|

Vicdan ve Ruh
"Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine,
hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön." (Fecr Suresi, 27-28)
Kuran'da bildirildiğine göre nefsin iki ayrı yönü olduğunu,
bir kısmının "heva"dan, yani Allah'ın yolundan alıkoyan
bencil tutku ve hırslardan oluştuğunu biliyoruz. Nefsin öteki kısmı
ise, insanı Allah'a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir, nefsin
içindeki "fücur"dan sakınmasını sağlar. Nefsin bu kısmı,
vicdandır. Vicdan ise, insana Allah tarafından üflenmiş "ruh"tan
kaynak bulur.
Secde Suresi'nde Allah'ın insana kendi ruhundan "üflediği"
şöyle haber verilir:
"Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve
insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir
özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip
bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi..." (Secde Suresi,
7-9)
İşte insanın sahip olduğu tüm vasıflar, Allah'ın kendisine
üflemiş olduğu "ruhtan" kaynaklanmaktadır. İnsan, eğer
nefsin istek ve tutkularına saplanarak bu ruhu örtmezse, Allah'ın
beğendiği sıfatları üstünde taşımaya başlar. Allah sonsuz merhametlidir;
O'na teslim olan bir mümin de merhametlidir. Allah sonsuz akıl sahibidir;
O'na kulluk eden bir mümin de üstün bir akla sahip olur. İnsan Allah'a
ne kadar yakınlaşır, O'na ne kadar teslim olursa, O'nun ahlakıyla
daha çok ahlaklanır ve "yaratılmışların
en hayırlısı" (Beyyine Suresi, 7) olur.
Ruh, insanı vicdana yaklaştırır. Nefsin içinde, insanı
daima kötülüğe çağıran hevaya karşın, onu daima iyiliğe çağıran
bir vicdan da vardır. Dolayısıyla insan, içinde, kendisini sürekli
olarak doğruya çağıran şaşmaz bir pusulaya, yani vicdana sahiptir.
Şems Suresi'nde haber verildiği üzere, Allah insana "nefsinin
fücurundan sakınmayı" ilham etmektedir. Bu ilham, vicdandır.
Dolayısıyla vicdan, bir anlamda Allah'ın sesidir. İnsan sürekli
olarak bu sese kulak verdiği ve Kuran'da gösterilen temel prensipleri
tam olarak özümsediği takdirde, sürekli olarak doğru yolda ilerleyecektir.
Zaten Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdanın gereklerine
göre belirlenmiş durumdadır. Rum Suresi'ndeki iki ayet, bu konuda
açıklayıcıdır:
"Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın
kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah'ın saptırdığını
kim hidayete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. Öyleyse
sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o
fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın
yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran
din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler." (Rum Suresi,
29-30)
Ayetlere göre, inkar edenler nefislerinin fücuruna, yani
hevalarına uyarak sapmışlardır. Buna karşın müminlerin yapması gereken,Allah'ın
insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır. Bu din, Allah'ın
insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa) yani Allah'tan kendilerine
üflenmiş olan ruha, vicdana tekabül etmektedir.
Kuran'da bildirilen vicdanın günlük hayatta uygulanması,
toplumda yerleşik olan "vicdan" kavramından oldukça farklıdır.
Toplumun vicdan anlayışı, yolda rastlanan bir fakire sadaka vermek
ya da hayvanlara sevgi göstermek gibi son derece yüzeysel örneklerle
sınırlıdır. Oysa müminin vicdanı, Kuran'ın tüm emirlerinin ve tavsiyelerinin
yerine getirilmesini gerektirir. Hatta Kuran'da genel hatlarıyla
çizilen pek çok tavır, akıl yoluyla bulunur ve vicdan yoluyla uygulanır.
Örneğin, Allah Kuran'da müminlere mütevazi olmalarını
emretmektedir. Ancak bu tevazunun nasıl uygulanacağını, hareketlere
nasıl yansıtılacağını mümin aklıyla bulur. Aklıyla bulduğu bu tavırları
uygulamasını sağlayan güç ise, vicdandır.
Mümin günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek arasında
seçim yapmak durumunda kalır. Karşılaştığı seçenekler içinde, Allah'ın
rızasına en uygun olanını, dinin menfaatlerine en yararlı olanını
seçmekleyükümlüdür. Bu seçimi yaparken önce Kuran'ın, sonra da vicdanının
hakemliğine başvurmalıdır. Çoğunlukla, muhatap olduğu seçenekler
karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah'ın
rızasına daha uygun olacağını ona söyler. Ancak ikinci aşamada hevası
da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır.
