|

Yanıbaşımızdaki Ölüm
Cahiliye toplumu, adından da anlaşıldığı gibi, son derece
bilgisiz, akılsız ve bilinçsiz bir toplumdur. Bu toplumun üyeleri,
hayatlarını kesin gerçeklere, akla ve mantığa dayandırmazlar. Aksine,
boş ve batıl inançlar, gerçek dışı zanlar, temenniler ve sonuçta
aldanışlarla yaşarlar. Bu aldanışların biri de, ölüm hakkındaki
düşünceleridir. Ölümün, mümkün olduğunca akıldan uzak tutulması,
düşünülmemesi gerektiği kanaatindedirler.
Böyle yapmakla, yani ölümü gözardı etmekle yapmak istedikleri
şey ise, kendi akıllarınca ölümden kurtulmaktır. Ölümü düşünmeyince,
ölümden uzaklaştıklarını sanırlar. Tabii ki, bu mantık, bir tehlikeden
kurtulmak için kafasını kuma gömen devekuşununkinden daha farklı
bir mantık değildir. Oysa bir tehlikeyi görmezlikten gelmek, o tehlikeyi
yok etmez. Aksine, o tehlikeye hazırlıksız yakalanmak ve dolayısıyla
daha büyük zarar görmek anlamına gelir.
Mümin, her konuda olduğu gibi, bu konuda da cahiliye
toplumunun mantığından tümüyle uzaktır. Onlar gibi açık ve kesin
bir gerçeği yok sayarak hayali bir dünyada yaşamaz. Aksine, gerçek
olduğu, şimdiye dek dünya üzerinde yaşamış olan istisnasız tüm insanların
şahitliği ile ispatlanmış ve her geçen gün yeni şahitlerle ispatlanmakta
olan ölümü, ciddi bir biçimde düşünür. İnkarcılara ise Allah'ın
Kuran'da bildirdiği bir emri uyarınca şöyle seslenir:
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız
ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da,
müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size
yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)
Ölüm, unutulması, düşünülmemesi gereken bir "musibet"
değil, aksine insana hayatın gerçek anlamını öğreten ve dolayısıyla
üzerinde yoğun biçimde düşünülmesi gereken büyük bir derstir. Mümin
bu büyük olay üzerinde akılcı ve samimi bir biçimde düşünür. Allah'ın
insanı bir süreyaşattıktan sonra neden bu dünyadan ayırdığını, neden
tüm canlıları ölümlü kıldığını düşünür. Kuran'a göre, yaratılmış
olan her varlık, yani Allah'ın dışındaki herşey ölümlüdür. Çünkü
bu, onların aciz ve zayıf birer "kul" olduklarını gösterir.
Hayatın sahibiAllah'tır; yaratılmışlar, ancak Allah'ın dilemesi
ile hayat bulurlar ve yine Allah'ın dilemesi ile hayatlarını yitirirler.
Bir ayette şöyle denir:
(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal ve
ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) baki kalacaktır. (Rahman
Suresi, 26-27)
Herkes ölecektir ve en önemlisi, ne zaman nerede öleceğini
kimse bilemez. Hiç kimsenin bir dakika sonra hayatta kalacağına
dair bir garantisi yoktur. Bu nedenle, mümin sanki her an ölecekmiş
gibi davranmalıdır. Ölümü sık sık düşünmek müminin ihlasını korumasını
ve hep şuurlu hareket etmesini sağlar, Allah korkusunu artırır,
nefsini terbiye etmesine yardımcı olur.
Kuran'da, ölümü düşünmenin önemine şöyle dikkat çekilir:
Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik;
şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır.
Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz
bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 34-35)
ŞEYTANIN HİÇ DURMAYAN FAALİYETİ
Allah Hz. Adem'i yarattığı ve tüm meleklere "Adem'e
secde edin" emrini verdiği zaman, Şeytan karşı gelmiş ve sonsuza
dek lanetlenmişti. Bunun üzerine o da, kıyamet gününe kadar insanları
saptırmak için Allah'tan süre istedi. Allah bu izni verince de şu
vaadde bulundu:
De ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı
onları (insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda
(pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından,
sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici
bulmayacaksın" (Araf Suresi, 16-17)
Bir başka ayette, Şeytan'ın "saptırma" vaadi
şöyle anlatılır:
"Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım,
en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların
kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini
emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse,
kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 119)
Eğer insan şeytanın bu vasfından habersiz olursa, kendini
ondan koruyamaz ve tuzağına kolayca düşebilir. Bu nedenle, müminin
Kuran'da haber verilen bu gerçekten her an haberdar olması, şeytanın
saptırıcı telkinlerine karşı uyanık davranması gerekir. Nitekim
Kuran'da bu emredilmiştir. Bir ayette şöyle denir:
Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse
siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan
ateşin halkından olmağa çağırır. (Fatır Suresi, 6)
Şeytan'a karşı en dikkatli olması gerekenler ise, müminlerdir.
Çünkü Şeytan asıl olarak onlarla uğraşır. İnkarcıları saptırmak
için uğraşmasına gerek yoktur; onlar zaten onun ordusu haline gelmişlerdir.
Bu yüzden, tüm gücünü müminleri zayıflatmak, onları türlü şekillerde
dine hizmetten geride bırakmak için harcar. Bu nedenledir kiAllah,
Şeytan'ın fitnesine karşı müminleri özellikle uyarmaktadır:
Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim
şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin
utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı
ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı.
Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir.
(Nur Suresi, 21)
Allah'ın Kuran'da bildirdiğine göre, Şeytan'ın bu faaliyeti
ihlaslı müminleri etkilemeyecektir. Fakat zayıflık gösteren ve gaflete
dalanlar, şeytanın sürekli verdiği olumsuz telkin ve kuruntudan
etkilenebilirler. Şeytan, unutmamak gerekir ki, faaliyetini hiç
durmadan, ara vermeden, durup dinlenmeden, uyumadan sürdürmektedir.
Mümin de buna karşı sürekli Allah'ı anmalı, her an dikkat ve manevi
teyakkuz halinde olmalıdır.
DAİMA KÖTÜLÜĞÜ EMREDEN NEFiS
İnsanın şeytan kadar dikkat etmesi gereken bir başka
saptırıcı unsur da kendi içindedir. Allah, insanı yaratırken onun
nefsine (benliğine) hem iyilik, hem de kötülük ilham etmiştir. Ve
bu kötü taraf, insanı sürekli şeytanın tarafına çekmeye çalışır.
Kuran'da, insan ruhundaki bu çift yönlülük şöyle açıklanır:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra
ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı
ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah
bulmuştur. Ve onu örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems
Suresi, 7-9)
İnsan, ayette belirtilen nefsinin içindeki bu "fücur"dan
haberdar olmalı ve her zaman bu tehlikeye karşı dikkatli davranmalıdır.
Eğer nefsindeki kötülüğün varlığını kabul etmez de, ayette söylendiği
gibi onu "örtüp sarar"sa, o kötülükten sakınamaz, yine
ayetin ifadesiyle "yıkıma uğrar".
Dolayısıyla mümin tavrı, kendisinin her türlü kötülükten
arınmış olduğunu iddia etmek değil, içindeki kötü yöne karşı sürekli
temkinli davranmaktır. Hz. Yusuf'un "Ben nefsimi temize çıkaramam.
Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var
gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır,
esirgeyendir" (Yusuf Suresi, 53) şeklindeki ifadesi, bu ihtiyatlı
örnek tavrı sergiler.
İnsan, nefsine karşı her zaman bu şekilde ihtiyatlı davranmalı,
nefsinin kendine emredeceği kötülüklere karşı uyanık olmalıdır.
Çünkü, "...Nefisler 'kıskançlığa ve bencil
tutkulara' hazır kılınmıştır. (Nisa Suresi, 128) Bu tutkuların
insana neler yaptırabileceğine de Kuran'da işaret edilmiştir. Hz.
Adem'in oğullarından birini, kardeşini öldürmeye yönelten şey nefsidir.
(Maide Suresi, 30) Samiri'nin, Hz. Musa'nın ardından tekrar putlara
tapmasının ve kavmi de aynı sapıklığa sürüklemesinin ardında yatan
neden de aynıdır; Samiri, "...bana bunu
nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi" demektedir. (Taha Suresi,
96)
İnsanın kurtuluşu, kendini kıskançlığa, bencilliğe, isyan
ve şirke yönelten nefsinin "fücurundan" sakınmasına bağlıdır.
Kuran'ın ifadesiyle "...Kim nefsinin
'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş)
bulanlardır." (Haşr Suresi, 9) Bir başka ayette ise
şöyle denir:
Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek
ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için)
bir barınma yeridir. (Naziat Suresi, 40-41)
İşte mümin için en büyük mücadelelerden biri nefisle
yapılan mücadeledir. Bu nedenle mümin, hangi duygu ve isteklerinin
meşru olduğunu ve hangilerinin nefsinin "fücurundan" kaynaklandığını
sürekli kontrol etmelidir. Nefsinin kendisine aşılayacağı; bencillik,
kıskançlık, kibir, hırs gibi hastalıklara karşı koymalıdır.
Nefis, insanı boş hedefler peşinde koşturur. İnsana,
daha çok mal ya da statü kazandığında tatmin olacağını fısıldar.
Oysa insan bu tür zevklerin hiçbiriyle tatmin olmaz. Ne kadar çok
kazansa, daha da fazlasını ister. Bu haliyle nefis, aç ve asla doymayan
vahşi bir hayvan gibidir.
Nefsin tatmin bulması ise, söz konusu geçici zevklerin
hiçbiriyle değil, ancak ve ancak kişinin Allah'a sığınmasıyla mümkün
olur. İnsan, Allah'a kul olmak için yaratılmıştır ve "...kalpler
yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur" (Rad Suresi, 28) hükmü
uyarınca, bu görevini yerine getirip O'nun rahmetine sarılmaktan
başka hiçbir şey ona huzur ve tatmin vermez.
O nedenledir ki, tatmin bulmuş bir nefis , ancak inkarın
her türlü pisliğinden sıyrılarak iman eden nefistir. Allah Kuran'da
bu nefse şöyle hitap eder:
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,
Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak
dön.
Artık kullarımın arasına gir.
Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)
SEÇİLMİŞLİK
İnsan nasıl kendi yüzünü ya da bedenini belirleyemiyorsa,
kendi kaderini de belirleyemez. İnsanın hangi tarihte, hangi toplumda
hangi aile içinde doğacağını tespit eden, ilerleyen yaşamı boyunca
da nelerle karşılaşacağına karar veren ancak Allah'tır. İnsana sahip
olduğu aklı, kafasından geçirdiği düşünceleri de ilham eden yine
Allah'tır.
Dolayısıyla, bir insanın iman etmesi, sahip olduğu herhangi
bir özellikten kaynaklanmaz. İmanı veren, ancak ve ancak Allah'tır.
O, "Hadi"dir, yani hidayet verendir; "Rab"dir,
yani eğitip yetiştirendir. Dilediği kulunu doğruya yöneltir. Kuran'da
Hz. Musa'nın sözleri şöyle haber verilmiştir, "Rabbimiz,
herşeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir."
(Taha Suresi, 50)
Bu yüzden de, iman eden insan, Allah tarafından kendisine
lütufta bulunulduğu ve Allah tarafından seçildiği için mümindir.
Kuran'da bildirildiği gibi; "Rabbin,
dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir..."
(Kasas Suresi, 68)
İnsanlar, cehenneme orayı hak ederek girerler. Kendilerini
yaratan Allah'a karşı isyan etmişler ve o en büyük azaba "müstahak"
olmuşlardır. Buna karşın, cennete ancak Allah'ın lütfu ve bağışlaması
sayesinde girilir. Allah, cennetine sokacağı müminleri, seçmiş,
onlara lütufta bulunmuş, onları eğitmiş, günahlarını bağışlamış,
hatalarını örtmüştür.
