Tebliğ Yaparken İzlenecek Yöntemler

Giriş
Kuran'da Tebliğ
Tebliğ Yaparken İzlenecek Yöntemler
Tebliğ Yapan Elçilere Gösterilen Tepkiler
Kuran'da Tartışma
İnkarcıların Müminlerle Tartışmaları
İnkarcıların Kendi Aralarında Tartışmaları
Yahudilerle Hıristiyanların Tartışmaları
Müminler Arasında Tartışma Çıkarmaya Çalışanlar
Tartışmacılara Kuran'dan Cevaplar
Cehennem Ehlinin Aralarındaki Tartışmalar
Kuran'da Sohbet

Tebliğde nelerin anlatıldığı kadar, bunların nasıl anlatıldığı da önemlidir. Tebliğ yapan kişinin görevi, sadece Kuran ayetlerini birbiri ardına okumak, imani konuları anlatmak ve karşısındakine "iman et" demekten ibaret değildir. Tüm bunların yanında, karşı tarafı en çok hangi üslubun, hangi anlatım tarzının etkileyeceğini hesap etmeli, konuşurken sürekli karşı tarafın verdiği tepkileri dikkatle izleyerek, onun anlayıp anlamadığını kontrol etmeli, eğer bir eksiklik varsa buna göre daha yeni bir yöntem belirlemelidir.

Kuşkusuz tebliğin sonuç vermemesi, karşı tarafın inkarda direnmesi de mümkündür. Bu durumda tebliğin hangi noktaya kadar sürdürüleceği, hangi noktada kesileceği ve akabinde ne yapılacağı da önemli sorulardır.

Kuran'da, tüm bu konularda müminlere yol gösterilmektedir. Ayetlere baktığımızda Resullerin tebliğ sırasında birbirlerinden farklı yöntemler izlediklerini, şartlara ve karşılarındaki kişilere göre farklı anlatım yöntemleri geliştirdiklerini görebiliriz.

1. TEBLİĞE UYGUN KİŞİYİ TEŞHİS ETMEK

Tebliğ yapan bir kişinin öncelikle bilmesi gereken şey her tebliğ yaptığı kişinin ilk anda iman etmeyebileceğidir. İnsanlar gerek o ana kadar aldıkları eğitim gerekse çevrelerinin etkisi nedeniyle kendilerine yapılan bu tebliğe olumsuz tepki verebilir, hatta dinlemeyi dahi reddedebilirler. Her insanın duyduğu anda iman edeceğini düşünmek saflık olur. Bu nedenle de tebliğ yaparken ilk yapılması gereken şey fıtraten dine eğilimi olan ve vicdanlı kişileri seçmektir. Buna karşın, her türlü tavrı ile dine muhalif olan ve kendini beğenmiş, kibirli tavırlar sergileyen bir kimseye tebliğ yapmaya çalışmanın bir önceliği yoktur. Allah, kitabında şöyle buyurur:

Çünkü gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. Ve sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin; sen ancak, ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin, işte müslüman olanlar bunlardır. (Neml Suresi, 80-81)

Bir başka surede yine iman edecek ve etmeyecek olanlar arasındaki fark şöyle anlatılır:

Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur; artık inanmazlar. Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelere kadar (dayanan) halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır. Biz önlerinde bir sed, arkalarında bir sed çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler. Kendilerini uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar. Sen ancak, zikre (Kur’an’a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah’)a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele. (Yasin Suresi, 7-11)

Mümin, tebliğ yapmaya karar verirken, bu kıstaslara göre düşünmek durumundadır. Eğer muhatap olduğu kişide herhangi bir vicdan ya da samimiyet işareti görmüyorsa, tebliğde ısrar etmek zaman kaybı olacaktır. Çünkü birçok ayette vurgulandığı gibi, insanların çoğu iman etmezler. Müminin görevi, bu çoğunluğun arasında yaşayan, ancak kalbi imana yatkın olan nadide kişileri bulup, onları iman etmeye davet etmektir.

2. KİŞİ HAKKINDA KANAAT OLUŞANA DEK TEBLİĞ YAPMAYI SÜRDÜRMEK

Üstte anlattığımız kıstasa rağmen, bir insanın imana yatkın olduğu sanılabilir, bunun üzerine tebliğe başlanabilir. Ancak tebliğ yaparken kişinin tepkilerinden, yorumlarından, verdiği karşılıklarından dine bakış açısı hemen anlaşılabilir. O nedenle, eğer bu kişinin samimiyeti hakkında bir işaret yoksa, tebliği kişi hakkında bir kanaat oluşana kadar sürdürmek gerekir. Bu noktada, eğer konuşulan kişinin dine eğilimi olmadığı anlaşılırsa, müminler değerli zamanlarını daha yararlı işlere ve yeni tebliğ faaliyetlerine harcamak üzere tebliğ yapılan kişiden ayrılırlar.

Bu noktada unutulmamalıdır ki, müminin başarısı tebliğ yapılan kişinin iman etmesi ya da etmemesiyle ölçülemez. Müminin görevi sadece dini tebliğ etmektir, hidayeti vermek ise sadece Allah’a mahsustur. Müminin başarısı ancak tebliğ faaliyetini tam anlamıyla, Allah’ın istediği gibi yerine getirmesiyle ölçülebilir. Tebliği gerektiği yerde kesip, daha yararlı bir işe yönelmek ise, yine Allah’ın rızasına uygun bir harekettir. Mümin, imana karşı direnen kişiden, Hz. Hud’un kavmine söylediği aşağıdaki söz gibi bir tavırla yüz çevirmelidir:

"Buna rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, herşeyi gözetleyip-koruyandır." (Hud Suresi, 57)

3. KİŞİNİN TEPKİLERİNİ, SAMİMİYETİNİ İNCELEMEK

Tebliğ yapan mümin, konuştuğu kişiyi sık sık inceleyip tartmalı, karşısındakinin anlatılanlara verdiği tepkileri dikkatle incelemelidir. Kişinin anlayış durumuna göre bazen konuyu, üslubunu ya da anlatım yoğunluğunu değiştirmesi, veya onun ruh haline, anlama kapasitesine göre belli bir ayar yapması gerekecektir. Ancak bu şekilde tebliğde bir manevra imkanı sağlanabilir ve tebliğ yapılan kişiye faydalı, en uygun tavır belirlenmiş olur. Bu yolla kişinin samimiyeti de ölçülür. Eğer dini öğrenme eğilimi varsa konuşulur, fakat menfaat elde etme gibi farklı bir düşüncesi varsa ya da samimiyetsiz olduğuna kanaat getirilmişse anlatmakla vakit kaybedilmez.