Bunun için de genellikle insana mazeretler fısıldar. Kuran'da nefsin
öne sürdüğü bu "mazeret"lere sık sık dikkat çekilmektedir.
(bkz. Cavit Yalçın, Kuran'dan Cevaplar, 2.b. İstanbul: Vural Yayıncılık,
Kasım 1996, s.98-107)
Mümin, nefsin kendisine fısıldadığı tüm mazeret ve bahanelere
kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği ilk doğruyu
uygulamalıdır. Kuran'da müminlerin vicdanına dairverilen örnekler,
insanı bu konuda düşünmeye yöneltmelidir. Bir ayette, Peygamberimiz
döneminde savaşa çıkamadıkları için gözlerinden yaşlar süzülen müminlerden
şöyle söz edilir:
Allah'a ve elçisine karşı 'içten bağlı kalıp hayra
çağıranlar' oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak
etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur.
İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen
için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum"
dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden
yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.
(Tevbe Suresi, 91-92)
Savaşa çıkmak görünüşte, kuşkusuz son derece tehlikelidir.
Savaşmaya giden bir insan, ölüme ya da yaralanmaya gittiğini bilir.
Ancak buna karşın müminler Allah yolunda savaşmak için büyük bir
istek duymaktadırlar. Bu ayetler, Kuran'da kastedilen vicdanın çarpıcı
bir örneğidir.
KARDEŞLİK VE BERABERLİK
Önem taşıyan bir diğer mümin vasfı da, tesanüd (kardeşlik,
dayanışma, birliktelik)tür. Kuran'ın hükmüne göre, tüm müminler
birbirlerinin kardeşidirler. Aynı yola başkoymuş, aynı kitaba tabi
olmuş, aynı hedefe sahip, aynı duyguları taşıyan insanlardır. Dolayısıyla
aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Allah, bu durumu
şöyle tarif etmektedir:
Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine
kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff
Suresi, 4)
Üstteki ayette tarif edilen bir tesanüd içinde Allah
yolunda bulunmak kesin bir emirdir. Bir ayette şöyle denir:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp
ayrılmayın. VeAllah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani
siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı
ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz,
tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki
hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i
İmran Suresi, 103)
Müminlergüzel ahlaklıdırlar, mütevazidirler, sevgi ve
saygı doludurlar. Bu yüzden de tesanüd müminler arasında doğal bir
şekilde oluşur. Ancak bu konuda yine de dikkat edilmesi gereken
yönler vardır. Çünkü müminlerin yapabileceği bazı hatalar, bu tesanüdünzedelenmesine
ve müminlerin arasında bir anlık da olsa soğukluk yaşanmasına neden
olabilir.
Bu yanlış hareketlerin nedeni, müminlerin davranışlarını
gaflet anlarında kontrol altına alan nefstir. Mümin fedakar, hoşgörülü
ve sıcaktır; ama herkeste nefs bulunur ve insan dikkat etmezse bazen
kontrolü nefs eline alır. Kıskanç, bencil ve hırslı olan nefsin
kontrolü eline alması ise, bu kötü hislerin mümineetki etmesi demektir.
İşte bu yüzdenAllah Kuran'da, müminleri tesanüd konusunda son derece
dikkatli olmaları için uyarmaktadır. Madem şeytanın insandaki tezahürü
olan nefs, insanı yanıltabilmektedir, öyleyse karşıdaki müminin
nefsini harekete geçirecek bir üslup kesinlikle kullanılmamalıdır:
Kullarıma, sözün en güzel olanınnı söylemelerini
söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan
insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Ayette bildirilen gerçek son derece önemlidir. Birincisi,
müminlerin birbirlerine karşı sürekli olan en güzel hitap şeklini
(yalnızca güzel değil, "en güzel") kullanmaları emredilmektedir.
İkincisi, şeytanın bir özelliği açığa vurulmaktadır: Şeytan, insanların
ve özellikle de müminlerin arasını bozmak için uğraşmaktadır.
Şeytanın ve nefsin müminlerin arasındaki tesanüdü bozmak
için en çok başvurduğu yol, rekabet duygusudur. Eğer mümin gaflet
halinde olursa, makam, mevki gibi konularda rekabethissine kapılıp
kardeşlerini geçmeye, kendini onlardan daha ön plana çıkarmaya çalışabilir.
