|

Müminler Neler Karşısında Heyecan Duyarlar?
Allah'ın yaratma sanatına karşı duyulan heyecan...
İnsan gözünü çevirip de baktığı her yerde Allah'ın sanatının birbirinden
hayranlık uyandırıcı delilleriyle karşılaşır. Bir ayette Allah şöyle
bildirmiştir:
"Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde
onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine
açıkça belli olsun. Herşeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez
mi?" (Fussilet Suresi, 53)
Müminler, Allah'ın evrenin her noktasında yarattığı düzenin mükemmelliği
karşısında heyecana kapılırlar. Çünkü onlar bu harikalıkların ardındaki
aklı, kudreti ve benzersiz sanatı görmekte ve Allah'ın büyüklüğünü
düşünmenin zevkini yaşamaktadırlar.
Öyle ki, gaflet halindeki insanların nasıl olup da bu harikalıklar
karşısında duyarsız kalabildiklerini şaşkınlıkla karşılarlar. Sadece
birkaç dakika olsun vicdanlarının sesini dinleyerek samimiyetle
düşünmüş olsalar, onların da Allah'ın sanatı ve yüceliği karşısında
müthiş bir heyecan duyacaklarını bilirler. Çünkü Kuran'ın pek çok
ayetinde de dikkat çekildiği gibi Allah'ın yaratma sanatındaki kusursuzluk,
vicdanını kullanan her insanın hemen görebileceği kadar etkileyicidir.
Müminlerin Allah'ın yaratışındaki harikuladelikleri düşündüklerinde
üzerlerinde meydana gelen etki bir ayette şöyle bildirilmiştir:
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı
zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.
(Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin,
bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
Vicdanlarının teşvik ettiği konularda samimiyetle düşünen müminler,
ayette dikkat çekildiği gibi, göklerin ve yerin yaratılışının ardında
Allah'ın sonsuz hakimiyetinin ve sonsuz kuvvetinin yer aldığını
görürler. Allah'ın bunların her birinde yüzlerce, binlerce hikmet
gizlediğini fark eder ve bu mükemmel düzen karşısında da büyük bir
heyecan duyarlar. Ancak bu, insanı tedirgin eden ya da telaşlandıran
cahiliye heyecanı değil, aksine insanın doğruya ulaşmasına yardımcı
olan Rahmani bir heyecandır, bir coşkudur. Bu kavrayış ve heyecan
onların Allah'tan başka kulluk edilecek bir ilah olmadığını çok
daha iyi kavramalarının bir sonucudur. Müslümanlar çevrelerinde
yaratılan sanatı ve ihtişamı düşündükçe, kendilerini yaratmış olan,
tek dost ve vekilleri olan Allah'ın kudretini, gücünü ve büyüklüğünü
çok daha iyi anlarlar. Hemen Allah'ı tesbih ederek saygıyla şanını
yüceltir ve ayette geçen "Rabbimiz, sen bunu
boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru."
(Al-i İmran Suresi, 191) sözleriyle de ifade edildiği gibi
azabından sakındırması için Allah'a sığınırlar.
Nimetlere ve güzelliklere karşı duyulan heyecan...
Nimetlerden ve güzelliklerden en çok etkilenen ve en fazla zevk
alabilen kimseler müminlerdir. Çünkü onlar herşeyi Allah'ın yarattığını
bilmekte ve karşılaştıkları her olaya, her varlığa Allah'tan kendilerine
ulaşan bir nimet olarak bakmaktadırlar. Bu nedenle de aynı güzellik,
onlar için diğer insanlarda olduğundan çok daha büyük bir anlam
ifade etmektedir.
Güzelliklerden böylesine yoğun bir heyecan duymalarının bir sebebi
de müminlerin diğer insanların göremediği detayları ve incelikleri
fark edebiliyor olmalarıdır. Zira akıllarını gereği gibi kullanmayan
ve olaylar üzerinde derin düşünmeyen insanlar, genellikle olayların
ancak dışta kalan yani yüzeysel olan kısmını kavrayabilirler. Bu
nedenle bunlardan aldıkları zevk de aynı şekilde sınırlı kalır.
İman edenler ise, karşılarına çıkan herşeyi "iman ve hikmet gözü"
ile değerlendirirler. Bu nedenle de zevk alacak heyecan duyacak
çok fazla detay ve çok fazla güzellik görebilmeyi başarırlar.
Müminlerin güzellikleri diğer insanlardan daha detaylı görüp bunlardan
daha fazla etkileniyor olmalarının bir diğer sebebi de şudur: Allah'a
karşı büyüklenen bir insan O'nun yaratmış olduğu güzellikleri ya
da harikalıkları göremez. Çünkü Allah'ın gücünü takdir ettiği anda
kendi aczini de kabul etmek durumunda kalacaktır. Bu durumu kabul
etmediği için de güzellikleri fark etse de bunlardan etkilenmemek
için mutlaka bir açıklama bulmaya ve heyecanını bastırmaya çalışır.
Müminler ise kibirden ve büyüklenmeden tamamen arınmışlardır. Ayrıca,
Allah'a muhtaç olduklarının bilincindedirler, bu nedenle güzellikleri
takdir etmekten ve Allah'ın ihtişamlı yaratışına şahitlik etmekten
çekinmezler. Güzellikler karşısında içlerinden gelen en doğal tepkiyi
verebilir ve samimi heyecanı doyasıya yaşayabilirler.