Bir konu anlattıktan ya da bir bilgi verdikten sonra karşı tarafın tepkisini gözlemlemek ve bir sonraki anlatılacak konuyu da ona göre belirlemek, Kuran’da Hz. Süleyman’ın kullandığı bir yöntem olarak bildirilir. Hz. Süleyman, ordusundaki Hüdhüd’ün aracılığı ile Sebe Melikesi’ne bir mektup yollarken Hüdhüd’e şu emri verir: "Bu mektubumla git, onu kendilerine bırak sonra onlardan (biraz) uzaklaş, böylelikle bir bakıver, neye başvuracaklar?" (Neml Suresi, 28)

4. KİŞİNİN İMANI GÜÇLENMEDEN, İBADETE DAİR TEKLİFLER YAPMAMAK

Dini yeni tanıyacak insanların öncelikli olarak, Allah’a ve ahiret gününe iman etmesinin sağlanması gerekir. Çünkü dinin gereklerini yapması için, bunların mantığını kavraması, bu ibadetleri şuurlu ve istekli olarak yapması gerekir. Bu şekilde olmazsa, taklidi bir şekilde, ne yaptığının farkında olmadan yapabilir veya mantığını bilmediği için yapmak istemeyebilir. Bu nedenle kişiyi dinin ibadetlerini uygulamak isteyeceği, anlayacağı imani seviyeye getirmek önceliklidir. Bu zaman süreci içerisinde o sorana kadar veya uygulayabileceği kanaati oluşana dek, ibadete yönelik teklifler getirilmeyebilir. Zaten Allah'a samimi bir kalple iman eden ve ahiret gününe inanan bir insan da zaman içinde, Kuran'da bildirilen ibadetleri yerine getirmeyi kendiliğinden isteyecektir.

5. MÜMİNLERİN GÜÇ VE İHTİŞAMINI HİSSETTİRMEK

Cahiliye toplumunda, dinin yalnızca fakir insanlara hitap ettiği yönünde yaygın bir batıl inanç vardır. Bu kuşkusuz bir safsatadır, çünkü İslam, tüm insanları aynı yola, Rableri olan Allah’ın yoluna davet etmektedir. Ancak cahiliyedeki bu yanlış inancın yıkılması için, kimi zaman "fiili" örneklere ihtiyaç vardır. Dünyanın en çarpıcı nimetlerine ulaşmışken, büyük bir ihtişam ve güce sahipken, ihlaslı bir biçimde İslam’ı yaşayan ve söz konusu imkanlarını da din yolunda kullanan müslümanlar, cahiliyenin ön yargılarının kırılması için en iyi örneği oluştururlar.

Dahası, insanlarda güce, zenginliğe ve ihtişama karşı hayranlık besleme eğilimi vardır. Güzel ahlaklı, samimi, ancak maddi yönden güçlü olmayan müslümanlardan uzak durup, sırf zengin oldukları için basit ve ahlaksız insanlara rağbet etmelerinin, onlara özenip onlar gibi olmaya çalışmalarının nedeni budur. Ancak müminlerin inkar edenlerden de büyük bir zenginlik ve ihtişam içinde görünmeleri, inkarcıların elindeki bu "psikolojik" avantajı müminlerin lehine döndürecektir.

Kuran’da Hz. Süleyman’ın güç ve ihtişamını ve bunları tebliğde kullanışının özellikle vurgulanmasının nedenlerinden biri de budur. Ayette Hz. Süleyman’ın mülkünden etkilenen Sebe Melikesi’nin teslim oluşu şöyle anlatılır:

Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman’la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum." (Neml Suresi, 44)

Hz. Süleyman’ın yaptığı gibi, Allah’ın verdiği nimetlerin, Allah’ın dinini tanıtmada bir etki aracı olarak kullanılması da bir ibadettir. Hz. Süleyman yaptırdığı birçok sanat eserini bu amaç için kullanmıştır. Diğer müminler de, sahip oldukları güç ve ihtişamı, dinin tanıtılması yolunda önemli bir etki aracı olarak kullanabilirler.

6. ANLATILANLAR HAKKINDA DÜŞÜNDÜKLERİNİ SORMAK

Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, tebliğ yalnızca bir "anlatma" işi değildir. Karşı tarafın fikirlerinin öğrenilmesi, sorularına cevap verilmesi, aklına takılan konuların delillerle ortadan kaldırılması gerekir. Bu nedenle, anlatım sırasında sık sık karşı tarafın fikri sorulmalı, ikna olup olmadığı noktalar belirlenmeli ve ona göre yeni bir konuya ya da üsluba geçilmelidir.

Kuran’da Resullerin kullandıkları yöntemlere baktığımızda da, soru yoluyla muhatap oldukları kavmin düşüncesini öğrendiklerini görürüz. Kavmine "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz?..." (Hud Suresi, 88) diye soran Hz. Şuayb bunun bir örneğidir. Hz. İbrahim ise ard arda gelen sorularla kavmine tebliğ yapar:

Andolsun, bundan önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.

Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?

"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.

Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz."

'Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?"

"Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim."

"Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım."

Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.

"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler.

"Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler.

Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar."

Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?"

"Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."

Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler.

Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin."

Dedi ki: "O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?”

"Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 51-67)

Tebliğ yapan mümin, anlattıklarının etkisini ölçmek, ne yönde anlatıma ağırlık vereceğini tesbit etmek ve konuştuğu kişinin düşünce seyrini takip etmek için ara ara sorular sormalıdır. Karşısındakinin ilerleme kaydedip kaydetmediğini ölçmeli, anlatılanlar hakkında ne düşündüğünü öğrenmelidir. Bunu yaparak kişinin hem samimiyetini ölçmüş , hem de neyi nasıl anlatacağını tayin etmiş olur.

7. KİŞİNİN KARAKTERİNE EN UYGUN VE EN ETKİLİ ANLATIM METODUNU KULLANMAK

Tebliğde etkileyicilik, anlatılanların doğruluğunun yanında, anlatım çarpıcılığı ile de gerçekleşmektedir. Nitekim Kuran’da "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır..." (Nahl Suresi, 125) hükmü verilir.

