|

Müminlerin Şevki Hangi Tavırlarından Anlaşılır?
Kitabın başından bu yana müminlerin şevk anlayışlarının ne kadar
sağlam temellere dayandığına ve bundan dolayı da şeytanın şevk kırma
yönündeki tüm çabalarının sonuçsuz kaldığına değindik. Bu bölümde
ise müminlerin şevklerinin hangi tavırlarından anlaşılabileceğini
anlatacağız.
Bu konuda öncelikle şunu söyleyebiliriz ki, kalbinde imanın heyecanını
yaşayan bir insanın üstünlüğü ve farklılığı, onun hayatının her
anında, gösterdiği her tavırdan, söylediği her sözden anlaşılır.
Bu, öylesine belirgin bir tavır güzelliği oluşturur ki, aynı şevki
kalplerinde yaşayan diğer müminler bu tavrın imandan ve Allah'a
olan bağlılıktan kaynaklanan bir şevk ve heyecan olduğunu hemen
fark ederler.
İnanmayanlara gelince onlar da bu kimselerdeki şevki, kararlılığı
ve manevi gücü fark ederler. Ancak onlar gerçek imanı tanımadıkları,
Allah'a gönülden bağlanmış olmanın ne demek olduğunu, imanın nasıl
yaşandığını bilmedikleri için bu azmin ve coşkunun kaynağını kavrayamazlar.
Ancak her ne kadar adını koyamasalar da yine de bu kimselerde, diğer
insanlarda rastlanmayan türde gözü kara ve yiğit bir karakter olduğunu
hemen anlarlar.
Bunun yanında şevkin insanın hangi tavırlarından anlaşılabildiği
konusu müminler için büyük önem taşır. Zira insanların birbirlerinin
imanlarının derinliği ve Allah'a olan yakınlıkları hakkında kesin
bir fikir yürütebilmeleri mümkün değildir. Bu konunun bilgisi Allah
katında gizlidir.
Kimin samimi bir imana sahip olduğunu kimin ise kalbinde hastalık
olduğunu bilen tek güç Allah'tır. Ancak Allah bu konuda müminlere
yol gösterici olması için bir ölçü kılmıştır. Bu ölçü, müminlerin
Allah'ı razı etme ve O'nun dinini yaşama konusunda gösterdikleri
"şevk ve heyecan"dır. Bu şekilde müminler, gerçekten inanmış ve
kendini gerçekten Allah'a adamış olan kimseleri kolaylıkla teşhis
edebilirler. Aynı şekilde müminlerle büyük bir tezat teşkil eden
şevksizlikleriyle dikkat çeken kimselerin zayıflıklarını da hemen
fark edebilir ve bu kişileri imani yönden takviye edebilirler.
İlerleyen satırlarda müminlerin bu imani coşkularının hangi tavırlarından
anlaşılabileceğine değineceğiz. Bu konuyu önemle vurgulamaktaki
amaç ise kitabın başında da belirttiğimiz gibi tüm müminlerin, ulaşabildikleri
son sınıra kadar şevklerini artırabilmek ve geride kalanları ya
da ağır davrananları teşvik ederek onların da takva sahibi olabilmelerine
vesile olmaktır.
Hayatlarının sonuna kadar Allah'a sadık kalmalarından...
İnsanlar hayatları boyunca kendilerine maddi ya da manevi açıdan
menfaat sağlayabilecek pek çok fırsat ile karşılaşabilirler. Bu
tür bir durumda çoğu kimse çıkar sağlama umuduyla o ana kadar değer
verdiği herşeyden, hatta sevdiklerinden bile kolaylıkla vazgeçebilir.
Öncesinde asla hiçbir şeye değişmeyeceklerini söyleyerek uğrunda
pek çok zorluğa katlandıkları, şevkle sarıldıkları tüm konular bir
anda bu kimseler için tüm önemini yitirebilir. Bu tutarsızlığın
sebebi ise bu kimselerin "gerçek sadakati" yaşamıyor olmalarıdır.
Kimi zaman basit bir çıkar umudu ya da önlerine çıkan küçük bir
zorluk bile onları kolaylıkla sadakatsizliğe sürükleyebilmektedir.
Sadakati en mükemmel şekilde yaşayan insanlar ise müminlerdir.
Onlar Allah'a iman eder ve sonsuza kadar O'na sadık kalacaklarına
dair söz verirler. Dünya hayatında karşılaşabilecekleri hiçbir şeyin
Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaktan daha kıymetli olamayacağını
bilirler. Çünkü sadık olmaya en layık olanın sadece Yüce Allah olduğunu
kavramışlardır. Onların sadakatlerindeki bu kararlılığa Kuran'da
şöyle dikkat çekilmiştir:
Müminlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah
ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi
adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme
ile (sözlerini) değiştirmediler. (Ahzab Suresi, 23)
Onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri
kesin sözü (misakı) bozmazlar. (Rad Suresi, 20)
Müminlerin Allah'a olan bu sadakatleri, aynı zamanda onların dine
ne kadar şevkle bağlandıklarının da delilidir. Zira hiçbir dünya
menfaati, maddi ya da manevi hiçbir çıkar teklifi onları Allah'a
olan bağlılıklarından ve sadakatlerinden vazgeçiremez. Ve yine hiçbir
şey onlara Allah'ın rızasını kazanmaktan daha sevgili ve çekici
gelmez. Allah'a olan sadakatleri onları daima şevkle dine hizmet
etmeye ve Allah'ın rızasını kazanacak işler yapmaya yöneltir. Kuran'da
inananların, bu sadakatlerini şöyle dile getirdikleri bildirilmektedir:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim
ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)
Allah onların bir ömür boyu şevkle sadakat göstermelerine karşılık
onları mükafatlandıracağını bildirerek müjdelemektedir:
Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sadıkları
sadakatlerinden dolayı mükafatlandıracak, münafıkları da dilerse
azablandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe)lerini kabul edecektir.
Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzap Suresi,
24)
Her an Allah'ın rızasının en çoğunu aramalarından...
