|

İnsanlar Vicdanları Doğruyu Kabul
Ettiği Halde Neden Vicdanlarının Emrettiklerine Uymazlar?
Bir insanın vicdanına uymamasının temelinde Allah'a ve ahirete
imanının zayıflığı yatmaktadır. İnanç zayıflığının getirdiği birçok
ahlaki bozukluk vardır ve bunlar bir insanın vicdanına uymasını
engelleyici rol oynarlar. Evet, hakka karşı direnen bu kişilerin
vicdanları da aslında doğruyu, dini, Allah'ın varlığını bilmektedir.
Ancak aşağıda detaylandıracağımız nedenlerden dolayı bu kişiler
doğru olduğunu bildikleri şeylere uymazlar. Allah Kuran'da birçok
ayette insanların akıl erdirdikleri ve vicdanları kabul ettiği halde
bile bile inkar ettiklerini bildirir.
Örneğin Allah'ın vahyi olan Tevrat'ı bile bile değiştiren Yahudiler
hakkında şöyle denir:
... Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor,
(iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı.
(Bakara Suresi, 75)
Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık
belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayı,
imanınızdan sonra sizi inkara döndürmek arzusunu duydular...." (Bakara
Suresi, 109)
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi),
çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü,
bildikleri halde gerçeği gizlerler. (Bakara Suresi, 146)
Peki nedir insanları bu kadar direnmeye, doğrulara karşı duyarsızlaşmaya
iten nedenler?
Büyüklenmelerinden dolayı vicdanlarına uymayanlar
"Allah'ın Delilleri Ancak Vicdanla Görülür" bölümünde evrimci bilim
adamlarını örnek vererek, Allah'ın varlığının delillerini gözleriyle
görmelerine rağmen O'nu inkar ettiklerinden söz etmiştik. Bu konuyla
ilgili şöyle bir örnek daha vermek istiyoruz: Ünlü İngiliz zoolog
ve evrimci D. M. S. Watson, kendisinin ve diğer meslekdaşlarının
evrimi neden kabul ettiklerini şöyle açıklamıştır:
Evrim teorisinin yaygın kabul gören bir teori olmasının nedeni,
bu teoriyi ispatlayacak yeterli delilin var olması değil, ancak
diğer alternatifin yani doğaüstü yaratılışın tümüyle kabul edilemez
olmasıdır. (D. M. S. Watson, "Adaptation", Nature, sayı 124, s.
233)
Watson'ın "doğaüstü yaratılış" sözüyle kastettiği, Allah'ın yaratışıdır.
Söz konusu bilim adamı görüldüğü gibi bunu "kabul edilemez" bulmaktadır.
Neden? Bilim öyle söylediği için mi? Hayır, aksine bilim yaratılışın
doğruluğunu ispatlamaktadır. Watson'ın bunu kabul edilemez saymasının
tek nedeni, Allah'ın varlığını inkar etmek için kendisini şartlandırmış
olmasıdır. Diğer tüm evrimciler de bu durumdadırlar.
Kuran'da, bu gibi insanların durumu şöyle açıklanır:
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme
dolayısıyla bunları (Allah'ın delillerini) inkar ettiler. Artık
sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml
Suresi, 14)
İşte burada üzerinde duracağımız konu da, bu kişilerin neden vicdanlarına
rağmen Allah'ı inkar ettikleridir. Yukarıdaki ayetlerde bildirildiği
gibi bunun nedenlerinden biri büyüklenmeleri, yani kibirleridir.
Kibirin ve büyüklenmenin nedeni "enaniyet"tir. Enaniyet terimi
"ben" anlamına gelen "ene" kelimesinden türemiştir. Kişinin kendisini
ve çevresindeki varlıkların tamamını Allah'tan bağımsız görmesi,
tüm tavrının ve anlayışının bu bakış açısına göre olması enaniyettir.