Mümin, bu seçilmişliğinin her zaman için farkında olmalı,
kendisine verilen iman nimetine karşı, daima Allah'a şükür halinde
yaşamalıdır. Bu seçilmişliğin şerefi onun her hareketine yansımalı,
bunun vakar ve asaletini üzerinde taşımalıdır. Yeryüzünde Kuran'da
tarif edilen ahlakı temsil ettiğinin, çoğu kimse gaflet ve sapıklık
içinde iken, Allah tarafından imanla şereflendirilmiş olduğunun
bilincinde olmalıdır.
Çünkü yeryüzünde yaşayan insanlar içinde, "ziyanda"
olmayan, her geçen gün cehenneme biraz daha yaklaşan güruhun içinde
yer almayan az sayıdaki kuldan biridir. Allah, hangi insanların
ziyanda olduğunu şöyle haber verir:
Asra andolsun;
Gerçekten insan, ziyandadır.
Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine
hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.
(Asr Suresi, 1-3)
Tüm inkarcılar, sonu cehenneme doğru giden bir "ziyan"ın
içinde iken, bir mümin için Allah tarafından bu durumdan kurtarılmaktan,
"Alemlerin Rabbi" tarafından tüm insanlara üstün tutulmaktan
daha büyük bir şeref var mıdır?
DUA VE ŞEKLİ
Allah bir ayetinde, duanın önemini şöyle ifade eder:
De ki: 'Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer
verir miydi?'... (Furkan Suresi, 77)
Gerçekten de dua, bir mümini kafirden ayıran, Allah katında
"değerli" kılan temel ibadetlerden veimanın belki de en
açık göstergelerinden biridir.
İnsanların çoğu, tüm evrenin bir maddeler toplamı olduğunu
ve bu maddelerin de, hiçbir ilahi kontrol olmadan birbirlerini etkileyerek
hareket ettiklerini sanır. Gerçekte var olan herşeyin Allah'ın iradesine
boyun eğmiş olduğunun, herşeyin ancak Allah'ın "Ol" emri
ile olduğunun farkında değildir. Bu nedenle de, tüm yaşamı, bu maddeler
dünyasında mücadele, çaba ve uğraşı içinde çalışmakla geçer.
Ancak mümin evrenin sırrını bilmektedir. Bu nedenle,
istediği bir şeye ulaşmanın asıl yolunun, o şeyleri kontrol edenden
istemek olduğunu da anlar. Bilir ki, Allah, herşeyi kendi iradesine
boyun eğdirmiştir, herşeye hakimdir ve kendisinden yardım isteyen
kullarına da şefkatle cevap verir. O Allah ki kullarına şöyle seslenir:
Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara)
pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.
Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler.
Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)
Ancak bilinmelidir ki, "icabet", duada istenen
herşeyin verilmesi demek değildir. Çünkü insan cahildir ve ayette
ifade edildiği şekliyle "...hayra dua
ettiği gibi, şerre de dua etmektedir" (İsra Suresi, 11).
Bu nedenle Allah, her duaya icabet eder, ama bazen isteneni verir,
bazen de o istenen şey gerçekte bir "şer"dir; vermez.
Duanın ne olduğunun ise yine Kuran'a bakarak belirlenmesi
gerekir. Allah duayı; yalnızca Kendisi'ne has kılınmış, korku ve
umutla, yalvara yalvara, için için yapılacak bir ibadet olarak tarif
etmektedir. Bu özelliklere sahip olmayan, Allah'ın azametini takdir
edemeyen bir dua, gerçek bir dua olmayacaktır. Dua; ancak, ihlaslı,
candan, samimi bir biçimde, çok isteyerek, yalvararak, Allah'tan
korkarak ve karşılığını görmenin umudu içinde olarak yapıldığında
gerçek manada dua olur. Duada belli bir konsantrasyon ve Allah'la
çok içten bir bağ kurmak gerekir. "Rabbinize
yalvara yalvara ve için için dua edin... O'na korkarak ve umut taşıyarak
dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır"
(A'raf Suresi, 55-56) ayetleri, duanın şeklini en açık biçimde
tarif eder. Bir başka ayette ise şöyle denir:
İsimlerin en güzeli Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla
dua edin... (Araf Suresi, 180)
Dua anı, insanın kendi aczini ve Allah'ın sonsuz kudretini
en belirgin bir biçimde itiraf ettiği andır. İnsan dua etmekle iman
etmiş olur ki, tüm evreni kontrol eden, gücü herşeye yeten, kendisinin
o kısık sesini duyan ve ona icabet edecek olan şefkatli bir Rabbi
vardır. Duadan kaçınmak ise, Allah'ın bu büyük rahmetinden yüz çevirmek,
kibirlenmek anlamına gelir. Nitekim Allah, kitabında şöyle buyurur:
...Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana
ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş
kimseler olarak gireceklerdir. (Mümin Suresi, 60)
Dua; mümin için hem ibadet, hem kuvvetli bir silah, hem
de büyük bir nimettir. Sadece istemek gibi fiilen kolay bir hareketle,
maddi, manevi herşeyi elde edebilmenin anahtarıdır.
BAĞIŞLANMA VE TEVBE
Allah'ın Kuran'da en çok tekrarlanan sıfatlarından ikisi,
"Rahman" ve "Rahim", yani "esirgeyen"
ve "bağışlayan" sıfatlarıdır. Kullarına olan bu rahmetinden
dolayıdır ki, Allah, insanları işledikleri günahlar yüzünden hemen
cezalandırmaz. Bir ayette şöyle bildirilir:
Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya
çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey
bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir.
Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne
alınabilirler. (Nahl Suresi, 61)
Allah, insanların işlediği suçların cezasını ertelemekle,
onlara bağışlanma dilemek ve tevbe etmek için süre vermektedir.
İnsan, ne denli büyük günahlar işlemiş olursa olsun, bunlardan dolayı
Allah'tan bağışlanma dileyebilir ve bir daha işlememeyi hedefleyerek
tevbe edebilir. Allah, kitabında kullarını günahları için bağışlanma
dileyip tevbe etmeye şöyle çağırmaktadır:
Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde,
onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine
yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra
tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır,
esirgeyendir." (En'am Suresi, 54)
Bağışlanma, insanın bilerek ya da bilmeyerek yaptığı
tüm hatalar, işlediği tüm günahlar için Allah'ın affediciliğine
sığınmasıdır. Tevbe ise, işlenmiş olan belirli bir günah için yapılır.
Tevbe eden mümin, yaptığı bir hatayı ya da sürdürdüğü bir tavrı
düzeltmeye kesin olarak karar verir ve bir daha tekrarlamamak için
Allah'tan güç ve destek diler. Nitekim makbul olan tevbe de, ardından
fiili düzelme ile desteklenen tevbedir:
Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten
o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah'a döner. (Furkan
Suresi, 71)
İnsan tevbe edip, ancak sonra yine nefsine yenilerek
aynı günahı tekrar ediyor olabilir. Belki defalarca tevbe edip,
sonra bunların hepsini de bozmuş olabilir. Ama bu, bir daha tevbe
edemeyeceği anlamına gelmez. Tevbe kapısı, insan yaşamını sürdürdüğü
sürece açıktır. Ancak bilinmelidir ki, insanın ölümün kenarına gelip,
ahirette başına gelecekleri fark ederek son anda tevbe etmesi kabul
edilmeyebilir. Kuran'da şöyle denir:
Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet
nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir).
İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir,
hüküm ve hikmet sahibi olandır.
Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine
ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler,
ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap
hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 17-18)
Bir başka ayet, çok geç olmadan tüm müminleri bu kurtuluş
kapısına şöyle çağırmaktadır:
"...Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler,
umulur ki felah bulursunuz." (Nur Suresi, 31)
ÖLENE DEK SABIR
İnsan aceleci olarak yaratılmıştır ve bu özelliği yüzünden
de türlü hatalar yapar. Oysa din, insanın bu aceleciliğini bırakmasını
ve Allah için sabretmesini tavsiye eder. Mümin, Allah'ın vaat ettiği
büyük nimet ve kurtuluşu beklemeyi ve bu uğurda sabretmeyi bilmelidir.
Bu bir ibadettir; ayette "Rabbin için sabret" (Müddessir
Suresi, 7) hükmü verilir. Allah yolunda yürütülecek mücadelenin
de, Allah'a yakınlaşmak için izlenecek yolun da en önemli özelliklerinden
biri sabırdır. Kuran'da şöyle denir: "Ey
iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, nöbetleşin. Allah'tan
korkun. Umulur ki kurtulursunuz." (Al-i İmran Suresi, 200)
Bu arada, sabır ile "tahammül" kavramlarını
ayırmak gerekir. Cahiliye toplumunda bu iki kavram birbirine karışmış
durumdadır, oysa aralarında mümin tarafından kavranabilen önemli
bir fark vardır. Tahammül, hoşa gitmeyen, acı veren bir sıkıntıya
katlanma eylemidir. Oysa Kuran'da kastedilen sabır, mümin için bir
sıkıntı kaynağı değildir. Mümin, Allah'ın rızasını kazanmak için
sabreder, dolayısıyla sabrından dolayı bir sıkıntıya kapılmaz, aksine
manevi bir haz duyar. Kuran'da, sabrın ancak müminler için bir lezzet,
inkarcılar içinse sıkıntı veren bir "tahammül" olduğu
şöyle ifade edilmiştir: "Sabır ve namazla
yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû duyanların dışındakiler için
ağır (bir yük)dır." (Bakara Suresi, 45)
Kuran'da, sabrın müminler için "müjdeli" bir
ibadet olduğu ve müminlerin karşılarına çıkan zorluklara karşı sabrederken
sahip oldukları ruh hali ise şöyle anlatılır:
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça
mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.
Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde,
derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz."
(Bakara Suresi, 155-156)
Sabır öylesine üstün bir özelliktir ki, mümin topluluğuna
büyük bir güç katabilir. Allah, gücün sabra göre nasıl değiştiğini
aşağıdaki ayette açıklamaktadır:
Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde
bir za'f olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların)
iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın
izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Enfal Suresi, 66)
Sabır, Kuran'da anlatılan tüm mümin özelliklerini de
kapsayan bir vasıftır. Çünkü bir insan; mütevazi, cömert, fedakar,
itaatkar olabilir, fakat yalnızca eğer bu özelliklerinde sabır gösterirse
bunların bir değeri olur. Sabır, diğer tüm mümin vasıflarını değerli
ve geçerli kılan bir vasıftır. İmanı makbul kılan, onda gösterilen
sabırdır. Müminin tüm ömrü sabırla geçer. "Allah için sabret"
hükmüne yaşamının her günü yeniden itaat eder. Sonunda ise, Allah
canını alır ve onu rızası ve cennetiyle ödüllendirir. Cennetin kapısındaki
melekler, gelen müminlere şöyle seslenirler:
"Sabrettiğinize karşılık selam size. Yurdun sonu ne güzel."
(Rad Suresi, 24)
ALLAH'IN MÜMİNLERE DESTEĞİ
Cahiliye toplumundaki insanlar, karakterlerini sahip
oldukları güç ve statüye göre geliştirirler. Kendilerine güvenmeleri
için, mutlaka ya zengin, ya ünlü, ya çok güzel, ya da yakışıklı
olmaları gerekir. "Saygın" birinin oğlu ya da kızı olmak
da yine aynı toplumda önemli bir güven kaynağıdır.
Ancak kuşkusuz müminler için durum tümüyle farklıdır.