Allah Kuran ayetleri ile tüm insanlara nasıl bir ahlaktan ve nasıl
bir hayat şeklinden razı olacağını bildirmiştir. Allah'ın bu emrini
en güzel şekilde yerine getirenler sadece "müminler"dir. İnsanların
büyük çoğunluğu ise, Allah'ın beğendiği yaşam şeklinden haberdar
olmalarına karşılık bunu göz ardı ederler. Çünkü bu insanların Allah'ın
rızasını kazanabilmek gibi bir hedefleri yoktur. Müminler için ise
Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanabilmek herşeyin üzerinde ve
herşeyden önemli bir konudur. Bu nedenle Kuran'da bildirilen her
ayeti büyük bir titizlikle uygulamaya çalışırlar. Bu konuda hayatları
boyunca bir an olsun taviz vermemeleri de onların şevklerini ortaya
koyan önemli bir delildir. Öyle ki Allah'ın rızasını kazanma uğruna
nefislerine zor gelen bir durumla da karşılaşsalar, onlar yine de
bu konuda hiçbir zaman için en ufak bir yılgınlık göstermezler.
Aksine en zor görünen işleri bile büyük bir şevkle yerine getirirler.
Müminlerin Allah'ın rızasını kazanma konusunda ne kadar şevkli
olduklarını gösteren diğer bir dikkat çekici tavırları da onların
her zaman için "Allah'ın rızasının en çoğunu" arıyor olmalarıdır.
Bunun anlamı, müminlerin pek çok seçenek ile karşı karşıya oldukları
durumlarda bunlar arasından Allah'ın en çok razı olacağını umduklarını
seçmeleridir. Bu konudaki ölçüleri ise Kuran ayetleri ve vicdanlarıdır.
Allah Kuran ile inananlara en hayırlı ve Allah katında en makbul
olabilecek yaşam şeklini bildirmiş ve böylece onlara Kendi rızasının
en çoğunu kazanmanın yollarını göstermiştir. Dahası müminlerin içlerinde
hayatlarının sonuna kadar bir an bile ara vermeden onlara en doğru
ve en hayırlı olanı fısıldayan vicdanları vardır. Vicdan, insanı
her zaman için Allah'ı razı etmekten yana yönelten bir nimettir.
Şevk sahibi insanlar da Kuran'a ve vicdanlarının seslerine en güzel
şekilde uyarak, her zaman Allah'ın en razı olacağı şekilde hareket
eden kimselerdir.
Müminlerin bu konudaki şevklerine şöyle bir örnek verebiliriz:
Allah "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini
söyle..." (İsra Suresi, 53) ayetiyle insanların birbirlerine
"sözün en güzelini" söylemelerini bildirmiştir. Sadece güzel bir
söz söylemek de insanlara Allah'ın rızasını kazandırabilecek bir
tavırdır. Ancak "sözün en güzelini söylemek" kişiye Allah'ın rızasının
en çoğunu kazandıracak, Allah katındaki ecrini fazlasıyla artıracak
bir davranıştır. Çünkü Allah Kuran'da bu tavrın daha hayırlı olduğunu
bildirmiştir.
Bunun gibi yine Allah ayetlerinde yapılan bir kötülüğe misliyle
karşılık verilebileceğine, ancak affetmenin ve karşı tarafa örnek
bir tavır sergileyerek onu ıslah etmenin daha hayırlı bir davranış
olacağına şöyle dikkat çekmiştir:
Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan
kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa)
artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten o zalimleri sevmez. (Şura
Suresi, 40)
Ayetin ifadesinden de anlaşılacağı gibi kişiye yaptığı kötülüğün
karşılığını vermek Allah'ın rızasını kazanmaya uygun bir davranıştır.
Ancak buna rağmen affedip bağışlamak Allah katında makbul tutulan
ve kişiye Allah'ın rızasının en çoğunu kazandıracak olan bir tavırdır.
İnsanın haklı olduğu bir durumda, kötülük gördüğü bir kimseyi, öfkesini
yenerek affedebilmesi üstün bir ahlakın göstergesidir. Zira böyle
bir durumda kişi yalnızca Allah'ın rızasını daha fazlasıyla kazanabilmek
için nefsinin isteklerini yenmekte ve güzel bir sabır göstererek
alttan almaktadır. Bu kişi, "Kim sabreder
ve bağışlarsa, şüphesiz bu azme değer işlerdendir." (Şura Suresi,
43) ayetiyle de hatırlatıldığı gibi, sabretmenin ve affetmenin
daha hayırlı olduğunu bilmektedir.
Şevk sahibi kimselerin farklılıkları, her zaman için en hayırlı
olan davranışları, asla yılmadan ve gevşeklik göstermeden seçmeleriyle
ortaya çıkar. Nasıl bir ortamda bulunurlarsa bulunsunlar bu kimseler
Allah'ın rızasının en çoğunu aramakta kararlılık gösterirler. Müslümanların
imanlarından kaynaklanan bu şevklerine karşılık Allah, onları kurtuluşa
ulaştıracağını, karanlıklardan nura çıkaracağını ve doğru yola ileteceğini
bildirerek onlara müjde vermektedir:
Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına
ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları
dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Dinin menfaatlerini her zaman için kendi
menfaatlerinden üstün tutmalarından...
Önceki bölümlerde söz ettiğimiz gibi, cahiliye toplumunda insanların
çoğu, yaşadıkları topluma, insanlarla olan ilişkilerine hatta en
yakın dostlarına bile menfaat gözüyle bakarlar. Herhangi bir çıkar
çatışması söz konusu olduğunda ise hiç tereddütsüz kendi menfaatlerinden
yana tavır koyar ve en değer verdikleri insanları bile bir anda
gözden çıkarabilirler. Çünkü bu kimseler için kendi menfaatlerini
korumak herşeyden ve herkesten öncelikli bir konudur.
Müminler için ise durum çok farklıdır. Öncelikle onlar için şahsi
menfaat gibi müstakil bir amaç yoktur. Onlar için ancak dinin ve
müminlerin menfaatleri söz konusudur. Kendi menfaatleri zaten dinin
ve müminlerin menfaatlerinin gözetilmesiyle, olabilecek en mükemmel
şekilde korunmuş olur. Bunun dışında dünyevi anlamda bir menfaat
kaygısına asla kapılmazlar. Dünya hayatında onlar için asıl önemli
olan Allah'ın rızasını en fazlasıyla kazanabilmektir. Çünkü onlara
dünyada ve ahirette asıl fayda sağlayacak olan burada elde ettikleri
menfaatler değil "Allah'ın rızası" olacaktır. Allah'ın rızası ise,
daima dinin ve müminlerin menfaatinden yana hareket etmektir. İşte
bu bilinci alan müminler büyük bir şevkle hareket eder ve her zaman
için dinin menfaatlerinden yana düşünürler.
