|

Allah'ın Müminlere Desteği
Cahiliye toplumundaki insanlar, karakterlerini sahip
oldukları güç ve statüye göre geliştirirler. Kendilerine güvenmeleri
için, mutlaka ya zengin, ya ünlü, ya çok güzel, ya da yakışıklı
olmaları gerekir. "Saygın" birinin oğlu ya da kızı olmak
da yine aynı toplumda önemli bir güven kaynağıdır.
Ancak kuşkusuz müminler için durum tümüyle farklıdır.
Mümin, herhangi bir sözde desteğe değil, yalnızca Allah'a güvenip
dayanır. Kendine güvenmesi için, inkarcıların ihtiyaç duyduğu maddi
kıstasların hiçbirine ihtiyacı yoktur.
Çünkü, Allah daima müminlerin destekçisidir. Onları kafirler
karşısında zayıf bırakmaz. "Andolsun,
ben galip geleceğim ve elçilerim de" (Mücadele Suresi, 21)
hükmü gereği, Resullerini ve onlara tabi olan müminleri her zaman
galip kılar. Mümin, tüm dünyanın karşısında tek başına da olsa,
bu büyük destekle onlara karşı üstün gelir.Allah, Resulüne karşı
şu güvenceyi vermektedir:
Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah
sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü'minlerle destekledi. (Enfal
Suresi, 62)
Unutulmamalıdır ki, müminlere yolları açan, başarı kazandıran,
onları geliştiren, güçlendiren Allah'tır. İnsanın çözüm olarak başvurduğu
sebepler, başarılı olması için yeterli değildir. Sebepler tek başına
hiçbir şey yapamaz; sadece fiili bir duadırlar. Bununla beraber
olan sözlü dua ve ihlasın karşılığında Allah istenen sonuçları yaratır.
Dolayısıyla müminin başarmak istediği bir işte yalnızca Allah'ın
yardımına güvenip dayanması gerekir.
Böyle olunca da, tüm dünyaya karşı meydan okuyabilecek
kadar kendinden emin, hiçbir tehlikeden çekinmeyecek kadar gözü
kara ve hiçbir aleyhte görünen gelişmeden etkilenmeyecek kadar sağlam
karakterli bir insan ortaya çıkar. Kavminin hepsinin birer birer
sapmasına karşılık hiçbir şekilde güvensizliğe kapılmayan ve "...Eğer
siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz
Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür" (İbrahim Suresi,
8) diyebilen Hz. Musa, bu demirden iradenin çok iyi bir örneğidir.
Hz. Musa, bu denli güvenli ve korkusuzdur. Çünkü Allah'ın
yardımının müminlerle birlikte olduğuna emindir. Allah, ona,
"Korkma, muhakkak sen üstün geleceksin" (Taha Suresi,
68) hükmünü vahyetmiştir.
Kuşkusuz Hz. Musa'nın tavrı diğer tüm müminler için de
örnek olmalıdır. Çünkü Allah, aynı güvenceyi yalnızca Hz. Musa'ya
ya da öteki Resullere değil, kendi rızasına ihlasla sarılan tüm
müminlere vermektedir. Kafirlere karşı onları koruyacağını, galip
kılacağını vaat etmektedir. Bu Kuran'da,
"...Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez."
(Nisa Suresi, 141) şeklinde ifade edilmiştir.
Mümin, yalnızca Allah'a olan sadakatini korumak, O'na
kullukta kararlı olmakla yükümlüdür. Böyle yaptığı takdirde, korkması
gereken hiçbir şey yoktur:
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi
nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez.
Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.
(Maide Suresi, 105)
Doğru yola erişenlere, inkar edenler hiçbir şekilde zarar
veremez. Müminleri baskı altına almak, hatta öldürmek için yaptıkları
tüm planlar, tüm tuzaklar Allah tarafından boşa çıkartılır. Bir
ayette bu sır şöyle açıklanır:
Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa
onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah
katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır. (İbrahim
Suresi, 46)
İnkarcılar müminler aleyhine tuzaklar hazırlarken, Allah
da onları, "...bilmeyecekleri bir yönden
derece derece" (Araf Suresi, 182) yıkıma doğru sürükler.
Söz konusu kişiler, kendi basit mantık örgüleri içinde müminlerden
üstün olduklarını ve onları kolaylıkla mağlup edeceklerini sanırlar.