Anlatılmak istenen şeyin üzerinde önemle durup, konunun etkili örneklerle, tam kişinin ihtiyacını karşılayacak şekilde anlatılması bunun bir şeklidir. Bununla beraber, herkesin farklı karakteri ve değişik ihtiyaçları olacağından herkese aynı tarz konuşma üslubu ve hitap tarzı kullanılmaz. Bu nedenle farklı kişilere farklı üsluplar kullanılabileceği gibi aynı kişiye farklı anlatım metodları uygulamak da etkili olacaktır. Örneğin, gerektiğinde bir konuyu uzun uzun detaylarıyla anlatmak yararlı olabilir; bazen de ara ara konu açıp kısa ve vurucu anlatımlar yapılabilir. Bu metodlar, karşıdaki kişinin algılama durumu, ruh hali ve hangi şekilde daha çok etkileneceği tespit edilerek yapılır.

8. KİŞİYİ DÜŞÜNMEYE SEVK ETMEK

Soru sormanın amacı karşı tarafın fikrini öğrenmek olduğu gibi, onu belli bir konu üzerinde düşünmeye yöneltmek de olabilir. Bu ikincisi tebliğ yaparken son derece etkili bir yöntemdir.

Cahiliye toplumunun en önde gelen özelliği, Kuran’da kast edildiği şekilde düşünmeyi bilmemeleridir. Hayatın gerçek anlamı hakkında düşünmezler de, sadece kazanacakları parayı ya da yapacakları gösterişi düşünürler. Hiçbiri, evrenin nasıl var olduğu, sahip oldukları bedenin kimin tarafından yaratıldığı, ölümle birlikte insanın nereye gittiği gibi temel imani konular hakkında düşünmezler. Düşünceleri sadece kişisel çıkarları üzerine kuruludur.

İşte bu nedenle kişiyi mutlaka düşünmeye sevk etmek gerekir. Hem içinde yaşadığı sistemin çarpıklığını görmesi, hem de temel imani konuları kavraması için hayati derecede önemlidir bu. Düşünmek insanın kendi kendine bazı sorular sormasına, eksikleri fark etmesine ve içinde bulunduğu durumdan sıkıntı duymasına neden olacaktır. Bunun sonucu ise doğruyu ve gerçeği aramak olacaktır. Nitekim Kuran'ın üslubunda da insanların düşünmeye sevk edildiği ve sorularla onları neler üzerinde düşünmeleri gerektiğinin hatırlatıldığı görülmektedir. Örneğin, bir yerde insanlara şöyle seslenilir:

De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl ayetleri 'çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da’ sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En’am Suresi, 46)

Başka ayetlerde de yine düşündürmeye yönelik sorular vardır:

De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz? (Yunus Suresi, 31-32)

Hz. İbrahim de kavminin sapıklığını onları düşündürtmek suretiyle kendilerine buldurtur:

Onlara İbrahim’in haberini de aktar-oku:

Hani, babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti.

Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz."

Dedi ki: "Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?"

"Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?"

"Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk." (Şuara Suresi, 69, 74)

İnanmak kişinin özgür iradesi ve isteğine bırakılacağından, mühim olan onu gerçekler üzerinde düşünmeye sevketmektir. Doğruyu görebilmek için insanın önce konu üzerinde muhakeme etmesi gerekir. Bu nedenle mümin, tebliğ yaptığı kişiyi düşünmeye sevkedici tarzda konuşmalar yapmalıdır.

9. ATALARININ DİNİNİN ETKİSİNDEN KURTARMAK

İnsanlarda, içinde yaşadıkları toplumun yüzyıllar içinde meydana getirdiği geleneğe uymaya, atalarından kalan örfü sürdürmeye yönelik bir eğilim vardır. Eğer bu gelenek ve örf, Kuran’a uygunsa, bunların yaşanmasında bir sakınca yoktur elbette. Fakat Kuran’da bildirilen gerçeklere ters, İslam örfüne aykırı yönleri varsa —ki çoğu zaman böyledir— Allah bunları yaşamayı yasaklar. Çünkü müslümanın yol göstericisi, Allah’ın indirdiği Kitap’tır; bu ilahi yol göstericiyle çeliştikleri takdirde, ne atalarının ne de başka "bilge" kişilerin ortaya koydukları gelenek ve kurallar onun için hiçbir anlam ifade etmezler. Aşağıdaki ayet, konuyu açıkça hükme bağlar:

Onlara; "Allah’ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 21)

Dinin tebliğ edildiği kişiye de kuşkusuz bu önemli konu anlatılmalı, o kişi, "ataların dini" yerine saf ve katıksız bir biçimde Kuran’a uymaya davet edilmelidir. Aksi halde İslam’ı kavraması ve uygulaması mümkün olmayacaktır.

10. CAHİLİYE HAYATINI TARİF ETMEK VE ETKİLERİNİ YOK ETMEK

Tebliğ yapılan kişiye anlatılmasında büyük yarar olan konulardan biri de, içinden çıktığı cahiliye toplumunun sefaletidir. Böylece, bu çarpık düzeni, İslam ahlakının mükemmelliği ile kıyas edebilir ve aradaki farkı çarpıcı bir biçimde görebilir.

Dinden uzak kalmış toplumların yaşam sisteminde, insanların ahlaki yapısı, adalet anlayışı tamamen çöküntüye uğramıştır. Toplumsal kargaşa ve huzursuzluk yaygınlaşır, suç oranı artar, adaletsizlikler de aynı oranda çoğalır. Allah’ın elçileri toplumlarına, içinde bulundukları bu çarpık durumu tarif etmişler ve kurtuluş için Allah’ın sınırlarını çiğnememeyi ve bu sınırlara bağlı kalmayı tavsiye etmişlerdir. Toplumsal ve kişisel aksaklıkların dinin yaşanmasıyla ortadan kalkacağının, Allah’ın hükümlerinin toplumda yerleşik olmasıyla o bozuk sistemi otomatikman değişeceğinin anlaşılması insanları dine yaklaştıran önemli sebeplerden biri olacaktır.

Hz. Yusuf, zindanda kendisine rüya yorumu soran iki kişiyle konuşurken şunları anlatır:

"... Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terkettim. Atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 37-40)

Hz. Yusuf, kendilerine tebliğde bulunduğu kişilere, içlerinde yaşadıkları toplumun müşrik karakterini anlatmış ve "birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?" demekle, şirkle tevhid arasındaki büyük farkı göstermiştir. Kuşkusuz bu anlatım çok detaylı bir biçimde yapılabilir. Müşrik karakterinin meydana getirdiği; bencil, haris, menfaatçi, basit ve yabani insan modeli anlatılabilir ve karşılığında müminlerin asil özellikleri sayılabilir. Şirk düzeninin; adaletsiz, acımasız, sahtekar ve çıkarcı yapısı tasvir edilir ve buna karşı İslam’ın geliştirdiği ideal yapı ortaya konabilir.

