|

İnsanlara Tapınma Dininin
"Desinler" ve "Demesinler" Kuralları
İnsanlara tapınma dininin temel kuralları, "desinler"
ve "demesinler" mantıkları üzerine kuruludur. Bu kuralların kökeninde
de, insanların rızasını gözetme, karşı tarafın kendisinden istediği
gibi bir hayat ve kişilik yaşamaya zorunlu hissetme yanılgısı vardır.
Diğer bir deyişle bu mantığı hayatına geçiren bir insan artık kendi
hür vicdanını ve aklını kullanamaz. Çünkü insanların övgüsü, ilgisi,
sevgisi, yakınlık ve dostluğu için sürekli olarak kalıp değiştirmek
zorunda kalır. "İnsanlar benim için şöyle desin", "kimse benim hakkımda
şöyle düşünmesin" gibi düşünceler aklını kullanmasını engeller ve
çevresindeki her insanı tek tek razı etmeye çalışmak gibi başarılması
imkansız bir çaba içine girmesine neden olur. Kendi vicdanına başvurduğunda
çok doğru olduğunu gördüğü, hatta doğruluğundan en ufak bir şüphe
duymadığı konularda dahi, doğru olan yerine toplumun talebine göre
yaşamak zorunda kalır. Oysa Kuran'da Allah'ın hoşnutluğu üzerine
kurulmayan bir yaşamın, sahibini mutlaka cehenneme sürükleyeceği
şöyle bildirilmektedir:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu
üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek
bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi
içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet
vermez." (Tevbe Suresi, 109)
Ayette bildirilen apaçık gerçeğe rağmen bugün toplum
içinde Allah'ın rızasını kazanmanın önemi neredeyse tümüyle unutulmuştur.
İnsanlar kendilerini Allah yerine insanlara karşı sorumlu ve bağımlı
hale getirmişlerdir. Bunun kökeninde yatan sebeplerden biri ise,
insanların sonu gelmeyen övünme ve gösteriş arzusudur.
İnsanların Övünme Ve Gösteriş Yapma Tutkusu
İnsanın nefsi övgü almak ve diğer insanlara gösteriş
yapmak ister. Allah'ın yarattığı bir kul olduğunun ve O'nun verdikleri
ile hayatta kaldığının bilincinde olmayan insanlar, başkalarından
gelecek övgü dolu yorumları, elindekilerle karşılarındakilere gösteriş
yapıp nefsani bir üstünlük elde etmeyi fazlasıyla önemserler. Bunlara
kendi güçleriyle sahip olduklarını ve diledikleri kadar ellerinde
tutabileceklerine inanırlar. Kuran'da bu hatalı ruh hali ile ilgili
bağ sahibi bir kimse örnek olarak verilmektedir:
(İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri
de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben,
mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da
daha güçlüyüm. Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi
(ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi.
Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime
döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım."
(Kehf Suresi, 34-36)
Ayetlerden anlaşılacağı gibi bu kişi elindeki bağın
gerçek sahibinin kendisi olduğunu düşünerek kendince gösteriş yapmaktadır.
Bu toprakların sonsuza kadar kendi elinde kalacağını zannetmektedir.
Oysa bu durumun hükmünü verecek olan Allah'tır. Allah o bağın ve
o kişinin kaderinde ne belirlemişse o olacaktır. Allah'tan başka
hiçbir varlığın, olacak olanları değiştirmesi mümkün değildir. Fakat
imansız bağ sahibi kişi bu gerçekten gafil olduğundan, cahiliye
telkinleriyle düşünmekte ve elindekilerle övünmektedir. Kader gerçeğini
hiç düşünmeden gerek bağıyla gerekse kendi geleceği ile ilgili ileriye
dönük tahminlerde bulunmaktadır. Bunları yaparken de amacı muhtemelen
insanları zenginliğiyle cezbetmek ve onların övgülerini toplamak
olabilir. Tüm bunları, Allah'ın rızasını kazanmaktan daha üstün
tutması dolayısıyla, Allah bu kişinin bağını büyük bir afetle yerle
bir etmiş, kendisine övüneceği, gösteriş yapacağı bir mülk bırakmamıştır.
Bağ sahibi başına gelen olaylar sonucunda içinde bulunduğu gaflet
uykusundan uyanmış ve suçunun Allah'tan başka ilahlar edinmek olduğunu
anlamıştır. Kuran'da bu durum şöyle anlatılmaktadır.
(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi.
Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu.
