|

Kuran'da Müşrikler Kaç Sınıfa Ayrılır?
Şirk konusuna Kuran'da pek çok açıdan yer verilmiştir.
Şirkin genel mantığı her zaman aynı olsa da, şirk koşmanın pek çok
çeşidi olduğu Kuran'da bildirilmektedir. Şirk ve şirk koşanların
durumlarının anlatıldığı ayetler incelendiğinde müşriklerin hepsinin,
ortak bir özellik olarak Allah'tan başka ilahlar, yani yol göstericiler,
hüküm koyucular, düzen kurucular, dostlar, yardımcılar edinen kimseler
oldukları görülür. Ancak şirk koştukları şeyler bakımından müşriklerin
çeşitleri vardır. Kuran'da tanımlanan ve bahsi geçen belli başlı
müşrik çeşitlerini şu başlıklar altında inceleyebiliriz.
Kitap Ehli
Kitap ehli, Kuran'da Hıristiyanları ve Yahudileri tanımlamak
için kullanılan bir terimdir. Gerek Hıristiyanlardan gerekse Musevilerden
büyük bir kitle hak dinin özünden uzaklaşarak, şirke dayalı bir
din anlayışına sapmışlardır. Ama bu konuda bir genellemeye gitmek,
bu iki dinin mensupları hakkında genelleme yaparak konuşmak da büyük
hata olur. Burada ele alınan kitle, kitap ehli içinde şirke düşen
çoğunluktur. Bu insanların şirke sapması, peygamberlerini ve din
adamlarını ilahlaştırmaları sonucunda olmuştur. Hıristiyanlar en
başta peygamberleri Hz. İsa'yı ilahlaştırarak şirke düşmüşlerdir.
Günümüzde de Hıristiyanlığın içindeki müşrikler Hz. İsa'nın (haşa)
Allah'ın oğlu olduğunu, dolayısıyla onun da bir ilah olduğunu iddia
ederler. Bu durum ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
Andolsun, "Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'tir"
diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih'in dediği (şudur:) "Ey İsrailoğulları,
benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü
O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun
barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur."Andolsun, "Allah
üçün üçüncüsüdür" diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilahtan
başka ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse,
onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır. (Maide
Suresi, 72-73)
Bu iki kavmin Allah'a şirk koştukları diğer kişiler ise
din adamlarıdır. Yahudilerden bir kısmı hahamların Allah adına uydurdukları
hükümleri adeta ilahi hükümlermiş gibi benimsemişlerdir. Tarih boyunca
Tevrat'a ve diğer din kitaplarına eklenen bu hükümler, Yahudi halkının
büyük çoğunluğu tarafından asırlardan beri din adına uygulanagelmektedir.
Halk din adamlarına, dinde hüküm koyucu, hatta Allah'ın hükümlerini
değiştirici bir vasıf vererek onları Allah'a şirk koşmaktadır.
Aynı durum Hıristiyanlar için de geçerlidir. Onlardan
da çoğunluk sayılabilecek bir kitle din adına kendilerine hükmeden
rahiplerin, papazların ve din adamlarının izinden yüzyıllar boyunca
körü körüne gitmişlerdir. Allah'ın gönderdiği hak dini değil, onların
şekil verdikleri bir din anlayışını benimsemişlerdir.
Her iki dinin de din adamlarından bazıları, tarih boyunca
Tevrat'ta ve İncil'de ekleme, çıkarma ve değiştirmeler yaparak bu
kitapları tahrif etmişlerdir. Her iki ilahi kitabın getirdiği hak
din de bu şekilde aslından uzaklaşarak bazı müşrik din adamlarının
elinde birer şirk dinine dönüşmüştür. Allah şirke sapan her iki
kavmin de içinde bulundukları durumdan aşağıdaki ayette şöyle bahseder:
Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini
rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de... Oysa onlar,
tek olan bir ilah'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar.
O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden
yücedir. (Tevbe Suresi, 31)
Başka birçok ayette de kitap ehlinden şirk koşanlar kınanmaktadır.
Allah Kuran'da şirke sapan her iki dinin mensuplarını da bütün hak
dinlerin özüne, yani Allah'ı tek bir ilah edinip O'ndan başkasına
kulluk etmemeye davet etmektedir. Ayette şöyle buyrulur:
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek
(olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk
etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp
bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine
yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız."
(Al-i İmran Suresi, 64)
Burada bir noktanın tekrar hatırlatılmasında yarar vardır.