Burada "dinin menfaatleri" derken neyin kastedildiğini açıklamakta
fayda vardır. Allah dinini tüm insanlara bir yol gösterici olarak
göndermiştir. Dinin gereklerini, Kuran ahlakının güzelliğini, İslam'ın
insanlığa getirdiği maddi ve manevi tüm faydaları, diğer insanlara
anlatmak ise Müslümanlara verilmiş bir sorumluluktur. Müslümanlar
bu sorumluluğu hem bizzat kendileri yaşayıp çevrelerindekilere örnek
olarak, hem de sözlü veya yazılı şekilde insanlara anlatarak yerine
getirirler. Tek bir insanın bile ahiret kurtuluşuna vesile olabilmek,
Müslümanlar açısından önemli bir ibadettir. İşte burada dinin menfaati
olarak kastedilen ana konulardan biri budur. Müslümanlar dini tebliğ
edebilecekleri, toplumun ve insanların maddi-manevi huzura kavuşmasına,
kötülüklerin, haksızlıkların, zulmün, ahlaksızlığın önünün kesilmesine
vesile olabilecekleri durumlarda asla kendi çıkarlarını düşünmezler.
Bu tarz bir durumda müminler gerekirse kendi haklarından da feragat
ederler. Kimilerinin aklına Müslümanların bu samimi tercihleri nedeniyle
"safça" davrandıkları gibi yanlış bir düşünce gelebilir. Toplum
arasında sıkça kullanıldığı gibi "dünyayı kurtarmak sana mı kaldı"
mantığıyla düşünenler olabilir. Ancak durum bu kişilerin sandıkları
gibi değildir. Müminler kendi menfaatlerinden vazgeçerken dünyaya
yönelik herhangi bir hesap içerisinde değildirler. Onlar yaptıkları
fedakarlığın karşılığını Rabbimizden çok daha güzeliyle beklemektedirler.
Bu nedenle de büyük bir şevk içinde hizmet eder, güzel ahlakı tebliğ
eder, insanları ebedi kurtuluşa davet ederler. Allah onların şevkli
kararlılıklarına karşılık, onlara feragat ettiklerinden daha hayırlısını
vereceğini müjdelemiştir. Dolayısıyla da kendi şahsi menfaatlerini
bir yana bırakıp dinin menfaatlerini gözeten bir insan aslında dünyada
ve ahirette kendi adına olabilecek en fazla yararı elde etmiş olur.
Çünkü gösterdiği şevk dolu tavrıyla hem Allah'ın rızasını kazanacak
hem de ayette bildirildiği gibi "dünyada ve ahirette güzel bir hayatı"
ümit edecektir.
Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim
salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla
yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak
veririz. (Nahl Suresi, 97)
Müminlerin bu konudaki şevkli tavırlarına günlük hayatın pek çok
aşamasında rastlamak mümkündür. Sözgelimi yüklü miktarda bir kazanç
elde etmek üzere olan bir mümin, topluma ve insanlara farklı bir
yönde faydası olacağını görürse, hiç tereddüt etmeden kendi işini
bir kenara bırakıp, daha aciliyetli olan ancak kendisine dünyadan
yana hiçbir çıkar sağlamayacak olan hayırlı bir işe yönelebilir.
Ya da kendi ihtiyaçları doğrultusunda harcamayı planladığı bir parayı,
Kuran ahlakının anlatılması açısından daha faydalı ve verimli olacağını
düşündüğü bir hayır işine derhal kanalize edebilir. İşte şevk sahibi
bir mümin böyle bir olay karşısında da kendi işlerini hemen bir
kenara bırakıp hiçbir sıkıntı duymadan dinin hizmetine koşar.
Böyle bir durumda kişinin büyük bir şevkle kendi haklarından feragat
edebilmesi, tüm bunların kendisi için bir kayıp değil aksine bir
kazanç olduğunu bilmesinden kaynaklanır. Belki maddi açıdan elde
edebileceği yüklü bir karı göz ardı edecek, hatta belki de görünürde
maddi bir kayba uğrayacak ancak herşeyin üzerinde tek kazanç olan
"Allah'ın rızası"nı kazanmış olacaktır. Ayrıca mümin, malı verenin
de alanın da Allah olduğunu bilmektedir. Onu rızıklandıracak, malına
bereket verecek ya da kazancını artıracak olan Allah'tır. Dolayısıyla
iman eden bir insanın bu konuda hırs yapmasını ya da endişelenmesini
gerektirecek bir konu yoktur. Allah, Kuran'ın "Güzellik
yapana daha güzeli ve fazlası vardır..." (Yunus Suresi, 26)
ayetiyle müminlerin gösterdikleri güzel ahlaka ve şevkli çabaya
karşılık onlar için daha güzel bir karşılık olduğunu bildirmiştir.
Şunu da belirtmeliyiz ki, müminlerin dinin menfaatlerini kendi
menfaatlerinden öncelikli tutmaları sadece maddi konular için geçerli
değildir. Kimi zaman da manevi yönde bir fedakarlıkta bulunmaları
söz konusu olabilir. Örneğin yorgun, aç ya da uykusuz oldukları
bir sırada hizmete yönelmeleri gerekebilir. Müminler böyle bir durumda
hiç üşenmeden, ağırlık göstermeden şevkle hemen harekete geçerler.
Çünkü onlar maddi veya manevi fedakarlıkta bulunmayı bir zorluk
olarak değil, Allah'ın kendileri için yarattığı özel bir fırsat
olarak değerlendirirler. Bunlar Allah'a yakınlaşmak ve O'nun rızasını
kazanmak için can atan müminlerin şevkle bekledikleri ortamlardır.
Bu nedenle de kendi ihtiyaçlarını karşılayamamış olmaktan dolayı
en ufak bir huzursuzluğa kapılmaz, en faydalı olan hizmet neyse
ona yönelirler. Hiç kuşku yok ki bu konuda gösterdikleri şevk ve
kararlılık, imanlarının ve dine nasıl içtenlikle sarılmış olduklarının
göstergelerindendir.