Örneğin tüm güzelliği ve etkileyiciliği ile, gözalıcı renklerde
ve zevk veren kokuya sahip bir gül veya bir menekşe gördükleri zaman
öncelikle bunun Allah'ın "Cemil" (Güzel olan) isminin yani Allah'ın
güzelliğinin bir tecellisi olduğunu düşünür ve içlerinde bunun heyecanını
yaşarlar. Sonrasında ise tecellisini dahi etkileyici ve böylesine
gözalıcı biçimde yaratan Allah'ın zatının bundan ne kadar üstün
ve sonsuz bir güzelliğe sahip olduğunu tefekkür eder ve dolayısıyla
büyük bir heyecan duyarlar.
Yine gördükleri tüm bu güzelliklerin kendileri için yaratılmış
olduğunu ve bunun Rabbimizden onlara bir ikram ve lütuf olduğunu
düşünürler. Tüm bunların Allah'ın onlara olan sevgisinin ve rahmetinin
bir göstergesi olduğunu bilmenin heyecanını yaşarlar. Bir yandan
da yaratılan tüm bu güzelliklerin belki de pek çok insan için hiçbir
anlam ifade etmediğini, bunlardan en çok Allah'ı dost edinen insanlar
olarak kendilerinin zevk aldıklarını düşünmenin hazzını yaşarlar.
Allah'ın kendilerine bu güzellikleri görebilecek imkan yaratmış
olmasına, bunları karşılarına çıkarmış olmasına şükrederler.
Yine Allah'ın kendilerine bu güzellikleri görebilecek sağlıklı
gözler, güzellikleri idrak edebilecek bir şuur açıklığı ve tüm bunların
şükrünü yapabilecek kadar samimi bir iman vermiş olmasından da heyecan
duyarlar.
Pek çok insanın manevi bir körlük içinde olduğu için güzelliklerden
haz duyamadığını, ama Allah'ın kendilerini seçip imanı sevdirmiş
olmasından dolayı güzellikleri görüp zevk alabiliyor olmalarının
neşesini hissederler.
Ayrıca nimetlerin çeşitliliğini, mükemmel tasarımlarını ve burada
görülen sonsuz aklı düşünmeleri de yine Allah'a olan hayranlıklarını
ve O'nun sanatı karşısında duydukları heyecanı artırır.
Allah'ın "Size her istediğiniz şeyi verdi.
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye
güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür."
(İbrahim Suresi, 34) ayetiyle de hatırlattığı gibi, müminler
dünya nimetlerinin bitip tükenmeyen çeşitliliği karşısında heyecanlanırlar.
Allah'ın tüm bunları kendilerine bir lütuf olarak verdiğini, dilemiş
olsa bundan çok daha azını da vermiş olabileceğini düşünür, ellerindeki
nimetlere şükretmenin heyecanını yaşarlar.
"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer
şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük
ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi,
7) ayetiyle hatırlatıldığı gibi, Allah'ın şükredenlere nimetlerini
daha da arttıracağını düşünmekten dolayı da büyük bir heyecana kapılırlar.
Allah'ın dünya hayatında kendilerine nimetlerle ve güzelliklerle
geçen bir hayat ve hayır dolu bir kader yaratmış olmasına şükreder
bundan dolayı da heyecanlanırlar. İman eden insan Allah'ın kendi
üzerindeki korumasını ve rahmetini her saniye fark eder. Bunun Allah'tan
bir lütuf olduğunu bilir. Nitekim Allah rahmetini dilediğine verendir.
Eğer kişi güzel ve mutlu bir hayat yaşıyorsa, bu sadece Allah'tandır.
Bu gerçek pek çok ayette vurgulanmaktadır: "Allah dilediğini yaratır
ve seçer", "karanlıklardan nura çıkarır", "dilediğini hidayete erdirir."
Nimetler içinde yaşayan bir mümin, bunu, Allah'a borçlu olduğunu
bilir. Ve Allah'ın onu seçmiş olması, ona güzellikleri yaşatması,
kötülüklerden onu uzak kılması, nimetler içinde yaratması büyük
bir coşkuya kapılmasına neden olur. Duyduğu şevk ve heyecanla Allah'a
yönelir, tüm hal ve tavırlarıyla O'nu razı etmeye çalışır.
Dünyadaki güzellikleri gördükçe cenneti ve oradaki güzelliklerin
ne kadar kusursuz ve mükemmel olduğunu düşünür ve bu güzelliklere
kavuşma umudunu taşımanın heyecanını yaşar.
Tüm bu sayılanlar, müminlerin güzellikler karşısında düşünerek
heyecanlandıkları konuların sadece belli başlılarıdır. Onların güzellikler
içinden yakaladıkları detaylar ise burada sayılanlarla sınırlandırılamayacak
kadar çoktur. Ufukları geniş ve tefekkür güçleri de son derece yüksektir.
İnkar edenlerin hiçbir zaman tadamadıkları bu haz, imanlarının Müslümanlara
kazandırmış olduğu çok büyük bir nimettir.
Sevgi ve dostluk heyecanı...