Burada konu edilen kesim Hıristiyanların ve Musevilerin içindeki
müşriklerdir. Unutmamak gerekir ki her dinin içinde müşrik konumunda
insanlar olabilir, hak dini yaşayan kişiler arasından da şirke sapan
insanlar zaman zaman çıkmaktadır. Yoksa tüm kitap ehlinin bu şekilde
nitelendirilmesi asla söz konusu değildir. Bu bakımdan Yahudilerden
ve Hıristiyanlardan ihlaslı olup, Allah'ı bir ve tek ilah olarak
kabul eden, O'na asla ortak koşmayan insanları tenzih ederiz. Nitekim
Kuran'da da böyle bir kesimin varlığı haber verilmiştir. Ayetlerde
şöyle buyrulmaktadır:
Onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinden bir
topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini
okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman
eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda
yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. Onlar hayırdan her
ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri
bilendir. (Al-i İmran Suresi, 113-115)
Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah'a; size indirilene
ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler olarak-
inananlar vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir
değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri katında ecirleri vardır.
Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)
Ayrıca Kuran'da Müslümanların, kitap ehlinden şirk koşanları
hak dine güzel öğütle davet etmeleri, onlara şirk koşmanın yanlış
olduğunu tebliğ etmeleri de şöyle emredilmiştir:
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek
(olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk
etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp
bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine
yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız."
(Al-i İmran Suresi, 64)
Güç sahibi gördükleri kişileri ilah edinenler
Bu konuda Kuran'da verilen en belirgin örnek Firavun'un
kavmidir. Zira bu kavim başlarında bulunan kişiyi yani kendi yöneticilerini
ilah edinmiştir. Firavun'un yakın çevresinin ve kavminin oluşturduğu
şirk sistemi ve bu sistemin özellikleri aslında her çağda, her toplumda
görülebilecek evrensel bir modeldir. Firavun, kavmi içinde ilahlığını
ilan etmiş, kavmi de kendisine boyun eğmiştir. Firavun'un ilahlığını
dile getirdiği bir ifadeyi, Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Sonunda (yardımcı güçlerini) topladı, seslendi;
Dedi ki: "Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Naziat Suresi, 23-24)
Firavun'a öncelikle tabi olan ve onu destekleyenler kendi
yakın çevresiydi. "Firavun dedi ki: Ey önde
gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum..." (Kasas
Suresi, 38) ayetinden de anlaşıldığı gibi Firavun, kavminin
önde gelenleri üzerinde bir hakimiyet kurmuş ve ilahlık iddiasını
onlara kabul ettirmişti. Onlar da halk üzerinde imtiyaz sahibi oldukları
için bu sistemin kendileri için karlı olacağını düşünmüşlerdi ve
Firavun'dan menfaat ummuşlardı. Bu nedenle onun ilahlık iddia ettiği
bir düzeni severek benimsemişlerdi. Ancak bu tutumları onları helaka
sürükledi. Kendilerini dünyada yakalayan ve ahirette de sonsuza
dek bırakmayacak korkunç bir azaba mahkum oldular. Kuran'da Firavun'un
emrine uyan önde gelenlerin durumu ve akıbetleri şöyle anlatılır:
Firavun'a ve onun önde gelen çevresine. Onlar Firavun'un
emrine uymuşlardı. Oysa Firavun'un emri doğruya-götürücü (irşad
edici) değildi. O, kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece
onları ateşe götürmüş olur. Sonunda vardıkları yer, ne kötü bir
yerdir. Onlar, burda da, kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular.
Verilen bağış, ne kötü bir bağıştır. Bunlar, sana doğru haber (kıssa)
olarak aktardığımız nesillerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta
kalmış, (hâlâ izleri var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerle bir
edilmiş, kalıntısı silinmiş) dir. Biz onlara zulmetmedik, ancak
onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği
zaman, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiçbir şey
sağlayamadı, 'helak ve kayıplarını' arttırmaktan başka bir işe yaramadı.
(Hud Suresi, 97-101)
Yakın çevresinden sonra Firavun'a boyun eğen diğer kesim
de Firavun'un ordusu ve hükmü altındaki Mısır halkıydı. Fakir, güçsüz
ve muhtaç olan halk Firavun tarafından küçümsenerek ezilince onu
büyük bir güce sahip gibi görmüş ve emrine boyun eğmişti. Bu durumu
haber veren ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey
kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim
değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?"... (Zuhruf Suresi, 51)
Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona
boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi. (Zuhruf
Suresi, 54)
O sırada Mısır'da esaret altında olan İsrailoğulları'nın
önemli bir bölümü de baskı ve korkudan kaynaklanan bir şirk içindeydiler.
Onlar da Mısır halkının diğer bölümü gibi Firavun'un Allah'tan bağımsız
-Allah'ı tenzih ederiz- bir gücü olduğunu zannediyor ve ondan Allah'tan
korkar gibi korkuyorlardı. Bu nedenle Firavun'un boyunduruğunda
yaşamayı, Allah'ın elçileri ile gönderdiği dine iman etmeye tercih
etmişlerdi:
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden
(gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini
belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun,
gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.