Oysa, Allah müminlerle beraberdir ve Allah'ın güç, izzet ve azameti
de inananlarda tecelli etmektedir. Kuran'da, münafıkların kavrayamadığı
bu gerçek şöyle ifade edilir:
Onlar ki: "Allah'ın Resulü yanında bulunanlara
hiçbir infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler,"
derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Ancak münafıklar
kavramıyorlar.
Derler ki, "Andolsun, Medine'ye bir dönecek
olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan
sürüp-çıkaracaktır." Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın,
O'nun Resulü'nün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar kavramıyorlar.
(Münafikun Suresi, 7-8)
Bu, kesin ve değişmez bir kuraldır. Mümin, "Ey
iman edenler, tedbirinizi alın..." (Nisa Suresi, 71)
ayeti gereğince, ibadet kastıyla inkarcılara karşı dikkatli ve tedbirli
davranacak, ama söz konusu İlahi kuralın rahatlığı içinde olacaktır.
Allah, aynı kuralı bir başka ayetinde şöyle açıklar:
Şüphesiz inkar edenler, Allah'ın yolundan alıkoyanlar
ve kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra 'elçiye karşı
gelip zorluk çıkaranlar', kesin olarak Allah'a hiçbir şeyle zarar
veremezler. (Allah,) Onların amellerini boşa çıkaracaktır. (Muhammed
Suresi, 32)
ÜMİTSİZLİĞE VE ŞEYTANIN OLUMSUZ TELKİNİNE FIRSAT
VERMEMEK
Ümitsizlik iki türlü olabilir. Birincisi, insanın karşılaştığı
zorluklar karşısında ümitsizliğe kapılmasıdır. Kuşkusuz böyle bir
durum kuşkusuz asla mümine yakışmaz. İman eden her insan, Allah'ın
koruması altında yürütülen ve O'nun destekleyeceğini vaat ettiği
bir mücadelenin asla kaybedilmeyeceğini bilmelidir. Üstte aktardığımız
tüm ayetler, Allah'ın kesin bir biçimde müminlerin destekçisi olduğunun
ve onları asla inkarcılar karşısında yardımsız bırakmayacağının
garantisidir.
Ümitsizliğin daha tehlikeli olan ikinci türü ise, kişinin
yaptığı bir hata ya da işlediği bir günah nedeniyle kendi imanından
ümit kesmesi, Allah'ın kendisini bağışlamayacağına ve artık cehennemlik
olduğuna kendini inandırmasıdır. Oysa bu tamamen Kuran'a muhalif
bir düşünce, bir kuruntudur. Aksine, Allah kendisine samimi bir
biçimde tevbe edenlerin tüm günahlarını bağışlar. Allah'a yönelmek,
O'nun rahmetine sığınmak için hiçbir nokta "çok geç" değildir.
Allah, Kitabı'nda kullarına şöyle seslenmektedir:
...Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran
kullarım.Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün
günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Zümer
Suresi, 53)
Ümitsizlik, şeytanın mümini Allah yolundan alıkoymak
için verdiği vesveselerden biridir. Şeytan bu yolla hata yapan bir
müminin moralini bozmaya, yapılan basit hataları kendi gözünde büyütmeye
ve onu daha da büyük hatalara sürüklemeye çalışır. Hedefi, mümini
imanından ve samimiyetinden kuşkuya düşürmek, ona boş kuruntular
aşılamaktır. Eğer insan şeytanın bu yönteminden etkilenirse, giderek
imani bir zayıflığa düşer, hata üstüne hata yapmaya başlar."Bir
kere hata yaptım, artık dönüşü yok" diye dile getirilen bir
mantık içerisinde, giderek daha da büyük günahlara sürüklenir.
Mümin böyle bir hisse kapıldığında hemen Allah'a sığınmalı,
Kuran'ın nuruyla düşünmeli ve şeytanın istediği bu korkunç ruh halinden
çıkmalıdır. Bir ayette, müminin göstermesi gereken tavır şöyle açıklanır:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese
veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
(Araf Suresi, 200)
Mümin, ihlaslı ve samimi olduktan sonra hata dahi yapsa,
bağışlanma diledikten sonra Allah'ın kendisini affetmesini umabilir.
Dahası, eğer samimiyetsiz bir hareket yapmış, hatta uzun süre samimiyetsiz
bir boyutta yaşamış da olsa, yine de her an tevbe edip durumunu
düzeltebilir. Allah sonsuz rahmet ve adalet sahibi iken, müminlere
cenneti ve başarıyı vaat etmişken ümitsizliğe kapılmak, ancak şeytanın
bir hilesidir. Hz. Yakub'un Kuran'da bildirilen şu öğüdü, tüm müminler
için yol göstericidir:
"... Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü
kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez."
