|

Her An Vicdana Uyarak Kuran'ı Yaşamak
Allah'ın ve ahiretin varlığının farkına varan insanın tek amacı
Allah'ı hoşnut etmek ve sonsuz hayatında cennette yaşayabilmek olacaktır.
Vicdanını ve aklını kullanan bir insan için bunun dışında bir hedef
belirlemek imkansızdır. Ama insanların bir kısmı dinin, hayatın
küçük bir bölümünü kapsayan bir inanç olduğunu zannederler. Onlara
göre din belirli günlerde hatırlanır, ibadetler dışında da dinle
ilgili bir konu yoktur. Oysa Kuran'da insanın ibadetleri ile birlikte
tüm hayatının da Allah için olacağı bildirilmektedir:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim
ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır. (Enam Suresi, 162)
Bunun anlamı şudur; bir insan her tavrında, her konuşmasında, her
kararında, kısacası hayatının her anında Allah'ın kendisinden hoşnut
olup olmayacağını düşünmeli, eğer Allah'ın hoşnut olmayacağına kanaat
getirirse o tavırdan tamamen vazgeçmelidir.
Aslında her kim vicdanına başvurursa hayatının tek amacının Allah
için yaşamak olduğunu anlayacaktır. Dünyada sürdürdüğü yaşamdan
sorguya çekilecek ve sonucunda sonsuz hayatını geçireceği mekan
belirlenecek bir insan için başka bir seçenek mümkün değildir. Dahası,
nankör olmayan, düşünen, gerçekleri idrak etme yeteneğine sahip
her insan elbette ki kendisini yoktan var eden, kendisine bir hiçken
hayat veren ve sonsuz cennette yaşama imkanı tanıyan Rabbimizi hoşnut
kılmaktan daha önemli birşey görmez.
Bütün hayatını Allah için yaşamaya karar veren insan, Allah'ı nasıl
hoşnut edeceğini bulmak için yine vicdanına başvurur. Kuran'da Allah
yasaklarını ve emirlerini bildirmiştir. Herşeyden önce vicdanını
kullanan biri bu emirlere ve yasaklara kesin olarak uyar. Haram
ve helalleri, Kuran'da okuduğu her hükmü en titiz şekliyle uygular.
Kuran'da bildirilen ahlak özelliklerini kendisine örnek alır. Bunu
yaparken de son derece samimidir. Kuran'da her yazanı anlayışının
ve imkanlarının elverdiği ölçüde, elinden gelenin en fazlasıyla
yerine getirir.
Buna şöyle bir örnek verebiliriz: Kuran'ı okuyan insan Allah'ın
insanlara bazı ibadetleri emrettiğini görecektir. Bu ibadetlerden
biri de namazdır:
Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken
ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız' namazı
dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş
bir farzdır. (Nisa suresi, 103)
Bu ayeti okuyan kişiye vicdanı artık namazı kılmasını emredecektir.
Hatta şu anda bu kitabı okuyanlara da namazın farz olduğu hatırlatılmış
oldu. Kişi bundan sonra vicdanının ve Kuran'ın emrettiğini uygulayabilir
veya türlü bahanelerle Kuran'ın hükümlerini uygulamaktan kaçabilir.
Ancak asla unutmamalıdır ki, namaz kılmamak için her ne bahane bulursa
bulsun, bu bahane ahirette geçerli olmayacaktır.
Bir başka ayette ise Allah insanlara her durum ve koşulda adaletli
davranmalarını bildirmektedir:
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız
aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.
(Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara
daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın.
Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz,
şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)
Bir insanın çıkarlarına ters düşse dahi Allah'ın emirlerini titizlikle
uyması, ancak vicdanının sesini dinlemesiyle mümkün olur. Yukarıdaki
ayette dikkat çekilen bir insanın karşısına çıkabilecek durumları
düşünelim. Kişi herhangi bir durumda adaletle şahitlik ettiğinde,
bir yakını suçlu konumda kalabilir. Ama ölümden sonra hesap vereceğini
düşünen kişi, böyle bir durumda dahi derhal vicdanını dinler ve
Kuran'ın hükmünü yerine getirir. Çünkü dünyadaki hiçbir çıkar, ahiretteki
çıkarından daha üstün değildir.
Allah adaletli davranmayla ilgili olarak başka bir ayette de şöyle
bildirmektedir:
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için,
hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın.
Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının.
Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide
Suresi, 8)
Bir kişinin bu ayeti yerine getirebilmesi için, en öfkelendiği
anda dahi öfkesini yenip, adil karar vermesi gerekmektedir. Karşısındaki
kişi hiç sevmediği, hatta ahlakından dolayı kin duyduğu, birçok
tavrıyla veya konuşmasıyla onu kızdıran biri olabilir. Ancak her
kim olursa olsun, herkese karşı adaletli olmak Allah'ın bir emridir.
Ve her insan hayatı boyunca Allah'ın bu emrine uymakla sorumludur.
Başka bir örnek, Allah'ın insanlara zanda bulunmaktan ve dedikodudan
kaçınmalarını emretmesidir:
Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın
bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini
araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından
çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever
mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz
Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi,
12)
Yukarıdaki ayetle Allah insanları bazı kötü ahlak özelliklerinden
sakındırmaktadır. Ayette sayılan üç tavır da aslında birbirleriyle
bağlantılıdır. Bir insanı arkasından çekiştiren kişi zaten onun
hakkında birtakım kötü zanlar da besliyor demektir. Aynı şekilde
diğerinin gizli yönlerini araştıran kişi yine çeşitli zanlar üzerine
böyle bir davranışta bulunuyordur. Bunlar toplumda çok yaygın ve
kabul görmüş davranışlardır. Ancak kesinlikle vicdana aykırıdırlar.
Bunun iyi bir kıstası, insanın kendisini böyle bir durumda düşünmesidir.
Hiçbir insan kendisi hakkında dedikodu yapılmasını, kendisinin gizli
yönlerinin, kusurlarının araştırılmasını, çevresindekilerin kendisiyle
ilgili yanlış ve kötü zanlarda bulunmalarını, birşeyi yapmadığı
halde başkalarının yaptığını düşünmelerini asla istemez. Böyle bir
durumu sezdiğinde büyük bir haksızlığa uğradığını düşünecek, kendini
güvensiz, huzursuz hissedecektir. Bir insana bunları yapmak, onu
böyle bir ortamda yaşatmak ise elbette ki vicdansızlıktır. Bir insanın
kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına kesinlikle uygulamaması
onun vicdanının göstergesidir. Allah bu nedenle, bu tavırları "ölü
kardeşinin etini yemeye" benzetmiştir. Bu, ne kadar tiksinti vericiyse,
dedikodu, zan ve hata arama gibi tavırlar da o kadar tiksinti vericidir.
Ayrıca Allah bu ve benzeri tavırlarda bulunanları cehennemle tehdit
etmektedir:
Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle
alay eden her kişinin vay haline... Hayır; andolsun o, 'hutame'ye
atılacaktır. "Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah'ın
tutuşturulmuş ateşidir. (Hümeze Suresi, 1-6)
Kıskançlık, kin, çekememezlik gibi Kuran ahlakına aykırı tavırların
sonucunda gelişen dedikodu, gizli yönleri araştırma ve zanda bulunarak
bir kişiye ithamda bulunmak, her ne kadar toplumca yadırganmasa
da kesinlikle vicdana uygun tavırlar değildir. Allah'ın böyle tavırlara
vereceği karşılık düşünüldüğünde bir an bile yapılmaması ve hatta
yapan kişilerin engellenmesi, Kuran ahlakına en uygun davranış biçimi
olacaktır.
Kuran'ın ve dinin ruhunu ve anlayışını kavrayan insanın her tavrı
ve düşüncesi dinin öngördüğü ahlaka göre belirlenecektir. Diğer
bir deyişle bu ahlakı yaşayan insan, her an vicdanlı davranacak
ve düşünecektir. Herşeyden önce ölümü ve ahireti hiçbir zaman unutmayacak,
unutmadığı için her tavrı ahirete yönelik olacaktır. Böyle üstün
bir kişi ahireti hem kendisi hem de dostları için düşünecek; bir
yandan kendi ahiret yurdunu hazırlarken bir yandan da sevdiği dostarının
veya diğer insanların da ahireti için çaba harcayacaktır.