Bu tür karşılaştırmalar, cahiliyenin içinden çıkıp gelmiş olan kişiyi o sistemden tümüyle uzaklaştırıp, İslam’la şereflendirmek için son derece yararlıdır. Örnekler ise, özellikle tebliğ yapılan kişinin yaşadığı toplumsal çevreden seçilmelidir.

11. KONUŞMALARDA YÖNLENDİRİCİ OLMAK

Mümin, tebliğ yaparken asıl amacının karşı tarafa dini anlatmak ve onun imanına vesile olmak olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Çünkü karşı taraf, büyük olasılıkla konuyu başka yönlere çekmeye eğilimlidir. Bunu, dini konulara konsantre olmakta güçlük çektiği, vicdanında rahatsızlık duyduğu, ya da ciddiyetsiz olduğu gibi farklı nedenlerle yapabilir.

Mümin bu konumda dikkatli davranmalıdır. Dinlemek istemeyen, sıkılan birisine zorla anlatmanın elbette bir anlamı yoktur. Bilinçli bir konu değişikliği ile geçici olarak başka bir üsluba geçilebilir ve karşı tarafa dinlenme süresi verilebilir. Ancak, konuşmanın kontrolünü karşı tarafa vererek onun boş ve yararsız fikirleriyle ya da çözümsüz sorunlarıyla uğraşmak büyük hata olacaktır.

Kısacası, mümin konuşmada mutlaka yönlendirici davranmalıdır. Karşı tarafın duymak istediklerinden çok, kendi anlatması gerekenleri anlatmalıdır. Hz. Yusuf’un zindandakilerle konuşurken kullandığı "teknik", bu yönden iyi bir örnektir:

Onunla birlikte iki genç de zindana girmişti. Biri: "Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm." dedi. Öbürü: "Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi" dedi. "Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz."

Dedi ki: "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terkettim."

"Atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler."

"Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?"

"Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler."

"Ey zindan arkadaşlarım, ikinizden biri efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak, kuş onun başından yiyecek. İşte hakkında fetva istemekte olduğunuz iş (artık) olup bitmiştir." (Yusuf Suresi, 36-41)

Görüldüğü gibi, Hz. Yusuf, kendisine rüya tabiri soran kişilere önce uzun bir tebliğ yapmış, sorularının asıl cevabını ise en sonunda vermiştir. Eğer önce rüyanın tabirini anlatsa, sonra tebliğ yapmayı denese, belki konuştuğu kişiler onu daha az bir ilgiyle dinleyeceklerdi.

Aynı şekilde Hz. Musa da Firavun’la konuşurken yönlendirici bir üslup kullanır:

(Firavun) Dedi ki: "İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse?"

Dedi ki: "Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz."

"Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık." (Taha Suresi, 51-53)

Hz. Yusuf’un ve Hz. Musa’nın konuşmada gösterdikleri bu "akıl", müminlerin de her zaman akılcı, bilinçli ve yönlendirici bir konuşma üslubu kullanmaları gerektiğine bir işarettir. Mümin, konuşmanın genel gidişatına hakim olmalı, konuşmayı karşısındakinin istediği şekilde değil de, kendi gerekli gördüğü, en çok faydalı olacağına inandığı şekilde tutmayı ve yönlendirmeyi bilmelidir.

12. İLK TEPKİYİ TEBLİĞ YAPAN KİŞİNİN YAPMASI BEKLEYİP BUNA GÖRE YENİ BİR YÖNTEM BELİRLEMEK

Konuşmada yönlendirici olmanın tekniklerinden biri de, önce karşı tarafın fikrini ya da iddiasını öğrenip, sonra da buna göre bir konu ve üslup belirlemektir. Bu, karşı tarafın çok hızlı bir biçimde teşhis edilmesini sağlar ve mümini karşı tarafın ihtiyacı olmayan bir konuyu anlatarak zaman kaybetmek gibi bir yanlıştan kurtarır.

Kuran, bu ince taktiği, Hz. Musa kıssasında vermektedir. Hz. Musa ile Firavun’un büyücüleri arasındaki diyalog şöyledir:

Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: "Bu (Musa) gerçekten bilgin bir büyücüdür; Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?" Dediler ki: "Onu ve kardeşini şimdilik bekletiver (vereceğin cezayı ertele), şehirlere de toplayıcılar yolla"; Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler." Sihirbazlar Firavun’a gelip dediler ki: "Eğer biz galip olursak, herhalde bize bir karşılık (armağan) var, değil mi?" "Evet" dedi. "(O zaman) Siz en yakın(larım) kılınanlardan olacaksınız." Dediler ki: "Ey Musa (ilkin) sen mi atmak istersin, yoksa biz mi atalım?"

(Musa:) "Siz atın" dedi. (Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. Biz de Musa’ya: "Asanı fırlatıver" diye vahyettik. (O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor. Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı. Orada yenilmiş oldular ve küçük düşmüşler olarak tersyüz çevrildiler. (Araf Suresi, 109-119)

Hz. Musa, Firavun’un büyücülerine "önce siz atın" demekle, önemli bir taktik başarı kazanmıştır. Bu yöntem, Resullerin yolunu izleyen müminler için de her zaman başvurulacak bir kaynaktır. Önce karşı tarafa fikrini sormak, ilk önce onun iddiasını veya düşündüklerini ortaya koydurtup, buna göre bir yaklaşım ve anlatım tarzı belirlemekle, o batıl fikir düzenini yıkmak daha etkili olacaktır.

13. KİŞİYİ YANLIŞ DAVRANIŞLARDAN ALIKOYUCU ÜSLUP KULLAMAK

"İyiliği emredip, kötülükten men etme", Kuran’ın farklı ayetlerinde emredilen çok önemli bir ibadettir. Bu ibadetin tebliğ yapılan kişiye karşı uygulanması gerektiği de açıktır; yalnızca tebliğ yapmakla yani "iyiliği emretmekle" kalınmayacak, aynı zamanda "kötülükten men etme" hükmü de uygulanacaktır.

Kişinin yanlış tavır ve düşünceleri ortaya konarak, Kuran ayetlerine göre doğruları anlatılmalıdır. Tekrar aynı tavırları sergilemesi halinde mahçup duruma düşeceği bir anlatım tarzı uygulanabilir.Tebliğ yapılan kişinin hataları bizzat ona karşı değil, sanki üçüncü bir kişiden bahsediliyor gibi yapılabilir. Bunları devam ettirmesinin akıl ve vicdan dışı bir tutum olacağı söylenerek doğruları uygulamaya yönlendirilir.