Mümin, herhangi bir sözde desteğe değil, yalnızca Allah'a güvenip
dayanır. Kendine güvenmesi için, inkarcıların ihtiyaç duyduğu maddi
kıstasların hiçbirine ihtiyacı yoktur.
Çünkü, Allah daima müminlerin destekçisidir. Onları kafirler
karşısında zayıf bırakmaz. "Andolsun,
ben galip geleceğim ve elçilerim de" (Mücadele Suresi, 21)
hükmü gereği, Resullerini ve onlara tabi olan müminleri her zaman
galip kılar. Mümin, tüm dünyanın karşısında tek başına da olsa,
bu büyük destekle onlara karşı üstün gelir.Allah, Resulüne karşı
şu güvenceyi vermektedir:
Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah
sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü'minlerle destekledi. (Enfal
Suresi, 62)
Unutulmamalıdır ki, müminlere yolları açan, başarı kazandıran,
onları geliştiren, güçlendiren Allah'tır. İnsanın çözüm olarak başvurduğu
sebepler, başarılı olması için yeterli değildir. Sebepler tek başına
hiçbir şey yapamaz; sadece fiili bir duadırlar. Bununla beraber
olan sözlü dua ve ihlasın karşılığında Allah istenen sonuçları yaratır.
Dolayısıyla müminin başarmak istediği bir işte yalnızca Allah'ın
yardımına güvenip dayanması gerekir.
Böyle olunca da, tüm dünyaya karşı meydan okuyabilecek
kadar kendinden emin, hiçbir tehlikeden çekinmeyecek kadar gözü
kara ve hiçbir aleyhte görünen gelişmeden etkilenmeyecek kadar sağlam
karakterli bir insan ortaya çıkar. Kavminin hepsinin birer birer
sapmasına karşılık hiçbir şekilde güvensizliğe kapılmayan ve "...Eğer
siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz
Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür" (İbrahim Suresi,
8) diyebilen Hz. Musa, bu demirden iradenin çok iyi bir örneğidir.
Hz. Musa, bu denli güvenli ve korkusuzdur. Çünkü Allah'ın
yardımının müminlerle birlikte olduğuna emindir. Allah, ona, "Korkma,
muhakkak sen üstün geleceksin" (Taha Suresi, 68) hükmünü vahyetmiştir.
Kuşkusuz Hz. Musa'nın tavrı diğer tüm müminler için de
örnek olmalıdır. Çünkü Allah, aynı güvenceyi yalnızca Hz. Musa'ya
ya da öteki Resullere değil, kendi rızasına ihlasla sarılan tüm
müminlere vermektedir. Kafirlere karşı onları koruyacağını, galip
kılacağını vaat etmektedir. Bu Kuran'da,
"...Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez."
(Nisa Suresi, 141) şeklinde ifade edilmiştir.
Mümin, yalnızca Allah'a olan sadakatini korumak, O'na
kullukta kararlı olmakla yükümlüdür. Böyle yaptığı takdirde, korkması
gereken hiçbir şey yoktur:
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi
nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez.
Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.
(Maide Suresi, 105)
Doğru yola erişenlere, inkar edenler hiçbir şekilde zarar
veremez. Müminleri baskı altına almak, hatta öldürmek için yaptıkları
tüm planlar, tüm tuzaklar Allah tarafından boşa çıkartılır. Bir
ayette bu sır şöyle açıklanır:
Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa
onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah
katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır. (İbrahim
Suresi, 46)
İnkarcılar müminler aleyhine tuzaklar hazırlarken, Allah
da onları, "...bilmeyecekleri bir yönden
derece derece" (Araf Suresi, 182) yıkıma doğru sürükler.
Söz konusu kişiler, kendi basit mantık örgüleri içinde müminlerden
üstün olduklarını ve onları kolaylıkla mağlup edeceklerini sanırlar.
Oysa, Allah müminlerle beraberdir ve Allah'ın güç, izzet ve azameti
de inananlarda tecelli etmektedir. Kuran'da, münafıkların kavrayamadığı
bu gerçek şöyle ifade edilir:
Onlar ki: "Allah'ın Resulü yanında bulunanlara
hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,"
derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Ancak münafıklar
kavramıyorlar.
Derler ki, "Andolsun, Medine'ye bir dönecek
olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan
sürüp-çıkaracaktır." Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın,
O'nun Resulü'nün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar kavramıyorlar.
(Münafikun Suresi, 7-8)
Bu, kesin ve değişmez bir kuraldır. Mümin, "Ey
iman edenler, tedbirinizi alın..." (Nisa Suresi, 71)
ayeti gereğince, ibadet kastıyla inkarcılara karşı dikkatli ve tedbirli
davranacak, ama söz konusu İlahi kuralın rahatlığı içinde olacaktır.
Allah, aynı kuralı bir başka ayetinde şöyle açıklar:
Şüphesiz inkar edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar
ve kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra 'elçiye karşı
gelip zorluk çıkaranlar', kesin olarak Allah'a hiçbir şeyle zarar
veremezler. (Allah,) Onların amellerini boşa çıkaracaktır. (Muhammed
Suresi, 32)
ÜMİTSİZLİĞE VE ŞEYTANIN OLUMSUZ TELKİNİNE FIRSAT
VERMEMEK
Ümitsizlik iki türlü olabilir. Birincisi, insanın karşılaştığı
zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmasıdır. Kuşkusuz böyle bir
durum kuşkusuz asla mümine yakışmaz. İman eden her insan, Allah'ın
koruması altında yürütülen ve O'nun destekleyeceğini vaat ettiği
bir mücadelenin asla kaybedilmeyeceğini bilmelidir. Üstte aktardığımız
tüm ayetler, Allah'ın kesin bir biçimde müminlerin destekçisi olduğunun
ve onları asla inkarcılar karşısında yardımsız bırakmayacağının
garantisidir.
Ümitsizliğin daha tehlikeli olan ikinci türü ise, kişinin
yaptığı bir hata ya da işlediği bir günah nedeniyle kendi imanından
ümit kesmesi, Allah'ın kendisini bağışlamayacağına ve artık cehennemlik
olduğuna kendini inandırmasıdır. Oysa bu tamamen Kuran'a muhalif
bir düşünce, bir kuruntudur. Aksine, Allah kendisine samimi bir
biçimde tevbe edenlerin tüm günahlarını bağışlar. Allah'a yönelmek,
O'nun rahmetine sığınmak için hiçbir nokta "çok geç" değildir.
Allah, Kitabı'nda kullarına şöyle seslenmektedir:
...Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran
kullarım.Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün
günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Zümer
Suresi, 53)
Ümitsizlik, şeytanın mümini Allah yolundan alıkoymak
için verdiği vesveselerden biridir. Şeytan bu yolla hata yapan bir
müminin moralini bozmaya, yapılan basit hataları kendi gözünde büyütmeye
ve onu daha da büyük hatalara sürüklemeye çalışır. Hedefi, mümini
imanından ve samimiyetinden kuşkuya düşürmek, ona boş kuruntular
aşılamaktır. Eğer insan şeytanın bu yönteminden etkilenirse, giderek
imani bir zayıflığa düşer, hata üstüne hata yapmaya başlar."Bir
kere hata yaptım, artık dönüşü yok" diye dile getirilen bir
mantık içerisinde, giderek daha da büyük günahlara sürüklenir.
Mümin böyle bir hisse kapıldığında hemen Allah'a sığınmalı,
Kuran'ın nuruyla düşünmeli ve şeytanın istediği bu korkunç ruh halinden
çıkmalıdır. Bir ayette, müminin göstermesi gereken tavır şöyle açıklanır:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese
veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
(Araf Suresi, 200)
Mümin, ihlaslı ve samimi olduktan sonra hata dahi yapsa,
bağışlanma diledikten sonra Allah'ın kendisini affetmesini umabilir.
Dahası, eğer samimiyetsiz bir hareket yapmış, hatta uzun süre samimiyetsiz
bir boyutta yaşamış da olsa, yine de her an tevbe edip durumunu
düzeltebilir. Allah sonsuz rahmet ve adalet sahibi iken, müminlere
cenneti ve başarıyı vaat etmişken ümitsizliğe kapılmak, ancak şeytanın
bir hilesidir. Hz. Yakub'un Kuran'da bildirilen şu öğüdü, tüm müminler
için yol göstericidir:
"... Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü
kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez."
(Yusuf Suresi, 87)
HER OLAYIN KURANİ BAKIŞ AÇISIYLA DEĞERLENDİRİLMESİ
Müminin yaşamının amacı, Allah'a kulluk etmekten başka
bir şey değildir. İnsan dünya üzerinde kendi hırslarına göre yaşamak,
tutkularının peşinde koşmak ya da başka insanlara hizmet etmek için
değil, yalnızca ve yalnızca Allah'a kulluk etmek için yaratılmıştır.
Allah'a kulluk etmesinin yolu ise, Kuran'ı kendisine
rehber edinmesidir. Mümin için nihai amaç, Kuran'ın her hükmüne
elinden gelenin en fazlasıyla uyabilmektir.
Kuran'a bakıldığında ise, müminin yalnızca namaz, oruç,
hac gibi muhkem ibadetlerle değil, aynı zamanda uygulanması teşhis
ve yorum gerektiren ibadetlerle de yükümlü kılındığını görürüz.
Örneğin bir ayette "Rabbinin yoluna hikmetle
ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et..."
(Nahl Suresi, 125) emri verilir. Burada kast edilen "hikmet"in
ve "güzel öğüt"ün ne olduğunu, mümin, hem Kuran'ın genel
mantık ve üslubuna bakarak, hem de kendi akıl ve anlayışına başvurarak
bulacaktır.
Müminin aklını ve anlayışını devreye sokmasını gerektiren
pek çok yükümlülük daha vardır. Örneğin Allah Kuran'da, müminin
karşılaşacağı insan tiplerini ve toplum modellerini tarif eder,
bunlara karşı gösterilmesi gereken tavırları da bildirir. Hatta
çoğu zaman, karşılaşılan insan tipine ve onun öne sürdüğü mantıklara
karşı söylenmesi gereken sözler, "De ki" ile başlayan
ayetlerde haber verilir.
Mümine karşılaşacağı durumlarla ilgili bilgi ve emir
veren tüm bu ayetler, Kuran'da çok açık bir biçimde yazılıdırlar.
Ancak, bunların günlük yaşama aktarılması, öncelikle Kuran'da kast
edilen durumların günlük hayatta teşhis edilmesini gerektirir ki,
müminin aklının ve anlayışının devreye girdiği nokta budur.
Kuran'da, farklı insan tipleri anlatılır; Müslümanlar,
müşrikler, münafıklar, kalplerinde hastalık olanlar, Hıristiyanlar,
Yahudiler gibi. Bunlarla ilgili ayetleri çok iyi öğrenebilir; çünkü
asıl yapılması gereken şey, Kuran'da tarif edilen bu insan tiplerini
çok iyi tanıyabilmek, insan ilişkilerini ve tüm yaşamını Allah'ın
emirleri doğrultusunda şekillendirmektir.
Mümin bilmelidir ki, etrafındaki tüm insanlar, Kuran'da
tarif edilen bu insan modellerinin birine girmektedir. Çünkü hepsi
yaratılmıştır ve "Biz, bir 'oyun ve oyalanma
konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık"
(Enbiya Suresi, 16) hükmü gereği boş bir amaç için değil,
Allah'ın Kuran'da tarif ettiği toplum modelini oluşturmak için vardırlar.
Mümin, bu gerçeğin bilincinde olarak hareket ederse,
Allah'ın kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirebilir.
Kuran'ın hayattaki karşılığı, yalnızca insanlar değildir kuşkusuz.