Söz konusu insanların üzerinde, gerçeğin farkında olmanın getirdiği
bir dikkat vardır. Sıradan gibi görünen olaylarda dahi dünyaya yönelik
değil, ahirete yönelik yorumlar yaparlar. Örneğin çok güzel ve şık
giyinmiş bir arkadaşını gördüğünde, aklına hemen onun da bir gün
öleceği, ahirette hesap vereceği gelir. Allah'ın, onu karşısına
ahirette en güzel haliyle çıkarması için dua eder. Arkadaşını dünyaya
bağlayacak konuşmalar yapmaktan şiddetle kaçınır. Aksine ona Allah'ı,
cenneti ve cehennemi hatırlatır. Onun dünyada ve ahiretteki iyiliği
ve rahatlığı için dua eder. Vicdanlı bir insan arkadaşına sevgisini,
onun ahireti için bir çaba göstererek, onu kötülüklerden sakındırıp
iyilikleri emrederek gösterir.
Vicdanına uyan, daima Allah'ın hoşnutluğunu arayan bir insanın
ilk bakışta diğer kişilerden bir farkı yokmuş gibi görünebilir.
O da okula veya işe gider, alışveriş yapar, eğlenir. Ancak her yaptığında
Allah'ın hoşnutluğunu aramaktadır. Bir ayette Allah şöyle bildirmektedir:
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları
Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten
'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba
uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur
Suresi, 37)
"Bir insan, yaptığı sıradan, gündelik işler esnasında Allah'ın
hoşnutluğunu nasıl arar, Allah'ı her an nasıl zikreder?" diye düşünülebilir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, vicdanına uyan biri için ibadetleri
ve Allah'ın emirleri herşeyden çok daha önceliklidir. Her an Allah'ın
kendisini izlediğini bilir ve bir an bile bunu unutmaz. Yaptığı
ticarette ve alışverişte dünyaya yönelik çıkarlarını değil, ahiretteki
çıkarlarını gözetir. Dürüstükten asla taviz vermez, ahirette hesabını
veremeyeceği, utanç duyacağı hiçbir tavra rağbet etmez. Bütün karını
kaybedeceğini bilse dahi ölçüde, tartıda veya hesaplarında bir haksızlık
yapmaz. Her konuda son derece güvenilir olur. İmkanı olduğu halde
borcunu ödemekte zorluk çıkarmaz. Veya kendisine borcu olan kişi
eğer güçlük içindeyse, Kuran'ın da tavsiyesine uyarak alacağından
vazgeçebilir. Kuran'da bu konuyla ilgili tavsiye şöyledir:
Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir
zamana kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise,
sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. (Bakara Suresi, 280)
Mümin, rızkı ve zenginliği verecek olan tek gücün Allah olduğunu
asla aklından çıkarmaz. Elde ettiği gelirle şımararak azgınlaşmaz,
aksine Allah'ın her verdiği nimete şükreder.
Yukarıda anlatılanlar Kuran'dan bazı örneklerdir. İnsanın günlük
yaşamı sırasında karşılaştığı ve Kuran'dan çözüm bulabileceği, doğruyu
öğrenebileceği daha pek çok olay vardır. Dini yaşamak isteyen her
insan, vicdanını bu yönde kullanarak Kuran'ı okumalı ve okuduklarını
yine vicdanını kullanarak uygulamaya geçirmelidir.
Vicdan, Allah'ın en fazla hoşnut olacağı
tavrı arar
Vicdanlı bir insan Allah'ın hoşnutluğunu aramada çok titiz davranır.
Her zaman "Allah'ı en fazla nasıl razı ederim" diye düşünür. Hiçbir
tavrında başka insanların hoşnutluğunu, onların gözündeki konumunu
gözetmez. Katıksız olarak Allah'a yönelir.
İnsanlardan bazıları ise dini, vicdanlarını kullanarak değil, atalarından
gördükleri şekilde bir gelenek ve alışkanlık olarak yaşarlar. İbadetleri
yerine getirirler, ezberledikleri birtakım şeyleri uygularlar ve
bunlarla yetinirler. Oysa vicdanı tam olarak kullanmadan dini yaşamak
mümkün değildir. Söz konusu kişiler sadece yaşadıkları çevreye aykırı
düşmemek için veya öyle alıştıkları için "dine uygun" görülen bir
hayat şekli seçmişlerdir. Bu nedenle, bu kişiler dinde "Allah için
en fazla ne yaparım" değil, "en az ne yaparsam insanları dindar
olduğuma inandırırım" mantığındadırlar.
