|

İnsanlar Hangi Yalanlarla Kendilerini
Kandırıyorlar
Şeytan insanları çeşitli mazeretlerle, telkinlerle, aldatıcı davetlerle
kendi yoluna çekmeye çalışır. İnsanlara yaratılış amaçlarını unutturarak,
onları dünyevi çıkarlara, geçici ideallere yöneltir. Eğer bir insan
şeytanın bu çağrısına uyar ve herşeyi yaratmış olan Rabbimizin çağrısından
yüz çevirirse, işte o zaman doğruyu görebilmesi mümkün olmaz. Allah
Kuran'da böyle insanların durumunu haber vermiştir. Zuhruf Suresi'ndeki
konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten
gelirse, Biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık
bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları
yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette
olduklarını sanırlar. Sonunda bize geldiği zaman, der ki: "Keşke
benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı.
Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen)." (Bu söylenmeleriniz,) Bugün
size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz
azapta da ortaksınız. Öyleyse sağır olanlara sen mi dinleteceksin
veya kör olan ve açıkça bir sapıklık içinde bulunanı hidayete erdireceksin?
(Zuhruf Suresi, 36-40)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Allah bu insanları sağır ve
kör olarak nitelendirmiştir. Kuşkusuz burada söz konusu olan, fiziksel
anlamda bir sağırlık ve körlük değildir. Allah bu insanların manevi
açıdan kör ve sağır olduklarına, doğru yola yapılan daveti duymazlıktan,
gerçekleri görmezlikten geldiklerine dikkat çekmiştir. Kısacası
bu insanlar akıl ve vicdanlarına uymayarak Allah'ın emirlerini ve
hesap gününü göz ardı etmekte ve bu şekilde kurtulabileceklerini
zannetmektedirler. Oysa bu insanlar yalnızca kendilerini kandırmaktadırlar.
Şunu öncelikle belirtmeliyiz: Kendilerini kandıran insanlar dünya
üzerinde az sayıda bulunan, istisna kişiler değildir. Kuran'da bildirildiği
gibi "...Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar,
bundan dolayı yüz çeviriyorlar." (Enbiya Suresi, 24) Ve yine
"...insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar." (Rum
Suresi, 8)
Burada söz edilen kişilerden olmamak için herkesin kendisi adına
bir kez daha düşünmesi ve kendini kandıranlardan olmamak için çaba
göstermesi gerekmektedir. Çünkü dünyadayken doğrulara gözlerini
kapatarak kendini kandırmak, ahirette insana yarar değil büyük bir
zarar verecektir.
Düşünmeyince "Aklıma gelmedi, bilmiyordum"diyebileceğini
zannedenler
İnsanın hayatı boyunca yaşadığı her anı bir filmin karelerine benzetecek
olursak, bir yaşamın trilyonlarca kareden oluştuğunu düşünebiliriz.
Bu trilyonlarca kareden her biri insan için tanınmış bir fırsat
demektir. İnsanın hayatındaki her an, gerçekleri düşünmesi, doğruları
görebilmesi için hesap gününden önce kendisine verilmiş bir nimettir.
Bu nimeti hayra kullananlar, düşünerek dünya hayatının gerçek yönünü
kavrayabilen insanlardır. Düşünmeyenler ve yaşamlarını gaflet içinde
sürdürenler ise, bu fırsatı değerlendiremezler.
Kuşkusuz düşünmek kavramından herkes farklı bir anlam çıkarabilir.
Kiminin "düşünmek"ten anladığı, geleceği düşünmektir. Geleceğe dair
planlar yapmak, yatırımlarda bulunmak düşünmenin bir göstergesidir
onlar için... Kimi ise düşünmeyi geçmişin muhasebesini yapmak olarak
görür. Durmaksızın geçmişte yaptıklarını, kazandıklarını veya kaybettiklerini
düşünür durur. Kimi ise "yalnızca bugünü düşünmenin, yarını hiç
düşünmemenin" faydalı olduğuna inanır. Bu, onun hayat görüşüdür.
Günü gününe yaşar; belli bir amacı ve izlediği yolu da yoktur. Sabah
kalktığında kahvaltıda ne yiyeceğini düşünür, işe giderken hangi
vasıtaya bineceğini düşünür, öğlen yemeğine kimlerle çıkacağını
düşünür, akşam gelecek misafire ne yemek yapacağını düşünür, hangi
şirketin hisse senetlerini almasının karlı olacağını düşünür, ertesi
günkü futbol maçına bilet bulup bulamayacağını düşünür, okul partisine
kiminle gideceğini düşünür… Kısacası çoğu insanın zihni sürekli
günlük, sıradan ve sathi düşüncelerle doludur.
İşte yeryüzündeki yüz milyonlarca insan bu ve benzeri düşüncelerle
ömrünü geçirir. Ve görülen odur ki, insanlar bu tarz konular dışındaki
derin konular üzerinde düşünmeye pek yanaşmazlar. Ancak burada "düşünmek"ten
kastedilen insanın yaşamının amacını, çevresindeki yaratılış delillerini,
Allah'ın kainatta tecelli eden muhteşem sanatını, ölümü, ahireti,
hesap gününü düşünmektir. İşte insanların çoğunluğunun eksik olduğu
yön budur.
İnsanlar düşünün; senelerce eğitim görüp, biyolog, mühendis, tıp
doktoru, profesör olur, ama hayatında bir kez bile hiç yokken nasıl
var olduğunu, bunun da mutlaka bir amaç üzerine olduğunu düşünmezler.