O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu:
"Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (Kehf Suresi, 42)
Kuran'da bildirilen bu örnekten de anlaşıldığı gibi
övgü ve gösterişe dayalı bir hayat, iman etmemiş bir insan için
nefsani bir tutkudur. Bu insanlar dünyanın varoluş amacının, insanların
birbirleri arasında övünmeleri, gösteriş yapmaları, malca zenginleşmeleri
gibi değerler olduğunu zannettiklerinden bunları elde ettiklerinde
karda olduklarını zannederler. Allah başka ayetlerinde bu çarpık
mantığı taşıyan insanları şöyle haber vermektedir:
(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi
'tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.' "Öyle ki (bu,) mezarı
ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü." (Tekasür
Suresi, 1-2)
Oysa gerçekler çoğunluk olmayı bir meziyet olarak gören
bu insanların zannettikleri gibi değildir. Allah dünyayı insanların
birbirlerine karşı nefsani konularda üstünlük kazanmaları için değil,
Kendisine kullukta hangisinin iyi işler yapacağını denemek için
yaratmıştır. Mülk Suresi'nde şöyle buyrulur:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin
daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı...
(Mülk Suresi, 2)
Bu nedenle asıl zevk alınacak, mutlu olunup neşelenilecek
olaylar, Allah'ın beğenisini kazanmak amacıyla yapılan işlerdir.
Çünkü insan esas olarak imanın getirdiği neşeyle tatmin olabilir.
Diğeri çok kısa süren ve ahirette insanı zarara sokacak bir tatmin
hissidir.
Fakat bazı insanlar, hak dini yaşamak yerine, Allah'tan
başka varlıkları ilahlaştıran insanlara tapınma dini içinde yaşamayı
tercih ederler. Bu nedenle yaptıkları tüm işler bu temeller üzerine
oturtulur. İnsanlar artık hayatın her anında başka kişilere gösteriş
yapmak, kendilerine verilenlerle onlara karşı nispet yapmak gibi
davranışlarda bulunurlar. Oysa gösteriş yapmak maddi ve manevi olarak
insanı büyük bir külfet altına sokar. Bedenini ve zihnini yorar.
Bunun yanında insanı fıtratından saptırarak, sert, katı, hırslı,
kinli, samimiyetsiz ve sahtekar bir ruh haline yöneltir. Hatta bu
durum öyle bir hale gelir ki, insan en samimi duygularla yerine
getirmesi gereken ibadetlerini bile, başkaları onun hakkında itikatli,
inançlı, Müslüman desinler diye yapmaya başlayabilir. Kuran'da Allah,
bu batıl dini yaşayan insanların namazlarını başka insanlara gösteriş
olsun diye kıldıklarını şöyle haber vermiştir:
İşte (şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar,
namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar, (Maun
Suresi, 4-6)
Bu insanlar aynı namaz gibi, Kuran'da yer alan ve "ihtiyaç
içinde olanlara kendi ihtiyaçlarından arta kalanı verme" mantığı
üzerine kurulu olan infak ibadetini de gösteriş, övünme gibi Allah'ın
rızası dışındaki amaçlar için kullanırlar. Kuran'da malını gösteriş
için infak edenlerin durumu şöyle tasvir edilir:
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp,
insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet
ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu,
üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak
bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler topluluğuna
hidayet vermez." (Bakara Suresi, 264)
Ayetlerde belirtildiği gibi, insanın Allah inancına
diğer insanların rızasını katması, o kişinin ihlasını zedeler. Kişiyi
Allah'a karşı samimiyetsiz bir insan yapar. İnsanların kendisi için
ne diyeceğine önem vererek, inancını gösteriş, övünme gibi nefsani
duygularla kirletmesi onun kalbini katılaştırır. Dünyadaki çıkarları,
menfaatleri için yaşayan bir insan haline gelmesine neden olur.
Kişiyi Allah korkusunu yitirmiş, O'nun vereceği azaptan gafil bir
insana dönüştürür. Bunun ardından da Allah rızası için göstermesi
gereken birçok güzel ahlak özelliğini, bir ticaret konusu gibi,
kendisine dünyevi çıkarlar sağlaması ve birtakım fırsatları önünü
çıkarması için kullanmaya başlar. İnsanlara tapınma dininde her
insan bu kurallara ayarlı bir hayat sürer. İlerleyen satırlarda
bu bozuk mantıklar günlük hayattan örnekleriyle anlatılacaktır.