Vicdanlı bir insan ise her ibadeti, her tavrı en güzel şekliyle
nasıl uygulayacağını düşünür. Hesap gününde hiçbir tavrının, hiçbir
konuşmasının kendisi için bir risk oluşturmasına izin vermemek için
gücünün ve aklının yettiğinin en fazlasını arar. Çünkü yaptığının
karşılığını ahirette alacağını bilir. Nitekim Allah bu konuda insanları
uyarmaktadır:
Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz
için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız.
Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 110)
Bir insanın yaptığı her işte en güzelini, yapabileceğinin en fazlasını
aramasına Kuran'da bir örnek, müminler arasında "sözün en güzeli"nin
kullanılması emridir:
Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini
söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan
insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)
Allah'ın bu emrini bilen kişi sözün en güzelini vicdanına başvurarak
bulacaktır. Konuşmalarında "ne olursa olsun" deyip ilk aklına geleni
söyleyip bırakmaz. Aksine, en güzel, en etkileyici konuşmaları yapar,
karşısındaki kişileri incitmemeye, onların neşelerini kaçırmamaya
özen gösterir. Allah'ın en hoşnut olacağı konuşmayı seçer ve bunda
vicdanını anahtar olarak kullanır.
Bir başka ayette de Allah, dine bağlılıkları açısından insanları
üç gruba ayırmıştır:
Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras
kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir
yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer.
İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (Fatır Suresi, 32)
Ayette de belirtildiği gibi, insanlardan bir kısmı dini zaten hiç
yaşamazlar. Bir bölümü ise vicdanlarını tam olarak kullanmadıkları
için orta bir yol tutarlar. Yani vicdanlarının her emrettiğine değil,
sadece bir kısmına uyarlar. Çıkarlarının çatıştığı noktalarda vicdanlarına
uymayabilirler. Örneğin vakitlerinin ve imkanlarının tamamını din
için kullanmak yerine sadece bir kısmını kullanırlar. Dinin ve güzel
ahlakın insanlar arasında yaygınlaştırılması konusunda ciddi bir
çaba harcamazlar. Yerine getirdikleri bazı ibadetleri, helal ve
haramlara dikkat etmeyi öne sürerek, kendilerini ahlaki açıdan da
yeterli görürler. Halbuki vicdana uygun olan, helal ve meşru olan
tavırlar içerisinde ahlaken de en doğru, en güzel olanı seçip uygulamaktır.
Nitekim Allah, Kuran'da sözün en güzeline uyanlardan övgüyle söz
etmiştir:
Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar.
İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir
ve onlar, temiz akıl sahipleridir. (Zümer Suresi, 18)
Üçüncü grup ise hayırlarda yarışanlardır ki, bu kişiler vicdanlarının
emirlerini en fazlasıyla uygularlar. Hatta en fazla sevabı kazanmanın
yarışı içerisindedirler. Her türlü hizmette, her hayır işinde öne
atılırlar. Hiçbir işte başkalarının yapmasını beklemezler, aksine
kendileri ön plana çıkarak talip olurlar. Yapabilecekleri daha iyi
işler varken veya daha fazlasını yapabilecekken, daha az olanı seçmeyi
vicdanları kabul etmez.
Mümkün olan en iyiyi seçme konusunda bir diğer örnek de Nisa Suresi'nden
verilebilir. Bu surede Allah, emanet edilen şeylerin, o konuda ehil
olan yani yetki ve yetenek sahibi kişilere verilmesini emretmektedir:
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine)
teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi
emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu
Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)
Emanet edilecek şey bir görev, sorumluluk veya korunması gereken
değerli bir eşya olabilir. Böyle bir durumda, örneğin söz konusu
emanet eğer bir eşya ise onu, dikkati en açık, en dürüst ve en aklıbaşında
kişiye vermek bu ayetin en doğru şekilde uygulanması demektir. Bir
görev veya sorumluluk verirken de aynı şekilde bu konuda en bilgili,
en tecrübeli, kısacası bu sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirebilecek
kişi seçilmelidir. Daha az yetenekli veya daha az bilgili birinin
seçilmesinde büyük olasılıkla nefsani bir çıkar gözetilmiş demektir.
Bir kişinin güvenilirliğinden çok, o kişinin kan bağı açısından
yakınlığı ya da ileride karşılık olarak başka çıkarlar sağlaması
gibi hesaplar yapılmış olabilir. Ki genelde toplumda yaygın olan
anlayış budur. Çıkar ilişkileri birinci dereceden önemli olur. Oysa
her konuda en iyisini, en doğrusunu aramak Kuran ahlakının bir gereğidir.