Tez hazırlar, doktora yapar, asistan olur, öğretim üyesi olur, insanlara
şifa dağıtan bir doktor olur, avukat olurlar, ama niçin ve nasıl
yaratıldıklarını, yaratılışlarını Allah'a borçlu olduklarını hiç
düşünmezler. Kitaplar yazar, televizyonlarda açık oturumlara katılır,
her konuda düşünüp fikir beyan ederler, ama bir kere olsu,n ölümü
ve sonrasında Allah'a verecekleri hesabı akıllarına getirmezler.
İşte böyle insanlar büyük bir ziyan içindedirler. Çünkü her insan,
er ya da geç ölümle karşılaşacak ve Allah'a olan kulluğundan sorguya
çekilecektir. "Düşünmemiş" olmak bu insana bir yarar sağlamayacaktır.
Her insan Allah'ın varlığını, yaratılış amacını, nasıl kulluk etmesi
gerektiğini düşünüp anlayabilecek bir bilince ve vicdana sahiptir.
Nitekim kendileri için en hayati konuları düşünmeyen bu insanlar,
işlerine gelen bir konuyu gayet iyi düşünüp hesaplayabilirler. Örneğin,
ticari bir iş söz konusu olduğunda paralarını nasıl değerlendireceklerini
çok iyi bilirler; bu konuda her aşamayı düşünürler. İşlerinde çok
zor problemlerin üstesinden gelebilirler; her detay için ayrı bir
tedbir düşünebilirler. Sahip olmak istedikleri bir şey olduğunda,
bunun için çok uzun vadeli planlar yapıp, bunları aşama aşama uygulayabilirler.
Kısacası insanlar dünyaya yönelik çıkarları olan konuları gayet
iyi düşünebilirler.
İşte bu yüzden ahirette "düşünemedim", "akledemedim" gibi mazeretler
-Allah'ın dilemesi dışında- kabul görmeyecektir.
Her yeni doğan insan, Allah'ın yarattığı dünyaya adımını atar.
Dünya üzerinde, gözünü nereye çevirirse çevirsin muhteşem bir yaratılış,
kusursuz bir tasarım ve en ince detayına kadar planlanmış sistemlerle
karşılaşır. Karşılaştıkları üzerinde düşünen insan, tüm bunların
yaratılmış olduğunu rahatlıkla kavrayabilir. Ama günlük yaşamın
ve dünyevi hırsların içinde boğulmuş olan bir kişi, bu gördüklerine
"tesadüf" der geçer. Oysa bu insana sıradan bir tablo gösterseniz
ve "bu tesadüfen kendi kendine çizilmiş olabilir mi?" deseniz, "elbette
hayır, bunu çizen bir sanatçı mutlaka vardır" der. Ama aynı insan,
çevresindeki olağanüstü sanatı kimin, neden yarattığını düşünmekten
kaçınır.
Aynı şekilde, insanlar dünyadaki yaşamlarının geçici olduğunu ve
asıl yaşamın ölümün ardından başlayacak olan ahiret hayatı olduğunu
da düşünmekten kaçınırlar. Her gün pek çok kişinin ölümüne şahit
olurlar, ama kendi ölümlerini akıllarına getirmezler. Hiç ölmeyecekmiş
gibi dünyaya yönelik kapsamlı planlar yaparken; ölümden sonrası
için bir hazırlık yapmazlar.
İşte bu insanlar, kendilerini bile bile zarara sokmuş olurlar.
Çünkü insanın yaratılış amacını, Allah'ın tüm evrende tecelli eden
sanatını, ölümü, ahireti, hesap gününü düşünmesi son derece kolaydır.
İnsanların zannettikleri gibi tüm bu saydıklarımızı "düşünmek" karmaşık
ya da zor bir iş değildir. Bunun için uzun araştırmalar yapmaya,
çok kapsamlı bir eğitim görmeye, karmaşık bilgiler öğrenmeye de
gerek yoktur.
Örneğin, her gün gördüğü atmosferin tam insanın nefes alabileceği
şekilde yaratılmış olması, her gün gökyüzünde gördüğü bir kuşun
uçmak için ihtiyaç duyduğu en uygun kanat yapısı, çevresinde gördüğü
rengarenk dünya, vicdanlı her insanı Allah'ın muhteşem yaratışını
düşünmeye sevk eder. Yine aynı şekilde, her gün etrafında yüzlerce
insan ölürken kişinin bir gün kendisinin de öleceğini düşünememesi
imkansızdır. Eğer insan vicdanının sesine kulaklarını tıkamaz, kendini
boş işlerle oyalamaz ve dünyevi kıstaslarla kandırmazsa, bu düşünceler
kaçınılmaz olarak zihninde oluşacaktır.
Ancak insanın, gerçekler üzerinde derin düşünmek ve gaflete kapılmamak
için irade göstermesi şarttır. Unutulmaması gerekir ki, her insanın
şeytan gibi bir düşmanı vardır. Şeytan insanların düşünmelerini
ve böylece gerçekleri fark edip Allah'a yönelmelerini istemediği
için mutlaka bunu engellemek isteyecektir. Bunun için de insana
sinsice telkinlerde bulunmaya başlayacaktır. İşte bu konuda insanların
en çok etkilendikleri telkinlerin başında, "düşünmeyince sorumluluklarından
muaf olacakları yalanı" gelir. Bu telkine kulak veren insanlar,
kendilerine sorulduğunda, "aklıma gelmedi, bilmiyordum, kimse bana
söylemedi" diyerek kurtulacaklarını zannederler, ama kendilerini
kandırırlar.
Oysa insanlar kendi kendilerine bu oyunu oynarlarken, kendilerine
şah damarlarından daha yakın olan Allah, yaptıkları herşeyden, görmezlikten
ve anlamazlıktan geldikleri her düşünceden haberdardır. Dolayısıyla
Allah'a karşı olan sorumluluklarını görmekten kaçan insan, aslında
kendi kurduğu tuzağa kendisi düşer; düşünmemekle sadece ve sadece
kendisini kandırmış olur. Ahirete gittiğinde ise kaçtığı gerçekleri
yaşayarak görür ve Allah'ın huzurunda hesap verirken "bilmiyordum,
aklıma gelmedi, düşünemedim" gibi samimiyetsiz mazeretlerin geçerli
olmadığını açıkça anlar.