"DESİNLER" KURALI
Cahiliye toplumunda insanlar kendilerini sürekli olarak,
"insanların diyecekleri, dedikleri, demeleri gerekenler" mantıklarına
bağımlı olarak yaşamak zorunda hissederler. Bunun sonucunda Allah'ı
düşünmekten, güzel ahlaka yönelik eylemlerde bulunmaktan uzaklaşırlar.
Düşünceleri, din ahlakından ve dinin getireceği huzurdan uzaktır.
Büyük bir karmaşa ve çekişmenin bulunduğu doğruların yanlışların
birbirine karıştığı bir kaos ortamının içine düşerler.
Bu çarpık mantığa göre hakimiyet ve kural koyma yetkisi
sadece insanların elindedir. Allah'ın emir ve yasakları insanların
hayatından tek tek çıkarılmıştır. Bu nedenle hak dinin kurallarını
hayatına sokan, Allah'ın rızasından başka hiçbir gücün kanaatine
önem vermeyen bir kişi, hemen dikkat çeker ve cahiliye insanlarının
olumsuz tavırları ile karşılık görür. Ancak elbette ihlas sahibi
bir insan bu olumsuz tavırlara hiç önem vermez, çünkü tek amacı
dünyada Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaktır.
Ancak insanlara tapınma dininin "insanlar ne der, ne
konuşur, ne düşünür" gibi kıstasları, iman olarak zayıf olan bazı
insanları da etkisi altına alabilir. Bu ise, Kuran ahlakını tam
yaşayamamalarına, anlayış ve tavır olarak gerçek Müslümanlardan
çok, bu batıl dinin mensuplarına benzemelerine neden olur. Bu kişiler
"hayatın gerçekleri" aldatmacasının yoğun etkisi altında, yaşamları
boyunca dinin tam içine girmeden sapkın bir anlayış içinde yaşarlar.
Kuran'da imana karşı kalplerinde hastalık bulunan bu insanların
durumu şöyle açıklanmaktadır:
Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla.
Allah kimi saptırırsa, artık sen ona yol bulamazsın." (Nisa Suresi,
143)
Bulaşıcı bir hastalık gibi insanları etkisi altına
alan bu batıl din, zayıf bir irade ve kişiliğe sahip bu insanları,
Allah'ı anmaktan, O'nun rızasını gözetmekten uzaklaşmış insan kitleleri
haline getirir. Ancak içinde bulundukları bu hatalı anlayış, çoğunluğun
etkisiyle kendilerine o kadar makul görünür ki, bunun içinden çıkmak
için bir çaba harcama ihtiyacı dahi hissetmezler.
Bu nedenle gerek kendi mensuplarını gerekse de imanı
zayıf olan bazı kişileri etkisi altına alan bu batıl dinin temel
mantıklarını örneklerle anlatmakta yarar vardır. Böylece insanlar
içinde bulundukları çarpık ruh halini teşhis edebilecek ve samimi
olanlar bu batıl dinden Allah'ın izniyle kurtulabileceklerdir. İlerleyen
sayfalarda, insanlara tapınma dini içindeki "desinler" mantığının
ortaya çıkardığı kalıplardan bazılarını örneklendireceğiz.
"İyi Huylu" Desinler
Kuran'da güzel ahlaklı olmanın önemi birçok ayette
vurgulanır. Peygamberlerin güzel ve yumuşak huylu olduklarından,
kötülüğe iyilikle karşılık veren, sabırlı, dirayetli, Allah korkuları
yüksek insanlar olduklarından bahsedilir. Örneğin Hz. İbrahim, samimi
olarak Allah'a yönelmiş, güzel ahlakıyla öne çıkmış bir peygamber
olarak şöyle tanıtılır:
Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden
(Allah'a) yönelen biriydi. (Hud Suresi, 75)
Tüm peygamberlerin ve salih müminlerin ahlaklarının
temelini, Allah'a olan derin teslimiyetleri oluşturmaktadır. Müminler,
sadece Allah'a kulluk eden, O'nun rızası dışında başka hiçbir varlığın
rızasına değer vermeyen insanlardır. Asıl önemli olan tüm kainatın
yaratıcısı olan Allah'ın beğendiği ahlak güzelliğine sahip olmaktır.
Bu nedenle güzel huylu olmalarının temelinde de Allah'ın beğenisini
kazanma amacı yatar.
Oysa cahiliye insanı için sistem bunun tam tersi yönde
işler. İnsanlara tapınma dini içinde yaşayan bir kişi, kurallarını
ezbere bildiği bu dinin gereklerini yerine getirerek, kendi deyimleri
ile "insanların nabzına göre şerbet vererek" yaşamanın doğru olduğunu
düşünür. İyi huylu bir karakter gösterse bile, bunun temelinde,
etkilemek istediği insanların hoşnutluğu, elde etmek istediği maddi
değerler gibi yine kendi özel çıkarları vardır.