Görüldüğü gibi vicdan, sadece Allah'ı tanımayı, O'nun varlığını
kabul etmeyi değil, aynı zamanda O'nu razı edecek işler yapmayı
ve bu işlerde de çok titiz olmayı gerektirmektedir. İnsanların büyük
çoğunluğu ise Allah'ın varlığına inanmanın yeterli olduğunu zanneder.
Kuran'daki bazı ayetlerde bu kişiler şöyle bildirilmektedir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren
kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran
ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir?
Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak
mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse
haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz?
(Yunus Suresi, 31-32)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, bu kişiler Allah'ın varlığına
inanır, hatta Allah'ın kendilerine rızık verdiğini, kendilerini
yaratan ve öldüren olduğunu, herşeyin Yaratıcısı ve sahibi olduğunu
da kabul ederler. Vicdanlarını ancak bu kadar bir anlayış için kullanır
ve bunu dindarlıkları için yeterli görürler. Oysa vicdanını sonuna
kadar kullanan bir kişi, Allah'ın yüceliğini kavrayabildiği için
O'na karşı saygı dolu bir korku duyar. Bu diğer bilinen korkulardan
farklı bir korkudur; Allah'ın hoşnutluğunu kaybetme korkusudur.
Bundan korku duyan insanın tüm yaşamı yalnızca Rabbimizin rızasını
kazanmaya çalışarak geçer. Allah'a yakınlaşmada kendisine bir sınır
tanımaz. Nitekim Allah Kuran'da Hz. İbrahim'i örnek göstererek şöyle
demiştir:
İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif
(tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir?
Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125)
İşte yüzde yüz vicdanla hareket eden insan da, insan aklının Allah'ı
kavrayıp anlayabileceği en üst seviyeye ulaşıncaya ve Allah'ın yakın
bir dostu oluncaya kadar çaba harcar. Ancak hiçbir zaman en fazla
dostluğu ve yakınlığı sağladığından emin olamayacağı için, ölene
kadar bu çabası ve isteği devam eder.
Peki "Allah'a yakınlık", "Allah'la dost olmak" nasıl
olur? diye düşünebiliriz. İşte bunun anahtarı da vicdanımızdır.
Bir insanın vicdanını dinleyerek Allah ile nasıl yakınlaşabileceğini
ilerleyen sayfalarda ele alacağız.
Vicdanlı Bir İnsanın Allah İle Yakınlığı Nasıl
Olur?
Bir insana hayatındaki en önemli şeyin ne olduğu sorulsa buna ne
cevap verir? Önemli olan evi mi, ailesi mi, yoksa işi mi? Ya da
bunların dışında bazı idealleri midir?
Ancak cevabı her ne olursa olsun unutmamalı ki, onun için en önemli
olan şeyden çok daha önemli ve belki de unuttuğu bir konu var…
Bir insanın hayatındaki en önemli konu, kendisini yaratan ve sahip
olduğu herşeyi veren Allah'ı tanımak ve O'na yakın olmak için gayret
etmektir. Ancak insanların büyük bir kısmı bu gerçeği görmezlikten
gelerek yaşarlar. Önünüze çıkan ilk kişiye, hatta karşılaştığınız
herkese hayatlarındaki en önemli ve aciliyetli gördükleri konuları
sorun. Alacağınız cevaplar çoğunlukla dünya hayatına ilişkin olacaktır.
Oysa vicdanını kullanan biri, Allah ile yakınlığın önemini hemen
fark eder ve Allah'a yakınlaşmak için yollar arar. Çünkü Kuran'da
bu emredilmektedir:
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi)
O'na (yaklaştıracak) vesile arayın; O'nun yolunda cihad edin, umulur
ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 35)
Vicdan Allah'a yakın olması gerektiğini nasıl
anlar?
Çevrenize şöyle bir bakın. Herşey insanın ihtiyacına uygun olarak
yaratılmış. Vücudunuza bir bakın; sizin hiçbir müdahaleniz olmadan
kusursuz bir biçimde işliyor. Ne kalp atmayı unutuyor, ne de sinirler
beyine gerekli mesajları gerektiği zamanlarda aktarmayı aksatıyor.