Aksine, aslında insanın gördüğü her madde, her olay gerçekte Kuran'da
yazılanların birer yansımasından başka bir şey değildir. Bir ayette,
bu konu şöyle açıklanmıştır:
Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde
onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine
açıkça belli olsun. Herşeyin üzerinde Rabbinin şahit olması yetmez
mi? (Fussilet Suresi, 53)
İşte tüm evren, gerçekte Kuran'ın "afakta"
(ufuklarda) görünen ayetlerinin toplamından ibarettir. Nasıl bir
tablo, kendi ressamını tanıtırsa, o tablodaki her detay, ressamın
fırçasının izlerini gösterirse, tüm evren ve o evrenin her detayı
da herşeyin yaratıcısı olan Allah'ı göstermek için vardır.
Mümin bu gerçeğin bilincine vardıkça, hem Allah'ı daha
iyi tanır ve O'na daha çok yaklaşır, hem de O'nun hükümlerine çok
daha ayrıntılı bir biçimde itaat eder. Hayatın her detayının gerçekte
Kuran'da tarif ya da işaret edilen bir "ayet" olduğunu
kavradıkça, "günlük yaşam" denen şeyin her aşamasında
Kuran'a göre düşünecek ve Kuran'ın hükümlerini uygulayacak hale
gelir.
Her olay, Allah'ın çizdiği kadere bağımlı olarak gelişir,
bu yüzden de herşeyin bir sebebi ve hikmeti vardır. Mümine düşen,
karşılaştığı her olayı Kuran mantığına göre yorumlamak ve Kuran'da
belirtilen tepkileri vermektir. Eğer "boş" bir şeyle karşılaşırsa,
Kuran'ın hükmüne göre ondan yüz çevirmelidir; o boş iş, mümin ondan
yüz çevirsin diye yaratılmaktadır zaten!...
Müminin karşılaştığı her olayı Kuran ayetlerine
göre yorumlaması, öncelikle Kuran'a dayalı bir kültür ve karakter
geliştirmesine bağlıdır. Bunun için de cahiliyenin kendisine verdiği
tüm kültürü ve karakter özelliklerini üzerinden atması gerekir.
Bir olay karşısında ne yapması gerektiğine, cahiliye toplumunda
yerleşik olan kıstaslara göre değil, Kuran'a göre karar vermelidir.
Kuran'da ise karşılaştığı her duruma ışık tutan bir çözüm bulacaktır.
Çünkü o, "herşeyin açıklayıcısı" olarak insanlara indirilmiştir.
(Nahl Suresi, 89)
KALPTEKİ NİYETİ ALLAH'IN BİLMESİ
İnkarcıların en temel özelliklerinden biri, samimiyetsiz
olmalarıdır. Hem Allah'a, hem diğer insanlara, hem de kendilerine
karşı samimiyetsizdirler. İnsanların yüzüne karşı menfaat gereği
çok sıcak davranırken, içlerinden onlara karşı çok kolay kin veya
kıskançlık besleyebilmektedirler. Aynı iki yüzlülüğü kendilerine
karşı da yaparlar; yaptıkları yanlışları kendileri de bildikleri
halde bilinçaltlarına iter ve kendi kendilerini mükemmel bir insan
olduklarına inandırırlar.
Bu samimiyetsizliğin temelinde, kalplerinden geçen düşüncelerin
kimse tarafından bilinemeyeceği ve dolayısıyla bu düşünceler nedeniyle
kimse tarafından suçlanamayacakları inancı yatar. Bu inanç kendi
toplumları içinde doğrudur; kimse kimsenin gerçek düşüncelerini
bilmez. Ancak hesaplamadıkları bir şey vardır; Allah, insanların
kafalarından geçen tüm düşünceleri, hatta kendilerinin bile farkına
varmadıkları bilinçaltlarını en iyi biçimde bilendir. İlgili ayetlerde
şöyle denir:
Göklerde ve yerde olanların tümünü bilir; sizin
saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, sinelerin
özünde saklı duranı bilendir. (Teğabün Suresi, 4)
Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz
O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. O, yarattığını bilmez
mi? O, Latif'tir; Habir'dir. (Mülk Suresi, 13-14)
Hiç kimse, Allah'ın bilgisi dışında bir diğeriyle konuşamaz,
Allah'ın takibinden kaçamaz. Kuran'da bu şöyle ifade edilmiştir:
Allah'ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten
bilmekte olduğunu görmüyor musun? Fısıldaşmakta olan üç kişiden
dördüncüleri mutlaka O'dur; beşin altıncısı da mutlaka O'dur. Bundan
az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir.
Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz
Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)
Dolayısıyla, insanın Allah'ı hiçbir şekilde aldatması
mümkün değildir. Allah, kişinin yaptığı tüm fiilleri, kalbinden
geçen düşünceleri, hatta onun dahi tam olarak bilmediği bilinçaltını
bilir. Bir ayette şöyle bildirilir:
"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin
ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından
daha yakınız." (Kaf Suresi, 16)
Bu durumda insanın yapması gereken şey, Allah'a karşı
son derece samimi ve boyun eğici olmaktan başka bir şey değildir.
Allah insanın ne olduğunu bilirken, Allah'a karşı kendini olduğundan
üstün göstermeye çalışmanın hiçbir anlamı yoktur. İnsan, zaaflarını,
eksiklerini, kusurlarını, imani zayıflıklarını Allah'a samimi bir
biçimde açmalı ve O'ndan yardım istemelidir.
Peygamberler, Allah'la samimi diyaloğun en güzel örnekleridir.
Allah'a "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini
göster" diye dua eden, Allah kendisine "inanmıyor musun?"
diye sorunca da, "hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması
için" (Bakara Suresi, 260) diyen Hz. İbrahim, eksikliğini
Allah'a karşı itiraf etmenin ve O'ndan yardım istemenin örneğidir.
Aynı şekilde, Allah kendisine "Firavun'a git" emrini verdiğinde,
"Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi
öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum" (Kasas Suresi, 33)
diyerek Allah'tan güç ve dirayet isteyen Hz. Musa da bir samimiyet
timsalidir.
İnsan Allah'a muhtaç olduğunu kavramadan kendini güçlü,
dirayetli, takva sahibi, cesur görmeye çalışmakla bu özelliklere
kavuşmaz. Çünkü "...insan zayıf olarak yaratılmıştır"
(Nisa Suresi, 28) ve bu zaafı, Allah'a muhtaç olduğunu iyice anlasın
diye vardır. Bu nedenle, samimi bir biçimde Allah'a yakınlaşmalı,
kendisinde gördüğü her türlü hatayı O'na açıp, O'ndan destek istemelidir.
DÜNYA HAYATININ GEÇİCİLİĞİ
İnsan dünyaya geçici bir süre için gelmiştir. Burada
Allah tarafından hem imtihan edilecek, hem eğitilecek, sonra da
ahiretteki ebedi yurduna gidecektir. Dünyadaki nimetler, güzellikler
ise, cennetteki gerçek nimetlerin çok eksik bir kopyası olarak,
ahireti hatırlatmak kastıyla yaratılmışlardır.
Oysa inkarcılar, bunu kavrayamaz ve ebedi sandıkları
dünya hayatını varlıklarının tek amacı haline getirirler. Bu ise
tam anlamıyla bir aldanıştır. Çünkü son derece geçici, son derece
eksik ve kusurlu olan dünya nimetleri, ebediyete ve mükemmelliğe
istek duyan insanı tatminden çok uzaktırlar. Allah, dünyanın nasıl
bir aldanış olduğunu şöyle anlatır:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence
türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme
(süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur.
Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin)
hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı
kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli
bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır.
Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid
Suresi, 20)
Gerçekten de, gaflet içinde yaşayan inkarcıların hepsi,
üstte sayılan bir kaç hedefe (mal ve çocuklarda çoğalma tutkusu,
övünme gibi) ulaşmayı amaç edinerek yaşarlar. Bir başka ayette,
dünyadaki aldatıcı süsler hakkında şöyle söylenmiştir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve
gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu
şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının
metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.
De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim
mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları,
altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası
vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir." (Al-i İmran Suresi,
14-15)
Dünya, ahiretle karşılaştırılamayacak kadar basit ve
değersizdir. Bunu ifade etmek için olacak, Arapça'daki "dünya"
kelimesi, "dar, sıkışık, pis yer" anlamından türemiştir.
İnsanlar dünya üzerinde geçirecekleri 60-70 yıllık ömrü başta çok
uzun ve tatmin edici sanırlar, oysa çok kısa bir süre sonra bu ömrün
sonuna gelir ve mezarın kapısına dayanırlar. Ölüm yaklaştıkça da,
yaşadıkları hayatın ne kadar kısa olduğunu daha iyi anlarlar. Mahşer
(diriliş) günü ise, onlarla şöyle konuşulur:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne
kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün
birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca
az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz. Bizim, sizi
boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi
mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115)
Allah'a isyan ederek dünya hayatına hırsla kapılmak ve
ahireti göz ardı etmek, ebedi cehennemle cezalandırılacak bir suçtur.
Allah, "Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr edenler"
hakkında şu hükmü verir: "İşte bunlar, ahireti verip dünya
hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azapları hafifletilmez
ve kendilerine yardım edilmez." (Bakara Suresi, 86)
Bir başka ayette ise şöyle denmektedir:
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına
razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz
olanlar; İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri
ateştir. (Yunus Suresi, 7-8)
Dünyanın Allah tarafından yaratılmış geçici bir yurt
olduğunu inkar eden, dahası Allah tarafından bu geçici yurtta yaratılmış
bazı nimetlere Rabbinden yüz çevirerek hırsla bağlanan, bunları
sahiplenen ve bir yandan da ilahlaştıran bir insan, elbetteki azaba
müstahaktır. Kuran'da, böylelerinin durumu çok açık ifade edilmiştir:
Artık kim taşkınlık edip-azarsa,
Ve dünya hayatını seçerse,
Şüphesiz cehennem, (onun için) bir barınma yeridir.
(Naziat Suresi, 37-39)
MÜLKÜN GERÇEK SAHİBİ
İnsanların çektiği acıların ya da birbirlerine yaptıkları
eziyetlerin başlıca nedenlerinden biri, mülk kavgasıdır. Hatta,
cahiliye toplumunun yaşamının tümü "mülk sahibi olma"
hırsına dayanır. Bu kişiler sürekli daha fazla mala sahip olabilmek
için uğraşır, bu tutkuyu yaşamlarının en büyük amacı haline getirirler.
Oysa, dünya hayatının temelini teşkil eden bu "çoğalma
tutkusu" (Hadid Suresi, 20), tam manasıyla bir aldanıştır.
Çünkü yeryüzündeki tüm mülkün sahibi, Allah'tır. İnsanlar, "mal
sahibi" olduklarını sanmakla kendilerini aldatırlar. Sahip
olduklarını sandıkları şeyleri kendileri yaratmamışlardır, o şeyleri
yaşatmaya güçleri yetmez. Yok olmalarını da engelleyemezler. Dahası,
bir şeye "sahip" olacak bir durumları yoktur, çünkü kendileri
bir başka varlığın "mülkü"dürler; "İnsanların sahibi"
(Nas Suresi, 2) olan Allah'ın kontrolü altındadırlar.
Kuran'da, tüm varlıkların, kendilerini yaratmış
olan Allah'ın mülkü olduğu şöyle haber verilir: "Göklerde,
yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların
tümü O'nundur". (Taha Suresi, 6) Bir başka ayette ise şöyle
denir: "Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu bilmiyor
musun? O, kimi dilerse azaplandırır, kimi dilerse bağışlar. Allah,
herşeye güç yetirendir. (Maide Suresi, 40)
Allah, sahip oldukları malları insanlara dünya hayatında
"emanet" olarak vermiştir. Bu emanet, belli bir vakte
kadardır ve elbette günü geldiğinde hesabı sorulacaktır.