14. DOLAYLI ANLATIM YAPMAK

Karşılıklı konuşmalarda genelde kişinin şahsına yönelik bir hitap tarzı kullanılır. Ancak bir tebliğ metodu olarak, bu üslübun dışında bir de, başka şahıslar veya insanlar muhatap alınarak, bazı anlatımlar yapılarak, ama yine karşıdakine iletilmek istenenlerin söylenmesi sağlanabilir. Bu, tebliğ yapan ile tebliğ yapılan arasında muhtemel bir gerginliği engellemek ya da tebliğ yapılan kişinin savunma psikolojisine girerek, kendisine anlatılanlara kulak tıkamasına mani olmak için yararlı bir yöntemdir.

15. VİCDANINI KULLANMAYA, DUYARLI OLMAYA YÖNLENDİRMEK

Tebliğdeki amaç sadece bilgi vermek, yani öğretmek değildir. Aksine, bundan daha da önemli olan iş, karşı tarafın vicdanında etki yaratabilmek, onu samimi bir nefis muhasebesi yapmaya sürüklemektir. Bunun için de iki taraf arasında samimi ve sıcak bir diyaloğun kurulması, öğretici bir üsluptan ziyade, yardım edici bir üslubun kurulması gerekir. Hz. İbrahim’in kavmi ile olan diyaloğunun sonucunda, önde gelen inkarcıların bir vicdan muhasebesi yapmak zorunda kalmaları bunun örneğidir. Kuran’da şöyle anlatılır:

Böylece o (İbrahim), yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları (putları) paramparça etti; belki ona başvururlar diye.

"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler.

"Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler.

Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar."

Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?"

"Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."

Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler. (Enbiya Suresi, 58-64)

Bu kıssadan da anlaşıldığı gibi, vicdan insanın içindeki doğru bir yol göstericidir. İnsanlar vicdanlarına uydukları sürece doğru davranışlarda bulunurlar. Dinin özünde de bu vardır. Allah rızasına en uygun olan tavrı insana vicdanı vasıtasıyla bir nevi ilham eder. Bu nedenle, dini öğrenen kişinin de vicdanının önünde, onu samimi olarak kullanmasını engelleyen şeyler varsa, (örneğin çevre etkisinden çekinmek, alışkanlıklarından vazgeçmek vs. gibi) bu engelleri kaldırmak ve onu vicdanına itaat etmeye yöneltmek gerekir.

16. HÜR DÜŞÜNMESİNİ SAĞLAMAK

İnsanın doğruyu görebilmesi, doğru karar verebilmesi, Kuran ayetlerine göre yanlış bir düşüncesini doğrusuyla değiştirebilmesi için hür düşünmesi şarttır. Bunun için aklın baskılardan uzak, taassuptan arınmış olması gerekir. Dini yeni öğrenen bir kişinin cahiliye ortamında bunları sağlayamayacağını düşünerek, hür düşünmesini engelleyebilecek sebepleri ortadan kaldırıcı izahlar yapmak gerekir. Bu şekilde rahat olmasını sağlayacak ortam hazırlamak, anlatılanların etkisini arttıracaktır.

17. BASKICI, ZORLAYICI DAVRANMAMAK

Tebliğ yapan kişi karşısındakini bir şeye inandırmak zorunda, fikrini ona kabul ettirmek durumunda değildir. Ona düşen sadece Allah’ın dinini tebliğ etmektir. Hidayeti verecek olan, iman etmesini sağlayacak olan Allah’tır. Bu nedenle ısrarcı ve baskıcı davranmasının hiçbir yararı olmayacaktır. Nitekim Kuran, "artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı’ kullanacak değilsin" (Ğaşiye Suresi, 21-22) ya da "eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü’min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?" (Yunus Suresi, 99) gibi hükümlerle, mümini bu tür bir tavırdan kesin biçimde alıkoyar. Baskıcı olmamak ve karşıdakini inanmakta özgür bırakmak, tebliğ yapanın samimiyeti ve bir beklentisi olmadığına dair bir kanaat bırakacağı için, anlatılanları daha etkili kılacaktır.

18. ANLATILANLARA KAYITSIZ KALMAMASINI SAĞLAMAK

Kendileriyle konuşmanın görünüşte en kolay, fakat aslında en zor olduğu insanlar, anlatılanlara kayıtsız ve tepkisiz kalanlardır. Çünkü bu tip insanların gerçek fikirlerini öğrenmek kolay kolay mümkün olmaz. Anlatılanlara, susarak veya tepki vermeden tasdik eder görünümleriyle, konuşulanları doğru buldukları zannedilir. Aslında içten pek kabul etmezler, kayıtsız, ilgisiz kalırlar. Karşıt fikirde israr eden biri, en azından reaksiyonludur, konuşarak ikna edilebilir, bir sonuç elde edilebilir. Kayıtsız insanın durumu daha karmaşıktır. Böyle insanları ilgili hale getirmek, kayıtsızlığını çözmek için normal konuşma tarzının dışında, dikkatini çekecek, çok etkili üsluplar kullanmak gerekir. Örneğin ölümden bahsedip kendisinin toprak olup çürüyeceğinden bahsedilebilir, maddenin aslı anlatılabilir veya onun çok önem verdiği değerlerin boş ve anlamsızlığı anlatılıp dikkatini toplaması ve kayıtsız halinden çıkması sağlanabilir. Bu şekilde kişinin konuşulanlara karşı duyarlı olması sağlanabilir.

19. HERKESE HAKETTİĞİ ŞEKİLDE DAVRANMAK

Allah’ın elçilerinin, toplumlarına dini tebliğ ederken, onların kendilerine karşı tutumlarına göre bir üslup kullandıklarını görüyoruz. Kimi zaman yumuşak bir konuşma üslubu kullanan elçiler, kimi zaman da Allah’ın azabıyla tehdit ederek belli ölçüde sert bir konuşma üslubu ve davranış tarzı geliştirmişlerdir. Nitekim Allah insanların dine ve müminlere karşı olan tutumlarına göre onlara farklı davranmayı öngörmüştür. Örneğin münafıklara yani ikiyüzlülere, Kuran ayetlerine karşı savaş açanlara, inkar edenlere karşı sert ve caydırıcı davranılmasını uygun görürken (Tevbe Suresi, 73), aman dileyen, güvenlik isteyen bir müşrikin de güvenceye alınabileceğini söylemiştir. (Tevbe Suresi, 6) Bunun gibi, tebliğ yapan mümin de, karşısındakinin dine ve müminlere karşı takındığı tavra göre bir üslup ve tavır geliştirebilir. Konuşma üslubunda ve konuların anlatımında, dozajı kişilerin durumuna göre ağırlaştırıp hafifletebilir. Ayrıca herkesin etkilenmesi ve ihtiyacı farklı olabilir. Kiminin yumuşak söze, kiminin de ağır ve keskin bir anlatıma ihtiyacı olabilir. Bu, bir doktorun, karşılaştığı farklı hastalara, aspirin vermekten iğne yapmaya veya ameliyat etmeye kadar farklı tedaviler uygulamak zorunda oluşu gibidir.