İnsanların büyük çoğunluğu hayatları boyunca gerçek sevgiyi ve
gerçek dostluğu bulamamış olmalarından yakınır ve sonunda da bu
duyguyu yaşamanın imkansız olduğuna kanaat getirirler. Bu tespit,
cahiliye insanları için bir anlamda doğrudur da. Cahiliye sisteminin
hakim olduğu insanlar arasında de gerçek sevginin ve dostluğun yaşanması
mümkün değildir. Çünkü bu kimseler birbirlerini, karşılıklı olarak
sağladıkları çıkar ve menfaatlere bağlı olarak severler. Bu menfaatler
son bulduğunda ise sevgi ve dostluk sandıkları yakınlık da sona
erer.
Sevgiyi ve dostluğu en iyi bilen ve en güzel şekliyle yaşayan kimseler
ise müminlerdir. Bunun en önemli sebebi ise, kitabın başında da
hatırlattığımız gibi, onların birbirlerini herhangi bir menfaat
sağladıkları için değil sadece vicdanlı ve salih kullar oldukları
için sevmeleridir. Onlar için bir insanı en sevilecek ve dostluğu
en çok istenecek hale getiren özellik, Allah korkusu ve takvadır.
Çünkü takva bir insan, Allah korkusundan dolayı aynı zamanda Kuran
ahlakını da en güzel şekilde yaşayan kimse demektir. Kuran ahlakını
yaşayan kişi, hangi özelliklere sahip olduğunda kendisine sevgi
duyulacağını ve dost olunmak isteneceğini bilir ve bunları en mükemmel
şekliyle hayata geçirir. Aynı şekilde karşı tarafın hangi özelliklerinin
sevilmeye değer olduğunu takdir edebildiği için gerçek anlamda sevmesini
de bilir.
Bu anlayış devam ettiği ve kişiler arasında Kuran ahlakı en güzel
şekilde yaşandığı sürece de sevgiden ve dostluktan duyulan heyecan
hiçbir zaman son bulmaz. Dahası kişilerin ahlakları güzelleştikçe
sevgiden ve dostluktan aldıkları haz ve heyecan da sürekli olarak
artar.
Onlar birbirlerindeki mümin vasıflarını, iman ve vicdan alametlerini,
birbirlerinin ihlas ve samimiyetlerini, Allah korkularına ve takvalarına
dair alametleri gördükçe daha da şevklenirler, aynı şekilde bereberlerindeki
müminlerin Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanmış, ahirette üstün
makam sahibi kimseler olabileceğini ummanın heyecanını da yaşarlar.
Zira böyle bir durumda Allah'a çok yakın, O'na dost olmuş ve belki
de Allah'ın dost edindiği biriyle dost olmuş olacaklardır.
Ayrıca onların sevgileri sonsuz bir beraberlik anlayışına dayalı
olduğu için hiçbir zaman son bulmaz. Bu dünyada başlamış olan beraberlikleri
ölümle son bulmayacak, aksine daha da mükemmelleşerek ahirette de
sonsuza kadar devam edecektir. Müminlerin sevgi anlayışı bu noktada
bir kez daha cahiliye toplumunun sevgisinden ayrılır. Onlar sevgilerinde
ve dostluklarında sonsuz bir beraberliğe niyet etmemiş oldukları
için sadakat, vefa ve güven kavramları da onlar için anlamını yitirmiştir.
Dost olduklarını iddia eden iki insan, bu dostluklarının süresine
bir sınır getirmişlerse, bu, onların her an için dostluklarına son
verebilme kapısını da açık bıraktıkları anlamına gelir. Her iki
tarafın da karşılıklı olarak bu ihtimalin bilincinde olması da onları
birbirlerine karşı son derece temkinli ve tedirgin hale getirir.
Bu temkin ise, sevgi ve dostluğun gereği olan samimiyeti ortadan
kaldırır. Söz konusu kişilerin kendi aralarındaki samimiyetleri
sınırlıdır. Çünkü dostluklarının bitmesi durumunda gösterdikleri
samimiyetin kendilerini mağdur edeceğini düşünürler.
Salih Müslümanlarda ise bu tür bir hesap söz konusu olmaz. Sonsuzluğa
niyet eden insan sonsuza kadar sadakatinde, sevgisinde ve arkadaşlığında
kararlılık gösterecek demektir. İşte müminlerin sevgilerine ve dostluklarına
ayrıcalık katan sonsuzluğa niyet, yaşadıkları sevgiden büyük bir
haz duymalarını da sağlar. Bu, sevdikleri insanlarla cennette de
birlikte olmayı ummanın ve sonsuza kadar sevgilerinde sadık kalacaklarını
bilmenin heyecanıdır.
İyileri koruma konusunda duydukları şevk
Allah, "Size ne oluyor ki, Allah yolunda
ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından
bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden
yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar
adına savaşmıyorsunuz?" (Nisa Suresi, 75) ayetiyle zulüm
altında olup da bir kurtarıcı bekleyen insanların durumuna dikkat
çekmiştir. Bu ayet gereği kendi haklarını koruyamayacak durumda
olan masum insanları korumak, onlara yardım etmek, onları güvenliğe
kavuşturmak müminlerin vicdani bir sorumluluğudur.
Bu sorumluluklarının bilincinde olan Müslümanlar, sadece iman ettikleri
için eziyet gören insanları zulümden kurtarabilme konusunda içlerinde
büyük bir istek ve şevk duyarlar. Güçlü bir vicdana ve yine hassas
bir adalet anlayışına sahip olmaları nedeniyle masum insanların
eziyet görmesine asla göz yummazlar. Maddi manevi tüm imkanlarını
ortaya koyarak onlara yardım ederler. İçlerindeki şevk ve heyecan
hisleri onlara bu yönde büyük bir cesaret ve güç kazandırır.