İnsana sorulacak olan hesap, kendisine "emanet"
olarak verilen mülkü nasıl ve hangi mantıkla kullandığıdır. Eğer
o mülkü kendisinin saymış, "gasp" ederek sahiplenmiş ve
o mülkü nasıl kullanması gerektiğini kendisine anlatan Resullere
karşı "mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi
senin namazın mı emrediyor?" (Hud Suresi, 87) diye cevap vermişse,
büyük bir azaba müstahak olur. Kuran'da, bunların başına gelecekler
şöyle aktarılır:
Allah'ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde
cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.
Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle
tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah
yaptıklarınızdan haberi olandır. (Al-i İmran Suresi, 180)
Ayette belirtildiği gibi, insan, Allah'ın bol ihsanından
insanlara verilen mallar, o insanlar tarafından "cimrilik"
yapmadan harcanması içindir. İnsan, malı sahiplenip onu muhafaza
etmeye çalışmak yerine, malın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmek
ve malı O'nun emrettiği biçimde harcamakla yükümlüdür. Kendisine
emanet verilen mallardan, kendi ihtiyaçları için gerekli olan makul
bir kısmını kullanacak, "ihtiyaçtan arta kalanı" (Bakara
Suresi, 219) ise Allah yolunda harcayacaktır. Eğer Allah yolunda
harcamak yerine, bu malları "biriktirmeye" kalkarsa, onları
sahiplenmiş olur. Bunun ahiretteki cezası ise çok ağırdır. Bir ayette
şöyle denir:
...Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda
harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin
cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri
ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "İşte bu, kendiniz için
yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın" (denilecek).
(Tevbe Suresi, 34-35)
İslam'da "iktisat" vardır, ama "malı yığma"
yoktur. Müminler, "kötü günler"e karşı, yığılacak mallara
değil, Allah'a güvenirler. Allah da, onlara bereketi artırır. İnfak
ettikleri (Allah yolunda harcadıkları) mallara karşılık, onlara
çok daha fazlasını verir. Bunu da infak ederler, Allah nimetini
daha da artırır. Bir ayette, infakın bereketi şöyle ifade edilir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği
yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin
örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ihsanı)
bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)
Malı sahiplenen ve onu hayır yolunda harcamayıp biriktirenin
durumu ise şöyle anlatılır:
....O, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.
Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor.
Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır.
"Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren
nedir?
Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. (Hümeze Suresi,
2-6)
ŞÜKÜR
Allah, herşeyi bir amaç ve hikmetle yarattığı gibi, insana
verdiği nimetleri de bir amaç üzerine yaratmıştır. İnsana verilen
herşey; hayat, iman, rızıklar, sağlık, göz, kulak; tüm bunlar, insanın
Allah'a şükretmesi için birer nimettir.
İnsan, eğer cahiliye toplumunu saran gaflet perdesini
kaldırır da, etrafını şuurlu bir biçimde gözlerse, hoşuna giden
herşeyin Allah'tan gelen bir nimet olduğunu görebilir. Yediği tüm
besinler, soluduğu temiz hava, etrafındaki güzellikler, tüm bunları
görmesini sağlayan gözü, herşey, ama herşey Allah'tan bir nimettir.
Öyle ki, bu nimetler sayılamayacak kadar çokturlar; Kuran'da şöyle
denir:
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız,
onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
Ve kuşkusuz tüm bu nimetlerin de bir amacı vardır. Tüm
bunlar, insanlar nefislerinin dilediği gibi kullansın, sorumsuzca
ve şımarıkça tüketsin, talan etsin diye yaratılmamışlardır. Aksine,
nimetin verilmesindeki amaç, o nimeti kullanan kişiyi Allah'a yöneltmektir.
Çünkü verilen herşey, karşılığında şükrü gerektirir. En büyük ve
en güzel nimetleri hiç durmaksızın insanlara veren Allah'a ise,
en fazla ve en samimi şükrü yapmak gerekir.
Şükür hem büyük bir ibadettir, hem de insanı "azgınlaşmaktan"
korur. Çünkü insanın nefsinde, zenginlik ya da güç bulduğunda zalimleşmeye,
zorbalaşmaya, vicdansızlaşmaya karşı bir eğilim vardır. Zenginleşir,
güzel imkanlara kavuşursa, acizliğini unutmaya ve kibirlenmeye başlar.
Şükür, işte bu "azgınlaşmayı" engeller. Şükreden insan
bilir ki; eline geçen her nimet kendisine Allah tarafından verilmiştir
ve her zaman için de O'na aittir. Bu nimeti de, O'nun yolunda, O'nun
istediği biçimde kullanmakla yükümlüdür. Kendilerine büyük makam,
büyük mülk ve hakimiyet verilen Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi peygamberlerin
tevazu ve olgunluklarının anahtarı budur. Kendisine verilen mülk
nedeniyle azgınlaşan Karun'un da asıl sorunu, şükretmeyi bilmemesidir.
Eğer mümin, kendisine verilen nimetlerden dolayı azgınlaşmayacağını,
kibirlenip şımarmayacağını yaptığı şükürle Allah'a gösterirse,Allah
da ona daha fazla nimet verir. Allah'ın Kuran'da verdiği "Andolsun,
eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük
ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir" (İbrahim
Suresi, 7) hükmü, bunu ifade etmektedir.
Şükür, yalnızca Allah'a söz ile hamd etmekle değil, O'nun
verdiği tüm nimetleri Hak yolunda kullanmakla olur. Mümin, kendisine
verilen herşeyi, Allah'ın dininin hizmetine sokmakla yükümlüdür.
En başta da, Allah'ın kendisine verdiği bedeni O'nun rızası için,
O'nun yolunda mücadele etmek için kullanacaktır. Kuran'da, Allah'ın
nimetlerine şükretmenin, O'nun nimetlerini başkalarına anlatmakla,
yani dini tebliğ etmekle olacağı şöyle ifade edilir:
Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut
kalacaksın.
Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı?
Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi
mi?
Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?
Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme.
İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma.
Rabbinin nimetini durmaksızın anlat. (Duha Suresi,
5-11)
HER AN DEVAM EDEN İMTİHAN
Başta da belirttiğimiz gibi, dünya üzerinde gerçekleşen
ve insanın da şahit olduğu hiçbir olay, amaçsız ve boşuna gerçekleşmez.
Allah, herşeyi bir hikmete göre yaratır. Bunu kavramak ise, insanın
bilincine bağlıdır. İmanı, dolayısıyla da aklı ve basireti artan
insan, giderek olaylardaki hikmetleri daha iyi kavrar.
Bu hikmetlerin en önemlilerinden biri ise, insanın imtihan
edilmesidir. Allah, karşısına çıkardığı özel yaratılmış durumlarla,
insanın samimiyetini ve imanını dener. Ona bazen nimet verir, şükredip
etmediğini ortaya çıkarır. Bazen de sıkıntı verir, tevekküllü ve
sadakatli davranıp davranmadığını ortaya çıkarmak için. Bir ayette
şöyle denmektedir:
"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle
de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz".
(Enbiya Suresi, 35)
İmtihanın farklı farklı çeşitleri olacaktır. Bu durum
bir başka ayette şöyle açıklanır:
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça
mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.
Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)
Aslında insanın tüm yaşamı, imtihan sırrına uygun olarak
tasarlanmaktadır. Öncelikle bedeni, imtihan edilmek içindir. Kuran'da
"Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık.
Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık" (İnsan,
2) hükmü verilir. Dolayısıyla, insanın işittiği ve gördüğü herşey,
gerçekte kendisi için bir imtihan sebebidir. Karşılaştığı her olayda
önünde iki seçenek vardır; ya Kuran'ın hükmüne, ya da kendi nefsinin
tutkularına göre hareket edecektir.
Allah, çeşitli zorluklar meydana getirerek müminin sabrını
ve kararlılığını da dener. Bunların en önemlilerinden biri, inkarcılar
tarafından müminlere yapılan baskılardır. Sözlü saldırılar, alay
etmeler, fiziksel baskılar, hatta işkenceler ve öldürme teşebbüslerini
içeren tüm bu faaliyetler, ancak müminleri sınamak içindir. Bir
ayette şöyle denir:
Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan
edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve
şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz.
Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i
İmran Suresi, 186)
İmtihandaki en önemli nokta, karşılaşılan durumun Allah
tarafından yaratılmış özel bir deneme olduğunun kavranmasıdır. Eğer
insanın kavrayışı sınırlı olur da, karşılaştığı durumun bir imtihan
olduğunu anlamazsa, son derece yüzeysel bir bakış açısına sahip
olur. Kuran'da, kendilerine konulan cumartesi yasağını aşan Yahudilerin
karşılaştığı bu tür bir durum şöyle anlatılır:
Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı
sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı.
'Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında', balıkları onlara
açıktan akın akın geliyor, 'cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında'
ise, gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları
böyle imtihan ediyorduk. (Araf Suresi, 163)
İmtihan, akılla anlaşılır ve akılla aşılır. Bu nedenle
mümin, hayatının her anında bir imtihan dünyasında yaşadığını bir
an olsun unutmamak ve Allah'ın hikmetlerini görebilmek için dua
etmeli, dikkatli ve ihtiyatlı davranmalıdır. Unutulmamalıdır ki,
Cennet gibi büyük bir mükafat, sadece "iman ettik" demekle
kazanılmaz. Allah Kitabı'nda şöyle demektedir:
İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek,
sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?
Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten
doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir. (Ankebut
Suresi, 2-3)
Bir diğer ayette ise, şöyle denir:
Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden
ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi
sandınız? (Al-i İmran Suresi, 142)
ALLAH KİMSEYEKALDIRAMAYACAĞI YÜKÜ VERMEZ
Cahiliye toplumundaki insanların önemli bir bölümü, dini
uygulamanın kendilerine zor geldiğini ve bu nedenle din dışı bir
hayat sürdüklerini iddia ederler. Böylece, Allah'a karşı olan nankörlüklerini
kendilerince meşrulaştırmayı, suçlarını hafifletmeyi umarlar. Oysa
yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar. Çünkü Allah, kimseye kaldıracağından
daha ağır bir sorumluluk yüklemez. Kuran'da bildirildiği gibi, "Allah,
hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. Kazandığı lehine,
kazandırdıkları aleyhinedir..." (Bakara Suresi, 286)
Bir başka ayette ise, Allah'ın bize seçip beğendiği dinin
Hz. İbrahim'in dini gibi kolay olduğu ifade edilir:
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri
seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in
dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da)
da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin
üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız
diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın,
sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.
(Hac Suresi, 78)
Gerçek böyleyken, insanın dini uygulamanın zor olduğunu,
istediği halde bunu yapamadığını iddia etmesi, kuşkusuz bir sahtekarlıktır.
Bu iddiayla da hiç kimseyi kandıramaz; ancak kendi kendini aldatmış
olur.
İNKARCILARA SEVGİ DUYMAMA
İnsanın Kuran ahlakını hakkıyla yaşayabilmesi için, cahiliye
toplumunun tüm kültürel özelliklerinden ve değer yargılarından tamamen
kopması gerekmektedir. Terk edilmesi gereken kavramların başında
da, cahiliyenin sevgi anlayışı gelir.