(Yunus Suresi, 83)
Firavun'un halkı baskı, korkaklık, cahillik, her ne pahasına
olursa olsun çıkarlarını koruyabilme kaygısı gibi sebeplerle Firavun'u
ilahlaştırmışlar, onun düzenini Allah'ın dinine tercih ederek müşrik
bir toplum haline gelmişlerdir. Oysa onların yapmaları gereken şey,
tek ilahın Allah olduğunu bilip, yalnızca O'ndan korkmak, O'na dayanıp
güvenmek ve O'nun razı olacağı şekilde hareket ederek peygamberlerinin
izinden gitmekti. Şayet gücün tek sahibinin Allah olduğunu, Firavun'un
müstakil bir güce sahip olmadığını bilselerdi ve bu gerçeğe iman
etselerdi Firavun'dan çekinmez, onun vereceği azaptan korkmazlardı.
Firavun'un Allah'ın kontrolünde olan aciz bir varlık olduğunu anlasalardı,
ona müstakil bir benlik vermemiş olsalardı, böylelikle Firavun'a
boyun eğmeyebilirlerdi. Oysa Firavun'un sahip olduğunu düşündükleri
mülk ve zenginlik, ihtişam, askeri güç, idare gerçekte Allah'a aitti.
Onlar bu gerçeği kavrayamadıkları ve Allah'ın gücünü de hakkıyla
takdir edemedikleri için Firavun'un zahirdeki gücüne aldandılar.
Allah'ın dilediği anda Firavun'un sahip olduğu herşeyi alabileceğini
bilselerdi böylesine çirkin bir müşrik ahlakı göstermez, böylesine
aşağılanmazlardı. Nitekim Allah Firavun'u suda boğarak istediği
anda elinden tüm gücünü alabileceğini de göstermiştir. Aslında Firavun'u
ilahlaştıran müşrikleri utandıracak bir örnektir bu… İşte bu yüzden
Firavun'un kavmi her türlü müşrik toplum modeline apaçık bir örnektir.
Bu model, asırlardır dünyadaki pek çok ülkenin insanları tarafından
da yaşanmış yaygın bir şirk çeşididir.
Putlara tapanlar
Allah'a şirk koşulan canlı veya cansız herşeyin "put"
olarak isimlendirilebileceğini önceki bölümlerde ifade etmiştik.
Fakat bu bölümde "put" kelimesini en klasik anlamda, yani taş, metal,
tahta gibi maddelerden şekil ve suret verilerek yapılan heykeller
için kullanacağız. İlk bakışta insan, bu tür putlara tapınmanın
eski toplumların ya da günümüzde bilim ve teknolojinin ulaşmadığı
bazı ilkel totemci kabilelerin adeti olduğu hissine kapılabilir.
Ancak bu olayı göründüğü kadar basite indirgemek doğru değildir.
Çünkü bu tür bir şirkin özünde bu heykellerin temsil ettikleri kişiler
ya da kavramlar yatar. Bu nedenle, puta tapanlar genelde bu putların
bizzat kendilerinden ziyade, onların çağrıştırdıkları düşünce, zihniyet
ve yaşam biçimini benimserler. Bu şekilde, yol gösterici, hüküm
koyucu, koruyucu, kurtarıcı olarak Allah'a ortak koştukları varlıkları,
yonttukları heykellerde ölümsüzleştirmeye çalışırlar. Sonuçta putları
yontmanın temelinde sembolik bir mantık yatar.
Yontulan putlar aslında şirk koşulan varlığı, kişiyi
ya da kavramı temsil ederler. Bu nedenle aslıyla aynı saygı ve hürmete
tabi tutulurlar. Gerçekte şirk koşulan ise bunların temsil ettikleri
mana ve zihniyettir. Kuran'da, Hz. İbrahim'in müşrik kavminin de
benzer şekilde temsili heykeller yontarak bunlara taptıkları şöyle
haber verilir:
Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin, karşılarında
bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir? "Biz atalarımızı
bunlara tapıyor bulduk" dediler. (Enbiya Suresi, 52-53)
Ayetlerden anlaşıldığı gibi bu tür tapınmalar insanlara
atalarından miras kalmaktadır. Dolayısıyla puta tapmak, gerçekte
ne kadar mantıksız bir hareket olsa da, çocukluktan itibaren alınan
telkinler sonucunda en modern toplumlarda bile yadırganmayacak sosyal
bir davranış biçimi haline gelebilmektedir.
Yontulan putların bir özelliği de zamanla bunların, temsil
ettikleri kişi ya da kavramla aynı vasıfta tutulmaya başlanmasıdır.
Örneğin Hindistan'da başlangıçta Buda'nın şahsı ilahlaştırılmıştır.