(Yusuf Suresi, 87)
HER OLAYIN KURANİ BAKIŞ AÇISIYLA DEĞERLENDİRİLMESİ
Müminin yaşamının amacı, Allah'a kulluk etmekten başka
bir şey değildir. İnsan dünya üzerinde kendi hırslarına göre yaşamak,
tutkularının peşinde koşmak ya da başka insanlara hizmet etmek için
değil, yalnızca ve yalnızca Allah'a kulluk etmek için yaratılmıştır.
Allah'a kulluk etmesinin yolu ise, Kuran'ı kendisine
rehber edinmesidir. Mümin için nihai amaç, Kuran'ın her hükmüne
elinden gelenin en fazlasıyla uyabilmektir.
Kuran'a bakıldığında ise, müminin yalnızca namaz, oruç,
hac gibi muhkem ibadetlerle değil, aynı zamanda uygulanması teşhis
ve yorum gerektiren ibadetlerle de yükümlü kılındığını görürüz.
Örneğin bir ayette "Rabbinin yoluna hikmetle
ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et..."
(Nahl Suresi, 125) emri verilir. Burada kast edilen "hikmet"in
ve "güzel öğüt"ün ne olduğunu, mümin, hem Kuran'ın genel
mantık ve üslubuna bakarak, hem de kendi akıl ve anlayışına başvurarak
bulacaktır.
Müminin aklını ve anlayışını devreye sokmasını gerektiren
pek çok yükümlülük daha vardır. Örneğin Allah Kuran'da, müminin
karşılaşacağı insan tiplerini ve toplum modellerini tarif eder,
bunlara karşı gösterilmesi gereken tavırları da bildirir. Hatta
çoğu zaman, karşılaşılan insan tipine ve onun öne sürdüğü mantıklara
karşı söylenmesi gereken sözler, "De ki" ile başlayan
ayetlerde haber verilir.
Mümine karşılaşacağı durumlarla ilgili bilgi ve emir
veren tüm bu ayetler, Kuran'da çok açık bir biçimde yazılıdırlar.
Ancak, bunların günlük yaşama aktarılması, öncelikle Kuran'da kast
edilen durumların günlük hayatta teşhis edilmesini gerektirir ki,
müminin aklının ve anlayışının devreye girdiği nokta budur.
Kuran'da, farklı insan tipleri anlatılır; Müslümanlar,
müşrikler, münafıklar, kalplerinde hastalık olanlar, Hıristiyanlar,
Yahudiler gibi. Bunlarla ilgili ayetleri çok iyi öğrenebilir; çünkü
asıl yapılması gereken şey, Kuran'da tarif edilen bu insan tiplerini
çok iyi tanıyabilmek, insan ilişkilerini ve tüm yaşamını Allah'ın
emirleri doğrultusunda şekillendirmektir.
Mümin bilmelidir ki, etrafındaki tüm insanlar, Kuran'da
tarif edilen bu insan modellerinin birine girmektedir. Çünkü hepsi
yaratılmıştır ve "Biz, bir 'oyun ve oyalanma
konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık"
(Enbiya Suresi, 16) hükmü gereği boş bir amaç için değil,
Allah'ın Kuran'da tarif ettiği toplum modelini oluşturmak için vardırlar.
Mümin, bu gerçeğin bilincinde olarak hareket ederse,
Allah'ın kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirebilir.
Kuran'ın hayattaki karşılığı, yalnızca insanlar değildir kuşkusuz.
Aksine, aslında insanın gördüğü her madde, her olay gerçekte Kuran'da
yazılanların birer yansımasından başka bir şey değildir. Bir ayette,
bu konu şöyle açıklanmıştır:
Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde
onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine
açıkça belli olsun. Herşeyin üzerinde Rabbinin şahit olması yetmez
mi? (Fussilet Suresi, 53)
İşte tüm evren, gerçekte Kuran'ın "afakta"
(ufuklarda) görünen ayetlerinin toplamından ibarettir. Nasıl bir
tablo, kendi ressamını tanıtırsa, o tablodaki her detay, ressamın
fırçasının izlerini gösterirse, tüm evren ve o evrenin her detayı
da herşeyin yaratıcısı olan Allah'ı göstermek için vardır.