Cahiliyede sevgi, menfaat üzerine kuruludur. İnsan, bir
diğer insanı kendisine menfaat sağladığı, kendisine baktığı ya da
en azından iyi davrandığı için sever. Sevginin bir diğer ölçüsü
ise kan bağıdır; insanlar kendi ailelerinden, sülalelerinden, "aşiret"lerinden
hatta kimi zaman milletlerinden olan başka insanları sırf bu kan
bağlantısı nedeniyle severler.
Oysa mümin için sevginin kıstası bunlar değildir. Çünkü
o, herşeyden fazla olarak Allah'ı sevmektedir. Bu Kuran'da şöyle
açıklanır:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak'
tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler.
İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara
Suresi, 165)
Allah'ı herşeyin üstünde tutan mümin, diğer insanları
da Allah'a olan yakınlıklarına göre sever ya da Allah'a olan nankörlüklerine
göre onlardan uzaklaşır. Allah'a nankörlük eden, O'nun dinine düşman
olan insanlar kendisine çok yakın olsalar da hiçbir şey değişmez.
Kuran'da müminlerin bu vasfı şöyle anlatılır:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim
(topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle
bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları,
ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları)
olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış
ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından
ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır.
Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte
onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesizAllah'ın fırkası
olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta
kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)
İnkarcılara karşı az da olsa sevgi beslemek ise, Allah'ın
rızasına aykırı bir harekettir ve asla mümine yakışmaz. Kuran'da,
bu konuda müminler çok ciddi biçimde uyarılmaktadır:
Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz;
oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a
inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır.
Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla
çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben,
sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden
bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur.
(Mümtehine Suresi, 1)
Hz. İbrahim ve ümmetinin tavrı, tüm müminler için mükemmel
bir örnektir:
İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel
bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz,
sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız.
Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a
bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş
göstermiştir... (Mümtehine Suresi, 4)
HİÇBİR ŞEYİ ALLAH'TAN, ELÇİSİNDEN VE MÜCADELEDEN
ÜSTÜN GÖRMEMEK
Müminin yükümlülüğü, tüm yaşamı boyunca Allah'a kulluk
etmektir. Varlığımızın amacı ve dolayısıyla yegane işimiz, Allah'a
kul olmaktır. Dünya üzerindeki yaşamımız, ancak Allah'a kul olmanın
bir parçası ise anlam taşır. Allah'a kulluk etmek dışında başka
herhangi bir mantık üzerine kurulmuş olan bir hayat, Allah'ı inkar
etmek ya da O'na ortak koşmak anlamına gelir ki, sonu cehennemdir.
Bir başka deyişle, dünya yaşamının tümü, mümin için bir
araç olmalıdır. Hayatın her parçasını, Allah'a yakınlaşmak ve O'nun
dinine hizmet etmek için bir vesile olarak görmelidir. Eğer araç
amaç haline gelirse, ki inkarcıların yaptığı budur, o halde ortada
büyük bir tehlike var demektir.
Kulluk etmekten başka bir amaç için yaşamayan mümin,
dünyadan çoktan vazgeçmiştir. Allah, bu durumu şöyle açıklar:
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında
onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın
almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler;
(bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan
bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir?
Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz.
İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)
Müminler mallarını ve canlarını satmışlardır. Dolayısıyla,
malları ya da canları üzerinde herhangi bir tasarrufları olamaz.
Allah neyi emrederse, onu şevkle yaparlar. Allah bir nimet verirse,
onu kullanır ve Rablerine şükrederler. Allah kendi yolunda cihadı
emrettiğinde ise, göz göre göre ölüme gitmekten çekinmezler.
Böyle bir mümin, hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz ve dünya
üzerindeki hiçbir şey de onu mücadeleden alıkoyup oyalayamaz. Allah'ın
emrini yerine getirmek için dünyanın en güzel nimetlerini bırakıp
bir anda kendisini ölüm tehlikesinin içine atabilir. Aksi bir tavır
ise, insanın malını ve canını satmadığını, hala onları sahiplendiğini
gösterir ki, sonu hüsrandır. Allah şu hükmü verir:
De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz,
eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden
korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan,
O'nun Resulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise,
artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar
topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24)
Bu iman ve bu bilinç sahabede o kadar güçlüydü ki, savaşa
gitmekten çekinmek bir yana dursun, Peygamberin yanında savaşa gidebilmek
için her yolu deneyen, gitmek imkanı olmadığında ise üzüntüsünden
ağlayanlar vardı. Allah, bu salih müminlerle sahtekarlar arasındaki
farkı şöyle haber verir:
Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra çağıranlar'
oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için
bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin
aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen
için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum"
dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden
yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.
Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları
halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride
kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir.
Bundan dolayı onlar, bilmezler. (Tevbe Suresi, 91-93)
GEVŞEMEME, ÜZÜLMEME, HÜZNE KAPILMAMA
Mümin, Allah yolunda uzun ve zorlu bir mücadele yürütür.
Karşısında çoğu kez kendisinden teknik olarak daha güçlü, daha kalabalık
görünen düşmanlar vardır. Ancak yine de Allah, Kuran'ın yolunu izledikleri
sürece, bu düşmanlara karşı müminleri üstün kılar.
Bu başarının sırlarından biri, müminlerin asla gevşemeden,
şevk ve heyecanla mücadelelerini sürdürmeleridir. İnkarcılar ise
böyle olamazlar; dünyaya olan bağlılıkları, korkuları, zaafları,
inançsızlıkları nedeniyle, bir zorluk karşısında moralleri bozulur
ve gevşerler. Müminler ise, kesin galip olacaklarını bilmenin verdiği
şevkle ve Allah'ın kalplerini sağlamlaştırması sayesinde, gevşekliğe
kapılmazlar. Kuran'da, iman edenlerin bu vasfı şöyle anlatılır:
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler
savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük
ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler.
Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)
Ancak, üstteki ayetten de anlaşıldığı gibi, müminlerin
de gevşekliğe kapılmamak, mücadele azmini ayakta tutmak için Allah'a
dua etmeleri gerekmektedir. Çünkü nefis, insanı gevşekliğe sürüklemeye
çok eğilimlidir. Şeytan da bir yandan sürekli fısıldadığı vesveselerle
aynı amaç için çalışır. Mümin topluluğunun arasına girmiş olan ikiyüzlü
münafıklar da, uygun ortam bulduklarında, aynı telkinlerde bulunurlar.
Örneğin savaş sırasında Peygamberin ashabına
"Ey Yesrib (Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak
yer yok, şu halde dönün" (Azhab Suresi, 13) diyenler
gibi, ümitsizlik ve bozgun yaratmaya çalışırlar. Allah da tüm bu
olumsuz etkenlere karşı müminleri uyarır: " Öyleyse sen sabret;
şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın
seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler."
(Rum Suresi, 60) demişlerdir.
Mümin, yalnızca kendinden sorumludur ve başkalarının
zayıf davranması onu etkilememelidir. Karşı tarafın gücü de onu
hiçbir şekilde yıldırmamalıdır. Tüm yaşamı Allah içindir ve dolayısıyla
sonuna kadar da Allah rızası için ibadet etmeyi sürdürecektir. Bir
ayette şu emir verilir:
Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz
en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)
(Düşmanınız olan) Topluluğu aramakta gevşeklik
göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da, sizin acı
çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz, onların umud etmediklerini
Allah'tan umuyorsunuz. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Nisa Suresi, 104)
NAMAZDA HUŞU
Namaz insanın Allah'a kulluk ettiğinin en açık ifadesi
olarak büyük bir önem taşımaktadır. İnsanı Allah karşısında secdeye
vardıran bu ibadet, bir anlamda Müslümanlık alametidir.
Ancak namazın her zaman bu anlama gelmediği durumlar
da vardır. Bir ayette bu şöyle açıklanır:
İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
Onlar gösteriş yapmaktadırlar. (Maun Suresi, 4-6)
Demek ki, namazın Allah katındaki makbuliyeti, onu oluşturan
fiili hareketler değil, içteki amaç ve ruhtur. Bazıları namazı insanlara
"Müslüman" olduklarını göstermek için kılmaktadırlar ve
dolayısıyla sevap kazanmak bir yana, büyük bir günah ve sapma içine
düşmektedirler.
Namaz gibi önemli bir ibadeti makbul hale getiren şey
ise, kılan kişinin Allah'ın önünde secde ettiğini, O'na boyun eğdiğini
bilmesi ve yalnızca bu amacı taşımasıdır. Bu nedenledir ki Allah,
müminlere "... Allah'a gönülden boyun
eğiciler olarak (namaza) durun" (Bakara Suresi, 238)
emrini verir.
Bir başka ayette ise müminler şöyle tarif edilir: "Onlar
namazlarında hûşû içinde olanlardır". (Müminun Suresi, 2) "Huşu",
"saygı dolu bir korku, yumuşama, derin bir saygı" anlamına
gelmektedir. Bu arada, Arapça'da her ikisi de "korku"
anlamına gelen "huşu" ve "havf" kelimelerinin
arasındaki ince farka dikkat etmek gerekir. Havf, basit ve içgüdüsel
bir korkudur. Kuran'da kafirler ve hayvanlar için kullanılır. Müminlerin
Allah'a karşı duydukları korku ise, aklın ve vicdanın bir sonucu
olarak ortaya çıkan ve saygı dolu, içli bir korkuyu ifade eden "huşu"
kelimesidir. Namaz ise, ancak huşu içinde kılındığı zaman gerçek
anlamını bulur.
Böyle bir namaz, insanın Allah'a olan yakınlığını ve
takvasını artırır. İnsanı manen ayakta tutar. Bir ayette ise şöyle
denir:
Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru
kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden
alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür.Allah,
yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)
ALLAH'I ÇOKÇA ZİKRETMEK
Şimdiye dek değindiğimiz tüm mümin özellikleri ve temel
imani konular, müminin kendisini Allah'a adamasını, Allah için yaşayıp,
Allah için mücadele etmesini gerektirmektedir.
Allah'a adanmış bir hayat ise, elbette Allah'la yakın
bir diyalog kurulmadan mümkün olmaz. Bu diyaloğun yolu ise, "zikir"
yani Allah'ı anmadır. Mümin, "Ey iman edenler, Allah'ı çokça
zikredin" (Ahzab Suresi, 41) hükmü uyarınca, günlük hayatının
her aşamasında zikir ve dua halinde olmalı, verilen nimetlere karşı
için için şükretmeli, hataları dolayısıyla bağışlanma dilemeli,
yapacağı işler için yardım istemeli ve sık sık Allah'ı tesbih edip
yüceltmelidir. Mümini, Hz. İbrahim gibi "Allah'la dost"
kılacak olan ibadet, bu zikirdir. Bir ayette, zikrin nasıl yapılması
gerektiği şöyle bildirilir:
Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle,
kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret.
Gaflete kapılanlardan olma. (A'raf Suresi, 205)
Kuran'a göre, "...Allah'ı zikretmek ise muhakkak
en büyük (ibadet)tür..." (Ankebut Suresi, 45). Eğer zikir olmazsa,
diğer ibadetler de tam yapılmamış olur. Allah anılarak ve Allah'ın
rızası düşünülerek yapılmadıktan sonra, diğer ibadetler, karşılıksız
birer amel haline gelebilirler. Kuran'da, peygamberlerin vasıfları
anlatılırken, en çok onların Allah'ı zikretmelerine dikkat çekilir.
Sad Suresi 30. ayette, "Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik.
O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi"
denir.
BİR TOPLULUKLA KARŞILAŞILDIĞINDA ALLAH'I ÇOKÇA
ZİKRETMEK
Müminin yaşama sebebi Allah'a ibadettir. Bu ibadetin
en önemli kısımlarından biri ise, O'nun dinini tebliğ ederek ve
Allah'ın tabiriyle "şeytanın fırkasıyla" mücadele ederek
yapılmaktadır. Bu mücadele ise, hemen her zaman son derece zorlu
ve şiddetli bir mücadeledir. "Şeytanın fırkası" çoğu zaman
teknik bir üstünlüğe sahiptir çünkü.