Kuşkusuz bir insan kendisini Allah'tan bağımsız gördüğü zaman tüm
sahip olduğu özellikleri de kendisinden zannedecektir. Oysa sahip
olduğu imkanlar, zenginlik, bedeni, yakını olarak gördüğü insanların
tamamı, aklı, bilgisi Allah'a aittir. Allah dilediği zaman sahip
olduğu herşeyi o kişiden alabilir. Kişi beklemediği bir anda tüm
mal varlığını kaybedebilir. Sağlıklı bir insanken bir anda sağlığı
bozularak başkalarına muhtaç bir insan haline gelebilir. Bir ayette
sahip olduklarını kendinden zanneden kişiye verilen karşılık şöyle
bildirilmiştir:
Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla
bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki
nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı
bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan
kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)
İşte enaniyet kişinin bunları görmesini engeller. Enaniyetli insan,
herşeyi kendi gücüyle yaptığını zanneder. Acizliğini ve Allah'a
muhtaç olduğunu düşünmez. Kendisini Allah'tan bağımsız bir varlık
olarak gördüğü için O'na karşı bir sorumluluk hissetmez. Hiç kimseye
hesap vermek zorunda olmadığını da düşünerek büyüklenir.
Vicdanı Allah'ın varlığını bildiği halde, büyüklenme hissinden
dolayı bunu kabul etmez. Çünkü Allah'ın varlığını kabul etmesi demek,
kendisinden üstün bir varlığın hakimiyetini, dolayısıyla O'na kulluk
etmesi, boyun eğmesi gerektiğini kabul etmesi demektir. Böyle olunca
hiçbir şeyin kendisinden olmadığını ve her konuda Allah'a muhtaç
olduğunu da onaylamış olacaktır.
Ancak burada şuna dikkat etmek gerekir; şimdiye kadar anlatılanların
herbiri her insanın nefsinde bulunabilecek olan tehlikelerdir. İnsanın
burada verilen örnekleri üçüncü şahıslar üzerinde düşünmesi, "kendine
kondurmaması" büyük bir yanlış olur. Örneğin "vicdanları kabul ettiği
halde inkar etme"yi sadece evrimcilere ait bir özellik zannetmek
büyük bir hatadır. Çünkü evrimcilerin yaratılışı kabul etmemek için
bilimi dahi göz ardı etmeleri, büyüklenmenin sadece bir şeklidir.
Bazı insanlar ise, Allah'ın varlığını kabul ettiklerini söyledikleri
halde O'nun emirlerine uymazlar. Ya da kendi fikirlerinin, değer
yargılarının, Allah'ın insanlara indirdiği yol göstericiden daha
doğru olduğunu sanırlar. Bu da enaniyetin başka bir yönüdür. Kısacası
enaniyet bazı insanlarda daha belirgin, bazılarında daha gizli oluşabilir.
Ancak küçük de olsa, büyük de olsa temelinde aynı mantık yatar;
Allah'ın gücünü, yüceliğini ve O'nun karşısında kendi acizliğini
kavrayamamış olmak.
İradesiz oldukları için vicdanlarına uymayanlar
İnsanlar arasında zayıf karakterli olanlar sayıca çok fazladır.
Bu zayıf karakterli kişilerin tek amaçları, derin düşünmedikleri
ve akıllarını kullanmaya ihtiyaç duymadıkları için sadece, nefislerinin
ihtiyaç, zevk ve tutkularını karşılamaktır. Öyle ki, çok ender kişi
şahsiyetini geliştirmeyi, derin bir zihinsel kapasiteye sahip olmayı
kendisine hedef edinir. Çoğu insan, çevresinde sürdürülen yaşam
standartı neyse, onu aynen uygular; kendisinde veya çevresinde bir
yenilik yapma, bir güzellik ve mükemmellik arama ihtiyacını hissetmez.
Dinin öngördüğü güzel ahlakı göstermek, Allah'ın hoşnutluğuna uygun
yaşamak ise ciddi bir çaba ve irade gerektirir. Vicdanına uyan kişi
daima "daha iyi ne yapabilirim" diye düşünür ve bunu yaşantısının
her anında uygular. "Müminlere karşı daha tevazulu, daha yumuşak
huylu, daha sevgi dolu, daha düşkün, daha ilgili nasıl olabilirim?",
"Allah'ın dinini insanlara anlatmak, onları güzel ahlaka, samimiyete
ve dürüstlüğe çağırmak için daha fazla ne yapabilirim?", "İnsanların
kalbini dine ve güzel ahlaka nasıl ısındırabilirim?", "Allah'a daha
fazla nasıl yakınlaşabilirim?", "Allah'ı inkar edenleri bu sapkın
ve dar görüşlerinden vazgeçirmenin yolları nelerdir?" gibi, hiç
durmadan düşündüğü birçok yüksek hedefi vardır.