Allah'ın müminlerin üzerine yüklediği bir başka sorumluluk da kötülüklere
karşı mücadele etmek, insanları kötülüklerden sakındırmaktır. Müminler
bu konuda da şevk içindedirler; zira kötülere karşı mücadele etmek,
yeryüzünde zulmü ordan kaldırmak, barış ve güvenlik ortamını oluşturmak
insanlık adına yapılabilecek en büyük ve en şerefli hizmetlerden
biridir. İnananların kötülükten sakındırma sorumluluklarını yerine
getirmelerinin önemine Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, biz
de kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulmedenleri yaptıkları
fısk dolayısıyla pek zorlu bir azab ile yakaladık. (Araf Suresi,
165)
Kuran'da ayrıca pek çok peygamberin iyileri koruma ve kötülere
karşı mücadele etme konusunda duydukları şevk ve heyecana örnekler
verilmiştir.
Örneğin Hz. Musa yaşadığı dönemde, İsrailoğullarını Mısır hükümdarı
olan Firavun'un zulmünden kurtarabilmek için büyük bir çaba harcamıştır.
Kuran'da "... gerçekten yeryüzünde büyüklenen
bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı." (Yunus Suresi, 83)
sözleriyle tanıtılan Firavun, Mısır halkını köle olarak çalıştırmakta,
kadınları sağ bırakıp erkek çocuklarını öldürterek halkına işkence
yapmaktaydı. Hz. Musa, Allah'tan gelen "Haydi ona gidin de deyin
ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğullarını bizimle birlikte
gönder ve onlara (artık) azab verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik.
Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun." (Taha Suresi, 47)
şeklindeki vahiy üzerine, Firavun'a gitmiş ve halkına yaptığı zulmü
durdurmasını istemiştir. Ayrıca onların kendisiyle birlikte Mısır'dan
çıkmalarına izin vermesini talep etmiştir.
Bu örnekte görüldüğü gibi, Hz. Musa zulüm altındaki insanları güvenliğe
kavuşturma sorumluluğunu üstlenmiş, hatta başka ayetlerde bildirildiği
gibi, yıllar yılı bu konuda zorlu bir mücadele vermiştir. Masum
insanlara yapılan eziyet son bulana kadar da zalimlerin peşini bırakmamıştır.
Gösterdiği fiili çabanın yanı sıra zulüm altında olan bu insanları
manevi açıdan da güçlendirip cesaretlendirmeye çalışmış ve onları
sabırla Allah'tan yardım dilemeye davet etmiştir. Nitekim bu konuda
gösterdiği şevk ve azim sonucunda Allah, onu ve beraberindeki müminleri
Firavun'a karşı üstün getirmiştir.
Kuran'daki bu örneklerden anlaşıldığı gibi, müminler her zaman
için iyilerin yani şefkatli, merhametli, hoşgörülü, adaletli, yardımsever,
fedakar insanların yanında, kötülerin yani kindar, zalim, bencil
insanların ise karşısında olurlar. Her zaman için zulüm yanlısı
olanların zorbalıklarını durdurmaya ve zulüm görenleri de kurtarmaya
çalışırlar. Tüm bunları yaparken de Allah'ın bir emrini yerine getiriyor
olmanın şevk ve heyecanını yaşarlar. Zira gösterdikleri bu güzel
tavır ile Allah'ın adaletini ayakta tutmuş, vicdanlarının sesini
dinlemiş, Kuran ahlakını uygulamış ve böylece masum insanları güvenliğe
kavuşturmuş olmaktadırlar. İşte tüm bunların heyecanı da onlara
büyük bir haz vermektedir.
İnananların bu konuda gösterdikleri sarsılmaz kararlılık, aynı
zamanda onların ahlaken de gelişmelerini sağlar. Allah'ı razı etmek
gayretiyle büyük sorumluluk yüklenen insanların ahlaklarının güzelleştiğine
İslam büyüğümüz Bediüzzaman Said Nursi de bir sözünde dikkat çekmiştir:
"Maksadın büyümesiyle himmet (samimi gayret) de büyür
ve hamiyet-i İslamiyenin (Müslümanlara sahip çıkma gayreti) galeyanı
(coşkusu) ile ahlak da tekemmül eder (olgunlaşır). (Divan-ı Harbi
Örfi, s.45)
İbadetleri yerine getirmenin verdiği heyecan...
Allah'ı razı edebilmek ve sevgisini kazanabilmek müminler için
herşeyden önemlidir. Bu nedenle hayatları boyunca Allah'a daha da
yakınlaşabilmenin yollarını ararlar. Allah "Ey
iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak)
vesile arayın..." (Maide Suresi, 35) ayetiyle müminlere bunu
emretmiştir.