Allah bir ayetinde insanları, hesap gününün
"zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün..."
olduğuna dair uyarmıştır. (Mümin Suresi, 52)
Başka ayetlerde de bu gerçek haber verilmiştir:
Artık o gün, zulmedenlerin ne mazeretleri
bir yarar sağlayacak, ne (Allah'tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir.
(Rum Suresi, 57)
"Biliyordum, ama zaman ve şartlar müsaade
etmedi" diyerek kendini kandıranlar
Allah Kuran'ı tüm insanlara yol gösterici bir kitap olarak göndermiştir.
Kıyamete kadar tüm insanlar Kuran'da bildirilen emirleri yerine
getirmekle, ibadetleri uygulamakla yükümlü tutulmuşlardır. Allah'ın
Kuran'da istisna olarak bildirdiği durumlar dışında her insan ibadetleri
yerine getirip getirmediği konusunda din günü hesap verecektir.
İşte bu yüzden Allah'ın bildirdiği durumlar dışında kendi kendine
birtakım mazeretler uydurarak, Allah'a kulluk görevini yerine getirmeyen
kişi, kendisini aldatmış olur. Bu açık gerçeğe rağmen insanlar sürekli
olarak içinde bulundukları şartları bahane eder ve Allah'a karşı
olan sorumluluklarını göz ardı ederler. Okul yıllarında ayrı, iş
hayatına atılınca ayrı, evlenince, çocukları olunca ayrı bahaneler
ileri sürerler. Dini yaşamaya samimi niyetleri olmadığı için çeşitli
konuları ibadetlerini yerine getirmelerine engel olarak görürler.
Öne sürdükleri engellerden en başta gelenleri de müsait zamanlarının
olmaması ve şartların uygun olmaması iddiasıdır.
Günlük yaşamları içinde insanlar pek çok işe rahatlıkla zaman ayırırlar.
Özellikle bir çıkarları söz konusu olduğunda, gerekirse başka isteklerinden
fedakarlık eder, ama yine de o iş için gereken zamanı ayarlarlar.
Ayrıca bulundukları şartlar o işi yapmalarını engelliyorsa, bu engelleri
kaldıracak çözümleri de çok çabuk düşünüp bulurlar. Ancak insanların
geneline bakıldığında ibadetler konusunda aynı kararlılığı göstermedikleri
görülür.
"Namaz kılmak istiyorum, ama hiç zaman bulamıyorum", "çalışıyorum,
nasıl oruç tutabilirim", "okula gidiyorum, ders çalışmam lazım,
ibadete vakit ayıramam", "burası yazlık, burada oruç tutamam" gibi
mazeretler öne süren insanlara çevrenizde sık sık rastlamışsınızdır.
Aynı şekilde "sabırlı bir insan olmak istiyorum, ama olaylar çok
üst üste geliyor", "öfkelenmek istemiyorum, ama ortam çok stresli"
benzeri bahanelerle çirkin bir ahlak gösteren insanları çokça görmüşsünüzdür.
Bu insanlar aslında Allah'ın dinine karşı samimiyetsiz bir yaklaşım
içindedirler. Çünkü biraz önce de belirttiğimiz gibi, insanlar dünyaya
yönelik bir çıkar umduklarında, zamanı ve şartları göz ardı ederek,
gerektiğinde her türlü çözümü bularak istedikleri şeyi yaparlar.
Ama konu kendilerini yaratan ve yaşatan Allah'a karşı yerine getirilmesi
gereken bir sorumluluk olduğu zaman, hemen imkansızlıklardan şikayet
etmeye başlarlar.
Bu konunun daha somut bir şekilde anlaşılabilmesi için şöyle bir
örnek verelim. Bir insana, günde 1 saatini ayırarak bir iş yapması
karşılığında çok yüklü bir miktarda para teklif edilse (örneğin,
aylık kazandığı maaşın 10 mislinin ödeneceği söylense), bu kişi
içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun, hemen teklifi kabul eder.
Üstelik bu insan bir yandan üniversite sınavına hazırlanıyor olabilir
veya aynı zamanda bir işte çalışması gerekebilir. Her ne olursa
olsun, gerekirse uykusundan fedakarlık yapar, gerekirse kendine
ayırdığı vakitten kısar, ama zaman gibi bir konuyu problem olarak
öne sürmez. Aynı şekilde tüm şartlarını da hemen bu işe uygun hale
getirir. Bu, dünya üzerindeki insanların çoğu için geçerli olan,
inkar edilemez bir gerçektir.
İşte bu yüzden, eğer insan aynı kararlılığı Allah'ın rızası için
göstermezse, bu, büyük bir samimiyetsizlik ve vicdansızlık olur.
Üstelik insan yaptığı ibadetler karşılığında üç beş kuruş para ile
kıyaslanmayacak kadar değerli bir kazanca kavuşacak, sonsuza kadar
Allah'ın rahmetini ve cennetini kazanacaktır.
Ama insanların çoğu sahip olmaya çalıştıkları malların, paraların,
taşıdıkları kredi kartlarının, biriktirdikleri dolarların, hoşlarına
giden evlerin, arabaların, güzel giysilerin büyüsüyle dinlerini
bir kenara bırakır, ahireti unutur ve dünyaya yönelirler. "Vaktim
kısıtlı", "çok meşgulüm", "yetiştirmem gereken işler var", "işim
var", "ideallerim var", "ileride yapacağım" benzeri sözlerle kendilerini
kandırır, ahirette kazanç sağlayacakları ibadetlere yönelmezler.