Ancak bunları sadece düşünmek elbette yeterli değildir. Asıl önemli
olan vicdanen bulunan bu doğruları kişinin irade kullanarak eksiksiz
olarak uygulamasıdır. Fakat rahatına düşkün, hiçbir zaman fedakarlıkta
bulunmayan, sadece kendi menfaatlerini düşünen, çevresindekilerin
ve yaşadığı toplumun içinde bulunduğu durumla ilgilenmeyen biri
için bunları uygulamak imkansızdır. Böyle kişiler söz konusu büyük
idealleri hep başkalarına yüklerler. İradeleri sadece yaşamla ilgili
fonksiyonlarını yerine getirmeye ve ihtiyaçlarını karşılamaya yeterlidir.
Zayıf iradeli insanlar da doğal olarak vicdanlarına uygun davranamazlar,
çünkü dini yaşamak daha önce de belirttiğimiz gibi, ciddi bir çaba,
güçlü bir irade gerektirir. Nitekim Allah Kuran'da "ciddi çaba"nın
makbuliyetini şöyle bildirir:
Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi
bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre
şayandır. (İsra Suresi, 19)
Kararlılık gösteremedikleri için vicdanlarına
uymayanlar
Vicdana uymak aynı zamanda sarsılmaz bir kararlılık gerektirir.
Hayatı boyunca vicdanına uymaya kesin karar vermemiş bir kişi, birkaç
denemeden sonra, fedakarlıkta bulunduğu için çıkarlarının zedelendiğini,
hak ettiği karşılığı alamadığını düşünerek yılgınlık gösterebilir.
Bu nedenle vicdanına uymak zor gelir ve bundan vazgeçer.
Vicdana uymak tabii ki beraberinde birtakım fedakarlıkları getirecektir.
Örneğin bir insanın aç olduğu, ihtiyaç içinde bulunduğu halde hırsızlık
yapmaması, ihtiyacını karşılayacak meşru yollara başvurması vicdanı
sayesinde olur. Bu zor görünen şartlar altında kişinin asla Allah'ın
hoşgörmeyeceği bir tavra yönelmemesi, ilk bakışta nefsi bir kayıp
olarak görülebilir. Ancak vicdanlı kişi bu sayede birkaç günlük
çıkarı için, ahiretteki sonsuz çıkarını göz ardı etmemiş ve Allah'ın
hoşnut olacağı şekilde davranmış olur. Ve sonsuz bir kazanç sağlar.
Burada önemli olan bir başka nokta, vicdanlı tavrın Allah için
gösterildiğinin bilincinde olmaktır. Eğer insan "vicdanlı tavır"
sandığı şeyleri insanlardan bir karşılık bekleyerek yapıyorsa, gerçekten
de çoğu kez zarara uğrar. Ama karşılığı Allah'tan beklenen vicdanlı
tavır gerçek vicdandır ve insana mutlak bir kazanç sağlar. Kuran'da,
bu örnek mümin ahlakı şöyle tarif edilmektedir:
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği,
yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü
(rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne
bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden
korkuyoruz. (İnsan Suresi, 8-10)
Ayetlerde görüldüğü gibi, dini yaşamak belirli fedakarlıklar gerektirir.
Ve bunlar her zaman nefsin isteklerine uygun olmayabilir. Ama yukarıdaki
ayetlerde müminlerin belirttiği gibi, Allah korkusu olan her insan
bu fedakarlıkları hiç çekinmeden yerine getirir. Ama Allah korkusu
olmayan toplumlarda bu tür fedakarlıklar uygulanmadığı için, sürekli
bir bela, sıkıntı, gerginlik hakimdir. İşte vicdan bunu engeller.