Müslümanlar, Kuran'da bildirilen ibadetleri yerine getirmeyi kendilerini
Allah'a yakınlaştıracak önemli bir yol olarak görürler. Ancak bunun
için ibadetlerin sadece fiili olarak yerine getirilmesinin yeterli
olmadığını, Allah katında asıl makbul olanın tüm bunları samimiyet
ve ibadet heyecanı ile yapmak olduğunu da bilirler. Zira Allah bir
ayetinde müminlerin Allah için kestikleri kurbanların ne etlerinin
ne de kanlarının Allah'a ulaşacağını, asıl ulaşacak olanın kalplerindeki
takva olduğunu bildirmiştir:
"Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a
ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin
için boyun eğdirmiştir; O'nun size hidayet vermesine karşılık Allah'ı
tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver." (Hac Suresi,
37)
İşte bu gerçeğin farkında olan müminler de Allah katında asıl değer
görecek olanın samimiyetleri ve ihlasları olduğunu bilerek, her
yaptıklarını ibadet heyecanı ile yerine getirirler.
Kuran'da müminlerin ibadetleri uygulama konusunda hissettikleri
şevk ve heyecana dair pek çok örnek verilmiştir. Bunlardan bazıları
ilerleyen sayfalarda anlatılmaktadır.
Kuran ayetlerini okumaktan duyulan heyecan...
Allah Kuran'da müminlerden "Bizim ayetlerimize,
ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar,
Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir
olmayan)lar iman eder." (Secde Suresi, 15) diye bahsetmiştir.
Müminlerin, ayetleri duyar duymaz secdeye kapanmaları hiç kuşkusuz
ki onların imanlarının gücünden ve Allah'a kulluk etmekten duydukları
büyük hazdan kaynaklanmaktadır.
Allah'ın kendilerine, içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı ve
Allah'ın sözlerinin yer aldığı bir kitap göndermiş olmasından büyük
bir heyecan duyarlar. Aynı şekilde Kuran'ın her bir ayetinin Allah'ın
onlara olan sevgisinin, merhametinin ve adaletinin birer tecellisi
olduğunu bilmenin şevkini de yaşarlar. Dahası tüm bunları kavrayabilecek
bir şuur açıklığına sahip olmalarından dolayı ruhlarında büyük bir
sevinç duyar ve Allah'a çok içli ve derin bir sevgiyle bağlanırlar.
Bu da onlara büyük bir huzur verir. Kuran'da inananların Allah'ın
ayetleri karşısında duydukları bu büyük haz dolayısıyla "ağlayarak
secdeye kapandıkları" bildirilmiştir:
De ki: "İster ona inanın, ister inanmayın: O, daha
önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin üstüne
kapanarak secde ederler." (İsra Suresi, 107)
Ve derler ki: "Rabbimiz yücedir, Rabbimizin va'di
gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor." Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar
ve (Kur'an) onların huşu (saygı dolu korku)larını artırıyor. (İsra
Suresi, 108-109)
Allah ayetlerin devamında da okudukları ayetlerin onların huşularını,
yani Allah'a olan saygı dolu korkularını artırdığına dikkat çekmiştir.
Yine bir başka ayette de Allah peygamberlerin Allah'ın ayetleri
karşısında duydukları heyecanın şiddetinden ağlayarak secdeye kapandıklarını
bildirmiştir:
İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği
peygamberlerdendir; Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız
(insan nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan, doğru
yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman
(olan Allah')ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar.
(Meryem Suresi, 58)
Bir başka ayette ise müminlerin Kuran ayetleri karşısında duydukları
Allah korkusundan dolayı derilerinin ürperdiği şöyle anlatılmaktadır:
Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir kitap
olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların
O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın
zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir,
onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık
onun için de bir yol gösterici yoktur. (Zümer Suresi, 23)
Dua etmekten duyulan heyecan...
Allah, "Kullarım Beni sana soracak olursa,
muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua
edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap
versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş)
olurlar." (Bakara Suresi, 186) ayetiyle tüm insanları dua
etmeye çağırmıştır. Onlara şah damarlarından daha yakın olduğunu,
dua ettikleri anda onları duyduğunu ve dualarına karşılık vereceğini
müjdelemiştir. Allah'ın insanlara böyle bir imkan tanımış olması,
kullarının her söylediğine, her düşündüğüne şahit olması müminler
için büyük bir heyecan vesilesidir. Bu, Allah'ın müminlere dost
olduğunu, onlar üzerinde her an bir korumasının olduğunu ve onlara
her an rahmet etmekte olduğunu bilmenin heyecanıdır. Bu nedenle
inananlar da büyük bir şevk ve ihtiyaç içerisinde Rabbimize sığınır
ve her an her konuda O'ndan yardım dilerler.
Onlara bu konuda heyecan veren şeylerden biri de Allah'tan isteyebilecekleri
konuların hiçbir sınırı olmayışıdır. Her insan Allah'tan ihtiyaç
duyduğu küçük büyük, maddi manevi herşeyi isteyebilme imkanına sahiptir.
Allah kullarının dualarına, onlar için en hayırlı olacak şekilde
karşılık vermektedir.
Allah'a yakınlık için bir yol olan,tevbe
etmenin getirdiği şevk ve heyecan
İnsan hata yapmaya açık bir varlıktır. Herşeyi bilmesi ve kusursuz
olması elbette ki beklenemez. Nitekim dünya bir imtihan yeridir
ve insan buraya eğitilmeye gelmiştir; asıl yurdu ahiret olacaktır.