Allah'ın emrettiği güzel ahlakı yaşamaz, namaz kılmaz, oruç tutmaz,
Allah'ın kendilerine verdiklerinden ihtiyacı olanlara vermez, yalnızca
dünyada kazanç sağlamaya çalışarak ömürlerini tüketirler.
Allah dünyada kendilerini kandırarak, öne sürdükleri mazeretlerin
kabul edileceğini zanneden ve bu yüzden ibadetlerini yerine getirmeyen
veya sürekli erteleyen insanların ahirette karşılaşacağı durumu
bize şöyle bildirmiştir:
İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri
şeylerle haber verilir. Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.
Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile. (Kıyamet Suresi, 13-15)
İşte bu yüzden siz de dikkat edin, sakın bu insanlar gibi ahirette
geçerli olmayacak mazeretleri dünyada öne sürerek kendinizi kandırmayın.
Ayette bildirildiği gibi, her ne mazeret ortaya atarsanız atın,
siz aslında bunun geçerli olmadığını kavrayabilecek bir "basirete"
sahipsiniz. Eğer nefsinize uyarsanız, bunun hesabını Rabbimiz olan
Allah'a veremezsiniz. Sizin zaten şu an dünya üzerinde varoluş amacınız
Allah'a kulluk etmektir. Yapmanız gereken diğer işlerin hiçbiri
bundan daha öncelikli ve önemli değildir. Çünkü ebedi kurtuluşunuz,
ancak Allah'ın rahmetini kazanmakla mümkündür.
"Yorgunum, hastayım" diyerek Allah'a ibadet
etmeyenler
İnsanların dini yaşamama konusunda öne sürdükleri mazeretlerden
biri de fiziki rahatsızlıklardır. Örneğin, Allah'a ibadette isteksiz
olan bir kişi gerçekte hasta olmadığı halde, "hastayım, yorgunum"
gibi bahanelerle kendisini ve çevresindekileri kandırma yoluna gider
ve sorumluluklarını yerine getirmez. Oysa bu kişi unutmamalıdır
ki, Allah herşeyi bilir. İnsanın hiçbir hareketi, hiçbir düşüncesi
Allah'tan gizli kalmaz. Aklından geçen her düşünce, kalbinde hissettikleri
ve bilinçaltında gizli olanları Allah bilir. Kuran'da haber verildiği
gibi "…Şüphesiz Allah sinelerin özünde saklı
duranı bilendir." (Al-i İmran Suresi, 119)
Ama dinden ve Kuran ahlakından uzak insanlar, kendilerine Allah'ın
rızasını ve cennetini kazanma fırsatı verilmişken fiziki rahatsızlıklarını
bahane ederek, ibadetlerini bir yana bırakır, nefislerine uymayı
tercih ederler. Bu samimiyetsizliklerinin karşılığını ise ahirette
acı bir azap olarak alırlar. Çünkü Allah'ın emirlerini yerine getirmeme
konusunda öne sürdükleri mazeretlerde samimiyetsizdirler. Gerçekten
fiziksel bir rahatsızlıkları olsa bile, zaten Kuran'da bu gibi durumlarla
ilgili pek çok kolaylık tanınmıştır. Örneğin oruç tutmak Allah'ın
insanlara farz kıldığı ibadetlerden biridir. Dolayısıyla insanlar
Allah'ın bu hükmünü yerine getirmekle yükümlüdürler. İnsanların
bu ibadeti yerine getiremeyecekleri durumları ise yine Allah ayetinde
açıkça bildirmiştir:
(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta
ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde
(tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar
fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için
hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
(Bakara Suresi, 184)
Bu ayette görüldüğü gibi, Allah yolcunun, hastanın içinde bulundukları
durumu hatırlatmış ve onlara oruç ibadetini yerine getirme konusunda
kolaylık göstermiştir. Ayetin devamında da kulları için en hayırlı
olan ne ise ona dikkat çekmiştir. Bir sonraki ayetinde ise Allah,
yine oruçla ilgili bir kolaylık yolu daha bildirmiş ve kulları için
daima kolaylık dilediğini hatırlatmıştır:
Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru
yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan)
Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa
artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler
sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk
dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete)
ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki
şükredersiniz. (Bakara Suresi, 185)
Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, Allah'a samimi olarak iman edenler
için her zaman bir kolaylık yolu mevcuttur. Çünkü Allah'ın dini
son derece kolaydır; Allah insanlar için dini yaşama konusunda hiçbir
zorluk dilememiştir. Allah insanların nelerde zorlanacaklarını,
hangi yükü kaldıramayacaklarını en iyi bilendir. Ve Kuran'da hiç
kimseye gücünden fazlasını yüklemeyeceğini bildirmiştir:
Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister:
(Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa Suresi, 28)
Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını
yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar
hiçbir haksızlığa uğratılmazlar. (Mü'minun Suresi, 62)
İnsanların çoğu ise Allah'ın merhametine ve lütfuna karşılık son
derece nankörce bir ahlak sergilerler. Dünyaya olan hırs ve bağlılıklarından
ötürü, ibadetlerini yerine getirmeme konusunda sürekli olarak başka
şartları bahane olarak öne sürerler. Elbette bunu yapmakla yalnızca
kendilerini kandırır ve zarara sokarlar. Çünkü Kuran'da bildirildiği
gibi, Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır:
Eğer inkar edecek olursanız, artık şüphesiz Allah
size karşı hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için inkara
rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (yararınız) için ondan
razı olur. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez.
Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber
verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir. (Zümer
Suresi, 7)
Dikkat edin, sakın siz de Allah'a kulluk etmekte çekimser davranıp
mazeretler öne sürmeyin. Asla böyle bir samimiyetsizliğe yaklaşmayın.