Güzel ahlakı yaşamakta kararlılık göstermelerinden...
Dünya hayatında kendisine Allah'ın rızasını kazanmayı amaç edinen
bir kimse, Allah'ın beğendiği güzel ahlakı en güzel şekilde yaşama
konusunda da büyük bir şevk gösterir. Allah'a gönülden iman etmemiş
olan, O'nun rızasını kazanmak için içinde herhangi bir şevk ya da
istek duymayan kimseler için ise bu büyük bir zorluktur. Çünkü güzel
ahlak, vicdanı ve iradeyi en mükemmel şekilde kullanmayı gerektirir.
Kalbinde imanın şevkini ve heyecanını hissetmeyen insanlar bu vicdan
ve irade duyarlılığını gösteremezler. Bu nedenle de güzel ahlakı
tam anlamıyla yaşayamazlar.
Dine şevkle sarılan müminler ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği ahlak
modelini hiç zorlanmadan büyük bir zevkle yaşarlar. Kimi zaman onların
da nefislerine zor gelen durumlar olabilir, ancak onlar buna rağmen
nefislerini yenip Allah için güzel ahlakta kararlılık gösterir ve
bunu başarabilmiş olmaktan dolayı da büyük bir haz duyarlar.
Kimi zaman zorluk ya da sıkıntıyla karşılaşır ama cesur bir karakter
sergilerler. Ya da öfke duyulabilecek bir tavırla karşı karşıya
kalır, ama güzel bir sabır gösterir ve öfkelerini yenerler. Kötü
bir tavra güzellikle ve iyilikle karşılık verirler. Haklı oldukları
halde haksızlığa karşı alttan almayı, bağışlamayı tercih ederler.
En zor ya da en sıkıntılı anlarda bile kendi haklarından seve seve
vazgeçer, büyük bir şevkle başkalarına öncelik tanırlar. İnananlar
için fedakarlıkta bulunmayı zevkle kabul ederler. Bir kusur ya da
hata işlediklerini fark ettiklerinde bu durumu telafi etmek için
canla başla samimi bir çaba sarf ederler. Kendileri de ihtiyaç içinde
oldukları halde, Allah'ın emri gereği ellerindekini seve seve yetimlere,
yoksullara, yolda kalmışlara ve diğer ihtiyaç içerisinde olanlara
verirler. Kendi çıkarlarını zedeleyecek de olsa hiçbir zaman için
adaletten taviz vermez, şahitliklerinde dürüst bir tavır sergilerler.
Kimsenin kusurunu araştırmaz, kimsenin arkasından konuşmazlar. Ve
hepsinden önemlisi tüm bu güzel ahlak örneklerini yaşamakta, hayatlarının
sonuna kadar büyük bir sabır ve kararlılık gösterirler.
Tüm bu güzel ahlak özelliklerini yaşayabilmek ise ancak imanın
getirdiği şevk ile mümkün olabilmektedir. Muhakkak ki Müslümanların
da nefisleriyle çatıştıkları ya da şeytanın kışkırtmalarıyla karşı
karşıya kaldıkları anlar olmaktadır. Ancak buna rağmen vicdanlı
kullar, Allah'a olan bağlılıklarından ve O'na yakınlaşmak için duydukları
şevkten dolayı Allah'ın beğendiği ahlakı yaşamakta kararlılık göstermektedirler.
Mallarını ve canlarını Allah'a teslim etmiş
olmalarından...
Mal ve can kavramları cahiliye toplumunun en önem verdiği ve belki
de yaşamlarının asıl amacı haline getirdikleri iki önemli konudur.
Hayatları boyunca bu iki konuda itibar elde edebilmek ve üstünlük
sağlayabilmek için yaşarlar. Nitekim Kuran'da mal biriktirerek,
toplumda itibar elde edebilmenin insanların çoğunda bir tutku halinde
olduğuna şöyle dikkat çekilmiştir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın
ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu
şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının
metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i
İmran Suresi, 14)
Kuran'ın "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla
imtihan edileceksiniz..." (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle
tüm bunların insanlar için bir deneme konusu kılındığı bildirilmiştir.
Ancak bu gerçeği göz ardı eden cahiliye toplumu insanları, içlerindeki
bu şehvet nedeniyle mallarına ve canlarına karşı tutku derecesinde
bir bağlılık gösterirler. En korktukları konu sahip oldukları ya
da övündükleri şeylere bir zarar gelmesidir. Çünkü bu durumda hayattaki
asıl amaçlarını yitirmiş olacaklardır. Bu nedenle tüm yaşantılarını,
mallarını ve canlarını korumaya ve bu uğurda menfaat elde etmeye
adarlar. Bu konudaki kararlı tavırları ise, onların dünya hayatını
ve onun çekici süsleri olan mal ve can gibi değerleri Allah'ı razı
etmekten daha önemli görmelerinden kaynaklanmaktadır.
Müminler ise cahiliye insanlarının uğruna hayatlarını adadıkları
bu değerleri Allah'ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için hiç
düşünmeden bir kenara koymuşlardır. Çünkü onların asıl amaçları
malca ya da makamca güçlenip dünya hayatında itibar elde edebilmek
değil, Allah'ın rızasını kazanabilmektir. İman edenler Allah'a kulluk
etmeleri için yaratıldıklarını ve dünya hayatında malları ve canlarıyla
denenmekte olduklarını bilmektedirler.