Bu amaçlarına ulaşmak ve istediği çıkarları elde etmek
için de elinden gelen en yüksek gayreti gösterir. Neredeyse hiç
hatasız denecek şekilde güzel huylu olur. Örneğin bulunduğu ortam
gerektiriyorsa, fakirlere yardım eder, merhamet gösterileri yapar,
dürüstlüğün insanoğlu için ne kadar önemli bir fazilet olduğunu
etrafına anlatır. Mütevazi bir kişilik sergiler. Kötülüğün insanlığa
nasıl büyük zararlar getirdiğini vurgulayan konuşmalar yapar. Son
derece neşeli, sevgi dolu ve sabırlı görünür. İnsanlar da bu görüntü
karşısında ona güvenirler, sevip kendisini dost edinirler. Ne kadar
iyi huylu bir insan olduğunu etraflarındaki diğer insanlara anlatırlar.
Ne tür yardımlar yaptığından, fakir bir çocuk gördüğünde ne kadar
merhametli davrandığından yoldaki yaşlıya nasıl saygı gösterdiğine
kadar yaptıklarını tek tek örneklendirirler. Yolda bulduğu cüzdanı
karakola teslim ettiğini, ayağı ağrımasına rağmen otobüsteki yerini
hamile bir kadına verdiğini, geç saate kadar işte kalıp çalışmış
olmasına rağmen ertesi gün tam saatinde işine geldiğini ve yorgunluğunu
hiç belli etmediğini dilden dile aktarırlar. O kişi de sırf insanlar
kendisi için "güzel huylu, çalışkan, merhametli, dürüst" desinler
diye bunları büyük bir özveri ile yapar.
Başka bir kişi bayram günlerinde Darülaceze'ye giderek
oradaki insanlara küçük hediyeler verir. Kimsesiz çocuklar için
yaptırılan bir yuvaya çeşitli eşyalar hediye eder. Sonra bu yaptıklarına
başka insanların şahit olması için yakın çevresinde uygun bir şekilde
bu yaptıklarını anlatır. Adeta kendi reklamını yapar. Ya da bir
hastanenin belli bir bölümünün yenilenmesi için büyük bir bağış
yapar.
Elbette buraya kadar verdiğimiz örnekler gerçekten
güzel fiillerdir. Ama unutulmamalıdır ki tüm bunlar ancak Allah'ın
hoşnutluğu için yapıldığı takdirde bir anlam ifade edebilir. Eğer
insanlardan övgü almak, takdir toplamak amacıyla yapılır, "iyi,
cömert, vicdanlı" desinler gibi bir niyet taşınırsa, bu durumda
kısa bir dünyevi çıkar dışında kişiye sağlayacağı kazanç da olmaz.
Çünkü şartlar zorlaşıp, kişi bu huylarından dolayı zarar görmeye
ya da karşılık görmediğini anlamaya başladığında bu iyiliklerini
hemen terk edebilir. Ama Allah rızası için yapılanlar kalıcı ve
süreklidir, hiçbir şarta ve ortama bağlı olmadan sürdürülür.
Üstelik insanın hatasından dönüp niyetini düzeltmesi
son derece kolaydır. İnsanlara tapınma dinine uymanın, kendisine
zarardan başka bir şey getirmeyeceğini anlayan insanın tek yapması
gereken tevbe edip, Allah'ın hoşnutluğuna niyet etmesidir. Bu, bir
anlık bir karardır ve o andan sonra kişi niyetini bozmadıkça yaptığı
güzellikler de boşa gitmez ve kendisi için bir ecir olarak Allah
katında yazılır. Önemli olan insanın Allah'tan korkması ve O'nun
isteklerini yerine getirmeye niyet etmesidir.
İnsanın Allah'ın kudretini tanıma ve O'ndan gereği
gibi korkma konusunda kararlı olması da çok önemlidir. Çünkü Allah
korkusu olmayan bir insanın ne yapacağı, ne gibi kararlar vereceği
belli değildir. Bu kişi, iyilik yaparken çıkarları gerektirirse
bir anda kötü huylu bir insana dönüşebilir. Bu davranışından dolayı
Allah'tan kötü bir karşılık alabileceğini aklına getirmez. Bir hafta
bambaşka bir karakter sergilerken ikinci hafta o karakterinden eser
kalmayabilir. İnsanlara tapınma dininin kuralları gereği kötülüğe
kötülükle, adaletsizliğe adaletsizlikle karşılık vermeye başlayabilir.