Beslenebilmeniz ve dolayısıyla yaşayabilmeniz için gerekli tüm besinler
doğal olarak dünyada mevcut. İhtiyacınız olan oksijen atmosferde
tam gereken miktar kadar var. Rahatça, hiç düşünmeden hareket etmenizi
sağlayan bir kas ve iskelet sistemine sahipsiniz. Dilediğinizi rahatça
tutup, istediğiniz yere yürüyebiliyor veya koşabiliyorsunuz. Üstelik
sadece hayatta kalmanızı sağlayan fonksiyonlara da sahip değilsiniz,
ayrıca çok çeşitli zevkleri hissedebiliyorsunuz. Bunun için gerekli
şuur da size verilmiş. Yiyeceklerin tatları, gördüğünüz bir manzaranın
güzelliği, seyrettiğiniz bir filmin konusu, bir dostunuzun sohbeti
sizi hoşnut edebiliyor. Ve bunları sizin için var eden üstün güç
sahibi bir Yaratıcı var. Sizi yoktan, bir hiçlikken var etmiş. Eğer
O dilemeseydi, siz bir hiçlik olarak kalacaktınız, hiç var olmayacaktınız.
Ama Allah diledi ve sizi bir insan suretinde yarattı.
Burada Allah'ın insanlara verdiği nimetlerden sadece birkaç tanesine
değinebildik. Allah'ın insanlara verdiği nimetlerin tamamını burada
yazmaya kalksak, "Eğer Allah'ın nimetini saymaya
kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız…"
(Nahl Suresi, 18) ayetinde bildirildiği gibi, buna güç yetiremeyiz.
Dahası Allah, dünya hayatında Kendi yoluna uyanlara, bir insan için
olabilecek en güzel karşılığı vaat etmiştir: Sonsuza kadar kalacağı
ve canının istediği herşeye sahip olabileceği cennet.
Tüm bunlar karşılığında size düşen çok önemli bir sorumluluk, elbette
tüm bu verdiklerine karşılık Allah'a şükretmektir. Bir ayette şöyle
denir:
Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey
bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme
(duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)
Hayatınız boyunca size verilen tüm nimetler de yine Allah'tandır.
Bu nedenle, Allah'tan başka ilah yoktur.
Allah, insanlar için rahmetinden her neyi açacak
olsa, artık onu kısıp-tutacak yoktur; her neyi kısar-tutarsa, artık
onu da ondan sonra salıverecek yoktur. O, üstün ve güçlü olandır,
hüküm ve hikmet sahibidir. Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki nimetini
anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında bir başka
yaratıcı var mı? O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da
çevriliyorsunuz? (Fatır Suresi, 2-3)
Bir insanın yaşamasının, var olmasının, hayat sürmesinin yegane
nedeni Allah'ın dilemesidir. Bu gerçeğin farkında olan bir kişi
için elbette ki en önemli varlık Allah, en önemli konu da O'na yakınlaşmak
olacaktır. Ancak insanlar dünya hayatının büyüsüne ve detaylarına
kendilerini kaptırarak bu gerçeği hiç düşünmezler. Yaptıkları elbette
büyük bir nankörlüktür. Çünkü bu kadar önemli bir gerçeği düşünmeyen
insan, yakınlarının veya çevresindeki insanların kendisi için ne
düşündüğünü çok önemser. İnsanların gözüne girmek için herşeyi yapar,
beğenilerini kazanmak için ciddi bir çaba harcar ve bunun için türlü
yollar düşünür. Ama kendisini yoktan var eden Rabbimizi hoşnut etmenin
yolları nelerdir, ne yaparsa Allah'ın sevgisini kazanır, düşünmez.
Bu arada insan bilmelidir ki, Allah'ın rızasını kazanmak yalnızca
bir sorumluluk değil, aynı zamanda insana mutluluk ve huzur verecek
yegane yoldur. Allah'ı unutup başka insanların rızasını arayanlar
ya da benzeri boş hedeflere kapılanlar, asla tatmin bulamaz ve mutlu
olamazlar. Oysa Allah'ın rızası, bir insanın kalbinin kendisiyle
tatmin bulacağı en büyük sevinç ve mutluluktur. Çünkü Kuran'daki
ifadeyle, kalpler ancak Allah'ı anmakla tatmin bulur:
(Allah)… kendisine katıksızca yöneleni dosdoğru
yola yöneltip-iletir. Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın
zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın
zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 27-28)
İnsanların Allah'tan uzak yaşamalarının nedeni hem bu sırrı bilmemeleri
hem de dünya hayatının gerçek amacını ve ahiretin varlığını unutmalarıdır.