Bunun yanında inanan bir insan, sahip olduğu her nimetin asıl sahibinin
Allah olduğunun da şuurundadır. Allah tüm nimetleri zaten dünya
hayatında kullanması için kendisine bir emanet olarak vermiştir
ve dilediği anda hepsini geri almaya kadirdir. Çünkü Allah evrendeki
herşeyin hakimidir. İnsanın canı yani bedeni zaten altmış ya da
yetmiş sene sonunda çürüyüp toprağa karışacak, malı ise ahirette
ona hiçbir şekilde fayda sağlamayacaktır. Eğer insan elindeki imkanları
Allah'ın rızasını kazanmak için kullanacak olursa, dünyada da ahirette
de güzellikle karşılık bulacaktır. İşte bu gerçeğin farkında olan
müminler mallarını ve canlarını Allah yolunda kullanmak üzere, daha
en başından Allah'a teslim etmişlerdir ki bu teslimiyeti sağlayan
da ancak kalplerinde yaşadıkları imanın şevkidir. Kuran'da bu durum
şöyle anlatılmaktadır:
Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara
mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır…
(Tevbe Suresi, 111)
Ayetin devamında ise müminlere, "yaptıkları bu alışverişten dolayı
sevinip müjdeleşmeleri" hatırlatılmıştır. İşte bu nedenle müminler
de kalplerinde bu müjdenin sevincini ve şevkini taşıyarak hareket
ederler. Gerektiğinde mallarını Allah'ın rızasını kazanabilecekleri
hayırlı bir yolda hiç düşünmeden seve seve harcarlar. Canlarıyla
da sonuna kadar dine hizmet etmeye ve Allah'ın rızasını kazanacak
salih amellerde bulunmaya çalışırlar. Elbette ki Allah yolunda gerektiğinde
mallarına ya da canlarına zarar gelebileceğini de bilirler. Ancak
onlar bunu zaten daha en başından göze almışlardır. Çünkü onlar
bunu bir zarar olarak değil aksine bir kazanç ve bir güzellik olarak
görmektedirler.
Kuran'da inananların Allah'ın rızasını kazanmak için karşılaşabilecekleri
her zorluğu sevinçle karşıladıklarından ve bunları birer güzellik
olarak nitelendirdiklerinden şöyle bahsedilmiştir:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında,
bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve
müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." De ki: "Siz bizim
için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını
mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Allah'ın ya kendi katından veya bizim
elimizle size bir azab dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun,
kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz. (Tevbe Suresi,
51-52)
İşte müminlerin bu sözleri onların kalplerinde yaşadıkları şevkin
ne denli güçlü olduğunu göstermektedir. Müminlerin mallarını ve
canlarını nasıl büyük bir şevkle Allah'a teslim ettiklerine dair
Kuran'da Peygamberimiz döneminde yaşanan bir örnek aktarılmıştır.
Peygamber Efendimizin döneminde yapılan bir savaşa katılabilmeyi
içten arzu eden ancak bunun için gerekli olan bineği bulabilmek
için her gidişlerinde peygamberden "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum"
sözlerini duyarak geri dönmek zorunda kalan müminlerin durumu şöyle
anlatılmıştır:
Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen
için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum"
dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden
yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.
(Tevbe Suresi, 92)
Bu örnek, salih bir Müslümanın Allah yolunda malını ve canını nasıl
seve seve ortaya koyabildiğinin ve bu uğurda nasıl bir istek duyduğunun
açık bir göstergesidir. Elbette her ortama, her döneme göre bir
müminin göstermesi gereken hizmetin şekli de değişebilir. Örneğin
Peygamberimiz dönemindeki ortamda Müslümanların haklarının fiilen
savunulması gerekmiştir. Ancak içinde yaşadığımız dönem fikri bir
mücadele gerektirmektedir. İşte Müslümanların şevkle yapmaları gereken
hizmet fikri alanda olmalıdır. Kuran ahlakının yaşanması ve güzelliklerinin
insanlara anlatılması konusunda ciddi fedakarlıklar gösteren her
insan Rabbimizden bunun güzel sonucunu umabilir. Kuran'da dünyada
sahip oldukları herşeyi Allah için şevkle ortaya koyanların ahirette
alacakları karşılık şöyle bildirilmiştir:
"Allah'a güzel bir borç verecek olan kimdir? Artık
Allah, bunu onun için kat kat arttırır. Onun için 'kerim (üstün
ve onurlu) bir ecir vardır. (Hadid Suresi, 11)
Hayırlarda yarışıp öne geçmelerinden...
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf
olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar.
İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 114)
Allah'ın Kuran'da, "... Artık hayırlarda
yarışınız ..." (Maide Suresi, 48) emri ile dikkat çekilen
yarış, cahiliye toplumlarında yaşanan türde "birbirini ezme" yarışı
değil, tam aksine güzellikleri ve hayırları artırma yarışıdır. Çünkü
müminlerin yarışmaktaki amaçları dünyevi bir çıkar elde etmek ya
da insanlar arasında bir üstünlük oluşturmak değildir. Onlar sadece
Allah'ın emirlerini yerine getirmekte, O'nun beğendiği ahlakı yaşamakta
ve Rabbimizi razı etmekte yarışırlar.
Böylesine bir yarışa girmeleri Allah korkularının ve imanlarının
bir gereğidir. Zira kişinin iman konusundaki samimiyeti ve ihlası,
Allah'ın rızasını kazanmak için harcadığı çaba ile ölçülebilir.
Allah'a ve ahirete iman eden bir kimse, daha önce de belirttiğimiz
gibi Allah'ın rızasını en fazlasıyla kazanabilmeyi ve Allah'a en
yakın insan haline gelebilmeyi hedefler. Allah'ın kendisinden hoşnut
olmasını, kendisine rahmet etmesini ve cennetine layık görmesini
ister. Bu nedenle de elinden gelen en fazla çabayı harcar. Aklını,
vicdanını ve tüm kapasitesini olabilecek en iyi şekilde kullanarak
Kuran ahlakını ve dinin hükümlerini en mükemmel şekilde yaşamaya
çalışır. Nitekim Kuran'da müminleri Allah katında öne geçiren unsurun
böylesine bir çaba ile hayırlarda yarışmaları olduğu bildirilmiştir:
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar
bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi, 61)
Ayrıca "Onun duasına icabet ettik, kendisine
Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten
onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi.
Bize derin saygı gösterirlerdi." (Enbiya Suresi, 90) ayetiyle,
Hz. Zekeriya'nın tavrı örnek verilmiş ve hayırlarda yarışmanın peygamberlerde
de görünen bir özellik olduğuna dikkat çekilmiştir. Allah'ın Kuran'da
yaşamlarından örnek verdiği peygamberler de, hayatlarını Allah'ın
rızasını kazanma konusunda bir yarış içinde geçirmişlerdir. Kendilerine
peygamber ahlakını örnek alan müminler de aynı şekilde onların Allah'ın
rızasını kazanma konusunda gösterdikleri bu yolu izlerler.
Müminlerin hayırlarda yarışmalarının bir diğer nedeni de dünya
hayatının çok kısa, ölümün de çok yakın olduğunun bilincinde olmalarıdır.