İnandığı dinin acımasız kanunlarını kendisi de uygulamaya başlar.
Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi bu dinde ilah kabul edilen
ve rızası gözetilen, sadece insanlar olduğundan vicdan mekanizması
da insanlara ayarlı şekilde işler. Bu nedenle de Allah'ın insanlardan
nasıl bir ahlak istediğinin hiçbir önemi olmaz. Oysa Müslümanlar
karşılarında kötülük yapan, adaletsizlikle hükmeden insanlara, acımasız,
zalim, vicdansız kişilere de güzel ahlakla karşılık verirler. Hiçbir
şartta Allah'ın razı olacağı güzel davranışları terk etmezler.
Dolayısıyla iman edenlerin güzel ahlaklarında hiçbir
zaman aksi yönde bir farklılaşma ya da gerileme olmaz, daima itidalli
ve insaniyetlidirler. Çünkü onların hayat amacı, Allah'ın sevdiği
kullardan olma temeli üzerine kuruludur. Allah Kuran'da bu ahlakı
insanlara şöyle açıklamaktadır:
Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek
sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle
savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret
mutluluğu) onlar içindir. (Rad Suresi, 22)
"Zengin, Cömert, Para Harcamayı Sever" Desinler
İnsanlara tapınma dini içinde insanların zenginliklerine
çok fazla önem verilir. Bu batıl dine göre zenginlik güç demektir.
Bu gücü elinde bulunduran da toplumda son derece kayda değer bir
takım imtiyazlara sahip olmalıdır. Nitekim en zengin kişi en çok
rağbet gören, en çok dostu olan, en özenilecek kişi olarak tanımlanır.
Böyle bir kimse zenginliğin, sözde tüm kapıları kendisine sonuna
kadar açacağını zanneder. Bu nedenle toplum içindeki kimi insanlar
bu yönlerini ön plana çıkarmak için yoğun gayret sarf ederler. İnsanların
kendileri hakkında, ne kadar zengin ve para harcamayı seviyor diye
düşünmeleri için birçok girişimde bulunurlar. Zenginliklerini ortaya
koyacak harcamalardan asla kaçınmazlar. İnsanların bu konudaki kanaatlerini
iyice sağlamlaştırmak için zenginliklerini vurgulayacak giyim, araba,
ev gibi her türlü harcamada cömert ve hatta kimi zaman müsrif davranırlar.
Evlerinin dekorasyonunu, zenginlerin özellikle de sosyetenin değer
vereceği ölçülerde yapmaya özen gösterirler.
Sosyete o yıl dekorasyonda yeşili tercih ediyorsa hiç
beğenmeseler bile onlar da yeşili kullanır, kırmızı modaysa kırmızıyı
tercih ederler. Hiçbir yönleriyle onlardan eksik kalmak istemezler.
Bunu adeta bir gurur meselesi haline getirirler. "Desinler, düşünsünler"
mantığının etkisi altında, tüm hayatlarını, zenginliklerini vurgulayacak
eylemler yaparak geçirirler. Yaz tatillerini o senenin en moda tatil
kampında, kış tatilini en moda kayak merkezinde geçirirler. Çocuklarını
yurt dışında okutur, kıyafetlerini belirli ülkelerden getirtirler.
İçinde bulundukları çevreler "onların da var" desinler diye en pahalı
yatı alır, kendileri binmeseler de bir limanda demirleyip insanlara
sergilerler. En çok nisbet yapmayı istedikleri insanları bu yatlarla
gezdirirler. En pahalı içecekleri, en pahalı yiyecekleri ikram ederek
hiçbir konuda onlardan geride kalmadıklarını iyice vurgularlar.
Elbette insanın imkanı varsa ve zevk alıyorsa yukarıda
saydığımız fiilleri yapmasının bir sakıncası yoktur; aksine eğer
bunları gerçekten istediği için yapıyorsa bunlar birer nimet ve
güzelliktir. Ama burada söz konusu olan bazı insanların taşıdıkları
çarpık mantıktır. Bu gibi insanların elde etmeyi istedikleri tek
bir amaç vardır: O da kendileri için "zengin, cömert, para harcamayı
sever" denmesi. Bunu duymak, o kişilerde nefsani tatmin sağlar,
morallerini yükseltir, motivasyonlarını artırır. Tersinde ise allak
bullak olurlar; tüm moralleri bozulur, karamsarlığa kapılır, hiçbir
şeyden zevk alamazlar. Oysa aynı kişilerden, bu gayreti din ahlakının
insanlara anlatılması, Allah'a iman edenlerin sayısının artması
için göstermeleri istense büyük bir olasılıkla bu teklifi hemen
geri çevirirler. Çünkü Allah'ın rızasını kazanmak, insanların rızasını
kazanmak kadar kendilerine cazip gelmez. Bunda dünyevi çıkar sağlayacakları,
içinde yaşadıkları toplumu etkileyecekleri, onların övgüsünü kazanacakları
bir yön bulamazlar.