Daha sonra kendisini temsilen heykelleri yapılarak hatırası ve düşünce
sistemi korunmaya çalışılmıştır. Bugün ise bizzat bu heykeller ilahlaştırılmış
ve insanların tapındıkları, hürmet ettikleri, dua ettikleri, yardım
istedikleri putlar haline gelmişlerdir. Dünyanın pek çok yerinde
benzer mantıkta çeşitli puta tapınma şekilleri mevcuttur.
Tarihi kayıtlarda, Kuran'ın indirildiği dönemde de Arapların
çok sayıda ve çeşitte putlarının olduğu yer alır. Nitekim Kuran
ayetlerinde de onların bu durumları tarif edilmektedir. Tarihi belgeleri
incelediğimizde bu putların aslında belirli kavramları temsil ettiklerini,
bir nevi simge niteliğinde olduklarını da açıkça görürüz. Yani aslında
Arap toplumu da sanıldığı gibi yalnızca taştan, tahtadan yontulmuş
şekillerin, heykellerin bizzat kendisine tapmıyordu. Onun temsil
ettiği anlama tapıyordu. Örneğin bu putlar güç, para, kadın, bereket
gibi anlamlar taşıyordu. Dolayısıyla müşrikler de bu anlamlara yani
güce, paraya, kadına vb. tapıyorlardı. Bu mantıkla bakıldığında
putların aslında günümüz toplumlarının taptığı ve dine karşı tercih
ettikleri değerlerden çok da farklı şeyler olmadıkları anlaşılır.
Bu nedenle müşriklerden, putperestlerden bahsederken onları çok
ilkel kabileler, çok ilkel insanlar olarak görmek hatalı olur. Geçmişte
yaşamış putperestler de günümüz insanları gibi normal insanlardı;
Allah'ın varlığını biliyorlardı, fakat para, güç, zenginlik, kadın
gibi kavramlara haddinden fazla değer vererek, onları ilahlaştırdıkları
için putperest olmuşlardı.
Kuran'da putperestlikle ilgili verilen örneklerden bir
diğeri de yine İsrailoğulları ile ilgilidir. Hz. Musa ile birlikte
Firavun'un kavminden kurtulan İsrailoğulları yolculukları sırasında
puta tapan bir kavimle karşılaşmışlar ve Musa Peygamberden kendilerine
aynı şekilde bir put yapmasını istemişlerdir. Bu durum Kuran'da
şöyle bildirilir:
İsrailoğullarını denizden geçirdik. Putları önünde
bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler
ki: "Ey Musa, onların ilahları (var; onların ki) gibi, sen de bize
bir ilah yap." O: "siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz"
dedi. Onların içinde bulundukları şey (din) mahvolucudur ve yapmakta
oldukları şeyler (ibadetler) de geçersizdir." (Araf Suresi, 138-139)
Görüldüğü gibi İsrailoğulları cahilce bir tavır gösterip,
gözleriyle gördükleri, önünde eğilecekleri, belki de gösterişli
törenler yapacakları bir ilah istemektedirler. Bu durum onların
Allah'ı kadrini takdir edemediklerinin ve kavrayamadıklarının göstergesidir.
Hz. Musa kendilerine gerçeği açıkladığı halde peygamberleri yanlarından
ayrılır ayrılmaz hemen kendilerine putlar edinmişlerdir. Bu, çok
büyük bir sapkınlıktır. Nitekim bu davranışlarının ardından pişmanlığa
kapıldıkları, Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
(Tura gitmesinin) Ardından Musa'nın kavmi süs eşyalarından
böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tapılacak ilah) edindiler.
Onun kendileriyle konuşmadığını ve onları bir yola da yöneltip-iletmediğini
(hidayete erdirmediğini) görmediler mi? Onu (tanrı) edindiler de,
zulmedenler oldular.
Ne zaman ki (yaptıklarından dolayı pişmanlık duyup,
başları) elleri arasına düşürüldü ve kendilerinin gerçekten şaşırıp-saptıklarını
görünce: "Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa
kesin olarak hüsrana uğrayanlardan olacağız" dediler. (Araf Suresi,
148-149)
Ancak Allah'ın buzağıyı ilah edinenlere verdiği cevap
şöyledir:
Şüphesiz, buzağıyı (tanrı) edinenlere Rablerinden
bir gazab ve dünya hayatında bir zillet yetişecektir. İşte biz,
'yalan düzüp-uyduranları' böyle cezalandırırız. (Araf Suresi, 152)
Yukarıdaki ayetten de anlaşılmaktadır ki Allah Kendisine
şirk koşanları dilediği takdirde affetmemektedir. Çünkü ayette de
ifade edildiği gibi Allah'a şirk koşanlar aslında yalan düzüp uydurmaktadırlar.