Her an ölebileceklerini ve böyle bir durumda da Allah'ın rızasını
kazanmakta yeterli çabayı göstermemiş olmaktan dolayı ahirette büyük
bir pişmanlık duyabileceklerini bilirler. Çünkü ahirete geçişten
sonra insanın bir daha dünyaya geri dönüp de hayırlarda yarışması,
salih amellerde bulunması mümkün değildir. İşte bu nedenle de Müslümanlar
daha çok hayır kazanma konusunda zamana karşı büyük bir yarış içerisine
girerler. Dünya hayatında kendilerine tanınmış olan süre içerisine
hayırdan yana olabildiğince fazla şey sığdırmaya çalışırlar. Bu
doğrultuda karşılarına çıkan her işe şevkle talip olur ve her fırsatı
en iyi şekilde değerlendirmeye çalışırlar. Salih Müslümanların bir
duası Kuran'da şöyle belirtilmiştir:
"Ve onlar: "Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan,
gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine
önder kıl," diyenlerdir." (Furkan Suresi, 74)
Ayette görüldüğü gibi inananların Allah'a olan "bizi takva sahiplerine
önder kıl" şeklindeki duaları da onların hayırlarda yarışma konusundaki
şevklerini ortaya koymaktadır.
Müslümanlar bu şevk ve kararlılıkla, Allah'ın "Şu
halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam
et." (İnşirah Suresi, 7) emrini en güzel şekilde yaşarlar.
Bir an bile boş bir vakit geçirmemeye çalışır, insanın hiçbir zaman
için Allah'ın rızasını kazanma konusunda kendisini yeterli göremeyeceğini
bilerek şevk ve istekle hayırlarda yarışırlar. Dünya hayatında geçirdikleri
her saniyeden hesaba çekileceklerini, vicdanlarını kullanmadıkları
ya da daha hayırlısı varken boş bir işe daldıkları her andan sorumlu
tutulacaklarını unutmazlar. Bu nedenle de kendi ihtiyaçlarından
arta kalan vakitlerini sürekli "hayırlı" bir arayış içerisinde geçirirler.
Allah'ın rızasını kazanmak uğruna bedenen veya zihnen yorulmanın
insan için büyük bir kazanç olduğunun farkındadırlar. Bu nedenle
bu yorgunluğu cahiliye toplumunun algıladığı gibi rahatsızlık verici
bir yorgunluk olarak görmezler. Onlar bunu ahiretleri için önemli
bir fırsat olarak görür, şevkle ve neşeyle Allah için yorulmaya,
bir işlerinden boşalır boşalmaz kendilerine Allah'ın rızasını kazandıracak
bir başka işe yönelmeye devam ederler. Çünkü onlar, dünya hayatlarında
gösterdikleri bu ciddi çabanın "Kim de ahireti
ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa,
işte böylelerinin çabası şükre şayandır." (Isra Suresi, 19)
ayetinde de bildirildiği gibi, en güzel şekilde karşılık bulacağını
bilmektedirler.
Böyle salih kullar, Allah'ın izniyle, dünyada iken durmaksızın
çaba harcayarak yarışıp öne geçmelerine karşılık ahirette sonsuza
kadar en güzel mekanlarda konaklayacak ve nimetler içerisinde ağırlanacaklardır:
Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.
Işte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır. Nimetlerle-donatılmış
cennetler içinde; Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden, Birazı da sonrakilerden.
'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı yaslanmışlardır.
(Vakıa Suresi,10-16)
Allah dünya hayatında Allah'ın rızasını kazanmak için yorgunluğa
talip olanlara ahirette hiçbir yorgunluk dokunmayacağını da müjdelemiştir:
Orda onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar
ordan çıkarılacak değildirler. (Hicr Suresi, 48)
"Ki O, bizi kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak
bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada
bize bir bıkkınlık da dokunmaz." (Fatır Suresi, 35)
Zorluk ve sıkıntılara karşı güzel bir sabırla
sabretmelerinden...
Allah "O, amel (davranış ve eylem) bakımından
hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı
yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayetiyle dünya hayatının bir
imtihan ortamı olduğuna dikkat çekmiştir. Gerçekten de dünya hayatında
meydana gelen lehte ya da aleyhte gibi görünen çeşitli iniş çıkışlar,
insanların gerçek karakterlerinin anlaşılabilmesi bakımından oldukça
önemlidir. Özellikle de zorluk anları, insanların samimiyetlerini
ortaya koyan en önemli anlardır.
Müminlerin en dikkat çekici özelliklerinden biri ise zorluk anlarında
da, refah ortamlarında da aynı karakteri, aynı samimiyeti ve şevki
muhafaza ediyor olmalarıdır. Bunun en önemli sebebi ise onların
"zorluk" kavramına olan farklı bakış açılarıdır. Daha önce de belirttiğimiz
gibi onlar, zorluk ortamlarını Allah'a olan bağlılıklarını ve imanlarının
gücünü ispatlayabilecekleri önemli bir fırsat olarak değerlendirirler.
Bunun "kalbinde hastalık olan kimseler" ile "Allah'a gönülden iman
etmiş olan kimseleri" birbirinden ayırmak için Allah'ın özel olarak
yarattığı bir durum olduğunu bilirler. Bu nedenle de zorlukları
bir sıkıntı olarak değil, aksine bir nimet ve Allah'a yakınlaşmak
için bir yol olarak görürler. Karşılarına çıkan tüm zorluklara,
"Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret." (Mearic Suresi,
5) ve "Rabbin için sabret" (Müddessir Suresi, 7) ayetlerinde
de bildirildiği gibi sabreder ve Allah'a tevekkül ederler.
"Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını
yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir..."
(Bakara Suresi, 286) ayetiyle hatırlatıldığı gibi, Allah'ın
kendilerine güçlerinin yeteceğinden fazla bir zorluk yüklemeyeceğini
bilmenin güvenini ve rahatlığını yaşarlar. Eğer başlarına bir zorluk
gelecek olursa bilirler ki bu, onların güçlerinin yeteceği, altından
kalkabilecekleri ve sabırla karşılayabilecekleri bir olaydır. Bu
yüzden de karşılarına çıkan her ne kadar çetin bir zorluk olursa
olsun, onlar şevkle bu zorlukla mücadele eder ve her ne olursa olsun
Allah'a karşı teslimiyetli bir tavır sergilerler.