Oysa insan ahiret günü tüm sahip olduklarını arkasında
bırakacak ve Rabbimizin huzuruna tek başına çıkacaktır. Rızalarına
son derece önem verdiği, adeta ilah olarak gördüğü, gözlerine girmek
için elinden gelen tüm gayreti sarf ettiği insanları ise arkasında
bırakacaktır. Bu insanların hiçbiri, ona ufak da olsa bir yardımda
bulunamayacak, kendisini Allah'a karşı koruyamayacaklardır. Allah
bu batıl dinin mensubu olan insanlara ahirette karşılaşacakları
durumu şöyle haber vermektedir:
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de)
'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' Bize geldiniz ve
size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten
ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda
görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır
ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır. (Enam
Suresi, 94)
"Onun Arkadaşı" Desinler
Bu batıl din içinde yaşayan insanlar yaşadıkları sosyal
çevre içinde güzel, yakışıklı, zengin ya da ünlü olduğu için bir
kişiyi arkadaş edinirler. Onlar için bu kişinin ahlakının hiçbir
önemi yoktur. Örneğin çok güzel bir kızın arkadaşı olarak bilinmek
için o kızın tüm kaprislerine boyun eğer. Etrafında sükse yapmak,
kendisi için, o kızın en yakın arkadaşı dedirtmek için çaba sarf
eder. Onunla birlikte görülmek için çaba harcar.
Aynı durum, zengin biriyle arkadaşlık yapan bu zihniyetteki
kişi için de geçerlidir. Onunla konuşuyor ya da aynı masada oturuyor
olmak, birlikte gülmek, o kişinin kendisine adıyla hitap edecek
kadar yakın olması, kendisine espri yapması, telefon açması, evine
gelmesi ya da o kişinin arabasına binerken insanlar tarafından görülmesi
gururunu okşar. İnsanların onun hakkında "o zengin kişinin arkadaşı,
ne kadar güzel, ne kadar şanslı" dediklerini düşündükçe bunun dünyadaki
en önemli başarılardan biri olduğunu zanneder. Kendini o kişiyle
arkadaş olduğu için çok önemli bir insan gibi hisseder. Bu nedenle
de onun tüm kaprislerine, kimi zaman zalimliğine ve bencilliğine
sırf insanlar "onun arkadaşı" diye bilsinler diye katlanmayı göze
alır.
Oysa insanın, dostluklarını Allah rızası temeli üzerine
kurması gerekir. Çünkü insan aradığı güç ve onuru ancak Allah'a
kulluk ederek kazanabilir. Kuran'da insanların aradığı tüm güç ve
onurun Kendisine ait olduğunu Allah şöyle bildirmektedir:
Onlar, mü'minleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler)
edinirler. 'Kuvvet ve onuru (izzeti)' onların yanında mı arıyorlar?
Şüphesiz, 'bütün kuvvet ve onur,' Allah'ındır. (Nisa Suresi, 139)
Yukarıda bahsettiğimiz amaçlar gözetilerek kurulan
dünyevi dostluklardan ise kişi ancak, zarara uğramış ve küçük düşmüş
olarak çıkabilir. İnsanların dikkatini çekmek, arkasından gıpta
ile konuşmalarını sağlamak için kurduğu bu dostluklar hiçbir beklentisine
gerçek anlamda cevap veremez. Karşısındaki insan Kuran ahlakını
yaşamadığı sürece ondan gerçek bir dostluk, yakınlık, vefa, sadakat
göremez. Dünyada birtakım çıkarlar elde etmiş görünse de, Kuran
ahlakından uzak bir arkadaş, insanın ahirette büyük bir kayba uğramasına
neden olur. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirir:
Gerçekten bunlar, onları yoldan alıkoyarlar; onlar
ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. Sonunda
Bize geldiği zaman, der ki: "Keşke benimle senin aranda iki doğu
(doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun
sen)." (Zuhruf Suresi, 37-38)
"Her Zaman En Doğrusunu O Bilir" Desinler
İnsan aciz bir varlıktır ve Allah'ın kendisi için belirlediği
kaderin dışına çıkması imkansızdır. Çünkü kainattaki herşey Allah'ın
belirlediği kader doğrultusunda varlığını sürdürmektedir. Allah
Kuran'da Kamer Suresi'nde "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık"
(Kamer Suresi, 49) ayetiyle bu gerçeği bildirmektedir.