Bir ve tek olan ilahın Allah olduğu apaçık bir gerçekken, onlar
sahte ilahlar edinmektedirler. Bu uydurma ilahların önünde bel büküp
eğilmek ise Allah'a karşı işlenmiş çok çirkin bir suçtur.
Cinlere tapanlar
İnsanların Allah'a ortak koştukları varlıklardan biri
de cinlerdir. Cinler, yaratılış bakımından insanlardan farklı bir
yapıya sahiptirler. Kuran ayetlerinde cinlerin, insanın aksine,
topraktan değil, ateşten yaratıldıkları belirtilmiştir. (Rahman
Suresi, 15) Cinler her zaman gözle görünmedikleri, insanlardan farklı
birtakım güç ve özelliklere sahip oldukları için onlarla muhatap
olan bazı cahil ve zayıf karakterli kimseler, cinleri gözlerinde
büyütüp onlardan medet ummaya başlarlar. Cinlerin, sanki Allah'tan
bağımsız varlıklarmış gibi kendilerine ait güçleri olduğunu sanır,
onlardan yardım umar, onların himayesine girer, onlardan korkar,
onlara bağlanırlar. Kısaca onları ilah edinirler. Bu durum ayetlerde
şöyle haber verilir:
"Bir de şu gerçek var: İnsanlardan bazı adamlar,
cinlerden bazı adamlara sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını
arttırırlardı." (Cin Suresi, 6)
Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa onları O yaratmıştır...
(Enam Suresi, 100)
Oysa, cinler de tüm yaratılmışlar gibi Allah'ın kullarıdır.
Allah'ın kendilerine verdiği dışında hiçbir güç ve bilgileri yoktur.
İnsanlar gibi müminleri ve kafirleri vardır. Bu dünyada imtihan
olur, ahirette de imani durumlarına göre cennete veya cehenneme
gönderilirler. Kuran'ın birçok ayetinde, özellikle de Cin Suresi'nde
cinlerle ilgili önemli bilgiler verilmiştir. Bu ayetlerin birinde
Allah cinlerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet
etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)
Görüldüğü gibi cinlerin yaratılış amacı Allah'a kulluk
ve ibadet etmektir. Yani cinler de aynı insanlar gibi Allah'ın yaratmasıyla
hayat bulan, her an Allah'a muhtaç olan varlıklardır. Bu nedenle
onların kendilerine özgü birtakım fiziksel özelliklerinin büyüsüne
kapılarak onları ilahlaştırmak, emirlerine girmek son derece akılsızca
ve sapkınca bir tutum olur.
Bütün bu gerçeklere rağmen cinlerin tesiri altında kalan,
cinleri Allah'a ortak koşarak bu yolla kibirini tatmin eden pek
çok insan gelip geçmiştir. Ancak cinlere ayrı bir güç ithaf eden,
onlara müstakil bir benlik veren, onları Allah'tan bağımsız güçlere
sahip zanneden hatta onları Allah'a ortak gören insanlar büyük bir
hüsrana uğrayacaklar ve şirk içinde olduklarını anlayacaklardır.
Allah Kuran'da bu tür insanların ahiretteki durumlarını şöyle haber
verir:
Onlar, kendisiyle (Allah ile) cinler arasında bir
soy-bağı kurdular. Oysa andolsun, cinler de onların gerçekten (azab
için getirilip) hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir. Onların
nitelendirdiklerinden Allah yücedir. (Saffat Suresi, 158-159)
Allah cinlerden kafir olanlar ile onların saptırdıkları
kimselerin ahiretteki durumlarını bir başka ayette şöyle açıklamaktadır:
Onların tümünü toplayacağı gün: "Ey cin topluluğu
insanlardan çoğunu (ayartıp kendinize kullar) edindiniz" (diyecek).
İnsanlardan onların dostları derler ki: "Rabbimiz, kimimiz kimimizden
yararlandı ve bizim için tesbit ettiğin süreye ulaştık." (Allah)
Diyecek ki: "Allah'ın dilediği dışta olmak üzere, ateş sizin içinde
süresiz kalacağınız konaklama yerinizdir." Şüphesiz Rabbin, hüküm
ve hikmet sahibi olandır, bilendir. (Enam Suresi, 128)
Hevasını ilah edinenler
Kuran'da bahsedilen, insanların ilah edindikleri kavramlardan
biri de "heva"dır. Heva, 'nefsin arzu ve hevesleri, istek ve tutkuları'
anlamına gelir. Hevanın ilah edinilmesi de insanın kendi nefsinin
isteklerini Allah'ın emir ve isteklerinden önde tutması ile olur.