Bu nedenle, bir anlamda eğitim yeri olan bu dünyada pek çok hata
işleyebilecek, pek çok eksiği ve kusuru olabilecektir. Önemli olan
hatalarda diretmemek, doğruyu görür görmez ardından gitmek, eski
huyları terk etmektir. İnsan mükemmeli elde edene kadar bu süreç
işler. Müminler eksik ve aciz birer kul olduklarının farkındadırlar.
Yaptıkları hataların ardından bağışlanma diler, tevbe ederler. Kuran'da
önemli bir ibadet olarak dikkat çekilen tevbenin onlara kazandırdığı
pek çok manevi güzellik de vardır.
İşte bu nedenle müminler bir hata yaptıklarında asla karamsarlığa
kapılmaz, aksine Allah'ın affedebileceğini bilmenin rahatlığını
ve şevkini yaşarlar. Hatalı olduklarını fark ettikleri anda hiç
vakit kaybetmeden Allah'a sığınır ve bağışlanma dilerler. Allah
samimi kullarının bu özelliklerini Kuran'da şöyle bildirmiştir:
"Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine
zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı
bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?
Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir."
(Al-i İmran Suresi, 135)
Allah'ın samimiyetle yapılan tevbeleri bağışlayacağını müjdelemiş
olması inananlara büyük bir umut ve heyecan verir. Çünkü ne kadar
çok hataları olsa bile ölüm anına kadar her zaman arınabilme ve
cennete layık olabilecek bir ahlaka ulaşabilme imkanları vardır.
Allah Kuran'da insanlara olan bu rahmetini ve sevgisini şöyle açıklamıştır:
(Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak
üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin.
Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır,
esirgeyendir." (Zümer Suresi, 53)
İşte Allah'ın üzerlerindeki bu şefkatini ve affediciliğini görmek,
Kendisine her sığındıklarında Rabbimizin merhameti ile karşılık
göreceklerini ummak müminlerin kalplerinde derin bir coşku ve heyecan
hissi oluşturur.
Kuran ahlakını tebliğ etmenin verdiği heyecan...
Allah müminler arasında insanları iyiye, hayra ve güzel olana çağıran
bir topluluk bulunmasını emretmiştir:
"Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden
ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa
erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104)
Salih Müslümanlar Allah'ın bu ayeti doğrultusunda insanlara Kuran
ahlakının güzelliğini ve cahiliye sisteminin ahlakını yaşamanın
yanlışlığını anlatmaya ve onları Allah'ın dinine yöneltmeye çalışırlar.
Kendileri dinin getirdiği güzel ahlakı yaşadıkları ve bunun insanlara
nasıl konforlu bir hayat sunduğunu görebildikleri için, aynı huzuru
ve güzelliği diğer insanların da yaşamasını isterler. Daha da önemlisi
cehennemin ne kadar kesin bir gerçek olduğunu bildikleri için, tüm
insanların Allah'ın razı olacağı bir hayat sürerek cehennemdeki
sonsuz azaptan korunmalarını isterler.
Onlar için tek bir insanın dahi doğruyu görebilmesi son derece
önemlidir. Çünkü bu kişi için dünyada yaptıklarına karşılık olarak
sonsuz cennet ya da cehennem hayatı vardır. Bu nedenle tek bir insanın
dahi cehennemden kurtulup Allah'ın rahmetine kavuşabilmesi için
her türlü fedakarlığı seve seve göze alırlar. Gerektiğinde aylarını,
yıllarını, gece gündüz demeden bu kişinin dine ısındırılabilmesi
ve mümin ahlakını benimsemesi için harcayabilirler. Aynı şekilde
yine tek bir insanın ahireti için tüm maddi imkanlarını da büyük
bir şevk ve istekle ortaya koyabilirler. Bu konudaki şevkleri onlara
hem fiziksel hem de manevi anlamda büyük bir güç kazandırır. Hayatlarının
sonuna kadar Allah'ın dinini en güzel ve hikmetli şekilde anlatmaya
devam ederler.
Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, tüm bu çabalarına karşılık
tek bir kişi bile hidayet bulmasa, müminler yine de aynı şevkle
tebliğlerine devam ederler. Çünkü onların sorumluluğu sadece dini
anlatmaktır. İnsanlara hidayet verecek olan Allah'tır. Nitekim Kuran'da
Peygamberimizin gösterdiği ihlaslı ve yoğun çabaya rağmen Mekke
müşriklerinden pek çok kişinin iman etmediği ve buna karşılık Allah'ın
"Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah,
dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi
bilendir." (Kasas Suresi, 56) ayetiyle Peygamberimize bu
durumu hatırlattığı bildirilmektedir.
Kuran'da Peygamberimiz gibi diğer tüm peygamberlerin de tebliğ
konusunda büyük bir şevk ve heyecan ile hareket ettiklerine dikkat
çekilmiştir. Her biri bu uğurda çeşitli zorluklarla karşılaştıkları
halde asla yılgınlığa kapılmamışlardır. Aksine kavimlerine doğruyu
gösterebilmek için her yolu denemişlerdir. Kuran'da Hz. Nuh'un bu
konudaki ihlaslı çabasına şöyle dikkat çekilmiştir:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz
davet edip-durdum." "Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı."
"Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını
kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük
tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.' "Sonra onları açıktan
açığa davet ettim." "Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim
ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim." "Bundan böyle"
dedim. "Rabbinizden mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.