Allah korkusu ile kesin bir kararlılık göstererek vicdanına uyan
kişiler, son derece güvenli, huzurlu toplumlar oluştururlar. Üstelik
bu, yalnızca dünyada aldıkları karşılıktır. Allah nefislerindeki
tutkulara rağmen fedakarlık gösteren insanlara ahirette sonsuz güzellikler
müjdelemiştir. Yukarıdaki fedakar mümin tavrını anlatan ayetlerden
sonra gelen ayetler şöyledir:
Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş
ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. Ve sabretmeleri
dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerinde
yaslanıp-dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu
bir soğuk görürler. (Meyvelerin) Gölgeleri onlara pek yakın ve devşirilmeleri
kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış. Çevrelerinde gümüşten billur
kablar, kupalar dolaştırılır. Gümüşten billur kaplar ki, onları
belli bir ölçüyle tespit etmişlerdir. Orada onlara bir kadeh içirilir
ki, karışımı zencefildir. Bir pınar ki orada "selsebil" olarak adlandırılır.
Çevrelerinde (gençlikleri ve dinçlikleri) ebedi kılınmış civanlar
dolaşır-durur; sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın.
Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Onların
üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır.
Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir
şarab içirmiştir. Şüphesiz, bu, sizin için bir mükafaattır. Sizin
çaba-harcamanız şükre değer (meşkur:makbul) görülmüştür. (İnsan
Suresi, 11-22)
Ayrıca önemle belirtmek gerekir ki, Allah kendi rızası için kararlılık
gösteren kullarına yardımda bulunacağını ve işlerini kolaylaştıracağını
haber vermiştir. Allah bir ayetinde bu kolaylığı şöyle bildirir:
Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa, ve en güzel
olanı doğrularsa, Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız.
(Leyl Suresi, 5-7)
Ayrıca Allah Kuran'da kararlılığı, beğendiği bir ahlak olarak bildirmektedir.
Kehf Suresi'nde anlatılan mümin gençlerin önemli bir özelliği, Allah'ın
"onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiş..."
olmasıdır. (Kehf Suresi, 14) Bir diğer ayette, Allah'ın elçisini
ve müminleri "takva sözü üzerinde kararlılıkla ayakta tuttuğu" haber
verilir. (Fetih Suresi, 26) Başka ayetlerde de dini yaşamada kesin
bir kararlılık göstermek emredilir. Bir ayette şöyle denmektedir:
(Allah) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin
Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ol. Hiç
O'nun adaşı olan birini biliyor musun? (Meryem Suresi, 65)
Kendilerini yeterli gördükleri için vicdanlarına
uymayanlar
İnsanların vicdanlarını etkisiz hale getirmek için kullandıkları
en önemli etkenlerden biri, kendilerini her konuda yeterli görmeleridir.
Örneğin din konusu sorulduğunda, hemen herkes kendisinin temiz kalpli
olduğunu, hiç kimseye bir zararının dokunmadığını, dini hislerinin
çok güçlü olduğunu söyleyecektir. Oysa bunlar kendini aldatmadan
başka bir anlam taşımaz. Önemli olan Allah'a kulluk etmek ve O'nun
dilediği gibi yaşamaktır. İnsan bunu yapmadığı sürece yaptığı başka
herşey anlamsız, boş ve zararlıdır. Yaptıkları kötülükleri güzel
sanan bu gibi kişilerden bir ayette şöyle söz edilir:
Kötü olarak işledikleri kendisine çekici-süslü
kılınıp da onu güzel gören mi (Allah katında kabul görecek)? Artık
şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete eriştirir...
(Fatır Suresi, 8)
Bir insanın yaptıklarını güzel ve çekici görmesinin nedeni, kendisini
hatasız, eksiksiz, mükemmel bir insan gibi görmesidir. Kendisinin
temiz kalpli, iyi niyetli vs. olduğunu öne sürerek Allah katında
iyi bir kul olarak kabul ettiğini iddia edenler, bu durumdadırlar.