Hevanın ilah edinilmesi gerçekte bütün müşriklerin içinde bulunduğu
bir sapkınlıktır. İster heykellere tapsın, ister cinlere tapsın,
isterse başka kimselere ya da varlıklara tapsınlar, tüm şirk koşanlar
aynı zamanda nefislerinin arzu ve emirlerini yerine getirmeye çalışırlar.
Ancak buraya kadar saydığımız putlara tapmayıp yalnızca hevasına
tapan kimseler de günümüz toplumunda büyük bir çoğunluğu oluştururlar.
Nefsin istekleri sınırsızdır ve bunların hepsinin tatmin
edilmesini ister. Bu nedenle de kişiyi Allah'ın sınırlarını aşmaya,
Allah'ın emir ve yasaklarını çiğnemeye zorlar. Kuran'da nefsin bu
yönü vurgulanmış ve Hz. Yusuf'un sözleriyle nefsin bu yönü şöyle
açıklanmıştır:
"... Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini
esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi,
53)
Örneğin nefis çok zengin olmak, sınırsız mal, mülk ve
servet elde etmek ister. Bunu helal ve meşru yollardan elde etme
imkanı yoksa, gayri meşru yolları tercih etmekten de çekinmez. O
yüzden nefis insana, bu arzusuna ulaşmak için hırsızlık yapmayı,
sahtekarlıklar düzenlemeyi, insanların mallarını haksızlıkla yemeyi,
malı yığıp biriktirmeyi, faiz almayı ve bunlara benzer yöntemleri
kullanmayı emreder. Oysa bunların tümü Allah'ın haram kıldığı fiillerdir.
Bir yandan da nefis insana malının bir bölümünü infak etmek, sadaka,
zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı ibadetlerden mümkün mertebe
kaçınmayı, böylece malının eksilmesini önlemeyi telkin eder. İman
eden bir kimse Allah'ın emirlerine uyar ve haram kıldıklarından
kaçınır. Hevasını ilah edinen kimse ise bunun tersine, nefsinin
emrine uyar, Allah'ın yasaklarını çiğner, emirlerini de yerine getirmez.
Şehvet de nefsin sınırsız istek ve tutkuları arasındadır.
Nefis, zina yapmakta bir sakınca görmez hatta kişiyi buna zorlar.
Oysa zina müminlere haram kılınmıştır. Allah'ın haram kıldığını
bile bile kasıtlı olarak zina yapan ve bunda sakınca görmeyip pişman
olmayan, tevbe etmeyen kimse açıkça hevasını ilah edinmiş, onu Allah'a
şirk koşuyor demektir. Bundan dolayıdır ki, bu tür kimseler ayette
müşriklerle (yani putlara tapmayı din olarak benimsemiş kişilerle)
bir sayılmıştır:
Zina eden erkek, zina eden ya da müşrik olan bir
kadından başkasını nikahlayamaz; zina eden kadını da zina eden ya
da müşrik olan bir erkekten başkası nikahlayamaz. Bu, mü'minlere
haram kılınmıştır. (Nur Suresi, 3)
Nefsin hevası, yani arzu ve tutkuları saymakla bitmeyeceği
için bu örnekleri çoğaltmak da mümkündür. Ama insan artık heva ve
hevesine göre yaşamayı bir hayat şekli haline getirdiyse, nefsi,
kendisini istediği yöne rahatlıkla yönlendirebiliyorsa, buna karşın
bu kişi nefsiyle mücadele etme gayreti dahi göstermeden ona teslim
oluyorsa, Allah'ın koyduğu sınırları nefsinin emriyle kolayca aşabiliyorsa
bu kişi heva ve hevesini gerçekten ilah edinmiş demektir. O artık
kendi ilahına yani nefsine tapıyor, o ne derse onu yapıyor, onun
emirlerinden dışarı çıkmıyor demektir. İşte böyle bir kişinin bir
müddet sonra diğer müşrikler gibi nefsinin esiri olması sebebiyle
aklı ve basireti gider, vicdanı körelir, dolayısıyla hayvanlardan
daha aşağı bir duruma düşer. Nefislerini ilah edinenlerin bu durumu
Kuran'da şöyle tarif edilir:
Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni
gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların
çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar,
ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın
(ve aşağı) dırlar. (Furkan Suresi, 43-44)
Hevasını ilah edinme günümüz toplumlarında en yaygın
olan şirk türüdür. Sosyeteden iş dünyasına, sıradan halktan sanat
dünyasına kadar toplumun geniş bir kesimi büyük ölçüde Allah'tan,
dinden habersiz, hırslarını, arzularını, tutkularını tatmin etmede
sınır tanımayan ve bütün ömrünü bu uğurda harcayan bireylerden oluşmuştur.