Mümin bu gerçeğin bilincine vardıkça, hem Allah'ı daha
iyi tanır ve O'na daha çok yaklaşır, hem de O'nun hükümlerine çok
daha ayrıntılı bir biçimde itaat eder. Hayatın her detayının gerçekte
Kuran'da tarif ya da işaret edilen bir "ayet" olduğunu
kavradıkça, "günlük yaşam" denen şeyin her aşamasında
Kuran'a göre düşünecek ve Kuran'ın hükümlerini uygulayacak hale
gelir.
Her olay, Allah'ın çizdiği kadere bağımlı olarak gelişir,
bu yüzden de herşeyin bir sebebi ve hikmeti vardır. Mümine düşen,
karşılaştığı her olayı Kuran mantığına göre yorumlamak ve Kuran'da
belirtilen tepkileri vermektir. Eğer "boş" bir şeyle karşılaşırsa,
Kuran'ın hükmüne göre ondan yüz çevirmelidir; o boş iş, mümin ondan
yüz çevirsin diye yaratılmaktadır zaten!...
Müminin karşılaştığı her olayı Kuran ayetlerine
göre yorumlaması, öncelikle Kuran'a dayalı bir kültür ve karakter
geliştirmesine bağlıdır. Bunun için de cahiliyenin kendisine verdiği
tüm kültürü ve karakter özelliklerini üzerinden atması gerekir.
Bir olay karşısında ne yapması gerektiğine, cahiliye toplumunda
yerleşik olan kıstaslara göre değil, Kuran'a göre karar vermelidir.
Kuran'da ise karşılaştığı her duruma ışık tutan bir çözüm bulacaktır.
Çünkü o, "herşeyin açıklayıcısı" olarak insanlara indirilmiştir.
(Nahl Suresi, 89)
KALPTEKİ NİYETİ ALLAH'IN BİLMESİ
İnkarcıların en temel özelliklerinden biri, samimiyetsiz
olmalarıdır. Hem Allah'a, hem diğer insanlara, hem de kendilerine
karşı samimiyetsizdirler. İnsanların yüzüne karşı menfaat gereği
çok sıcak davranırken, içlerinden onlara karşı çok kolay kin veya
kıskançlık besleyebilmektedirler. Aynı iki yüzlülüğü kendilerine
karşı da yaparlar; yaptıkları yanlışları kendileri de bildikleri
halde bilinçaltlarına iter ve kendi kendilerini mükemmel bir insan
olduklarına inandırırlar.
Bu samimiyetsizliğin temelinde, kalplerinden geçen düşüncelerin
kimse tarafından bilinemeyeceği ve dolayısıyla bu düşünceler nedeniyle
kimse tarafından suçlanamayacakları inancı yatar. Bu inanç kendi
toplumları içinde doğrudur; kimse kimsenin gerçek düşüncelerini
bilmez. Ancak hesaplamadıkları bir şey vardır; Allah, insanların
kafalarından geçen tüm düşünceleri, hatta kendilerinin bile farkına
varmadıkları bilinçaltlarını en iyi biçimde bilendir. İlgili ayetlerde
şöyle denir:
Göklerde ve yerde olanların tümünü bilir; sizin
saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, sinelerin
özünde saklı duranı bilendir. (Teğabün Suresi, 4)
Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz
O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. O, yarattığını bilmez
mi? O, Latif'tir; Habir'dir. (Mülk Suresi, 13-14)
Hiç kimse, Allah'ın bilgisi dışında bir diğeriyle konuşamaz,
Allah'ın takibinden kaçamaz. Kuran'da bu şöyle ifade edilmiştir:
Allah'ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten
bilmekte olduğunu görmüyor musun? Fısıldaşmakta olan üç kişiden
dördüncüleri mutlaka O'dur; beşin altıncısı da mutlaka O'dur. Bundan
az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir.
Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz
Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)
Dolayısıyla, insanın Allah'ı hiçbir şekilde aldatması
mümkün değildir. Allah, kişinin yaptığı tüm fiilleri, kalbinden
geçen düşünceleri, hatta onun dahi tam olarak bilmediği bilinçaltını
bilir. Bir ayette şöyle bildirilir:
"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin
ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından
daha yakınız." (Kaf Suresi, 16)
Bu durumda insanın yapması gereken şey, Allah'a karşı
son derece samimi ve boyun eğici olmaktan başka bir şey değildir.
Allah insanın ne olduğunu bilirken, Allah'a karşı kendini olduğundan
üstün göstermeye çalışmanın hiçbir anlamı yoktur. İnsan, zaaflarını,
eksiklerini, kusurlarını, imani zayıflıklarını Allah'a samimi bir
biçimde açmalı ve O'ndan yardım istemelidir.