20. YIKIMA UĞRAYAN ÖNCEKİ TOPLUMLARI ANLATMAK

İnsanı inkara sürükleyen faktörlerden biri, kendisine sonsuza dek yaşayacağı, hiç ölmeyeceği hissini veren garip bir aldanıştır. Gençler, hep genç kalacaklarını, ya da en azından çok uzun bir süre sonra yaşlanacaklarını sanırlar. Orta yaşlılar da daha hala çok uzun bir ömürleri olduğu avuntusu ile oyalanırlar. Etraflarındaki medeniyet de onların aldanışını artırır. İnsanlar tarafından yapılmış görkemli binalar, süslü ve göz alıcı eserler, evler, arabalar, gösteriler vs. hepsi onlara içinde yaşadıkları hayatın kalıcı ve sağlam olduğu izlenimini verir.

Aslında bu aldanış, evrenin ilk ve en büyük aldanışının yeni bir örneğinden başka bir şey değildir: Hz. Adem ve eşinin cennetten kovulmalarına sebep olan günah, şeytanın "sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?" (Taha Suresi, 120) şeklindeki kışkırtmasının sonucunda işlenmiştir.

İşte bu nedenledir ki, tebliğ yapılan kişinin bu büyük fitneden korunması gerekir. Kendini ve etrafındaki medeniyeti kalıcı ve sağlam bir varlıklar topluluğu olarak görmekten kurtulmalı ve aslında hepsinin ve herşeyin Allah’ın iradesi ile ayakta duran ve O dilediğinde anında yok olacak birer hayal, birer vehim olduğunu öğrenmelidir. Bilmelidir ki, evrendeki tüm hayat, Allah’ın "Hayy" (Hayat Veren) sıfatının birer tecellisinden başka bir şey değildir. Ve Allah, bu tecellileri son derece zayıf ve geçici bir tabiatta yaratmıştır.

Eskiden yaşamış ve Allah tarafından helak edilmiş olan toplumların haberleri, tebliğ yapılan kişinin zihnine yerleşmiş olan bu aldanışın silinmesi için anlatılabilir. Nice güçlü kavimler, nice görkemli medeniyetler sırf Allah’ın emrine itaat etmedikleri için korkunç bir biçimde helak edilmiş, O’nun gazabı altında sönüp gitmişlerdir. Kuran’da şu şekilde bildirilir:

Kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka nesiller (inşa edip) var ettik. (En’am Suresi, 6)

Allah’ın elçilerini yollamış olduğu tüm topluluklar, dini yalanlamaları ve resullere şiddetle karşı koymaları sonucunda, Allah tarafından yıkıma uğratılmışlardır. Kuran'da bu gerçek "sonunda onu yalanladılar, böylece onları o gölgelik gününün azabı yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabıydı" (Şuara Suresi, 189) ayetiyle bildirilir. Bir başka ayette ise şöyle denmektedir:

"Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın, biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratımış değiliz, (onlara) hatırlatma (yapılmıştır), biz zulmedici değiliz. (Şuara Suresi, 208-209)

Helak olmuş kavimlerin anlatılması, hatta bunlardan kalan arkeolojik buluntuların gösterilmesi ve içinde yaşanılan kavmin de Allah dilerse her an helak edilebileceğinin anlatması, tebliğ yapılan kişinin  Allah’tan başka güvendiği dayanakların önemli bir bölümünü yok eder. Kendisinde büyük bir güç gördüğü medeniyet ve teknolojinin, insanları Allah’ın aciz bir kulu olmaktan çıkarmadığını, Allah’tan başka da gücüne güven duyulacak ve kendisinden korkulacak bir merci olmadığını ona hissettirir.

21. ÖLÜMÜ HATIRLATMAK

Medeniyetlerin ve toplumların helakı kadar, hatta belki de daha çok düşündürücü ve "ayakları yere bastırıcı" bir konu varsa, o da insanın helakı, yani ölümdür. Bu nedenle, insanların çoğu, başkalarının ölümlerine şahit oldukları halde, kendilerinin de mutlaka bu sonla karşılaşacaklarını, öleceklerini düşünmezler. Bundan hep kaçarlar, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi kendilerini kandırırlar. Ölümden hiç bahsetmezler, onu düşünmekten kaçarlar ve büyük bir gaflet içinde yaşarlar. Oysa Allah şu hükmü verir:

...Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir. (Cuma Suresi, 8)

İman edenler ise, inkarcıların aksine sık sık ölümü düşünürler, yaptıklarının hesabını vereceklerini bilerek, her an Allah’ın hoşnut olacağı şekilde davranırlar. Dini öğrenmeye, Allah’ı tanımaya başlayan biri için, ölümü düşünmesi, her an heryerde ölebileceğini farketmesi onun belli bir bilinç kazanmasına sebep olur ve dini halis bir şekilde yaşamasını teşvik eder.

Bu nedenledir ki, insanın imani şuurunu açan bu önemli konunun tebliğ yapılan kişiye anlatılması son derece yararlı ve gereklidir. Ölüm hakkında düşünmesinin, dünyanın geçiciliğini anlayıp dine sarılmasında büyük katkısı olacaktır.