Aynı şekilde kendisinden daha ön plandaki bir kardeşine karşı kıskançlık
hissedebilir. Aslında gaflet halinde yapılan bu hareket, gerçekteAllah'a
isyan anlamına gelmektedir. Çünkü, "Yoksa
onlar, Allah'ın kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar?..."
(Nisa Suresi, 54) ayetine göre, insanlara verilmiş olan nimetler
Allah'tandır ve bunları kıskanmak Allah'ın takdirine karşı gelmek
anlamına gelir. Bu nedenle müminlerin kıskançlık gibi bir tavırdan
kesinlikle uzak durmaları gerekmektedir. Eğer böyle bir tavır ortaya
koyulursa, bu hem Allah'ın rızasına muhalif bir harekettir hem de
ayetin hükmüne göre, müminlerin gücünün azalmasına neden olur:
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Bu nedenle mümin, kesinlikle kardeşleri ile arasında
bir çekişme, rekabet ortamı oluşmasına engel olmalıdır. Hem kendisi
kıskançlık gibi ilkel bir duyguya kapılmamalı, hem de sahip olduğu
özellikleri ön plana çıkartarak kardeşlerinin nefsindeki kıskançlık
damarını tahrik etmemelidir. Olabildiğince mütevazi, alçak gönüllü
olmak, rekabet tehlikesini yok eder. Kuran'da bu konuda verilen
bir diğer kıstas ise, kardeşlerinin nefsini kendi nefsine üstün
tutmak, yani her durumda fedakar davranmak ve bundan zevk almaktır.
Kuran'da bu kıstas şöyle tarif edilir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp
imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini)
öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi,
9)
Kıskançlık, rekabet, darılma inananlar arasında birliğin
ve kardeşliğin önündeki en önemli üç engeldir. Hırs sonucu müminler
arasında doğabilecek herhangi bir rekabet, müminlerin birbirine
olan sevgisini azaltır. Bu tür bir Kuran dışı hareket, onların ruhlarına
büyük zarar verir ve manevi yönden büyük bir gerilemeye yol açar.
Oysa inananlar için sonsuz bir sevap kaynağı mevcutken
birbirlerinin önünü tıkayıp, haksız rekabet ve kıskançlıklarla vakit
geçirmenin hiçbir anlamı yoktur. Eğer hedef Allah rızası olursa,
herhangi bir rekabet olmaz: Çünkü herkes bir diğerinin önünü kesmeden
Allah rızası için hizmet edebilir, sevap toplayabilir. Bu nedenle
müminler, her uzvun bir diğerinin yardımcısı ve destekçisi olduğunu
unutmamalı ve kardeşlerinin başarılarını kendi başarılarıymış gibi
görebilmelidirler. Bu son derece önemlidir.
Kuran'da müminlerin arasındaki tesanüt ile ilgili çok
sayıda ayet vardır. Bir ayette, müminlerin diğer müminlerle tesanüdlerinin
artması için ettikleri bir dua şöyle aktarılır:
Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz,
bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde
iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok
şefkatlisin, çok esirgeyicisin." (Haşr Suresi, 10)
Müminlerin arasında bir çekişme ya da kırgınlık yaşanması,
tüm mücadeleye zarar verir. Böyle bir hareket, müminlerin gücünü
azaltırken, inkarcıları da güçlendirir. Nitekim bir Kuran ayetinde,
müminlerin birbirlerinin velileri (dost ve koruyucuları) olmadıkları
takdirde, fitne çıkacağı haber verilmektedir:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz
bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde
bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi,
73)
Tesanütle ilgili açık hükümler vardır:
Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp
ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük
bir azap vardır.(Al-i İmran Suresi, 105)
Sana savaş-ganimetlerini sorarlar. De ki: "Ganimetler
Allah'ın ve Resûlündür. Buna göre, eğer mü'min iseniz Allah'tan
korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin."