Peygamberler, Allah'la samimi diyaloğun en güzel örnekleridir.
Allah'a "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini
göster" diye dua eden, Allah kendisine "inanmıyor musun?"
diye sorunca da, "hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması
için" (Bakara Suresi, 260) diyen Hz. İbrahim, eksikliğini
Allah'a karşı itiraf etmenin ve O'ndan yardım istemenin örneğidir.
Aynı şekilde, Allah kendisine "Firavun'a git" emrini verdiğinde,
"Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi
öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum" (Kasas Suresi, 33)
diyerek Allah'tan güç ve dirayet isteyen Hz. Musa da bir samimiyet
timsalidir.
İnsan Allah'a muhtaç olduğunu kavramadan kendini güçlü,
dirayetli, takva sahibi, cesur görmeye çalışmakla bu özelliklere
kavuşmaz. Çünkü "...insan zayıf olarak
yaratılmıştır" (Nisa Suresi, 28) ve bu zaafı, Allah'a
muhtaç olduğunu iyice anlasın diye vardır. Bu nedenle, samimi bir
biçimde Allah'a yakınlaşmalı, kendisinde gördüğü her türlü hatayı
O'na açıp, O'ndan destek istemelidir.
DÜNYA HAYATININ GEÇİCİLİĞİ
İnsan dünyaya geçici bir süre için gelmiştir. Burada
Allah tarafından hem imtihan edilecek, hem eğitilecek, sonra da
ahiretteki ebedi yurduna gidecektir. Dünyadaki nimetler, güzellikler
ise, cennetteki gerçek nimetlerin çok eksik bir kopyası olarak,
ahireti hatırlatmak kastıyla yaratılmışlardır.
Oysa inkarcılar, bunu kavrayamaz ve ebedi sandıkları
dünya hayatını varlıklarının tek amacı haline getirirler. Bu ise
tam anlamıyla bir aldanıştır. Çünkü son derece geçici, son derece
eksik ve kusurlu olan dünya nimetleri, ebediyete ve mükemmelliğe
istek duyan insanı tatminden çok uzaktırlar. Allah, dünyanın nasıl
bir aldanış olduğunu şöyle anlatır:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence
türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme
(süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur.
Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin)
hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı
kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli
bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır.
Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid
Suresi, 20)
Gerçekten de, gaflet içinde yaşayan inkarcıların hepsi,
üstte sayılan bir kaç hedefe (mal ve çocuklarda çoğalma tutkusu,
övünme gibi) ulaşmayı amaç edinerek yaşarlar. Bir başka ayette,
dünyadaki aldatıcı süsler hakkında şöyle söylenmiştir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve
gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu
şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının
metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.
De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim
mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları,
altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası
vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir." (Al-i İmran Suresi,
14-15)
Dünya, ahiretle karşılaştırılamayacak kadar basit ve
değersizdir. Bunu ifade etmek için olacak, Arapça'daki "dünya"
kelimesi, "dar, sıkışık, pis yer" anlamından türemiştir.
İnsanlar dünya üzerinde geçirecekleri 60-70 yıllık ömrü başta çok
uzun ve tatmin edici sanırlar, oysa çok kısa bir süre sonra bu ömrün
sonuna gelir ve mezarın kapısına dayanırlar. Ölüm yaklaştıkça da,
yaşadıkları hayatın ne kadar kısa olduğunu daha iyi anlarlar. Mahşer
(diriliş) günü ise, onlarla şöyle konuşulur:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne
kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün
birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca
az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz. Bizim, sizi
boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi
mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115)
Allah'a isyan ederek dünya hayatına hırsla kapılmak ve
ahireti göz ardı etmek, ebedi cehennemle cezalandırılacak bir suçtur.
Allah, "Kitabın bir bölümüne inanıp da
bir bölümünü inkâr edenler" hakkında şu hükmü verir:
"İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını
satın alanlardır; bundan dolayı azapları hafifletilmez ve kendilerine
yardım edilmez." (Bakara Suresi, 86)
Bir başka ayette ise şöyle denmektedir:
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına
razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz
olanlar; İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri
ateştir. (Yunus Suresi, 7-8)
Dünyanın Allah tarafından yaratılmış geçici bir yurt
olduğunu inkar eden, dahası Allah tarafından bu geçici yurtta yaratılmış
bazı nimetlere Rabbinden yüz çevirerek hırsla bağlanan, bunları
sahiplenen ve bir yandan da ilahlaştıran bir insan, elbetteki azaba
müstahaktır. Kuran'da, böylelerinin durumu çok açık ifade edilmiştir:
Artık kim taşkınlık edip-azarsa,
Ve dünya hayatını seçerse,
Şüphesiz cehennem, (onun için) bir barınma yeridir.