22. İNSANIN ACİZLİĞİNİ ANLATMAK

Allah’ı hakkıyla takdir edememiş bir insan, kendisinin mahiyetini de kavrayamaz. Allah’ın büyüklüğünü, kudretini fark edememiş ise, kendisinin acizliğini de idrak edemez. Bu yüzeysellikteki insan, herşeyi kendisinin yaptığını, gücün kendisinde olduğunu, gerçekte Allah’ın sahip olduğu vasıflara kendisinin sahip olduğunu zanneder, kendi içinde kendini büyütür. Bu bakış açısıyla herşeyi çarpık bir anlayışla görür. Bu nedenle kendisinin; etten kemikten olduğunu, damarındaki ufak bir aksaklıkla ölebileceğini, vücudundaki hiçbir şeye en ufak etkisi olmadığını, ağzı kokan, gözü, kulağı, burnu pislenen, tuvalete çıkmak zorunda olan aciz ve zayıf bir varlık olduğunu iyice tarif etmek gerekir. Ayrıca onu yaşatanın, gözetip koruyanın, ona rızık verenin, bütün güç ve kudret sahibinin Allah olduğunu, sahip olduğunu zannettiği şeyleri Allah’ın verdiğini ve sahibinin de O olduğunu, kısacası Allah’ın büyüklüğünü ve kendi acizliğini anlamasını sağlamak gerekir. İnsanın bilmesi gereken bu en büyük ilim, Kuran’da şöyle özetlenir:

"Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır." (Fatır Suresi, 15)

Farklı Tebliğ Yöntemleri

1. SÖZLÜ TEBLİĞİN YANI SIRA YAZILI TEBLİĞ METODU UYGULAMAK

Hz. Süleyman Sebe Melikesi Belkıs’a mektup göndererek yazılı tebliğ metodu uygulamıştır. (Neml Suresi, 28) Günümüz dünyasında,  Allah’ın dinini anlatmak, bununla ilgili bir mesaj göndermek için mutlaka yazılı tebliğ yapmak da gerekmektedir. Gerek mektup göndererek, gerekse kitap, gazete, dergi çıkararak, köşe yazıları, yazı dizileri hazırlayarak bu yerine getirebilir. Yazı, kalıcı olduğundan ve böylece tekrar tekrar okunabildiğinden, bu yöntem çok etkili olmaktadır.

2. KİTLE TEBLİĞ

Hz. Musa toplumun yöneticilerine tebliğ yapmanın yanısıra tüm halka da Allah’ın dinini anlatmak, kitle tebliğ yapmak için onları bir yerde biraraya getirtmiştir. (Taha Suresi, 59; Şuara Suresi, 39) Günümüzde de, müminler, kitle iletişim araçları yoluyla, kalabalık topluluklara aynı anda tebliğ yapabilirler. Yazılı basın, televizyon, radyo, mektup, kitap gibi araçlarla toplumun tüm kesimlerine ulaşmak ve Allah’ın dinini tebliğ etmek mümkündür.

3. TOPLUMUN İLERİ GELENLERİNE VE YÖNETİCİLERİNE TEBLİĞ

Allah’ın elçileri, yaşadıkları toplumun özellikle önde gelenlerine, sistemin yöneticilerine tebliğ yapmışlardır. Çünkü gücü elinde bulunduran ve halkı yönlendirenler, toplumun bu kesimidir. Bu nedenle önemli yerlerde bulunan insanlarla diyalogta bulunmak, onlara tebliğ yapmak çok etkili yöntemdir.

4. TEBLİĞE HAZIRLIK YAPMAK

Kuran'da "eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve; 'siz de oturanlarla birlikte oturun’ denildi" (Tevbe Suresi, 46) ayetiyle, Allah yolunda mücadele etmek isteyenlerin önceden bu iş için hazırlık yapmaları gerektiğine işaret edilmektedir.

Günümüzde müminlerin en büyük ilmi mücadeleleri ise insanlara yaptıkları tebliğleridir. Bu nedenle de yapılan tebliğ için insanın kendisini her yönden hazırlaması son derece önemlidir.

Tebliğ için yapılacak hazırlığın iki yönü vardır. Birincisi, yazılı tebliği yerine getirmek üzere hazırlık yapılmasıdır. Gazete, kitap gibi basın araçları ile yapılacak olan tebliğler için araştırma, yazım ve teknik işleri içeren arka plan çalışmaları yapmak, maddi gücü geliştirmek bir hazırlıktır. İkinci olarak müminin kendini eğitmesi; Allah’ın dinini anlatabilecek ehillikte olabilmek için manen ve bilgi yönünden kendini yetiştirmesidir

5. TEBLİĞDE UZMANLAŞMIŞ MÜMİNLER YETİŞTİRMEK

Allah, Kuran’da müminlerin yapması gereken "iş bölümü"nden şöyle söz eder:

Mü’minlerin tümünün öne fırlayıp çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, çıktığında (bir grup da), dinde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta bulunmak) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için (geride kalabilir). Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar. (Tevbe Suresi, 122)

Bütün müminler tebliğ yapar, mümin cemaati zaten aynı zamanda bir tebliğ cemaatidir. Fakat Allah’ın dini için yapılacak birçok iş vardır ve müminler de bunları iş bölümü yaparak daha iyi ve verimli olarak yerine getirirler. Tebliğ için de, yetişmiş, Kuran’ı iyi bilen, hitap gücü yüksek ve iyi yazı yazan uzmanlaşmış müminlerin olması ve ağırlıklı olarak bunların tebliğ işini yürütmesi de verimliliği ve etkiyi arttırır.

Tebliğ Yapan Müminin Sahip Olması Gereken Özellikler

1. İNANDIRMANIN ALLAH'A AİT OLDUĞUNU BİLMEK

Tebliğ yapan mümin, karşısındakinin hidayete gelmesinin, iman etmesinin veya etmemesinin kendisinden kaynaklanmadığını ve bunun Allah’a ait bir iş olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Allah peygamber efendimize de "gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir" (Kasas Suresi, 56) ayetiyle bunu hatırlatmıştır. Mümin tebliğ için kendisini yetiştirir, birçok konuda uzmanlaşır ve Allah’ın dinini tebliğ eder; bu onun ibadetidir. Ama insanların iman etmesi, hidayete ulaşması, kalpleri elinde bulunduran Allah’ın dilemesi ile olur. Müminin tebliğde bunun her zaman şuurunda olması samimiyetinin daha iyi hissedilmesine sebep olabilir. Bu ayrıca daha rahat ve candan bir üslup geliştirmesine, daha etkili olmasına yardımcı olacaktır.

2. SAMİMİ VE İÇTEN OLMAK

Allah müminleri samimiyetlerine göre değerlendirir. Bu nedenle de Kuran’da en çok üzerinde durulan konuların biri budur. Allah’a karşı tam ihlaslı olmak, mümini Allah’a yaklaştıran, kendisini geliştiren ve başarı kazanmasına vesile olan önemli bir vasıftır. Hidayeti Allah’ın vereceğini bilerek, dinin menfaatini gözeten bir tavır ve samimi, içten bir ruh hali ile tebliğin yapılması gerekir. Konuşurken de aynı şekilde içten, samimi bir üslup kullanmak tebliğ için önemli bir şarttır.