(Enfal Suresi, 1)
Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri
de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi
ancak Allah'adır. Sonra
O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir. (En'am Suresi,
159)
Müminler diğer müminlere karşı son derece merhametli
ve son derece alçakgönüllü olmakla yükümlüdürler. Aksi bir tavır
kesinlikle mümin tavrı değildir. Kibir, kıskançlık, çekememezlik
müminlerin değil, inkarcıların özelliğidir. Bu nedenle nefsi yüzünden
böyle bir rezilliğe düşmüş olan mümin hemen kendini toparlamalı,
Allah'a sığınmalı ve gerçek mümin tavrını göstermelidir. Aksi halde
aşağıdaki ayetin hükmüne göre, o gider ve Allah yerine daha hayırlısını
getirir:
Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner
(irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi'nin onları sevdiği, onların
da Kendisini sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı
ise 'güçlü ve onurlu' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından
korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine
verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi,
54)
TARTIŞMAMAK-ÇEKİŞMEMEK
Müminlerin inkarcılar karşısındaki başarılarının sırlarından
biri, aralarındaki sıcak kardeşlik ve dayanışmadır. Kuran da, "Şüphesiz
Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi
saf bağlayarak çarpışanları sever" (Saff Suresi, 4)
ayeti ile bu birlik ve dayanışmanın önemi vurgulanmaktadır.
Dolayısıyla, bu birlik ve dayanışmayı zedeleyecek, müminlerin
arasını açacak her türlü söz ya da davranış, doğrudan dine karşı
bir tavır olur. Nitekim Allah Kuran'da müminleri bu tehlikeye karşı
uyarmıştır:
Allah'a ve Resulü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Salih bir mümin, böyle bir tartışma ve çekişmeye yer
vermemek için azami dikkat göstermelidir. Daima diğer mümin kardeşlerini
incitebilecek söz ve davranışlardan özenle kaçınmalı, aksine aradaki
sevgi ve güveni daha da artıracak tavırlar sergilemelidir. Kuran'dabu
konuda açık bir hüküm verilmektedir:
Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini
söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan
insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Mümin, bir başka mümin kardeşi ile farklı bir fikirde
olduğu zaman, mümkün olduğunca alttan alıcı, mütevazi ve saygılı
bir üslup kullanmalı ve böylece iki farklı fikrin meşru olan "istişare"
boyutunda kalmasını ve asla "tartışma" boyutuna girmemesini
sağlamalıdır. Diğer iki kardeşi arasında tatsız bir olay olduğunda
ise, "Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
arasını bulup-düzeltin veAllah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz"
(Hucurat Suresi, 10)hükmü uyarınca uygun bir üslupla kardeşlerinin
arasını bulmalıdır. Unutulmamalıdır ki, müminler arasındaki en ufak
bir sürtüşme, Allah'ın hoşnut olmayacağı bir tavırdır.
KURAN OKUNURKEN ŞEYTAN'DAN ALLAH'A SIĞINMAK
Kuran, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği
ilahi kelamdır. Ancak Kuran'la, herkes hidayete ulaşmaz. Aksine
Kuran, müminlerin hidayetini artırırken, kafirlerin de inkarını
ortaya çıkarır. Bir ayette, Kuran'ın bu özelliği şöyle açıklanır:
Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası
(temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir.
Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını
yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini
Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona
inandık, tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden
başkası öğüt alıp-düşünmez. (Al-i İmran Suresi, 7)
Görüldüğü gibi, Kuran'ın bazı ayetleri, "kalplerinde
kayma olanlar"ın sapıklığını ortaya çıkarmak gibi bir özellik
de taşımaktadır. Müminler ise, aynı ayetleri okumakla imanlarını
ve Allah'a olan teslimiyetlerini artırırlar.
Ancak hiç kimsenin mümin ruh halini daima koruyacağına
dair bir garantisi yoktur. Mümin de eğer bir gaflet anında olursa,
Kurani bakış açısını yitirebilir. Şeytan'ın geçici bir kışkırtmasından
ya da vesvesesinden etkilenebilir. Böyle bir ruh halinde iken Kuran'ı
okuduğunda ise, ayetlerin hikmetlerini kavrayamaz, Kuran'ın hidayet
artırıcı vasfından yararlanamaz. İşte bu nedenle, Allah, müminlere
Kuran okumadan önce şeytanın etkisinden Allah'a sığınmayı emretmektedir.
Allah ayette şöyle emreder:
...Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a
sığın. (Nahl Suresi, 98)
Allah'ın müminlere emrettiği bu ibadet, şeytanın varlığını
ve faaliyetlerini hatırlatması açısından önemlidir. Gerçekten de
şeytan, asla görevini terketmez ve insanlara sağlarından, sollarından,
önlerinden ve arkalarından yanaşarak onlara vesvese vermeye çalışır.