Unutmayın; samimiyetsizce bir mazereti insan daha aklından geçirirken
Allah bunu bilir. Ve siz bununla kendinizi kandırıp oyalarken bir
anda ölüm meleklerini yanınızda bulursanız, ne kadar çok isteseniz
de Allah'a ibadet etmek için bir daha asla geri döndürülmezsiniz.
Allah Kuran'da, dünyada sapasağlam iken ibadet etmekten kaçınan
insanların hesap günü karşılaşacakları pişmanlığı ve hissedecekleri
korkuyu şöyle bildirir:
Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların
secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler. Gözleri 'korkudan
ve dehşetten düşük', kendilerini de zillet sarıp-kuşatmış. Oysa
onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye davet edilirlerdi. (Kalem
Suresi, 42-43)
"Nasıl olsa Allah beni affeder" diyerek kendilerini
kandıranlar
İnsanların çoğu Allah'ın varlığını bilir ve kabul ederler ama O'nun
kudretini gereği gibi takdir edemezler. Yanılgıya düştükleri konu
Allah'ın varlığı değil, Allah'ın sıfatlarıdır. Örneğin, Allah'ın
kullarına karşı çok lütufkar, bağışlayıcı ve merhametli olduğunu
düşünürler de, inkarcılardan intikam alan, onlara azap eden, kahreden
sıfatlarını düşünmeye pek yanaşmazlar.
Allah'ı gereği gibi takdir edemeyen bu insanların Allah korkuları
ya hiç yoktur veya çok sınırlıdır. Bu da insanın ahireti açısından
çok tehlikeli bir durumdur. Çünkü Allah korkusu olmayan, yaptıklarının
karşılığında ceza göreceğine inanmayan bir insan her türlü kötülüğü,
zulmü rahatlıkla yapabilir. Allah'ın yasakladığı, haram kıldığı
her türlü suçu işleyip, sonra da "nasıl olsa Allah affeder" gibi
gerçeklerden uzak sapkın bir düşünceye kapılabilir. İşte bu yüzden
şeytan insanlara hep bu yönden yaklaşır ve insanların kendilerini
"nasıl olsa affedilirim" düşüncesiyle kandırmalarına neden olur.
Dikkat edilirse dinden uzak toplumlarda insanlar hep bu çarpık
bakış açısı ile hareket eder ve sürekli Allah'ın emir ve yasaklarını
ihlal ederler. Namazlarını kılmayanlar, oruç tutmayanlar, ihtiyaç
içinde olan insanları koruyup kollamayanlar, cimrilik ederek mallarından
infak etmeyenler, kendi çıkarları uğruna insanlara zulmedenler,
adam öldürenler, hırsızlık yapanlar, başkalarının malını haksızlıkla
yiyenler, yeryüzünde karışıklık çıkaranlar, insanları ahlaksızlığa
sürükleyenler, hep "nasıl olsa Allah affeder" düşüncesi ile bunları
yaparlar. Oysa bu düşünceyi taşıyan insanlar büyük bir yanılgıya
düşmüşlerdir. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve affedici olandır,
ancak aynı zamanda da sonsuz adaleti ile her yapılanın karşılığını
eksiksiz olarak verendir. Elbette iyilik yapanlarla kötüler bir
tutulmayacak, dünyada da, hesap gününde de herkes hak ettiğiyle
karşılık görecektir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Yoksa kötülüklere batıp-yara alanlar, kendilerini
iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar?
Hayatları ve ölümleri bir mi (olacak)? Ne kötü hüküm veriyorlar.
Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı; öyle ki, her nefis kazandıklarıyla
karşılık görsün. Onlara zulmedilmez. (Casiye Suresi, 21-22)
Allah'a döneceğiniz günden sakının. Sonra herkese
kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.
(Bakara Suresi, 281)
Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, elbette her insan yaşadığı müddetçe
hata yapabilir ve işlediği suçlardan, yaptığı hatalardan dolayı
pişmanlık da duyabilir. Çünkü insan hata yapmaya yatkın bir varlıktır;
hiçbir insanın hatasızlık veya kusursuzluk iddiası olamaz. İşte
bu yüzden insan dünyada bulunduğu sürece bağışlanmak için Allah'a
tevbe edebilir. Allah, her insana ölene kadar tevbe etme imkanı
vermiştir. Ama Kuran'da hangi tevbenin samimi tevbe olduğu ve kabul
göreceği de haber verilmiştir. Tevbenin şartının samimiyet olduğunu
Allah aşağıdaki ayetleriyle bildirmiştir:
Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak
cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir).
İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir,
hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip
de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim"
diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için
acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 17-18)
O halde insanın bir hataya düştüğünde önem vermeyip "nasıl olsa
bağışlanırım", "nasıl olsa affedilirim" diye düşünmesi değil, hemen
samimi bir şekilde Rabbimize yönelmesi ve hatasını düzeltme konusunda
kesin bir kararlılıkla tevbe etmesi gerekir. Önemli olan insanın
Allah'a karşı samimi ve dürüst bir kul olmasıdır. Ancak bundan sonra
Allah'ın bağışlamasını umabilir. Ama son derece pervasız ve samimiyetsiz
şekilde hareket etmeye devam ederken, Allah'tan sakınmaz ve bağışlanma
da dilemezken "nasıl olsa Allah affeder" gibi bir üslup ve mantık
içinde olanlar hiç de bekledikleri gibi bir sonuçla karşılaşmayabilirler.
İşte bu yüzden siz dikkat edin, "nasıl olsa Allah affeder" gibi
bir mantıkla kendinizi kandırarak bile bile Allah'ın hoşnut olmayacağı
bir hayata yanaşmayın. Aksi takdirde sonsuz hayatınızı kendi ellerinizle
büyük bir tehlikeye atmış olursunuz.