3. SABIRLI OLMAK

İnsanın imanının sağlamlığını gösteren en önemli özelliklerden biri sabırdır. Mümin, her türlü engele, her türlü kötü şarta rağmen ölene kadar Allah’ın rızası için çalışır durur. Sabır budur ve ölüme kadar sürer. Kuran da pek çok ayette sabrın önemi üzerinde durulur. Bir ayette şöyle denir: "Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah’ın va’di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler." (Rum Suresi, 60)

Sabrın en çok gösterileceği alanlardan biri de, tebliğdir. Mümin, karşısındaki kişide iman ışığını gördüğü sürece, ona karşı anlayışlı olmalı, ona bu tavırlarını düzeltmesi için zaman tanımalıdır. Dini tanımayan insanların yanlış hareket ve düşüncelerini, boş konuşmalarını ve mümin kişinin ona sunduğu güzelikler karşısındaki anlayışsızlıklarını sabır ve hoşgörü ile karşılamak durumundadır. Üstelik mümin bunu büyük bir zevkle yapar. Çünkü tek bir kişinin dahi islama karşı kalbinin yumuşamasına vesile olmak çok büyük bir iştir.

Mümin kişi yaptığı tebliğ yüzünden başka kişilerden ya da tüm bir kavimden tepki görebilir. Ama durmamalıdır, her türlü zorluğa, sonuçsuzluğa rağmen tebliği sürdürmelidir.

Yeryüzünde 950 yıl yaşayan (Ankebut Suresi, 14) ve bu zamanın önemli bölümünü kavmine tebliğ yapmakla geçiren Hz. Nuh, tebliğde sabrın en çarpıcı örneğidir. Hz. Nuh’un kavmine yaptığı tebliği anlatan sözleri Kuran’da şöyle geçer:

Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum."

"Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı."

"Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.’

"Sonra onları açıktan açığa davet ettim."

"Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim."

"Bundan böyle" dedim. "Rabbinizden mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır. (Nuh Suresi, 5-10)

4. HİKMETLİ KONUŞMAK

Konuşmada hikmet, yani özlü, isabetli, ihtiyaca yönelik, ikna ve tatmin edici, etkileyici bir biçimde konuşmak, büyük bir sanattır. Allah, Kuran’da sevdiği kullarına özel bir hikmet verdiğini bildirir. Örneğin Hz. Davud için "onun mülkünü güçlendirmiştik, ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik" (Sad Suresi, 20) denir. Bir diğer ayette ise hikmeti şöyle açıklar:

"Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez." (Bakara Suresi, 269)

Tebliğ yapan müminin hikmetli konuşması ise çok önemlidir. Nitekim ayette "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır..." (Nahl Suresi, 125) emri verilir. Dolayısıyla mümin, hikmetli konuşabilmek için Allah’a dua etmeli, fiili dua olarak da mümkün olduğunca bu konu üzerinde düşünüp kendini ölçmelidir. Hikmetli bir tebliğin nasıl olması gerektiği ise ana hatlarıyla bellidir: Karşısındakinin ihtiyaçlarını tespit ettikten sonra, bunlara en güzel ve en etkileyici şekilde cevap vermesi gerekir. Allah’ın dinini anlatırken müminin gösterişli ve ağdalı üsluptan kaçınması gerekir. Bilgi göstermeye yönelik yapay bir çabaya girmeden, kişinin tam ihtiyaçlarına yönelik ve onun kalbini rahatlatacak, tatmin edici, netice verici, açık ve net bir üslupla, kısacası hikmetli bir biçimde konuşmak, tebliğ yapan müminin sahip olması gereken çok önemli bir özelliktir.

Hikmet, müminin Kuran ayetlerine olan hakimiyetiyle de doğru orantılıdır. Allah’ın ayette bildirdiği "onların sana getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım" (Furkan Suresi, 33) hükmüne göre, inkarcıların öne sürdüğü her türlü çarpık mantığın cevabı, Kuran’da vardır. Mümin, Kuran’ı çok iyi bilir ve özümser ve karşılaştığı her olayı Kuran süzgecinden geçirerek yorumlarsa, karşı tarafın soru ve çarpık mantıklarına karşı en isabetli ve en hikmetli cevabı verebilir.

5. GÜÇLÜ, ASİL VE TEVAZULU BİR KARAKTER

Mümin, Allah’ın kendi ruhundan üflediği, kendisinden hoşnut olduğu ve yaratılmış tüm canlılara üstün kıldığı bir varlıktır. İnkarcılara karşı ise, onların fiziksel ve maddi güçleri ne kadar çok gibi de gözükse de, "gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz" (Ali İmran Suresi, 139) hükmünün sırrıyla kahhar bir üstünlüğe sahiptir. Bu üstünlük sürekli hissedilirse tavırlara da yansır ve kendisine tebliğ yapılan kişi de doğal olarak bu güçten etkilenir.

Sadece Allah’a kulluk eden mümin, aynı zamanda Kuran’dan edindiği üstün bir karaktere ve peygamber ahlakına benzer bir ahlaka sahiptir. Hiçbir zaafı yoktur ve hedefi sadece Allah’ın rızasını kazanmaktır. İmanın ona verdiği olgunluk ve sahip olduğu büyük hedefler sayesinde hep büyük düşünür, küçük ve basit hareketlere tenezzül etmez, bu yüzden asil olur. Tebliğ yapan müminin bu asilliği sergilemesi, bununla birlikte kalender, cana yakın tavırları dini tanıyacak kişiyi olumlu yönde etkileyecektir.

 

Kuran Ahlakı
Allah İçin Yaşamak
İnsanlara Tapınma Dini
En Büyük İftira: Şirk
Adamlık Dini
Alay Denen Zulüm
Güzel Söze Uymanın Önemi
Herşeyde Hayır Görmek
Kamil İman
Kuran'da Adalet ve Hoşgörü
Kuran'da Münafık Karakteri
Kuran'da Sabrın Önemi
Kuran'da Şevk ve Heyecan
Kuran'da Tebliğ ve Tartışma
Kuran'da Ümitvar Olmak
Kuran'da Vicdanın Önemi
Müminlerin Cesareti
Müminlerin Merhameti
Niçin Kendini Kandırıyorsun
Allah Korkusu
Sakın Unutma