Bunun yanında zorlukların, gelmiş geçmiş tüm inananların karşılaştığı
bir durum olduğunu da bilirler. Allah'ın ayette vaat ettiği üzere
önceki kavimlerin karşılaştığı olaylar mutlaka kendi başlarına da
gelecektir. Bu gerçeği bilen bir mümin henüz bu zorluklarla karşılaşmadan
kendisini bunlara karşı hazırlamış olur. Her ne olursa olsun Rabbimize
sadık kalacağına, sabırda teslimiyette ve tevekkülde kararlılık
göstereceğine ve Allah'tan razı olacağına dair Allah'a söz (ahid)
verir. "… Allah'a verilen söz (ahid) ise,
(ağır bir) sorumluluktur." (Ahzap Suresi, 15) ayeti gereği
de ahdini mutlaka yerine getirir. Dayanılmaz bir açlık, fakirlik,
korku, yaralanma hatta ölüm bile olsa bundan razı olur ve Rabbimize
karşı şükredici bir tavır gösterir. Binlerce zorluk ardı ardına
da gelse, tüm hayatı durmaksızın bu zorluklar içerisinde de geçse
o, yine de bunu bir güzellik olarak değerlendirir. Çünkü bu dünyadaki
bir kaç on yıllık zorluğa Allah için güzel bir sabır gösterdiği
takdirde, sonsuza kadar tek bir an için bile hiçbir sıkıntı yaşamayacağını
bilmektedir. Allah'ın dilemesiyle bu şevk dolu tavrı ona nimetlerin
en güzelini, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazandıracaktır.
Allah bir ayetinde iman edenleri zorluklarla deneyeceğini şöyle
haber vermiştir:
"Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça
mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.
Sabır gösterenleri müjdele." (Bakara Suresi, 155)
Ancak bu konuda unutulmaması gereken bir nokta daha vardır. Müminlerin
zorluklara karşı sabretmeleri de cahiliye toplumunun yaşadığı sabır
anlayışından farklıdır. Zira cahiliye insanları sabretmeyi karşılaştıkları
zorluklara katlanmak olarak değerlendirirler. Müminler için zorluklar
asla katlanılması değil, mücadele edilerek aşılması gereken olaylardır.
Bu nedenle zorlukları aşabilmek ve refaha kavuşmak için akıllarını
ve maddi manevi tüm imkanlarını en iyi şekilde kullanarak, karşılaştıkları
bir zorluğa çözüm getirmeye çalışırlar. Bir yandan da Allah'ın kendilerine
güç vermesi için ve karşılaştıkları zorlukları hafifletmesi için
Allah'tan yardım dilerler. Kuran'da müminlerin bu dualarına şöyle
yer verilmiştir:
"... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan
dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin
gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz
şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim
mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara
Suresi, 286)
İşte müminlerin zorluklar karşısında gösterdikleri bu güzel ahlak,
samimi çaba, sabır ve teslimiyet onların şevklerini gösteren en
önemli alametlerden biridir. Allah'a ve ahirete olan inançlarının
gücü, onların zorluklar karşısında hiçbir şekilde yılgınlık göstermeden
sonuna kadar şevkle mücadele etmelerini sağlar.
Zorluklar karşısında daha da şevklenmelerinden...
Müminlerin imanlarını ve şevklerini ortaya koyan en önemli delillerden
birinin de zorluk zamanında gösterdikleri tavırlar olduğuna değindik.
Müminlerin bu konuda dikkati çeken bir başka özellikleri de zorluk
anlarında hiçbir şekilde yılgınlık göstermedikleri gibi aksine daha
da şevklerinin artıyor olmasıdır. Şevklerindeki bu artışın en önemli
sebebi, bu durumun Allah'ın bir vaadi olduğunu bilmeleridir.
Allah "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin
hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?..." (Bakara
Suresi, 214) ayetiyle, geçmişte yaşamış olan mümin topluluklarının
denenmiş olduğu sıkıntılarla denenmeden insanların cennete giremeyeceklerini
bildirmiştir. Dolayısıyla, müminlerin sıkıntılarla, zorluklarla
karşılaşmaları Allah'ın değişmez kanununun, dinin bir gereğidir.
Diğer bir deyişle bu şekilde denenmeleri, müminlerin önemli bir
vasfıdır.
Allah'ın razı olacağı bir insan olabilmek, kişinin Kuran'da bildirilen
ayetlerin tümünü birden karşılaştığı olaylarda uygulamasıyla mümkündür.
Bu nedenle müminler Allah'ın peygamberlere, onlarla birlikte olan
müminlere ve tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm inananlara yaşattığı
bu ayetlerin kendi üzerlerinde de tecelli etmesini isterler. Elbette
kendilerini bilerek bir zorluk içine sokmazlar ama zorluklarla karşılaştıklarında
da, bu, onların şevklerinin daha da artmasını ve imanlarının daha
da güçlenmesini sağlar.
Müminlerdeki bu şevk artışının bir diğer sebebi ise dünya hayatındaki
zorlukların onların ahiret hayatlarındaki ecirlerini artırıp makamlarını
yükselteceğini umuyor olmalarıdır. Çünkü zorluğa rağmen Allah'a
sadık kalmış, yılgınlığa kapılmadan "Bu, Allah'ın
ve Resulü'nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir."
(Ahzap Suresi, 22) diyebilenlerden olmuş olacaklardır.
Allah'ın rızasını umdukları her işi sevinç
ve neşe ile yerine getirmelerinden...
Müminlerin şevklerini ifade eden bir başka özellikleri de, Allah'ın
rızasını kazanmak ve dine hizmet etmek amacıyla yaptıkları her işi
sevinç ve neşeyle yerine getiriyor olmalarıdır. Onların yaşadıkları
bu neşe "iman neşesi"dir. İman neşesi, kalplerinde gerçek imanı
yaşamayan kimselerin hiçbir şekilde taklit edemeyeceği, içten gelen,
samimi bir neşedir. Çünkü bu, iman etmiş olmaktan kaynaklanan, Allah'ın
rızasını, rahmetini ve sonsuz cennet hayatını ummanın verdiği bir
neşedir.