İnsan, Allah nasıl belirlemişse o şekilde yaşayabilir.
Örneğin nerede ne hata yapacağı veya nerede başarılı olup nerede
başarısız olacağı önceden bellidir ve zamanı geldiğinde bunları
an an yaşar. Her ne önlem alırsa alsın bu kaderin dışına çıkamaz.
Eğer 500 kere aynı hatayı yapacağını Allah kaderinde belirlemişse,
her ne yaparsa yapsın bu sayının ne bir altına ne de bir üstüne
çıkmayı başarır. Tam 500 kere aynı hatayı tekrarlar. Böyle bir durum
söz konusu iken, insanın hala hayatı boyunca herşeyin en doğrusunu
yaptığını, en doğrusunu bildiğini iddia etmesi akılcı bir düşünce
olmaz.
Ancak Allah inancı olmayan ve tüm kainatın tesadüfler
sonucu var olduğunu düşünen bir insan bu apaçık gerçeği kabullenemez.
Bunun bir sonucu olarak da insanları etkilemenin kendi elinde olduğunu
düşünür. Bu çarpık inanç onu insanlara kendini ispatlamak için büyük
bir çaba harcamaya iter. Öyle zekice davranmalıdır ki, herkes herşeyin
en doğrusunu onun bildiğini düşünmelidir.
Örneğin bir kişi ekonomi konusunda iddialıysa, "o ekonomi
ile ilgili herşeyi bilir" denebilmesi için, bu konuda kendisine
sorulan her soruya doğru cevap vermesi gerekmektedir. Bunun için
de gece gündüz demeden çalışması, okuması, gündemi takip etmesi
zaruridir. Ya da tarih konusunda iddialı bir kişi ise, dünya siyasi
tarihinde yeri olan önemli bir olayın tam tarihini, kimler arasında
yaşandığını detaylarıyla bilmek zorundadır. Bunun için de yine senelerce
çalışması gerekmektedir. Sadece bunlar da değil, eğer spor konusunda
iddialı bir insansa her gün saatlerce antreman yapması, her yarışmayı
kazanması, bunun için gerekirse sosyal hayatını, arkadaşlarını,
ailesini ikinci plana atması gerekmektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki tüm bunlar dünyaya yönelik
çabalardır. Elbette bu çabayı göstermek, dünyada başarılı olmak
da güzeldir. Ama bu başarıyı elde etmek için Allah'ın rızası unutuluyorsa,
bunun o insana getireceği sonuç zarardır. İnsan bu dünyada belirli
bir başarıya ulaşsa bile, ahirette Allah'ın razı olacağı şekilde
yaşamadığı için -Allah'ın dilemesi dışında- ahirette sonsuza kadar
kaybedecektir.
Üstelik insan Allah'ın huzurunda çok aciz bir konumdadır.
Hayatı boyunca herhangi bir alanda çok başarılı olan bir insan,
günün birinde ummadığı bir olayla karşılaşarak bu başarısını kaybedebilir.
Örneğin dünya siyaseti konusunda çok bilgili, her an kendisine danışılan
bir insan, günün birinde geçirdiği bir rahatsızlık sonucu hiçbir
şey hatırlamayan, aciz bir insan konumuna gelebilir. Ayrıca insan
unutmamalıdır ki, Allah'ın sonsuz bilgisi karşısında kendi bilgisi
bir hiçtir. Çünkü insanın sahip olduğu tüm bilgiyi kendisine öğreten
de Allah'tır. Unutulmamalıdır ki
" …her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen
vardır." (Yusuf Suresi, 76)
En üstün ve mutlak bilgi sahibi olan ise, yüce Rabbimizdir.
Bu yüzden herşeyin en iyisini bilme, istediği alanda çok başarılı
olma iddiasında olan bir insan bu konuda gösterdiği çabanın yanında
Allah'ın razı olacağı, güzel ahlaklı bir kul olabilmek için çalışmalıdır.
Gerçek kurtuluş ancak bu şekilde mümkün olabilir.