"Nasıl olsa ben cennete giderim" düşüncesinde
olanlar
Dini yaşamayan toplumlarda insanların kendilerini kandırdıkları
konulardan biri de, kendilerinin cennete girmeye hak sahibi olduklarını
düşünmeleridir. Bu insanların büyük bir çoğunluğunun ölümden sonra
hayat olduğunu kabul etmelerine rağmen dini yaşamamalarının nedeni,
kendilerinin mutlaka cennete gideceklerini dair olan zanlarıdır.
İnsanların nereden böyle bir kanaate vardıkları bilinmez. Ama büyük
çoğunluğu kendisini diğer insanlarla kıyaslayarak sadece iyi yönlerini
görür ve bu yüzden de genele göre iyi bir insan olduğu ve bu durumda
cennete girmeye hak sahibi olduğu kanaatine varır. En şaşırtıcı
olanı da, bu insanlar "iyilik" kavramını, Kuran'a göre değil cahiliye
kıstaslarına göre değerlendirirler. Allah'ın hoşnut olacağı bir
yaşamı ve ahlakı değil, bulundukları toplumun hoşnut olacağı bir
yaşamı ve ahlakı seçerler. Ve cahiliye kıstasları ile yaptıkları
değerlendirme sonucunda, kendilerini kandırarak cennete gireceklerini
düşünürler.
Hiç kuşkusuz Allah'tan cennetini ümit etmek ve istemek güzel bir
beklentidir. Ama bu temenninin samimi olduğunun en önemli göstergelerinden
birisi, kişinin hayatının her anında cennete yakışacak bir ahlak
sergilemesi ve Allah'tan korkup sakınarak hareket etmesi olacaktır.
Aksi takdirde, yani Allah'ın razı olmayacağı bir yaşam tarzı içindeyken,
kulluk görevlerini yerine getirmeden cennete gideceğini ileri sürmek
son derece samimiyetsiz bir yaklaşım olacağı gibi, bu düşünce kişinin
kendisini kandırmasından başka bir şey değildir.
Bu düşünceye göre kişi hem Allah'a kulluk etmeden koskoca bir ömrü
kendi nefsinin istek ve tutkularına göre tüketecek, hem de ahirette
Allah'ın samimi ve salih kulları için hazırladığı cennetinde, onların
arasında, nimetler içinde yerini alacaktır. Böyle bir düşünceye
sahip olması için bir kişinin Kuran'ı hiç bilmiyor olması gerekir.
Zira Kuran ayetlerinde bildirilen gerçekleri kavrayan bir insan,
bu tarz aldatmacalarla kurtulmasının mümkün olmadığını, bu yolla
sadece kendisini kandırmış olacağını gayet iyi anlayabilir.
Bir insan Kuran'da tarif edilen cehennem ortamını öğrenip tefekkür
ettiğinde, tek bir an dahi cehennemde bulunmayı göze alamaz. Hatta
cehennemde bulunmak bir yana, cehenneme yaklaşmaktan bile şiddetle
kaçınır. Çünkü cehennem, bir insanın dünyada tahayyül dahi edemeyeceği
zorluklarla, acılarla, sıkıntılarla, azaplarla, çirkinliklerle dolu
bir mekandır. Allah Kuran'da cehennem azabının, insanların yok olmak
isteyecekleri kadar şiddetli bir azap olduğunu bildirmiştir:
Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine
atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar. (Furkan Suresi,
13)
(Cehennem bekçisine:) "Ey Malik (bekçi), Rabbin
bizim işimizi bitirsin" diye haykırdılar. O: "Gerçek şu ki siz,
(burda) kalacak kimselersiniz" dedi. (Zuhruf Suresi, 77)
Allah'ı gereği gibi tanımayan ve sıfatlarını takdir edemeyen insanlar
ise, O'nun inkarcılar için hazırladığı cehennemin şiddetini de takdir
edemezler. Bu da onlarda gafletten kaynaklanan bir umursamazlık
meydana getirir. Öyle ki cehennemden korkup sakınarak hareket etmek
yerine, yaptıkları bazı fiiller için belli bir süre cehenneme girmeyi
bile göze alabilirler. Bu, toplumda oldukça yaygın bir görüştür.
Nefsinin istek ve tutkuları uğruna Allah'ın emir ve yasaklarını
aşanlar hep "cehennemde cezamı çeker sonra nasıl olsa cennete giderim"
gibi bir inanca sahiptirler. Bu kişiler dünya hayatından istedikleri
gibi yararlanıp, bunun karşılığında cehennemde bir süre kalacaklarını,
daha sonra bağışlanacaklarını düşünürler. Oysa hiçbir insanın -Allah'ın
dilemesi dışında- böyle bir garantisi yoktur.
Cehennem sonsuza kadar var olacak bir azap yeridir. Ve Allah, rızasına
göre yaşamayan her insanı sonsuza dek bu azap yurdunda tutabilir.
"Nasıl olsa bir süre kalır cehennemden çıkarım" mantığıyla düşünenler,
Allah'tan gereği gibi korkmayan, O'nun azabını düşünüp kavramayan
kişilerdir. Nitekim Allah bu zan ile hareket eden insanlardan ve
onların uğrayacakları sondan Kuran'da söz etmiştir:
Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş asla
bize değmeyecektir." De ki: "Allah katından bir ahid mi aldınız?
-ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz
bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim bir kötülük işler de günahı
kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz
kalacaklardır. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar,
orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)
Bu konuda Kuran'da yer alan bir diğer ayet ise şöyledir:
Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle
dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda
kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran Suresi, 24)
Allah'ın yukarıdaki ayetleriyle dikkat çektiği gibi, kimin ne kadar
azap çekeceğini, cehennemde kimin ne kadar kalacağını ancak Allah
bilir. Dünyadayken "cezamı çeker çıkarım" diyerek, kibirli ve gafil
bir zihniyetle kendilerini kandıran bu insanların cehennemde yaşayacakları
çaresizlik ve şaşkınlığı ise Allah ayetlerinde şöyle bildirir:
...(Allah) Diyecek ki: "Allah'ın dilediği dışta
olmak üzere, ateş sizin içinde süresiz kalacağınız konaklama yerinizdir."