Bu insanların yegane gayeleri, makam-mevki sahibi olmak, para ve
mal peşinde koşup servet yığmak, nefislerinin her türlü isteğini
sınırsızca tatmin edebilmektir. Ama hemen eklemek gerekir ki para
kazanmak, mal mülk sahibi olmak tek başına kötü bir alamet olarak
algılanmamalıdır. Yanlış olan insanın bunları yaparken nefsinin
esiri olması, bunu tamamen nefsani bir tutkuya ve ihtirasa dönüştürmesi
ve en önemlisi bunu yaparken Allah'ın koyduğu sınırlardan taviz
vermesidir. Yani müşriklikten kasıt, Allah'ın dinini yaşamaktansa,
Allah'ın koyduğu emir ve yasakları uygulamaktansa nefsinin arzularını
yerine getirmeyi tercih etmektir. Bu tür insanların gözlerinin önünde
sanki bir perde vardır. Öyle ki kendilerini yaratanı, ne için yaratıldıklarını
ve ahiretin varlığını düşünmezler. Bu konumda olan insanların vicdanlarının
ve şuurlarının kapandığı bir başka ayette şöyle bildirilir:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın
bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği
ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan
sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor
musunuz? (Casiye Suresi, 23)
Müşrikler akıl ve vicdan kullanmadıkları için belli temel
gerçekler hakkında sağlıklı değerlendirme yapacak yetenekleri kaybolmuştur.
Din konusunda mantıklı düşünebilecek ve doğruyu bulabilecek anlayışları
kalmamıştır. Kuran'da Kehf kıssasında bahsi geçen, gözünü mal ve
dünya hırsı bürümüş bahçe sahibinin Allah'ın kudreti ve ahiretin
varlığı konusundaki anlayışsızlığı, şirk koşanların her devirde
içine düştükleri akıl ve mantık zaafiyetini göstermesi açısından
çok önemli bir örnektir. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine
iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin
arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş,
ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında
bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri
de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben,
mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da
daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak bağına girdi: "Bunun
sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi. "Kıyamet saatinin
kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam,
şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." (Kehf Suresi,
32-36)
Bu müşrik bahçe sahibinin durumu, dinden uzak, Allah'ı
gereği gibi takdir edemeyen, ahirete inanmayan günümüz insanının
durumunu çok özlü bir biçimde tarif etmektedir. Bu tür insanlar
sonsuza dek yok olma düşüncesinin korkunçluğuna karşı mutlu ve hoşnut
olacaklarını umdukları bir öbür dünya anlayışına "ihtimal vererek"
kendilerini teselli ederler. Ama gerçek anlamda ölümden sonra yaşama
yani ahirete iman etmedikleri için de hiçbir hazırlık yapmaz, bunun
gereklerini yerine getirmezler.
Burada önemli bir noktaya daha dikkat çekmekte yarar
vardır. Nefsin arzu ve istekleri, heves ve tutkuları sınırsızdır
demiştik. Bu durum yalnızca inkarcılar için geçerli değildir; müminlerin
nefisleri de onlara kötülüğü emreder. Allah insanları imtihan etmek
ve kimin nefsinin emirlerine uyup da hevasını ilah edindiğini, kimin
de nefsine hakim olup yalnızca Allah'ın emirlerini gözettiğini ortaya
çıkarmak için nefiste böyle bir özellik yaratmıştır. Hevalarını
bu dünyada tatmin edebilmek için Allah'ın sınırlarını göz ardı eden
müşrikler bu imtihanı kaybederler. Ve nefislerini Allah'ın rızasına
tercih etmelerinden dolayı sonsuz azaba mahkum olurlar. Onların
bu durumları Kuran'da şöyle anlatılır:
… (onlara şöyle denir:) "Siz dünya hayatınızda
bütün 'güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla
yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz
(istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı
bir azab ile cezalandırılacaksınız." (Ahkaf Suresi, 20)
Bu dünyada Allah'ın emirlerini herşeyden üstün tutan,
nefislerinin emrettiği kötülüklere uymayan müminler ise ahirette,
hem Allah'ın hoşnutluğuna, hem de bir mükafat olarak nefislerinin
her türlü isteklerini meşru şekilde tatmin edebilecekleri cennetlere
kavuşurlar. Bu müjdeyi haber veren ayet şöyledir:
Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle
dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı
herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız. (Zuhruf Suresi, 71)
Kendilerini ilahlaştıranlar
Toplumda yaygın olarak görülen şirk türlerinden biri
de insanın kendisini ilahlaştırmasıdır. İlk anda belki böyle bir
insan modeline çok ender rastlanıldığı zannedilebilir. Oysa bu tür
insanlara günümüz toplumlarında çok sık rastlamak mümkündür. Pek
çok insan belki de yaşadığı bu tehlikeli durumun adını koyamamaktadır,
ancak samimi olarak değerlendirildiğinde bunun ne derece isabetli
bir teşhis olduğu anlaşılabilir.