Allah'a ve ahirete kesin bilgiyle iman etmeyen kimseler böyle bir
neşeyi yaşayamazlar. Onlar neşeyi ancak kendilerine menfaat sağlayacak
konularda gösterebilirler ki, bu da aslında cahiliye insanlarının
yaşadığı neşe anlayışının bir benzeridir. Çünkü cahiliye toplumunda
da insanlar ancak menfaat umdukları işler karşısında sevince kapılırlar.
Ancak bu gelip geçici bir neşedir. Menfaat kaybı gibi bir durum
neşenin yitirilmesi için yeterlidir.
İmanı kalplerine gereği gibi yerleştirmemiş olan kimseler de eğer
Allah'ın rızasını kazanmaları nefislerine zor gelen bir iş yapmalarını
gerektiriyorsa, bu durumda tüm neşelerini kaybederler. Dahası bu
işi olabildiğince memnuniyetsiz bir tavırla yerine getirerek isteksizliklerini
ve şevksizliklerini ifade etmeye çalışırlar. Çünkü onlar karşılığında
maddi bir kazanç sağlamadıkları ya da herhangi bir ücret almadıkları
bir işe harcanan zamanı, boşa geçen bir vakit olarak değerlendirirler.
Allah'ın rızasını kazanabilmiş olmanın, alınabilecek tüm karşılıkların
en güzeli ve en değerlisi olduğunun şuurunda değillerdir. Bu nedenle
de sanki büyük bir külfet yüklenmiş ve büyük bir fedakarlıkta bulunuyormuş
gibi bir tavır sergilerler. İşte müminlerin şevklerindeki farklılık
da bu noktada ortaya çıkar. Yapılması gereken iş zor ya da zahmetli
de olsa, onlar neşelerinden hiçbir şey kaybetmezler. Çünkü müminler
Allah'a gönülden, yani isteyerek ve severek kulluk ederler. O'nun
rızasını kazanabilecek salih bir ameli de aynı şekilde gönülden
gelen bir şevkle yerine getirirler. İşte bu şevk de onların tavırlarına
sevinç ve neşe olarak yansır.
Kalbinde hastalık olanların şevksizliklerinden
etkilenmemelerinden...
Kitabın başında her insanın Allah'a olan imanının ve yakınlığının
aynı olmadığına değinmiş, Allah'a gönülden bağlananlar olduğu gibi
kalbinde hastalık bulunan kimseler de olduğuna dikkat çekmiştik.
Müminlerin arasında yaşadıkları halde gerçekte iman etmemiş olan
bu kimseler dilleriyle "iman ettiklerini" söylemekte, ancak hayatlarıyla
bu sözlerini tasdik edecek bir tavır ortaya koymamaktadırlar. İmanlarındaki
bu zayıflık nedeniyle de Allah'ı razı etme ve dini gereği gibi yaşama
konusunda son derece şevksizdirler. Bu kimseler kendi şevksizliklerinden
dolayı hem sözleriyle hem de tavırlarıyla iman edenlerin şevklerini
kırmak ve onları yılgınlığa düşürmek isteyebilirler.
Ancak gerçekten inanmış olanlar ne bu sözlerden ne de tavırlardan
etkilenmezler. Çünkü onlar Allah'ın, "Öyleyse sen sabret; şüphesiz
Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa
kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler." (Rum Suresi,
60) ayetiyle bildirdiği gibi, çevrelerindeki bazı insanların bu
şevksizliklerinin aslında kesin bilgiyle inanmıyor olmalarından
kaynaklandığını bilmektedirler. Bu nedenle de şevklerini kaybetmedikleri
gibi aksine bu kişilerin dine sahip çıkmadıklarını, Kuran ahlakının
yayılması için hiçbir çaba harcamadıklarını gördükçe daha da mücadele
azimleri artar. Hem onlara örnek olup Kuran ahlakını hatırlatmak
hem de kendileri doğru olanı en güzel şekilde yaşamak için daha
da şevklenirler.
Değerli İslam büyüğü Bediüzzaman Said Nursi, Allah rızası için
samimi bir gayret içinde olan insanların, şevksiz insanlara nasıl
yaklaştıklarını bir sözünde şöyle ifade etmiştir:
"Başkalarının füturu (gevşekliği) ve çekilmesi, ehl-i
himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeye sebeptir. Zira, gidenlerin
vazifelerini bir derece yapmaya kendini mecbur bilir ve bilmelidirler."
(Kastamonu Lahikası, s.37)
Bediüzzaman'ın yukarıdaki sözüyle ifade ettiği gibi, kalbinde hastalık
olan kimselerin dine hizmet etmekten kaçışlarını her görüşlerinde
salih müminler dine daha da büyük bir şevkle hizmet ederler.
Şevksiz insanların Kuran ahlakını yaşamada ve insanlara anlatmada
gösterdikleri gevşeklik, üzerlerinde çok büyük bir sorumluluk olduğunu
bir kez daha hatırlatır. Gevşek insanların güzel ahlakı yaşamaktaki
isteksizliklerini görmek müminlerin daha da güzel bir ahlak göstermelerine
vesile olur. Kesin bilgiyle iman etmeyenlerin Allah'a ve elçilerine
olan itaatsizliklerine karşılık inananlar anında "işittik itaat
ettik" diyecek kadar itaatli bir tavır gösterirler.
Kalbine imanı yerleştirmemiş olanlar, bunlar gibi daha pek çok
konuda müminler için -istemeden de olsa- hayra vesile olurlar. Ama
hiçbir şekilde şevksizlikleriyle müminleri olumsuz yönde etkileyemezler.
Çünkü Müslümanlar şevklerini ve imanlarını beraber oldukları insanların
tavırlarına göre değil, Allah'ın rızasını ve beğenisini kazanmaya
göre ayarlarlar. Dahası müminler bu kimselerin din konusundaki gevşekliklerini
görmeseler dahi, yine de Allah'ın emirlerini yerine getirme konusunda
olabilecek en fazla şevki gösterirler. Ancak bu kimseleri görmek
onlar için bir nevi hatırlatma gibi olur ve onlar açısından hayra
dönüşür. Gevşeklik gösteren kişi bu tavrıyla kendi ahiretini göz
ardı ederken bir yandan da fark etmeden salih müminlerin şevkini
kamçılamış, onları teşvik etmiş olur.
|