(Naziat Suresi, 37-39)
MÜLKÜN GERÇEK SAHİBİ
İnsanların çektiği acıların ya da birbirlerine yaptıkları
eziyetlerin başlıca nedenlerinden biri, mülk kavgasıdır. Hatta,
cahiliye toplumunun yaşamının tümü "mülk sahibi olma"
hırsına dayanır. Bu kişiler sürekli daha fazla mala sahip olabilmek
için uğraşır, bu tutkuyu yaşamlarının en büyük amacı haline getirirler.
Oysa, dünya hayatının temelini teşkil eden bu "çoğalma
tutkusu" (Hadid Suresi, 20), tam manasıyla bir aldanıştır.
Çünkü yeryüzündeki tüm mülkün sahibi, Allah'tır. İnsanlar, "mal
sahibi" olduklarını sanmakla kendilerini aldatırlar. Sahip
olduklarını sandıkları şeyleri kendileri yaratmamışlardır, o şeyleri
yaşatmaya güçleri yetmez. Yok olmalarını da engelleyemezler. Dahası,
bir şeye "sahip" olacak bir durumları yoktur, çünkü kendileri
bir başka varlığın "mülkü"dürler; "İnsanların sahibi"
(Nas Suresi, 2) olan Allah'ın kontrolü altındadırlar.
Kuran'da, tüm varlıkların, kendilerini yaratmış
olan Allah'ın mülkü olduğu şöyle haber verilir: "Göklerde,
yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların
tümü O'nundur". (Taha Suresi, 6) Bir başka ayette ise şöyle
denir: "Göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olduğunu bilmiyor
musun? O, kimi dilerse azaplandırır, kimi dilerse bağışlar. Allah,
herşeye güç yetirendir. (Maide Suresi, 40)
Allah, sahip oldukları malları insanlara dünya hayatında
"emanet" olarak vermiştir. Bu emanet, belli bir vakte
kadardır ve elbette günü geldiğinde hesabı sorulacaktır.
İnsana sorulacak olan hesap, kendisine "emanet"
olarak verilen mülkü nasıl ve hangi mantıkla kullandığıdır. Eğer
o mülkü kendisinin saymış, "gasp" ederek sahiplenmiş ve
o mülkü nasıl kullanması gerektiğini kendisine anlatan Resullere
karşı "mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi
senin namazın mı emrediyor?" (Hud Suresi, 87) diye cevap vermişse,
büyük bir azaba müstahak olur. Kuran'da, bunların başına gelecekler
şöyle aktarılır:
Allah'ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde
cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.
Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle
tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah
yaptıklarınızdan haberi olandır. (Al-i İmran Suresi, 180)
Ayette belirtildiği gibi, insan, Allah'ın bol ihsanından
insanlara verilen mallar, o insanlar tarafından "cimrilik"
yapmadan harcanması içindir. İnsan, malı sahiplenip onu muhafaza
etmeye çalışmak yerine, malın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmek
ve malı O'nun emrettiği biçimde harcamakla yükümlüdür. Kendisine
emanet verilen mallardan, kendi ihtiyaçları için gerekli olan makul
bir kısmını kullanacak, "ihtiyaçtan arta kalanı" (Bakara
Suresi, 219) ise Allah yolunda harcayacaktır. Eğer Allah yolunda
harcamak yerine, bu malları "biriktirmeye" kalkarsa, onları
sahiplenmiş olur. Bunun ahiretteki cezası ise çok ağırdır. Bir ayette
şöyle denir:
...Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda
harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin
cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri
ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "İşte bu, kendiniz için
yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın" (denilecek).
(Tevbe Suresi, 34-35)
İslam'da "iktisat" vardır, ama "malı yığma"
yoktur. Müminler, "kötü günler"e karşı, yığılacak mallara
değil, Allah'a güvenirler. Allah da, onlara bereketi artırır. İnfak
ettikleri (Allah yolunda harcadıkları) mallara karşılık, onlara
çok daha fazlasını verir. Bunu da infak ederler, Allah nimetini
daha da artırır. Bir ayette, infakın bereketi şöyle ifade edilir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği
yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin
örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ihsanı)
bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)
Malı sahiplenen ve onu hayır yolunda harcamayıp biriktirenin
durumu ise şöyle anlatılır:
....O, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.
Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor.
Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır.
"Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren
nedir?
Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. (Hümeze Suresi,
2-6)
ŞÜKÜR
Allah, herşeyi bir amaç ve hikmetle yarattığı gibi, insana
verdiği nimetleri de bir amaç üzerine yaratmıştır. İnsana verilen
herşey; hayat, iman, rızıklar, sağlık, göz, kulak; tüm bunlar, insanın
Allah'a şükretmesi için birer nimettir.
İnsan, eğer cahiliye toplumunu saran gaflet perdesini
kaldırır da, etrafını şuurlu bir biçimde gözlerse, hoşuna giden
herşeyin Allah'tan gelen bir nimet olduğunu görebilir. Yediği tüm
besinler, soluduğu temiz hava, etrafındaki güzellikler, tüm bunları
görmesini sağlayan gözü, herşey, ama herşey Allah'tan bir nimettir.
Öyle ki, bu nimetler sayılamayacak kadar çokturlar; Kuran'da şöyle
denir:
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız,
onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
Ve kuşkusuz tüm bu nimetlerin de bir amacı vardır. Tüm
bunlar, insanlar nefislerinin dilediği gibi kullansın, sorumsuzca
ve şımarıkça tüketsin, talan etsin diye yaratılmamışlardır. Aksine,
nimetin verilmesindeki amaç, o nimeti kullanan kişiyi Allah'a yöneltmektir.
Çünkü verilen herşey, karşılığında şükrü gerektirir. En büyük ve
en güzel nimetleri hiç durmaksızın insanlara veren Allah'a ise,
en fazla ve en samimi şükrü yapmak gerekir.
Şükür hem büyük bir ibadettir, hem de insanı "azgınlaşmaktan"
korur. Çünkü insanın nefsinde, zenginlik ya da güç bulduğunda zalimleşmeye,
zorbalaşmaya, vicdansızlaşmaya karşı bir eğilim vardır. Zenginleşir,
güzel imkanlara kavuşursa, acizliğini unutmaya ve kibirlenmeye başlar.
Şükür, işte bu "azgınlaşmayı" engeller. Şükreden insan
bilir ki; eline geçen her nimet kendisine Allah tarafından verilmiştir
ve her zaman için de O'na aittir. Bu nimeti de, O'nun yolunda, O'nun
istediği biçimde kullanmakla yükümlüdür. Kendilerine büyük makam,
büyük mülk ve hakimiyet verilen Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi peygamberlerin
tevazu ve olgunluklarının anahtarı budur. Kendisine verilen mülk
nedeniyle azgınlaşan Karun'un da asıl sorunu, şükretmeyi bilmemesidir.
Eğer mümin, kendisine verilen nimetlerden dolayı azgınlaşmayacağını,
kibirlenip şımarmayacağını yaptığı şükürle Allah'a gösterirse,Allah
da ona daha fazla nimet verir. Allah'ın Kuran'da verdiği "Andolsun,
eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük
ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir" (İbrahim
Suresi, 7) hükmü, bunu ifade etmektedir.
Şükür, yalnızca Allah'a söz ile hamd etmekle değil, O'nun
verdiği tüm nimetleri Hak yolunda kullanmakla olur. Mümin, kendisine
verilen herşeyi, Allah'ın dininin hizmetine sokmakla yükümlüdür.
En başta da, Allah'ın kendisine verdiği bedeni O'nun rızası için,
O'nun yolunda mücadele etmek için kullanacaktır. Kuran'da, Allah'ın
nimetlerine şükretmenin, O'nun nimetlerini başkalarına anlatmakla,
yani dini tebliğ etmekle olacağı şöyle ifade edilir:
Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut
kalacaksın.
Bir yetim iken, seni bulup da barındırmadı mı?
Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi
mi?
Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?
Öyleyse, sakın yetimi üzüp-kahretme.
İsteyip-dileneni azarlayıp-çıkışma.
Rabbinin nimetini durmaksızın anlat. (Duha Suresi,
5-11)
HER AN DEVAM EDEN İMTİHAN
Başta da belirttiğimiz gibi, dünya üzerinde gerçekleşen
ve insanın da şahit olduğu hiçbir olay, amaçsız ve boşuna gerçekleşmez.
Allah, herşeyi bir hikmete göre yaratır. Bunu kavramak ise, insanın
bilincine bağlıdır. İmanı, dolayısıyla da aklı ve basireti artan
insan, giderek olaylardaki hikmetleri daha iyi kavrar.