Ancak mümin buna aldırmaz. Çünkü o, dünyayı işleten gerçek
sebep-sonuç ilişkilerini bilmektedir. Bilmektedir ki, zafer, sayı
ya da araç üstünlüğüyle değil, ancak Allah'ın vermesiyle olur ve
Allah onu dilediğine verir. Nitekim Hak Din'in tarihi de, "Nice
küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galip
gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir" (Bakara Suresi,
249) hükmünün sırrıyla kazanılmış zaferlerle doludur. Zaferi getiren,
imandır. İnkarcıların bilmediği ve hiçbir zaman da kavrayamayacağı
bu batıni gerçek, Kuran'da şöyle açıklanır:
Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz
zaman, dayanıklık gösterin ve Allah'ı çokca zikredin. Ki kurtuluş
(felah) bulasınız. (Enfal Suresi, 45)
AYETLERİ VE HİKMETİ AKILDA TUTMAK
Müzemmil Suresi 73. ayetinde bildirildiği gibi gün boyunca
müminler için uzun uğraşlar vardır. Bu uğraşılar kuşkusuz dinin
menfaatlerine yöneliktir, ama yine de mümini din dışı ortamlara
girmeye mecbur bırakırlar. Böylece cahiliye toplumu ile muhatap
olmasına neden olurlar.
İşte mümin bu tip dünyevi işlerle de uğraşırken Allah'la
olan bağlantısını ve Kuran'da kendisine verilen bakış açısını kaybetmeyen
insandır. Bir ayette bu vasıf şöyle anlatılır:
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları
Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten
'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba
uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur
Suresi, 37)
Bu vasfın önemli bir parçası ise, Allah'ın ayetlerini
akılda tutmak, Kuran'ın hikmetini asla unutmamaktır. Ayette, peygamber
eşlerine verilen "Evlerinizde okunmakta olan Allah'ın ayetlerini
ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, latiftir, haberdar olandır."
(Azhap Suresi, 34) emri, kuşkusuz tüm müminler için yol göstericidir.
Mümin, Allah'ın ayetlerini düşündüğü sürece, dış dünyada bunların
tecellilerini görecek ve Allah'a daha çok yaklaşacaktır.
BOŞ VE YARARSIZ ŞEYLERDEN YÜZ ÇEVİRMEK
Müminin kalbi, boş ve yararsız şeylere ilgi duymaz ve
bu tür şeylerle tatmin olmaz. İnkarcılar için çok büyük önem taşıyan
dünya işleri, mümin için ancak dinin menfaatleri gerektirdiğinde
ilgilenilecek, onun dışında zerre kadar değer taşımayacak konulardır.
İşte bu nedenledir ki Kuran'da, müminler, "Onlar,
'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir" diye tarif edilir.
(Müminun Suresi, 3)
Ayette, müminin boş ve yararsız bir konuşma veya olayla
karşılaştığında bundan yüz çevirip, kendini faydalı bir işe kanalize
etmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu, her zaman Allah'ın rızasına
en uygun tavırdır. Müminin bunu yapması için kendini hiç boş bırakmaması,
sürekli dikkatli ve ne yaptığını bilen bir tutum içinde olması gereklidir.
Basit insanlarla basit tartışmalara girmek, dinin menfaatleri dışında
herhangi bir konunun mücadelesini vermek mümine yakışmaz. Kuran'da,
örnek mümin tavrı şöyle tarif edilir:
'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan
yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz
sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler.
(Kasas Suresi, 55)
Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve
yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.
(Furkan Suresi, 72)
Mümin bir işi bitirdiği zaman da, hiç durmadan
başka bir işle uğraşmaya başlamalıdır. "Şu halde boş kaldığın
zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca
Rabbine rağbet et" hükmü, bunu gerektirir. (İnşirah Suresi,
7-8)
İTİDALLİ OLMAK
Müminin itidalli olması öncelikle haddi aşmayarak yalnızca
helal dairesi içinde hareket etmesini ifade eder. Bu, ilk bakışta
teknik bir sakınma gibi görünse de, gerçekte tutarlı bir ruh halini
gerektirir. Çünkü mümin kimi zaman cahiliye toplumunun arasına girecek,
onlarla muhatap olacaktır. Cahiliyenin hakim olduğu ortamlardagereken
davranışları göstermesi ve kendini cahiliye kültürünün etkisine
bırakmaması, ölçülü ve olgun davranması gerekir.
Yalnızca cahiliye ortamlarında değil, müminler arasında
da ince düşünceyi ve itidali gerektiren durumlar vardır. Bir ayet,
bunun önemli bir örneğini şöyle verir:
Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde
yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin;
yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider. (Hucurat Suresi,
2)
Kaldı ki, helal dairesinde de "itidalsiz" davranışlar
yapma tehlikesi vardır. Çünkü her tavır her ortama uymaz. Bir söz
ya da davranış, haram olmasa da, bazı durumlarda "yakışıksız"
olabilir. Bu nedenle, müminin aklını kullanarak aşırı ve sivri hareketlerden
uzak durması gerekmektedir. Olaylar karşısında heyecanlanmayan,
hiçbir zaman soğukkanlılığını kaybetmeyen, hiçbir zaman akıldan
uzaklaşmayan, ani üzüntü ya da sevinçlere kapılmayan bir karakter
geliştirmesi gerekmektedir. Kuran'da söz konusu dengeli ve istikrarlı
ruh hali şöyle tarif edilir:
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen
herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta
(yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.
Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız
ve size(Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız.
Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 22-23)
İNSANIN MELEK ŞAHİTLERİ
İnsan, başka insanlar tarafından görülmediği zamanlar,
tümüyle "yalnız başına" kaldığını düşünür. Oysa bu bir
yanılgıdır. Öncelikle, Allah her zaman onun yanındadır ve yaptığı
herşeyi görmekte ve duymaktadır. Dahası, gözüyle göremediği, ama
onu hiç yalnız bırakmayan gözleyiciler de vardır etrafında. Bunlar,
Allah tarafından görevlendirilmiş meleklerdir ve insanın yaptığı
tüm işleri yazmakla görevlidirler. Kuran'da bu sır şöyle haber verilir:
Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne
vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha
yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken.
O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında
hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 16-18)
İnsanın her iki yanında görevlendirilen bu meleklerin
yazdıkları, mahşer günü ortaya konur. Ve insanlar, dünyada yaptıkları
bu işlerden sorguya çekilirler. Kuran'da, o gün yaşanacaklar şöyle
anlatılmaktadır:
Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse,
O, kolay bir hesap (sorgu) ile sorguya çekilecek,
Ve kendi yakınlarına sevinç içinde dönmüş olacaktır.
Kimin de kitabı ardından verilirse,
O da, helak (yok olmay)ı çağıracak,
Çılgın alevli ateşe girecek.
Çünkü o, (dünyada) kendi yakınları arasında sevinçliydi.
Doğrusu o, (Rabbine) bir daha dönmeyeceğini sanmıştı.
Hayır; gerçekten Rabbi, kendisini çok iyi görendi.
(İnşikak Suresi, 7-15)
VERİLEN BORCUN YAZILMASI
İnsan, yaratılışı gereği unutkan bir yapıya sahiptir.
Bu sebeple Allah, müminler arasında geçici bir borç ilişkisi olduğunda
bunun şahitler gözetiminde yazılmasını emretmiştir:
Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız
zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın, katip
Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın.
Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan
sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan
(borçlu),düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç
yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki
şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstereceğiniz
bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın
(da olur). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu)
az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah
katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de
en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak
yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca
yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide
de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk
(zulüm ve günah)tır. Allah'tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah
herşeyibilendir. (Bakara Suresi, 282)
Başka bir ayette de, bu borcun bağışlanmasının daha hayırlı
olacağı şöyle haber verilir:
Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir
zamana kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise,
sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. (Bakara Suresi, 280)
YAPMAYACAĞI ŞEYİ SÖYLEMEMEK
Allah, müminleri verdikleri sözleri tutmakla yükümlü
kılmıştır. Bir ayette şöyle denir: "... Ahde vefa gösterin.
Çünkü ahid bir sorumluluktur." (İsra Suresi, 34)
Çünkü güvenilir olmak, müminin önde gelen vasıflarından
biridir. Tüm resuller, kavimlerine kendi güvenilirliklerini göstermişler,
dürüst ve ahlaklı kişiler olarak tanınmışlardır. Bu durumda, güvenilirliğin
önemli bir parçası olan ahde vefa büyük önem taşır.
Mümin verdiği sözleri tutmalı, gerçekleştiremeyeceğini
düşündüğü vaatlerin altına ise hiç girmemelidir. Ayette bu konu
çok açık bir biçimde hükme bağlanır:
Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?
Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazab (konusu
olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti). (Saff Suresi,
2-3)
VİCDAN VE RUH
"Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine,
hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön." (Fecr Suresi, 27-28)
Kuran'da bildirildiğine göre nefsin iki ayrı yönü olduğunu,
bir kısmının "heva"dan, yani Allah'ın yolundan alıkoyan
bencil tutku ve hırslardan oluştuğunu biliyoruz. Nefsin öteki kısmı
ise, insanı Allah'a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir, nefsin
içindeki "fücur"dan sakınmasını sağlar. Nefsin bu kısmı,
vicdandır. Vicdan ise, insana Allah tarafından üflenmiş "ruh"tan
kaynak bulur.
Secde Suresi'nde Allah'ın insana kendi ruhundan "üflediği"
şöyle haber verilir:
"Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve
insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir
özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip
bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi..." (Secde Suresi,
7-9)
İşte insanın sahip olduğu tüm vasıflar, Allah'ın kendisine
üflemiş olduğu "ruhtan" kaynaklanmaktadır. İnsan, eğer
nefsin istek ve tutkularına saplanarak bu ruhu örtmezse, Allah'ın
beğendiği sıfatları üstünde taşımaya başlar. Allah sonsuz merhametlidir;
O'na teslim olan bir mümin de merhametlidir. Allah sonsuz akıl sahibidir;
O'na kulluk eden bir mümin de üstün bir akla sahip olur. İnsan Allah'a
ne kadar yakınlaşır, O'na ne kadar teslim olursa, O'nun ahlakıyla
daha çok ahlaklanır ve "yaratılmışların
en hayırlısı" (Beyyine Suresi, 7) olur.
Ruh, insanı vicdana yaklaştırır. Nefsin içinde, insanı
daima kötülüğe çağıran hevaya karşın, onu daima iyiliğe çağıran
bir vicdan da vardır. Dolayısıyla insan, içinde, kendisini sürekli
olarak doğruya çağıran şaşmaz bir pusulaya, yani vicdana sahiptir.
Şems Suresi'nde haber verildiği üzere, Allah insana "nefsinin
fücurundan sakınmayı" ilham etmektedir. Bu ilham, vicdandır.
Dolayısıyla vicdan, bir anlamda Allah'ın sesidir. İnsan sürekli
olarak bu sese kulak verdiği ve Kuran'da gösterilen temel prensipleri
tam olarak özümsediği takdirde, sürekli olarak doğru yolda ilerleyecektir.