Allah'ın doğru yoluna oturarak onları bu yoldan saptırmayı hedefler.
Şeytanın bu faaliyetlerini ve taktiklerini Allah bize Kuran'da birçok
ayette bildirmektedir. Dolayısıyla cennetten kınanmış ve kovulmuş
olarak indirilen şeytanın hilelerinden kurtuluş, bunları bize Kuran
aracılığıyla öğreten ve onlardan sakınma yollarını gösteren Allah'ın
yol göstermesi sayesinde gerçekleşir. İbrahim Suresi 22.ayetinde
de belirtildiği gibi, "Şeytanın inanan kullar üzerinde hiçbir
zorlayıcı gücü yoktur." Bunun sırrı, inanan kulların yol gösterici
olarak Kuran'ı kabul etmesi ve "kovulmuş şeytan"dan Allah'a
sığınarak onu okumasıdır.
İNCE DÜŞÜNCELİ OLMAK
Cahiliye toplumundaki insanların büyük bölümü kaba, düşüncesiz,
vurdumduymaz bir karaktere sahiptirler. Bunun en büyük nedeni ise,
inkarcıların temel vasıflarından biri olan bencilliktir. Herkes
yalnızca kendi menfaatlerini düşünür. Diğer insanların düşünce ve
duyguları ise ya ikinci plandadır ya da hiç dikkate alınmaz.
Oysa gerçek bir mümin topluluğu tümüyle farklıdır. Çünkü
müminlerin en önemli özelliklerinden biri, nefsin bencil tutkularından
kurtulmalarıdır. Nefsinin sonsuz isteklerini yenebilmiş olan mümin
ise, diğer müminlere karşı fedakar ve ince düşünceli davranır. Kuran'da
peygamberle birlikte Mekke'den göç eden muhacirler ile Medine'de
onlara yardım eden müminler (Ensar) arasındaki bu fedakarlık şöyle
anlatılır:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp
imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini)
öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi,
9)
Görüldüğü gibi, ideal mümin sistemi, müminlerin kendi
haklarından da feragat ederek diğer mümin kardeşlerini kendilerinden
üstün tutmalarını gerektirmektedir. Gerçek iman, gerçek teslimiyet
ve gerçek kardeşlik budur.
Müminin diğer mümin kardeşlerini kendisinden üstün tutması,
yalnızca ona daha çok maddi imkan sağlaması ile sınırlı değildir.
Bu kardeşliğin ifade edildiği yerlerden biri de düşüncedir. Mümin,
kardeşlerinin ihtiyaçlarını kendinden çok düşünmeli, onların sorunları
hakkında kendi sorunlarından da fazla tefekkür etmelidir.
Kaba ve düşüncesiz tavırlar, bu imanın olgunlaşmadığını
gösterir. Yaptığı bir hareketin diğer müminleri nasıl etkileyeceğini
hesaplamayan, yalnız kendi isteklerine göre, "aklına geldiği
gibi" hareket eden bir insan, Allah'ın tarif ettiği mümin modelinden
çok uzak demektir. Kuran'da ince düşüncenin ve düşüncesizliğin örnekleri
üzerinde önemle durulur. Kuşkusuz, en önemlisi peygambere karşı
ince düşünceli ve saygılı olmaktır:
Ey iman edenler, Allah'ın Resulü'nün huzurunda
öne geçmeyin ve Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.
(Hucurat Suresi, 1)
İnce düşüncenin önemi, bir başka ayette ise şöyle vurgulanır:
Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin evlerine
girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini
beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince
dağılın ve söze dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte
ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak(kı açıklamaktan)tan
utanmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz
zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de,
onların kalpleri için de daha temizdir. Allah'ın Resulü'ne eziyet
vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak
(helal) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah katında çok büyük (bir
günah)tır. (Ahzab Suresi, 53)
Kuran ahlakıyla yetişmiş insanlar, son derece kaliteli,
kibar, nezih ve ince düşüncelidirler. Kendi nefsinden önce kardeşinin
nefsini düşünen, ona duyduğu sevgiye rağmen yemeği yoksula, yetime
ve esire yediren müminlerin doğal halleridir bu. Aynı zamanda cennettekilerin
bir vasfıdır ince düşünceli olmak.
