ancak eğer kaderinde başka
bir şey belirlenmişse o zaman da her ne çaba gösterirse göstersin
o işe giremez. Allah'ın belirlediği kaderin dışına çıkamaz. Kuran'da
bütün olayların Allah'ın bilgisi ile gerçekleştiği şöyle haber verilmektedir:
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana
gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir
kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.
(Hadid Suresi, 22)
Unutulmamalıdır ki, burada örnek olarak ele aldığımız
kişi, henüz o işe giremeden ölebilir. O zaman hayatı boyunca duyduğu
dünyevi korkuların, insanlara verdiği müstakil gücün bir anlamı
da kalmamış olur. Harcadığı tüm çabalar boşa gider. Ahiret günü,
kanaatlerine büyük önem verdiği insanların hiçbiri kendisine destek
veremez. Hayatı boyunca Allah'ın rızasını gözardı edip insanları
razı etmeye çalışarak yaptıklarının karşılığını bin yıl değil, on
bin yıl değil, milyon ya da milyar yıl değil sonsuza kadar sürecek
bir cehennem azabı içinde kalarak alabilir. Hayatı boyunca yaptıklarından
dolayı tevbe edip bağışlanma dilemediği takdirde Allah, o kişiyi
işlediği suçlardan ve yaptığı kötülüklerden dolayı sonsuz bir cehennem
hayatına mahkum olarak yaşatabilir.
İşte tüm bu gerçekler doğrultusunda düşünüldüğünde,
Allah korkusunun tüm bu korkuların çok daha üstünde olduğu daha
iyi anlaşılacaktır. Kuran'da "… Allah'tan
korkup-sakının ve gerçekten bilin ki, siz O'na döndürülüp-toplanacaksınız."
(Bakara Suresi, 203) şeklinde bildirilerek
bu büyük gerçeğe dikkat çekilmektedir.
|