Bu hikmetlerin en önemlilerinden biri ise, insanın imtihan
edilmesidir. Allah, karşısına çıkardığı özel yaratılmış durumlarla,
insanın samimiyetini ve imanını dener. Ona bazen nimet verir, şükredip
etmediğini ortaya çıkarır. Bazen de sıkıntı verir, tevekküllü ve
sadakatli davranıp davranmadığını ortaya çıkarmak için. Bir ayette
şöyle denmektedir:
"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle
de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz".
(Enbiya Suresi, 35)
İmtihanın farklı farklı çeşitleri olacaktır. Bu durum
bir başka ayette şöyle açıklanır:
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça
mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.
Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)
Aslında insanın tüm yaşamı, imtihan sırrına uygun olarak
tasarlanmaktadır. Öncelikle bedeni, imtihan edilmek içindir. Kuran'da
"Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık.
Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık" (İnsan,
2) hükmü verilir. Dolayısıyla, insanın işittiği ve gördüğü herşey,
gerçekte kendisi için bir imtihan sebebidir. Karşılaştığı her olayda
önünde iki seçenek vardır; ya Kuran'ın hükmüne, ya da kendi nefsinin
tutkularına göre hareket edecektir.
Allah, çeşitli zorluklar meydana getirerek müminin sabrını
ve kararlılığını da dener. Bunların en önemlilerinden biri, inkarcılar
tarafından müminlere yapılan baskılardır. Sözlü saldırılar, alay
etmeler, fiziksel baskılar, hatta işkenceler ve öldürme teşebbüslerini
içeren tüm bu faaliyetler, ancak müminleri sınamak içindir. Bir
ayette şöyle denir:
Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan
edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve
şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz.
Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i
İmran Suresi, 186)
İmtihandaki en önemli nokta, karşılaşılan durumun Allah
tarafından yaratılmış özel bir deneme olduğunun kavranmasıdır. Eğer
insanın kavrayışı sınırlı olur da, karşılaştığı durumun bir imtihan
olduğunu anlamazsa, son derece yüzeysel bir bakış açısına sahip
olur. Kuran'da, kendilerine konulan cumartesi yasağını aşan Yahudilerin
karşılaştığı bu tür bir durum şöyle anlatılır:
Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı
sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı.
'Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında', balıkları onlara
açıktan akın akın geliyor, 'cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında'
ise, gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları
böyle imtihan ediyorduk. (Araf Suresi, 163)
İmtihan, akılla anlaşılır ve akılla aşılır. Bu nedenle
mümin, hayatının her anında bir imtihan dünyasında yaşadığını bir
an olsun unutmamak ve Allah'ın hikmetlerini görebilmek için dua
etmeli, dikkatli ve ihtiyatlı davranmalıdır. Unutulmamalıdır ki,
Cennet gibi büyük bir mükafat, sadece "iman ettik" demekle
kazanılmaz. Allah Kitabı'nda şöyle demektedir:
İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek,
sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?
Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten
doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir. (Ankebut
Suresi, 2-3)
Bir diğer ayette ise, şöyle denir:
Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden
ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi
sandınız? (Al-i İmran Suresi, 142)
ALLAH KİMSEYE KALDIRAMAYACAĞI YÜKÜ VERMEZ
Cahiliye toplumundaki insanların önemli bir bölümü, dini
uygulamanın kendilerine zor geldiğini ve bu nedenle din dışı bir
hayat sürdüklerini iddia ederler. Böylece, Allah'a karşı olan nankörlüklerini
kendilerince meşrulaştırmayı, suçlarını hafifletmeyi umarlar. Oysa
yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar. Çünkü Allah, kimseye kaldıracağından
daha ağır bir sorumluluk yüklemez. Kuran'da bildirildiği gibi, "Allah,
hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. Kazandığı lehine,
kazandırdıkları aleyhinedir..." (Bakara Suresi, 286)
Bir başka ayette ise, Allah'ın bize seçip beğendiği dinin
Hz. İbrahim'in dini gibi kolay olduğu ifade edilir:
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri
seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in
dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da)
da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin
üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız
diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın,
sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.
(Hac Suresi, 78)
Gerçek böyleyken, insanın dini uygulamanın zor olduğunu,
istediği halde bunu yapamadığını iddia etmesi, kuşkusuz bir sahtekarlıktır.
Bu iddiayla da hiç kimseyi kandıramaz; ancak kendi kendini aldatmış
olur.
|