İnce düşünce örneklerini şartlara ve ortama göre çoğaltmak
mümkündür. Bunların başlıcaları bir işle meşgul olan kardeşini rahatsız
etmemek, eğer dua ediyorsa ortamın sessizliğini bozmamak, o istemeden
ona hizmet etmek, rahat etmesini sağlamak, bir eksiği veya ihtiyacı
olup olmadığını öğrenmek sayılabilir. Ama unutmamak gerekir ki,
bu sayılanlar son derece genel bir anlatımdır. Her ortam ve şarta
göre bu örnekler yüzlerce, binlerce olacak şekilde arttırılabilir.
CAHİLLERDEN YÜZ ÇEVİRMEK
Kuran'da müminlerin vasıfları anlatılırken şöyle denir:
O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü
olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman
"Selam" derler. (Furkan Suresi, 63)
'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman
ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin
yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz"
derler. (Kasas Suresi, 55)
Yaratılışları gereği müminler son derece huzurlu bir
ruh haline sahipken, inkarcılar son derece huzursuz, saldırgan ve
saygısızdır. Adeta cehennem azabı onlar için henüz dünyada iken
başlamıştır ve en basit bir olay bile ani tepkiler vermelerine sebep
olmaktadır. Bu nedenle, cahiliye toplumu içinde, günlük hayatta
her an sorun çıkarabilecek insanlarla sık sık karşılaşılır. Oysa
müminler, çok üst bir ahlaka ve bakış açısına sahip oldukları bu
insanlarla, İslam'a bir zarar vermedikleri sürece, muhatap dahi
olmazlar. Onlara karşı daima üstteki ayetlerde tarif edilen asil
tavrı sergilerler. Müdahale edilmesi gereken durumlarda da en uygar,
en etkili ve yasal yolları kullanırlar.
BİLGİ SAHİBİ OLUNMAYAN KONUDA TARTIŞMAMAK
Kuran'da, "...İnsan, herşeyden
çok tartışmacıdır" (Kehf Suresi, 54) ayetiyle nefsin
önemli bir özelliği haber verilir. Bir başka ayette ise bu özelliğin
tüm bir kafir kavimde tecellisi anlatılır:
Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, senin
kavmin hemen ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar.
Dediler ki: "Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı,
yoksa o mu?" Onu yalnızca bir tartışma-konusu olsun diye (örnek)
verdiler. Hayır, onlar 'tartışmacı ve düşman' bir kavimdir. (Zuhruf
Suresi, 57-58)
İnkarcıların bu tartışma eğilimi, ilk başta gözüktüğü
gibi farklı fikirlerin değerlendirilerek doğrunun bulunması amacından
değil, sadece ve sadece nefsani bir karşı çıkma hırsından kaynaklanır.
Cahiliyenin tartışmalarında, kimse karşı tarafın fikrini değerlendirip
doğruyu bulmaya çalışmaz. Yalnızca kendi fikrini galip getirmeye
ve karşı tarafı ezmeye çalışır. Düzenledikleri hemen her tartışmanın
yüksek bir ses tonunda, gerilmiş yüz ifadeleriyle geçmesi ve hatta
kimi zaman kavgaya dönmesinin nedeni budur.
En akılsızca olanı ise, hakkında hiçbir bilgileri olmayan
konularda tartışmalarıdır. Son derece cahil oldukları din konusunda
sürekli "ahkam kesmeleri" ve müminlerle tartışmak istemeleri
bunun en çarpıcı örneğidir. Bir ayette, konuya şöyle dikkat çekilir:
İşte sizler böylesiniz; hakkında bilginiz olan
şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp-duruyorsunuz?
Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz. (Al-i İmran Suresi, 66)
ALAYCI TAVIR GÖSTERMEMEK
Müminler arasında alayın yeri olmadığını Allah, bir ayette
şöyle hükme bağlar:
Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle
alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da
kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar.
Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin
ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakablarla' çağırmayın. İmandan sonra
fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim
olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 11)
Bu ayet, alayın her türlüsünden şiddetli bir kaçınma
gerektirir. Buna karşın, bazı insanlar alay etmeyi, sadece önünden
geçen birine çelme takıp yere düşünce kahkahalarla gülmek gibi kaba
hatlarla düşünüyor olabilirler. Oysa alay; bıyık altından bir gülümseme,
espriyle yumuşatılmış bir "iğneleme" ya da açıkça tavır
sergilenemeyecek bir ortamda, aynı alaycı hissi paylaşan biriyle
göz teması kurma şeklinde bile olabilir. Bu tip hareketler cahiliye
kültürüne aittirler ve müminlerin arasında yaşatılmaları da son
derece anormal bir tavır olur. Öyle ki, Kuran, "kaş göz işaretleriyle
alay eden"lerin sonunun "hutame" olduğunu şöyle haber
vermektedir:
Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle
alay eden her kişinin vay haline;
Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.
Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor.
Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır.
"Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren
nedir?
Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir.
Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar.
O, onların üzerine kilitlenecektir;
(Kendileri de) Dikilip-yükseltilmiş sütunlarda
(bağlanacaklardır). (Hümeze Suresi, 2-9)
Bu açık hükme rağmen, bir müminin alaycılık gibi aşağılık
bir tavra girmesi olur şey değildir. Nitekim hiçbir mümin de bilinçli
olarak bu tarz bir davranış sergilemez. Ancak tek ihtimal yaptığı
çirkinliğin farkında olmaması ve bunu bir eğlence sanmasıdır. Böyle
bir durumda ise hemen kendini tartması ve yaptığı bu hareketten
tevbe ederek vazgeçmesi gerekir.
MÜMİNLERİ HOŞLANMADIKLARI LAKAPLA ÇAĞIRMAMAK
Birbirine kötü ve hoşa gitmeyen lakaplarla hitab etmek,
herşeyden önce inkarcıların kendi aralarında sergiledikleri bir
tavırdır. Bundaki amaç, kötü lakapla çağrılan kişinin küçük düşürülmesi
ve diğerlerinin ondan "üstün" olduğunun kanıtlanmasıdır.
Kötü lakabın konusu, fiziksel bir kusur olabileceği gibi
kişinin geçmişte yapmış olduğu hatalı bir hareket de olabilir. İnkarcıların
en önemli özelliklerinden biri, böyle hareketleri asla unutmamaları
ve bir daha hayat boyu tekrarlanmayacak olsa bile kişiye hep o hareketi
yakıştırmalarıdır.
Oysa müminler gerek olgun ve bağışlayıcı karakterleri,
gerekse aralarındaki dayanışma dolayısıyla bu tarz bir davranışa
tenezzül etmezler. Dahası, "...birbirinizi 'olmadık-kötü lakaplarla'
çağırmayın..." ayeti konuyu açık bir biçimde hükme bağlar.
(Hucurat Suresi, 11)
EMANETİ EHLİNE VERMEK VE EMANET EHLİ OLMAK
Kuran'da hem ahlaki bir prensip, hem de yapılacak işlerde
başarı sebebi olarak emanet ve emanet ehli kavramları üzerinde durulur.
Mümin, kendisine verilen emanetlere dikkatle riayet eder, kendine
gösterilen güveni boşa çıkarmaz. Ayrıca, bir emaneti kime vermesi
gerektiğini yani kimin emanet ehli olduğunu da iyi teşhis etmesi
gerekir. Bir ayette konuya şöyle dikkat çekilmektedir:
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine)
teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi
emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu
Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)
Bir başka ayette ise, "...Kim
ahdine vefa eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever"
(Al-i İmran Suresi, 76) denmektedir.
Emanet, maddi değeri olan bir mal olabileceği gibi, bir
görev ya da sorumluluk da olabilir. Mümin, aklını ve teşhis yeteneğini
kullanarak kimlerin emanet ehli olduğunu, hangi emaneti kime vereceğini
tespit etmelidir.
KARARLILIK
Müminin en belirgin özelliklerinden biri, son derece
kararlı oluşudur. Hiçbir zaman şevkini, heyecanını yitirmez. O,
mücadeleye yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için başlamıştır.
Dolayısıyla hiçbir zorluk onu yolundan döndüremez. İnsanların kendisi
hakkında ne düşüneceği de önemli değildir. Tek hedef Allah'ın rızasıdır;
tüm hayatı bu hedefe göre şekillenir.
Müminin kararlılığı Allah tarafından çeşitli şekillerde
sınanır. Allah, müminlere geçici bir süre sıkıntı verebilir, onları
eğitmek için zorluk verebilir. Kuran'da bu durum şöyle açıklanır:
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça
mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.
Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)
Kesin bir kararlılığa sahip olan mümin, ayette belirtildiği
gibi kendisine isabet eden tüm bu zorluklara sabreder. Kuran'da
Allah, müminlerin bu tavrını aşağıdaki ayetlerde övmektedir:
Nice peygamberlerle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler
savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük
ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler.