Zaten Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdanın gereklerine
göre belirlenmiş durumdadır. Rum Suresi'ndeki iki ayet, bu konuda
açıklayıcıdır:
"Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın
kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah'ın saptırdığını
kim hidayete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. Öyleyse
sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o
fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın
yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran
din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler." (Rum Suresi,
29-30)
Ayetlere göre, inkar edenler nefislerinin fücuruna, yani
hevalarına uyarak sapmışlardır. Buna karşın müminlerin yapması gereken,Allah'ın
insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır. Bu din, Allah'ın
insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa) yani Allah'tan kendilerine
üflenmiş olan ruha, vicdana tekabül etmektedir.
Kuran'da bildirilen vicdanın günlük hayatta uygulanması,
toplumda yerleşik olan "vicdan" kavramından oldukça farklıdır.
Toplumun vicdan anlayışı, yolda rastlanan bir fakire sadaka vermek
ya da hayvanlara sevgi göstermek gibi son derece yüzeysel örneklerle
sınırlıdır. Oysa müminin vicdanı, Kuran'ın tüm emirlerinin ve tavsiyelerinin
yerine getirilmesini gerektirir. Hatta Kuran'da genel hatlarıyla
çizilen pek çok tavır, akıl yoluyla bulunur ve vicdan yoluyla uygulanır.
Örneğin, Allah Kuran'da müminlere mütevazi olmalarını
emretmektedir. Ancak bu tevazunun nasıl uygulanacağını, hareketlere
nasıl yansıtılacağını mümin aklıyla bulur. Aklıyla bulduğu bu tavırları
uygulamasını sağlayan güç ise, vicdandır.
Mümin günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek arasında
seçim yapmak durumunda kalır. Karşılaştığı seçenekler içinde, Allah'ın
rızasına en uygun olanını, dinin menfaatlerine en yararlı olanını
seçmekleyükümlüdür. Bu seçimi yaparken önce Kuran'ın, sonra da vicdanının
hakemliğine başvurmalıdır. Çoğunlukla, muhatap olduğu seçenekler
karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah'ın
rızasına daha uygun olacağını ona söyler. Ancak ikinci aşamada hevası
da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır.
Bunun için de genellikle insana mazeretler fısıldar. Kuran'da nefsin
öne sürdüğü bu "mazeret"lere sık sık dikkat çekilmektedir.
(bkz. Cavit Yalçın, Kuran'dan Cevaplar, 2.b. İstanbul: Vural Yayıncılık,
Kasım 1996, s.98-107)
Mümin, nefsin kendisine fısıldadığı tüm mazeret ve bahanelere
kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği ilk doğruyu
uygulamalıdır. Kuran'da müminlerin vicdanına dairverilen örnekler,
insanı bu konuda düşünmeye yöneltmelidir. Bir ayette, Peygamberimiz
döneminde savaşa çıkamadıkları için gözlerinden yaşlar süzülen müminlerden
şöyle söz edilir:
Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra
çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak
etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur.
İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen
için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum"
dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden
yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.
(Tevbe Suresi, 91-92)
Savaşa çıkmak görünüşte, kuşkusuz son derece tehlikelidir.
Savaşmaya giden bir insan, ölüme ya da yaralanmaya gittiğini bilir.
Ancak buna karşın müminler Allah yolunda savaşmak için büyük bir
istek duymaktadırlar. Bu ayetler, Kuran'da kastedilen vicdanın çarpıcı
bir örneğidir.
KARDEŞLİK VE BERABERLİK
Önem taşıyan bir diğer mümin vasfı da, tesanüd (kardeşlik,
dayanışma, birliktelik)tür. Kuran'ın hükmüne göre, tüm müminler
birbirlerinin kardeşidirler. Aynı yola başkoymuş, aynı kitaba tabi
olmuş, aynı hedefe sahip, aynı duyguları taşıyan insanlardır. Dolayısıyla
aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Allah, bu durumu
şöyle tarif etmektedir:
Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine
kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff
Suresi, 4)
Üstteki ayette tarif edilen bir tesanüd içinde Allah
yolunda bulunmak kesin bir emirdir. Bir ayette şöyle denir:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp
ayrılmayın. VeAllah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani
siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı
ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz,
tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki
hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i
İmran Suresi, 103)
Müminlergüzel ahlaklıdırlar, mütevazidirler, sevgi ve
saygı doludurlar. Bu yüzden de tesanüd müminler arasında doğal bir
şekilde oluşur. Ancak bu konuda yine de dikkat edilmesi gereken
yönler vardır. Çünkü müminlerin yapabileceği bazı hatalar, bu tesanüdünzedelenmesine
ve müminlerin arasında bir anlık da olsa soğukluk yaşanmasına neden
olabilir.
Bu yanlış hareketlerin nedeni, müminlerin davranışlarını
gaflet anlarında kontrol altına alan nefstir. Mümin fedakar, hoşgörülü
ve sıcaktır; ama herkeste nefs bulunur ve insan dikkat etmezse bazen
kontrolü nefs eline alır. Kıskanç, bencil ve hırslı olan nefsin
kontrolü eline alması ise, bu kötü hislerin mümineetki etmesi demektir.
İşte bu yüzdenAllah Kuran'da, müminleri tesanüd konusunda son derece
dikkatli olmaları için uyarmaktadır. Madem şeytanın insandaki tezahürü
olan nefs, insanı yanıltabilmektedir, öyleyse karşıdaki müminin
nefsini harekete geçirecek bir üslup kesinlikle kullanılmamalıdır:
Kullarıma, sözün en güzel olanınnı söylemelerini
söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan
insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Ayette bildirilen gerçek son derece önemlidir. Birincisi,
müminlerin birbirlerine karşı sürekli olan en güzel hitap şeklini
(yalnızca güzel değil, "en güzel") kullanmaları emredilmektedir.
İkincisi, şeytanın bir özelliği açığa vurulmaktadır: Şeytan, insanların
ve özellikle de müminlerin arasını bozmak için uğraşmaktadır.
Şeytanın ve nefsin müminlerin arasındaki tesanüdü bozmak
için en çok başvurduğu yol, rekabet duygusudur. Eğer mümin gaflet
halinde olursa, makam, mevki gibi konularda rekabethissine kapılıp
kardeşlerini geçmeye, kendini onlardan daha ön plana çıkarmaya çalışabilir.
Aynı şekilde kendisinden daha ön plandaki bir kardeşine karşı kıskançlık
hissedebilir. Aslında gaflet halinde yapılan bu hareket, gerçekteAllah'a
isyan anlamına gelmektedir. Çünkü, "Yoksa onlar, Allah'ın kendi
fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar?..." (Nisa
Suresi, 54) ayetine göre, insanlara verilmiş olan nimetler Allah'tandır
ve bunları kıskanmak Allah'ın takdirine karşı gelmek anlamına gelir.
Bu nedenle müminlerin kıskançlık gibi bir tavırdan kesinlikle uzak
durmaları gerekmektedir. Eğer böyle bir tavır ortaya koyulursa,
bu hem Allah'ın rızasına muhalif bir harekettir hem de ayetin hükmüne
göre, müminlerin gücünün azalmasına neden olur:
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Bu nedenle mümin, kesinlikle kardeşleri ile arasında
bir çekişme, rekabet ortamı oluşmasına engel olmalıdır. Hem kendisi
kıskançlık gibi ilkel bir duyguya kapılmamalı, hem de sahip olduğu
özellikleri ön plana çıkartarak kardeşlerinin nefsindeki kıskançlık
damarını tahrik etmemelidir. Olabildiğince mütevazi, alçak gönüllü
olmak, rekabet tehlikesini yok eder. Kuran'da bu konuda verilen
bir diğer kıstas ise, kardeşlerinin nefsini kendi nefsine üstün
tutmak, yani her durumda fedakar davranmak ve bundan zevk almaktır.
Kuran'da bu kıstas şöyle tarif edilir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp
imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini)
öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi,
9)
Kıskançlık, rekabet, darılma inananlar arasında birliğin
ve kardeşliğin önündeki en önemli üç engeldir. Hırs sonucu müminler
arasında doğabilecek herhangi bir rekabet, müminlerin birbirine
olan sevgisini azaltır. Bu tür bir Kuran dışı hareket, onların ruhlarına
büyük zarar verir ve manevi yönden büyük bir gerilemeye yol açar.
Oysa inananlar için sonsuz bir sevap kaynağı mevcutken
birbirlerinin önünü tıkayıp, haksız rekabet ve kıskançlıklarla vakit
geçirmenin hiçbir anlamı yoktur. Eğer hedef Allah rızası olursa,
herhangi bir rekabet olmaz: Çünkü herkes bir diğerinin önünü kesmeden
Allah rızası için hizmet edebilir, sevap toplayabilir. Bu nedenle
müminler, her uzvun bir diğerinin yardımcısı ve destekçisi olduğunu
unutmamalı ve kardeşlerinin başarılarını kendi başarılarıymış gibi
görebilmelidirler. Bu son derece önemlidir.
Kuran'da müminlerin arasındaki tesanüt ile ilgili çok
sayıda ayet vardır. Bir ayette, müminlerin diğer müminlerle tesanüdlerinin
artması için ettikleri bir dua şöyle aktarılır:
Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz,
bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde
iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok
şefkatlisin, çok esirgeyicisin." (Haşr Suresi, 10)
Müminlerin arasında bir çekişme ya da kırgınlık yaşanması,
tüm mücadeleye zarar verir. Böyle bir hareket, müminlerin gücünü
azaltırken, inkarcıları da güçlendirir. Nitekim bir Kuran ayetinde,
müminlerin birbirlerinin velileri (dost ve koruyucuları) olmadıkları
takdirde, fitne çıkacağı haber verilmektedir:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz
bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde
bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi,
73)
Tesanütle ilgili açık hükümler vardır:
Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp
ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük
bir azap vardır.(Al-i İmran Suresi, 105)
Sana savaş-ganimetlerini sorarlar. De ki: "Ganimetler
Allah'ın ve Resûlündür. Buna göre, eğer mü'min iseniz Allah'tan
korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin."
(Enfal Suresi, 1)
Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri
de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi
ancak Allah'adır. Sonra
O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir. (En'am Suresi,
159)
Müminler diğer müminlere karşı son derece merhametli
ve son derece alçakgönüllü olmakla yükümlüdürler. Aksi bir tavır
kesinlikle mümin tavrı değildir. Kibir, kıskançlık, çekememezlik
müminlerin değil, inkarcıların özelliğidir. Bu nedenle nefsi yüzünden
böyle bir rezilliğe düşmüş olan mümin hemen kendini toparlamalı,
Allah'a sığınmalı ve gerçek mümin tavrını göstermelidir. Aksi halde
aşağıdaki ayetin hükmüne göre, o gider ve Allah yerine daha hayırlısını
getirir:
Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner
(irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi'nin onları sevdiği, onların
da Kendisini sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı
ise 'güçlü ve onurlu' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından
korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine
verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi,
54)
TARTIŞMAMAK-ÇEKİŞMEMEK
Müminlerin inkarcılar karşısındaki başarılarının sırlarından
biri, aralarındaki sıcak kardeşlik ve dayanışmadır. Kuran da, "Şüphesiz
Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi
saf bağlayarak çarpışanları sever" (Saff Suresi, 4)
ayeti ile bu birlik ve dayanışmanın önemi vurgulanmaktadır.
Dolayısıyla, bu birlik ve dayanışmayı zedeleyecek, müminlerin
arasını açacak her türlü söz ya da davranış, doğrudan dine karşı
bir tavır olur. Nitekim Allah Kuran'da müminleri bu tehlikeye karşı
uyarmıştır:
Allah'a ve Resulü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Salih bir mümin, böyle bir tartışma ve çekişmeye yer
vermemek için azami dikkat göstermelidir. Daima diğer mümin kardeşlerini
incitebilecek söz ve davranışlardan özenle kaçınmalı, aksine aradaki
|