Örneğin insanların birçoğu kazandığı başarıları, sahip
olduğu üstün özellikleri, zekasını, güzelliğini, soyunu, zenginliğini,
mallarını, rütbesini, mevkisini vb. özelliklerini kendi eseriymiş
gibi düşünür ve bundan dolayı da kibirlenir. Üstelik bu sayılan
özelliklerin birden fazlasına sahipse bu kibirin boyutları daha
da artar. Bütün bunların kendisinden kaynaklandığına, kendi başarısı
olduğuna son derece emindir. Bu yüzden diğer insanları küçümseyebilir,
onları aşağılayabilir, kendisini sahip olduğu bu özellikler nedeniyle
üstün görebilir.
Bu tarz insanlar bulundukları ortamda enaniyetli ya da
diğer ifadeyle kibirli tavırlarıyla dikkat çekerler. Bu durum aslında
Allah'a karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü insana sahip olduğu herşeyi
veren Allah'tır. Güzellik Allah'ın tecellisidir, dolayısıyla Allah'ın
güzelliğidir, övülmesi gereken varlık da doğal olarak Allah'tır.
Örneğin bir tabloya bakıldığında resmin güzelliği karşısında asıl
övülmesi gereken tabloyu yapan ressamdır, tablo kendi kendine var
olmamıştır. Benzer şekilde o insana sahip olduğu güzelliği veren
de Allah'tır ve bu nedenle övülmesi gereken yine Allah'tır.
Mal, mülk için de aynı şekilde düşünmek gerekir. Malın
asıl sahibi Allah olduğuna göre, kişinin sahip olduğu hiçbir şeyde
övünç payı olamaz. Allah dilediği anda güzelliği de malı da rahatça
geri alabilir; bu, Allah için son derece kolaydır. Bu nedenle bir
insanın aslında kendisine ait olmayan bir şeyle övünmesi, bundan
dolayı kibirlenmesi büyük bir hatadır. Doğrusu ise malın ve güzelliğin
sahibinin Allah olduğunu bilmek ve tümü için Allah'a şükretmektir.
Kuran'da Süleyman Peygamberle ilgili anlatılan bir kıssada Hz. Süleyman'ın
sahip olduğu atlara ve mallara olan güçlü sevgisinin kaynağı şöyle
açıklanır:
Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik. O, ne güzel
kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi. Hani ona
akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla
toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu. O da demişti ki: "Gerçekten
ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih
ettim." (Sad Suresi, 30-32)
Bu konuda Kuran'dan verilen bir başka örnek ise Zülkarneyn
ile ilgilidir. Bilindiği gibi Zülkarneyn'e Allah güç, imkan ve nimet
vermişti. Ye'cuc ve Me'cuc tehlikesine karşı kendisinden bir kavim
yardım istediğinde hemen onlara yardım etmişti. Gerçekten Zülkarneyn
zoru başardığı ve bozgunculuğu önlediği halde bu büyük başarısından
kendisine pay çıkarmamış tam tersine Allah'ı yüceltmiştir. Onun
bu üstün ahlakı ayette şöyle haber verilir:
Dedi ki: "Bu benim Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin
va'di geldiği zaman, O, bunu dümdüz eder; Rabbimin va'di haktır."
(Kehf Suresi, 98)
Açıkça görüldüğü gibi mümin tavrı daima Allah'a yönelen,
O'nun karşısındaki aczini bilen ve herşeyin asıl sahibinin Allah
olduğunu bilerek, Allah'a karşı bunun tevazusunu yaşayan bir modeldir.
Buraya kadar incelediğimiz Kuran ayetlerinden de anlaşıldığı
gibi, şirki yalnızca, elle yontulmuş birtakım heykelciklere secde
etmek şeklinde algılamak çok dar ve basit bir bakış açısı olacaktır.
Bu tür bir mantığı ancak müşrikler kendilerini temize çıkarmak amacıyla
kullanırlar. Bu kişiler şirk kavramının İslam'ın gelmesinden sonra
Kabe'deki putların kırılmalarıyla ortadan ebediyen kalktığını zannederler.
Oysa Kuran'da şirki ayrıntılarıyla tarif eden ve müminleri
şirkten şiddetle sakındıran çok sayıda ayet vardır. Kuran'ın hükmü
kıyamete kadar geçerli olduğuna göre bu ayetler pek çok hikmete
yönelik olarak insanlara indirilmiştir.
Kuran'da, din adına ortaya çıkıp da hak dinde olmayan
birtakım hükümler, emirler, helaller ve haramlar koyan bir müşrik
kesimden bahsedilir.
Bu müşrik kesim bir sonraki bölümde daha kapsamlı bir
biçimde incelenecektir.
|