Şüphesiz Rabbin, hüküm ve hikmet sahibi olandır, bilendir. (Enam
Suresi, 128)
Fasık olanlar içinse, artık onların da barınma
yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler
ve onlara: "Kendisini yalanladığınız ateş azabını tadın" denir.
(Secde Suresi, 20)
(Orda) Ateşten çıkmak isterler, ama ondan çıkacak
değiller. Onlar için sürekli bir azab vardır. (Maide Suresi, 37)
Eğer yukarıdaki ayetlerde söz edilen kişilerden olmak istemiyorsanız,
bu konu üzerinde bir kez daha düşünün. Ve sakın "nasıl olsa cennete
giderim", "cezamı çeker cehennemden çıkarım" gibi boş zanlarla kendinizi
kandırmayın. Kendinizi cahiliye kıstasları ile değil, Kuran ayetleri
ile değerlendirin. Allah Kuran'da cennetine yakışır bir insanın
nasıl olması gerektiğini tüm ayrıntıları ile bildirmiştir. Bunun
dışında hiçbir fikir bu konuda ölçü olamaz. Unutmayın; hiç kimsenin
cennete gideceği garanti altında değildir. Aksine dünyada imtihanı
devam eden her insan için cehenneme gitme tehlikesi mevcuttur. Allah'ın
en samimi ve vicdanlı kulları olan peygamberlerin bile bu konuda
Allah'a dua ettiklerine Kuran'da şöyle dikkat çekilir:
(Hz. Yusuf) …Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada
ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son
ver ve beni salihlerin arasına kat." (Yusuf Suresi, 101)
Bu durumda kimse kendisini kandırmasın; Allah'a boyun eğip teslim
olmadığı ve Rabbimizi razı etmediği sürece hiç kimse cennetin kapılarından
içeri giremeyecektir. Allah bir ayetinde bunun imkansız olduğunu
insanlara çok açık bir örnekle bildirmiştir:
Şüphesiz ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı
büyüklenenler, onlar için göğün kapıları açılmaz ve halat (ya da
deve) iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmezler. Biz
suçlu-günahkarları işte böyle cezalandırırız. (Araf Suresi, 40)
"Herkes öyle düşünüyordu, ben de onlara uymaya
mecbur kaldım" diyenler
İnsanların yanılgıya düştükleri pek çok konuda topluluk psikolojisinin
etkisi büyüktür. Özellikle dinden uzak yaşayan toplumlarda yanlış
ya da kötü de olsa çoğunluğun benimsediği düşünce ya da tavırlar
kişi tarafından da benimsenmeye başlanır. Kişi aslında vicdanen
doğruyu bilmesine rağmen sırf kalabalığın etkisiyle "bu kadar kişinin
bir bildiği vardır" gibi hatalı bir fikirle vicdanını susturur ve
çoğunluğa uyar. Halbuki çoğunluk hiçbir konuda ölçü olamaz. İnsanlara
doğruyu yanlıştan ayırt etmeleri için indirilmiş olan ölçü yalnızca
Kuran'dır. Kuran dışında birtakım kıstasları kabul edenler ve uyanlar
çok büyük hatalara düşerler. Nitekim Allah Kuran'da insanları çoğunluğa
uymamaları konusunda açıkça uyarmıştır:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan,
seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar
ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (Enam Suresi,
116)
Çoğunluğa uymanın temelinde "herkes öyle düşünüyordu, ben de onlara
uymaya mecbur olduğumu düşündüm" gibi aciz bir mantık yatar. Yani
kişi doğru bildiğinden vazgeçip çoğunluğa uymadığı takdirde insanların
tepkisini çekmekten, onlar tarafından kınanmaktan ya da dışlanmaktan
çekinir. Bu, genç yaşlı tüm insanlar arasında son derece yaygın
bir mantıktır. Sırf bu yüzden ibadetlerini yerine getirmeyen, bir
ömür boyu Allah'ın rızasını unutup çoğunluğun rızası için yaşayan
insanlar vardır. Oysa insan yüzlerce, binlerce insanın değil yalnızca
Allah'ın rızasını aramakla sorumludur. Aynı şekilde insan kimin
ne düşüneceğini hesaplamak ve buna göre hareket etmek durumunda
da değildir. Allah Kuran'la insanları her türlü bağımlılıktan özgürlüğe
kavuşturmuştur. İnsan yalnızca Allah'a hesap verecek ve Kuran'a
uyup uymadığından sorulacaktır.
Nitekim bu gerçeği aslında her insan gayet iyi bilmektedir. Ama
birçok kişi bu bahaneyi öne sürerek kendisini kandırmakta ve çevresindekileri
de kandırabileceğini düşünmektedir. Ama ahirete gittiğinde, peşlerinden
sürüklendiği kalabalık insan toplulukları, kendilerini azaptan kurtaramadıkları
gibi onu da kurtaramazlar. Allah Kuran'da bu kişilerin durumlarını
şöyle haber verir:
Hayır; eğer o, (bu tutumuna) bir son vermeyecek
olursa, andolsun, onu perçeminden tutup sürükleyeceğiz; O yalancı,
günahkar olan alnından. O zaman da meclisini (yakın çevresini ve
yandaşlarını) çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız. Hayır; ona
boyun eğme (Rabbine) Secde et ve yakınlaş. (Alak Suresi, 15-19)
Bu durumdaki bir insan, dünyadayken çevresinin hatırı için Allah'ın
rızasını göz ardı etmiş, hesap günüyle karşılaşacağını hiç aklına
getirmemiştir. Şimdi, çok önemsediği ve uğruna Allah'ın rızasını
göz ardı ettiği o "dinden uzak çoğunluk"la beraber cehenneme girecektir.