Oysa Allah'ın ve cehennemin varlığından emin olan biri Allah'ı hiçbir
zaman unutamaz. Herkes bir düşünsün: Cehennem ateşinin yakınında
dünya hayatından sorguya çekilen hangi insan, Allah dışındaki bir
varlığı düşünebilir? Öyle bir anda Allah'tan başka bir varlığın
hoşnutluğu gözetilir mi? O durumdaki kişi en çok kimin sevgisini
ve dostluğunu aranır mı? Bu durumdayken tanıdığı herhangi birinin
fikri veya kendisine yakınlığı onun için bir önem taşır mı?
Cehennem ateşini gören kişiler için dünyada sahip oldukları mülkün
veya tanıdıkları insanların hiçbir öneminin kalmadığı aşağıdaki
ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu
sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o
günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek
ister;
Kendi eşini ve kardeşini,
Ve onu barındıran aşiretini de;
Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra
bir kurtulsa.
Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem),
cayır cayır yanmakta olan ateştir. (Mearic Suresi, 10-15)
Kuran'dan öğrendiğimiz ve vicdanımızla anladığımız gibi, bir insanın
hayatının tamamı Allah için yaşanmalıdır. "Bir insan tüm yaşamını
nasıl Allah için yaşar?" diye düşünüyorsanız; işte bunun da anahtarı
vicdandır. Eğer tüm yaşamınızı Allah'ı razı edecek şekilde sürdürmek
istiyorsanız, bunun için Kuran'ın hükümlerine uymanız ve olaylar
karşısında da sürekli vicdanınızı dinlemeniz yeterlidir. Küçük-büyük
karşılaştığınız her olayda vicdanınızın sesine uymanız, aslında
Allah'ın rızasına uymanız demektir. Dolayısıyla içinizdeki hayır
sesini dinlemekle, her fiilinizde Allah'ı hoşnut etmiş olursunuz.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken son derece önemli bir nokta
bulunmaktadır: Allah'ı razı etmek için çaba harcamayan insanlar
da kimi zaman çevrelerine veya kendilerine göre güzel görünen davranışlarda
bulunabilirler. Örneğin karakter olarak insanları kırmayan, ince
düşünceli kişiler olabilirler. Fakat eğer işledikleri hayrı Allah'ın
hoşnutluğu için istemiyorlarsa, yaptıkları işlerin Allah katında
geçerliliği olmayabilir. Çünkü bu kişiler vicdanlarına uydukları
için değil, kendi birtakım çıkarları için iyilikte bulunuyorlardır.
Bu çıkar, "iyiliksever" insan olarak bilinmenin vereceği tatmin
duygusu ya da sadece duygusal bir tatmin de olabilir.
Kısacası insan yaptığı işten çok, vicdana tabi olma konusundaki
niyetinden sorumludur. Eğer tüm yaşamının "Allah için" olmasını
istiyorsa, niyetini değiştirmesi gereklidir. Örneğin ince düşünceli
davranırken insanların gözüne girmeyi, onlardan takdir beklemeyi
değil, Allah'ın hoşnut olmasını aramalıdır. Bu sürekli olarak Allah'ı
düşünmesini, O'na yönelmesini, O'na dua ederek herşeyi O'ndan istemesini
sağlar. Allah daima kendisine yönelen böyle kullarını Kuran'da şöyle
övmüştür:
Sen onların söylediklerine karşı sabret ve bizim
güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında
Allah'a) yönelen biriydi. (Sad Suresi, 17)
Ayrıca Allah Kuran'da Kendisine yakınlığa vesile olacak bazı yolları
şöyle bildirmektedir:
Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir.
İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır. (Vakıa Suresi,
10-11)
Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah'a
ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya
ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz
olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları
kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Tevbe Suresi, 99)
Allah için yapılan vicdanlı her tavır Allah'a yakınlaşmaya bir
vesiledir. Unutmamak gerekir ki, Allah Kendisine yakın olanları
cennetle müjdelemektedir:
Eğer o (ölecek kişi), yakın kılınan (mukarreb olan)lardan
ise,
Bu durumda rahatlık, güzel rızık ve nimetlerle
donatılmış cennet (onundur).
Ve eğer "Ashab-ı Yemin"den ise,
Artık, "Ashab-ı Yemin"den selam sana. (Vakıa Suresi,
88-91)
|