(Nuh Suresi, 5-10)
Ayetlerde görüldüğü gibi Hz. Nuh, yaşadığı toplumdaki insanların
kalplerini imana ısındırabilmek için şevkle Allah'ın dinini tebliğ
etmiştir. Onların tüm kaçışlarına rağmen gece gündüz demeden Allah'ın
büyüklüğünü anlatmıştır. Onlar ise hakkı her duyduklarında inatla
bu tebliğden yüz çevirmişlerdir. Hz. Nuh, Allah'ın emrini yerine
getirmekten, dini tebliğ etmekten duyduğu şevk ve heyecan sayesinde
onların bu tavırlarına aldırmamış, yılmaz bir kararlılıkla görevine
devam etmiştir. Tüm büyüklenmelerine karşı onlara imanı sevdirmenin
farklı yollarını aramıştır. Kimi zaman açıktan açığa kimi zaman
da gizli yollarla Allah'ın varlığını anlatarak onları yaşadıkları
cahiliye sisteminin zorluklarından kurtarmak istemiştir.
Ancak unutmamak gerekir ki Hz. Nuh ve onun gibi büyük bir şevk
ve ihlasla Allah'ın dinini tebliğ edenler, bu uğurda sarf ettikleri
her kelimenin, her çabanın karşılığını -Allah'ın izniyle- en güzeliyle
alacaklardır. Çünkü Allah, "Tevbe edenler,
ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû
edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar
ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) müminleri müjdele."
(Tevbe Suresi, 112) ayetinde de bildirdiği gibi, insanlara
iyiliği emredip kötülükten sakındıranları rahmetiyle müjdelemiştir.
Cenneti düşünmenin verdiği heyecan...
Müminlerin en fazla heyecan duydukları konulardan biri de cenneti
ve cennet nimetlerini düşünmektir. Çünkü cennet, insanlara, daha
önce dünya hayatında eşine benzerine rastlamadıkları bambaşka bir
hayat sunmaktadır. Orada dünya hayatında karşılaşılan eksikliklerin
ve kusurların hiçbiri yoktur. Çünkü cennet, dünya hayatı gibi bir
imtihan mekanı olarak değil, bir mükafat yurdu olarak yaratılmıştır.
Dahası Allah, insanların cennete özlem duymaları ve ona kavuşmak
için çaba harcamaları için dünya hayatını özel olarak kusurlu yaratmıştır.
Hayatı boyunca, içinde mükemmelliğe ulaşma arzusuyla yaşayan insan,
dünyadaki yaşamın bu eksikliklerini gördükçe cenneti daha da büyük
bir heyecanla arzular.
Müminler ahirette cennetle birlikte hayatları boyunca büyük bir
çaba göstererek sakınmaya çalıştıkları cehennem azabından kurtulmuş
olmanın sevincini de yaşayacaklardır. Dünya hayatında Allah'ın dinine,
Kuran ahlakının yaşanmasına ve inananlara karşı mücadele edenler,
onlara eziyet etmeye kalkışanlar Allah'ın sonsuz adaletinin bir
tecellisi olarak hak ettikleri karşılığı tam olarak cehennemde alacaklardır.
Kuran'da bu kimselerin alacakları karşılık ve müminlerin bundan
duydukları sevinç şöyle bildirilmiştir:
Doğrusu, 'suç ve günah işleyenler,' kimi iman edenlere
gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz
ederlerdi. Kendi yakınlarına döndükleri zaman neşeyle dönerlerdi.
Onları gördükleri zaman ise: "Bunlar elbette şaşkın-sapıklardır"
derlerdi. Oysa kendileri onların üzerine gözcü olarak gönderilmemişlerdi.
Artık bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. Tahtlar
üzerinde bakıp-seyretmek suretiyle. Nasıl, kafir olanlar, işlediklerinin
'feci karşılığını gördüler mi?' (Mutaffifin Suresi, 29-36)
Bir başka ayette ise inkarcıların Allah'ın adaletiyle karşılık
bulmalarının, müminlerin kalplerini şifaya kavuşturduğu bildirilmektedir.
Öyle ki Allah'ın bu vaadini sadece düşünmek dahi inananların kalbinde
heyecan oluşturmaktadır.
Bunun yanında cennette melekler tarafından selam sözleriyle karşılanıp
orada en güzel şekilde ağırlanacaklarını düşünmek de inananlara
derin bir haz verir. Hem Allah'ın meleklerini görecekler, hem de
onlar tarafından ebedi yurtları olan cennetlere sokulacaklardır.
Dünya hayatında Allah'a kulluk etmekten kaçınanlar acı ve korku
içinde, cehennem zebanileri tarafından karşılanırken, müminler huzur
ve güvenlik içerisinde meleklere tabi olacaklardır. Bunu umut etmek
bile onların büyük bir sevince kapılmalarına vesile olur. Kuran'da
müminlerin cennetteki karşılanışları şöyle anlatılmaktadır:
Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından,
eşlerinden ve soylarından 'salih davranışlarda' bulunanlar da (Adn
cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle
derler:) "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un)
sonu ne güzel." (Rad Suresi, 23-24)
"Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında:
"Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete
girin." (Nahl Suresi, 32)
Müminlerin cenneti düşünerek heyecanlanmalarının bir sebebi de
hiç kuşkusuz ki orada kendilerine sunulacağı vaat edilen nimetlerin
benzersizliğidir. Ancak bunlardan daha da heyecan verici olanı ise
onların hayatları boyunca büyük bir şevkle arzuladıkları sonuca
kavuşacak, Rabbimizin rızasını kazanacak olmalarıdır. Allah, "Öne
geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan
hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara,
içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır.
İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Tevbe Suresi, 100)
ayetiyle, cennetine kabul ettiği kullarından hoşnut olduğunu müjdelemektedir.
Nitekim Kuran'da cennet nimetleri arasında en büyük nimetin "Allah'tan
olan hoşnutluk" olduğu bildirilmiştir:
Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde
ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde
güzel meskenler vaadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür.
Işte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)
Ayrıca Allah "Çok esirgeyen Rabb'dan onlara
bir de sözlü "Selam" (vardır)." (Yasin Suresi, 58) ayetiyle,
inananlar için bir müjde daha vermiştir. Bu, müminlerin bir ömür
süresince gösterdikleri samimi çabalarına karşılık alabilecekleri
en güzel mükafattır.
İnananlar, Kuran ayetleri ile anlatılan ancak insan kavrayışının
çok daha üzerinde bir mükemmelliğe sahip olan cennetin güzelliğini
düşünmenin heyecanını da yaşarlar. Allah orada insan nefsinin isteyebileceği,
aklın tasavvur edebileceği her türlü güzelliğin ve nimetin olacağını
bildirmiştir. İnsanın dünya hayatındaki sınırlı ufku ile bu güzelliklerin
çeşitlerini tahayyül edebilmesi ise ancak bir dereceye kadar mümkündür.
Öyle ki cennet, inanan insanlar için sonsuz sayıda sürprizlerle
doludur. İşte bu sürprizleri düşünmek ve bunların -Allah'ın dilemesi
dışında- sonsuza kadar süreceğini bilmek insana büyük bir heyecan
verir.
Kuran'da cennet nimetlerinin bir bölümü, müminlere bildirilmiştir.
Örneğin müminler, cennetlerde tüm sevdikleriyle, dostlarıyla birlikte
olacaklardır. Orada gelmiş geçmiş tüm peygamberlerle, şehitlerle,
sıddıklarla, Rabbanilerle ve salih müminlerle dostluk edecek ve
sonsuza kadar da sadece Allah'ın razı olduğu bu insanlarla birlikte
yaşayacaklardır. Orada sevgiyi ve dostluğu olabilecek en yoğun şekilde
tadacak ve asla bıkkınlığa kapılmayacaklardır.
Şeytanın cennet halkıyla hiçbir bağlantısı olamayacak ve o da sonsuza
dek cehennem ateşinde hak ettiği azabı yaşayacaktır. Oradaki herkes
güvenilir, herkes Allah'a sadık ve herkes güzel ahlaklı olacaktır.
Kötü ahlak özelliklerinden hiçbirini görmek mümkün olmayacak, kin,
öfke, haset gibi cahiliye tavırları sonsuza kadar yok olacaktır.
Cennette, dünya hayatındaki mücadele ortamının tüm zorlukları ortadan
kalkmış olacaktır. Tuzak kuranların tuzaklarını bozmak için mücadele
etmek ya da münafıkların oyunlarına karşı dikkatli olmak gibi bir
çaba içerisinde bulunmak gerekmeyecektir. Orada inananlar sonsuza
kadar sadece nefislerinin hoşuna giden nimetler içerisinde huzur
ve keyifle ağırlanacaklardır. Tüm insanlar olabilecek en güzel suretleriyle
yaratılacak ve dünyadaki tüm insani kusurlarından arınmış olacaklardır.
"Güzel huylu", "güzel yüzlü", "birbirlerine sevgiyle tutkun ve yaşıt"
eşlerle birlikte olacaklardır. Orada hiçbir şey dünya hayatının
kurallarına bağlı olmayacak, tüm sebepler ortadan kalkacak ve yepyeni
bir hayat ve yepyeni nimetler yaratılacaktır. Oradaki köşkler, tahtlar,
döşekler hepsi muhteşem güzellikte olacak; baldan ırmaklar, devşirilmesi
kolay, hiçbir şekilde yemişleri eksilmeyen meyve ağaçları ve daha
insanın isteyebileceği niceleri olacaktır.
Daha da önemlisi cennette insan aklının dünyadayken kavramakta
zorluk çektiği sonsuzluk yaşanacaktır. Yüzlerce, binlerce, milyarlarca,
trilyonlarca, katrilyonlarca yıl değil, trilyon çarpı trilyon yıl
da değil, hiç bitmeyen, sonu gelmeyen sonsuz bir hayat olacaktır.
İnsanın dünyada sahip olduğu bıkkınlık, sıkılma gibi hisler de alınmış
olacak ve insan sonsuza kadar yaşadığı her andan büyük bir keyif
duyacaktır.
İşte dünya hayatında, cennette karşılaşmayı umdukları bu nimetleri
düşünmek müminlere büyük bir zevk ve heyecan verir. Bir an önce
bu nimetlere kavuşma heyecanı ile daha da şevklenir ve Allah'ın
cennete layık kullarından olabilmek için daha fazla çaba harcarlar.
Kuran'da emredildiği gibi, "... eni göklerle
yer kadar olan cennete kavuşmak için..." (Al-i İmran Suresi, 133)
hayırlarda yarışır ve öne geçenlerden olmaya gayret ederler.
|