Allah, sabredenleri sever.
Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı
ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları
yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et"
demelerinden başka bir şey değildi. (Al-i İmran Suresi, 146-147)
Buna karşılık zorluklara göğüs germemek, müminlere yakışan
bir tavır değildir:
Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan,
kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin
ister. (Tevbe Suresi, 45)
Andolsun, Biz bundan önce Adem'e ahid vermiştik,
fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık. (Taha Suresi,
115)
Zorlukların yanısıra ele geçen iyi imkanların da insan
üzerinde gevşetici etkisi vardır. Rahatlık, çoğu kişinin heyecanını
ve şevkini söndürür. Zaten insanların kendisineAllah'tan bir nimet
geldiğinde şımarıklığa kapılması ve Allah'tan yüz çevirmesi, klasik
inkarcı özelliğidir. Kuran'da bu durum şöyle tarif edilir:
İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken
ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız
zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi
döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.
(Yunus Suresi, 12)
Oysa müminler için böyle bir şey söz konusu bile değildir.
Ellerine ne denli iyi imkan geçerse geçsin (lüks, ihtişam, para,
iktidar gibi), bu onların kararlılıklarını bozup gevşek bir yapıya
bürünmelerine sebep olmaz. Çünkü mümin tüm bunların Allah'tan gelen
birer nimet olduğunun ve Allah'ın dilerse bunları geri alabileceğinin
farkındadır. Asla şımarıklığa kapılmaz.
Ciddi bir çaba göstermek, işi sıkı tutmak, gevşeklik
göstermemek, aşırılıklardan ve taşkınlıklardan kaçınmak, müminlerin
kararlılık ve istikrarının bir göstergesidir.Ayette, "ahiret
için ciddi bir çaba gösterenler"den şöyle söz edilir:
Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi
bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre
şayandır. (İsra Suresi, 19)
Allah, "Yoksa onlar, işi sıkı
mı tuttular? İşte şüphesiz Biz de işi sıkı tutanlarız" (Zuhruf
Suresi, 79) demektedir. Kuşkusuz bu vasıf,Allah'ın yeryüzündeki
halifeleri olan müminlerin de vasfıdır.
Gevşememek, sürekli şevkli ve heyecanlı olmak, Allah'ın
emridir:
Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz
en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)
İnsan, bir amaç üzerine yaratıldığını, ait olduğu yere
döneceğini bilirse, hedef ve amacının bilincine varmış olur. Bu
amaca doğru yönelmeye niyet ederse yerinde bir karar verir ve bu
niyetini gerçekleştirmek üzere harekete geçerse istikrarına kavuşur.
Güneş, ay, yıldızlar ve bütün varlıklar kaderde kendilerine tespit
edilmiş çizgiyi izlerlerken, insanın bu yaratılış zinciri dışında
başıboş bırakılmış olması elbette ki ihtimal dışıdır.
Dolayısıyla kararlılık ve istikrar iki önemli mümin vasfıdır.
Müminler, "Müminlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah
ile yaptıkları ahde sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını
gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile
değiştirmediler" (Ahzab Suresi, 23) ayetinde olduğu gibi ölünceye
dek aynı kararlılık ve istikrarı Allah'ın rızası uğruna gösteren
kişilerdir. Ne yapacağı belli olmayan, müminlerin yanında başka,
inkar edenlerin yanında başka hareket eden münafık karakterli kişiler
ise, son derece istikrarsız bir ruh hali içindedirler. Müminler
bir başarıya ulaştığında "biz de sizdendik" demeleri ya
da zorda kalınca müminlerden uzak durmaya çalışmaları bunun en açık
göstergesidir:
"Sabrın ve kararlılığın kalplerine rabtedildiği"
(Kehf Suresi, 14) Kehf ehli, kararlılık açısından en güzel örneklerden
birini teşkil etmektedir. İbadetlerdeki süreklilik istikrar açısından
yine önemli bir örnektir. Kuran'daki "sarp yokuş" (Beled
Suresi, 11) kavramı kararlılık ve istikrarın önemini daha da iyi
açıklar. Kararlılık ve istikrarın bitiş noktası ise ölümdür. Mümin,
ölünceye dek sabretmekle yükümlüdür:
Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat
etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde,
kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş
olur. Kim de Allah'a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da,
ona büyük bir ecir verecektir. (Fetih Suresi, 10)
|