O halde siz bu gerçeği bile bile sakın çoğunluğu bahane ederek kendinizi
kandırmayın ve dinden uzaklaşmayın. Hiçbir konuda çoğunluğa uymak
zorunda değilsiniz. Kuran'a göre doğru bildiğinizden asla vazgeçmeyin
ve tek başınıza da olsanız hakkı yaşayın. Unutmayın, Allah'ın rızasını
arama konusunda gösterdiğiniz kararlılık, sonsuza kadar büyük bir
rahmet içinde yaşamanıza vesile olacaktır.
"Bilimadamları dini inkar ediyordu, onlara
inandım" diyerek kendini kandıranlar
İnsanların dini inkar etmek için öne sürdükleri mazeretlerden biri
de, Allah'ı ve ahiret gününü inkar etme yanılgısına düşen bilim
adamlarının varlığıdır.
Özellikle içinde yaşadığımız dönem, bilimin ciddi şekilde ilerlediği,
bilimsel açıdan tarih boyunca yaşanmamış pek çok tecrübenin ve gelişmenin
yaşandığı bir yüzyıldır. Bilim ve teknolojinin sağladığı imkanlarla
evrendeki düzen ve tasarım görülmekte, Allah'ın yarattığı sistemlerin
kusursuzluğu anlaşılmakta, canlıların sahip olduğu pek çok yaratılış
gerçeği daha yakından tanınmakta, Kuran'ın mucizeleri teker teker
keşfedilmektedir.
Ancak bir de bilimi kendi dünyevi çıkarları için kullanan, inkarcı
zihniyetlerini onunla desteklemeye çalışan kişiler vardır. Bu kişiler
"bilimadamı" sıfatıyla ortaya çıkmakta, ancak bilimi gerçekleri
araştırıp bulmak için değil, kendi ideolojilerini beslemek için
kullanmaktadırlar. Bu kişiler evrendeki ve canlılardaki kusursuz
yaratılışı ve mucizevi özellikleri görmezden gelerek, herşeyin tesadüfler
sonucu kendiliğinden var olduğu gibi gerçek dışı bir iddia ile ortaya
çıkmaktadırlar. Bu çevrelerin amacı, Allah'ın varlığını inkar etmek
ve toplumlara da inkar ettirmektir. Bu yolla hiç kimseye karşı sorumluluk
hissetmeyen, başıboş bireylerden oluşan, her türlü ahlaksızlığın
yaygın olarak yaşandığı toplumlar oluşturmak istemektedirler.
İnsanların çoğu da, bilim adamı görüntüsüyle kendi fikirlerini
yaymaya çalışan bu kişilerden etkilenmektedir. Tüm bilim adamları
herşeyi bilen, her konuda en doğru teşhisi yapabilen, en zeki ve
akıllı kişiler olarak kabul edilmektedir. Oysa bu hatalı bir anlayıştır.
Elbette bilimi doğru bir amaçla kullanan, pek çok konuda bilgisinden
istifade edilebilecek, değerli bilim adamları vardır. Ama bilim
çevrelerinde, bu sınıflandırmanın dışında, dünyevi çıkarları için
gerçekleri saptıran, gizleyen, insanları yanlış bir yola sürükleyen
kişiler de mevcuttur. Bu yüzden tüm insanlar gibi bilim adamları
da sahip oldukları bilgilerin, ünvanların çokluğuna göre değil,
sahip oldukları bilgileri yaratılış amacına uygun kullanıp kullanmadıklarına,
Allah'ın razı olacağı şekilde yaşayıp yaşamadıklarına göre değerlendirilmelidir.
Allah'a iman eden bir insan için doğru olan budur.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Allah Kuran'da insanların çoğunluğuna
uymanın zarar getireceğine, bu çoğunluğun inkarda direttiklerine
dikkat çekmiştir. Bu durumda insanın, başkalarının sözlerini hiç
araştırmadan, detaylarını öğrenmeden kabul etmesi değil, kendi aklı
ve vicdanıyla değerlendirmesi ve buradan doğru sonuca ulaşması gerekir.
Allah bir ayetinde, "Hakkında bilgin olmayan
şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan
sorumludur." (İsra Suresi, 36) diye emretmektedir. İşte bu
yüzden insanın kendisine söylenen herşeyi peşinen kabul ederek ardına
düşmesi kendisini kandırmasından başka bir şey değildir.
İnsan Allah'ın kendine emrettiği şekilde hakka uymakla ve insanlara
da hakkı tavsiye etmekle sorumludur. Gerçek böyleyken, mazeretler
öne sürmesi, kendini ve çevresindekileri kandıracak bahanelerle
ortaya çıkması ahirette hiçbir yarar sağlamayacaktır. Allah insanları
inkara davet eden ve onlara bu konuda vaatlerde bulunan kişilerin
her zaman olacağını Kuran'da haber vermiştir. Allah bu kişilerin
de, onlara uyanların da hüsranla karşılaşacaklarını şöyle hatırlatmıştır:
İnkar edenler, iman edenlere dedi ki: "Siz bizim
yolumuzu izleyin, hatalarınızı biz yüklenelim." Oysa kendileri,
onların hatalarından hiçbir şeyi yüklenecek değildir. Gerçekten
onlar, elbette yalancıdırlar. Şüphesiz onlar, hem kendi yüklerini,
hem kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yüklenecekler ve
kıyamet günü, düzüp uydurduklarına karşı sorguya çekileceklerdir.
(Ankebut Suresi, 12-13)
|