"Her Ortama Uyar" Desinler
Kitabın başından beri üzerinde durduğumuz gibi, cahiliye
toplumunda bir insan, kendini, içinde yaşadığı sosyal çevrenin kurallarına
ve yaşam tarzına uymak zorunda hisseder. O çevre kendisinden ne
yapmasını istiyorsa, karşılarında nasıl bir insan modeli görmek
istiyorsa bunu yapmak için çaba harcar. Çoğu zaman Kuran ahlakına
ters düşen veya kendisine zarar verecek şeyleri yapmaktan çekinmez.
İnsanlara tapınma dininin adeta bir ibadeti hükmünde olan "her ortama
uyar" desinler mantığına ters düşmek istemez.
Örneğin efendi karakterli bir genç, grup arkadaşları
dejenere ve saygısız ise, kendisi böyle olmadığı halde onların hayatına
uyum sağlamaya çalışır. Grubundan dışlanmamak, onların tabiri ile
"geri kafalı", "anne kuzusu" gibi ithamlarla yüzyüze gelmemek için
karakterinden tavizler vermeye başlar. Ya da arkadaşları sigara
içiyor diye, sağlığına zarar vereceğini bile bile o da sigara içmeye
başlar. Hatta kimi zaman bir kişi Allah'a iman ettiği halde, içinde
yaşadığı çevre dindar olmadığı için onlara kendini çok farklı tanıtır.
Bu çevreden dışlanmamak için ibadetlerini yapmamaya başlar. Oysa
bunların tümü insanların rızasını kazanmak, onları hoş tutmak için
yapılmaktadır. Bunu yapan kişilerin dünyada ve ahirette uğrayacakları
zararı mutlaka düşünmeleri, Allah'a hesap verecekleri günden korkup
sakınmaları gerekmektedir.
Sosyal çevreye uyum sağlama bahanesi ile, doğruları
terk etmek, ahlaksızlıklara göz yummak toplumsal açıdan da büyük
bir tehlikedir. Özellikle gençler arasındaki ahlaki dejenerasyonun
temelinde bu bozuk mantık yatmaktadır. Bu çevrelerde uyuşturucu
kullanan, alkol tedavisi gören ya da fuhuş yaparak hayatını kazanan
insanlara bu durumlarının nedeni sorulduğunda öne sürdükleri en
önemli mazeretlerden biri, çevrelerine ayak uydurmak için böyle
bir yola yönelmek zorunda kaldıklarıdır.
Oysa Allah katında, insanların başka insanlara karşı
böyle bir sorumlulukları yoktur. Allah insanları sadece Kendi rızasını
gözetmeleri ve Kuran ahlakının hükümlerine uymaları konusunda sorumlu
tutmaktadır. Bunun dışındaki amaçlarla yapılan her türlü hareket
insanları sadece kötü yola sevk eder, yaratılışına aykırı eylemler
içine girmesine neden olur. Tüm hayatı büyük bir vicdan azabı içinde,
sıkıntı çekerek tükenir. Kuran'da Allah kötü arkadaşlar edinenlerin
bu durumunu şöyle açıklamaktadır:
Allah'tan başka, kendisine ne zararı dokunan, ne
yararı olan şeylere yakarır. İşte bu, en uzak bir sapıklıktır. (Ya
da) Zararı, yararından daha yakın olana tapar; ne kötü yardımcı
ve ne kötü yoldaştır. (Hac Suresi, 12-13)
Buraya kadar insanlara tapınma dininin "desinler" kuralının
bazı temel başlıklarını ele aldık. Ancak söz konusu batıl dinin
içeriği elbette bunlarla sınırlı değildir. Bu dinin içinde yaşayan
insanın neredeyse attığı her adım insanların kendisi için iyi şeyler
düşünmeleri, kendisinden razı olmaları temeli üzerine kuruludur.
Kişilerin kafası tamamen bu mantıkla kuşatılmış olduğundan, yaşamının
her anı bu çaba ile sürer.
Ancak aynı toplumda yaşasalar da samimi iman sahipleri
bu cahiliye dininin mensuplarından farklıdırlar. Onlar aynı işleri
yapıyor görünseler de, niyet olarak insanlara değil Allah'a yönelmişlerdir.
Onlar, insanların hiçbir gücü olmadığını, tüm gücün Allah'ın olduğunu
kavramışlardır. Onlar da insanları memnun edecek davranışlarda bulunabilirler;
ancak bunu yaparken de Allah'ın rızasını kazanmayı amaçlamışlardır.
Allah'ın emrettiği gibi insanlara karşı güzel ahlak gösterirler;
bu da hem Allah'ın rızasını kazandırır hem de insanların hoşnut
olmasını sağlar.
|