Oysa gerçek iddia ettiklerinden çok farklıdır. Bir ayette, insanın
kendisini yeterli görmesinin doğrudan sapmasının en büyük nedeni
olduğu şöyle bildirilir:
Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni
gördüğünden. (Alak Suresi, 6-7)
Müstağni kelimesinin anlamı sözlükte "yeterli gören, doygun" olarak
belirtilmektedir. Kuran'da kullanıldığı anlamı ise, bir kimsenin
Allah'a yakınlığını, Allah ve ahiret korkusunu, ahlakını, dindarlığını
yeterli görmesi ve dolayısıyla daha iyisinin arayışına girmemesi
şeklindedir. İnsanların çoğu, bu nedenle Allah'ın yolundan sapar.
Oysa insanlar her ne kadar kendilerini yeterli görseler de, aslında
vicdanlarında ne kadar eksik olduklarını, Allah'ı razı etmek için
neleri yapmadıklarını çok iyi bilirler. Hatta bundan dolayı, ölüm,
ahiret, kıyamet gibi konulardan söz etmek istemezler. Biri konuyu
açtığında ise hemen konuyu kapatmaya ve "keyiflerini kaçırmamaya"
çalışırlar. Keyiflerinin kaçmasının nedeni, ölümü, cenneti ve cehennemi
bilmelerine rağmen vicdanlarına uymamaları ve bu nedenle çektikleri
iç sıkıntısıdır.
Vicdanını dinleyen bir insanın ise kendisini yeterli görmesi mümkün
olmaz. Aksine sürekli, her konuda daha iyisini arar, daha fazlasını
yapmaya çalışır. Çünkü vicdanı insana sürekli hesap gününü hatırlatır.
Öldükten sonra Allah'a dünya hayatı ile ilgili hesap vereceğini
düşünen bir insan da hiçbir zaman yaptıklarını yeterli görmez; Yaratıcısı
olan Allah'ın kendisine emrettiklerini büyük bir titizlikle uygular.
Kuran'da Allah'ın rızası ve ahiret için ciddi çaba gösterenler hakkında
şöyle denir:
Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse,
orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona
cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.
Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek
ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi,
18-19)
Kuşkusuz daha önce de üzerinde durduğumuz gibi, ancak vicdana uyulduğu
takdirde Allah yolunda ciddi bir çaba gösterilir. Cahiliyenin anlayışında
ise toplumun geneline göre "ortalı" bir ahlak göstermek yeterlidir.
Birçok insan adam öldürme, hırsızlık gibi suçları işlemediği sürece
ahlakının ve dindarlığının yeterli olduğunu zanneder. Ancak yapmadığı,
ertelediği, gözardı ettiği yüzlerce ahlak özelliği ve ibadet bulunduğunu
düşünmez. Haram olduğu halde dedikodu yapar, namaz kılmaz, Allah'ın
istediği güzel ahlakın yaşanması için hiçbir çaba harcamaz, Allah'ı
anmaz ya da çok az anar, kendisine verdiği nimetler için şükretmez,
hatta bunların hepsini kendi emeğiyle kazandığını düşünerek kibirlenir,
işine gelmediğinde adaletsiz davranabilir, yalan söyleyebilir. Bütün
bunlara rağmen kendisini yeterli görmesi ve ahiretteki hesaptan
korkmaması, vicdansızlığının bir delilidir.
Kuran'da örnekleri verilen Peygamberler ve müminler ise yüksek
vicdanın en güzel örneklerini sergilerler. Dualarında, kendilerini
yeterli görmeyip Allah'tan kendileri için daha fazlasını istedikleri
açıkça görülmektedir. Örneğin Hz. Yusuf Allah'a "…Müslüman
olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat" (Yusuf
Suresi, 101) diye dua etmektedir. Peygamber olmasına rağmen
ahiretten korku ve umutla söz etmektedir. Ancak cahil insanlar cennete
gideceklerinden emin olarak konuşurlar. Oysa kendilerini yeterli
görüp Allah'a karşı büyüklenen bu insanlar, ahirette hiç ummadıkları
bir ortamla karşılaşacak ve hüsrana uğrayacaklardır:
Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): "Allah
yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun, (bana)
doğrusu ben, (Allah'ın diniyle) alay edenlerdendim." Veya: "Gerçekten
Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum" diyeceği,
ya da azabı gördüğü zaman: "Benim için bir kere daha (dünyaya dönme
fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım" (diyeceği günden
sakının). "Hayır, Benim ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları
yalanladın, büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun." Kıyamet günü,
Allah'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün.
Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok? (Zümer
Suresi, 56-60)
Vicdana uymamak için öne sürülen mazeretler
Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.
Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile. (Kıyamet Suresi, 14-15)
Yukarıdaki ayetlerde de bildirildiği gibi, her insan vicdanen daima
doğruyu bilir, ancak bu doğruları uygulamamak için devamlı bahaneler
öne sürer. Bu yüzden de sürekli kendince sebepsiz bir sıkıntı içindedir.
Çünkü sahtekarlığı, ahlaksızlığı, yalancılığı, bencilliği, kıskançlığı,
yanlış tavırlar olduklarını bile bile yapmak bir insanın aslında
vicdanen kaldıramayacağı bir yüktür. Ancak şeytan içlerindeki doğru
sese kulaklarını tıkayan insanlara, çirkin davranışlarda bulunmaları
için türlü yollar gösterir. Doğru olanı uygulayarak aklen ve ruhen
rahat bir hayat sürmek varken, bu kişiler vicdanlarını örterek zor
olanı seçerler.
Elbette bu insanlar ayetlerde bildirildiği gibi "şeytanın adımlarını
izlerken" doğru yolda olduklarını iddia eder, yaptıkları dine uygun
olmayan davranışlar için birtakım mazeretler öne sürerler. İnsanların
vicdanlarına uymamak için kullandıkları söz konusu mazeretlerden
bazıları şunlardır:
"Benim kalbim temiz, bundan bir şey olmaz"
mantığı :
İnsanların birçoğunun kendilerine göre bir din anlayışları vardır.
Bunun nedeni ise insanların yine vicdanlarına uymamak için geliştirdikleri
bir savunma mekanizmasıdır. Bir insan vicdanen doğrunun ne olduğunu
bilir, ama nefsi bir yandan da onu yanlış olan yöne çeker. Örneğin
hatalı bir tavrı yapmaya karar vermekte zorlandığı zaman hemen nefsi
devreye girer ve çeşitli bahaneler öne sürer. Kişi nefsini dinleyerek
kendini "sözde" rahatlatır ve çok ince hesaplar yapmasına gerek
olmadığına, yaptığı şeyin çok basit olduğuna, bundan birşey olmayacağına,
kalbinin zaten temiz olduğuna, adam öldürmedikten, hırsızlık ve
dolandırıcılık gibi kanun dışı olaylara girişmedikten, kimsenin
malında parasında gözü olmadıktan sonra iyi bir insan olduğuna kendini
inandırır.
İnsanların çoğunun kolaylıkla yalan söyleyebilmelerinin, dedikodu
yapmalarının, başkalarıyla alay etmelerinin ardında yatan neden
de budur. Herhangi bir konuda yalan söylemek bir insanın vicdanına
tamamen aykırıdır. Ancak bundan birşey olmayacağına, bunların "masum
yalanlar" olduğuna dair vicdanını ikna etmeye çalışarak zamanla
içindeki doğruyu söyleyen sesi bastırır. Hem dinin gerektirdiği
ibadetleri ve hükümleri yerine getirmez, hem dinin sahip olduğu
ahlak kurallarına uymaz hem de çok iyi bir insan olduğunu iddia
eder. Bu, son derece samimiyetsiz bir yaklaşımdır.
Oysa vicdana gereği gibi uyulmadığı sürece bir insanın ahirette
iyi bir karşılık umması imkansızdır. İnsanların genelinin sahip
olduğu "benim kalbim temiz" mantığı ile bir insan dünyada, "iyi
adam" olarak bilinebilir, ancak o kişi ahirette beklemediği bir
karşılık görebilir. Çünkü din insanlara sadece adam öldürmemeyi,
hırsızlık yapmamayı değil, daha pek çok uygulanması gereken güzelliği
emretmektedir. Hepsinden önemlisi de, yalnızca Allah'a kulluk etmeyi
ve onun için yaşamayı emretmesidir. Allah gerçek "iyi insan"ları
Kuran'da şöyle tarif etmektedir:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik
değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba
ve Peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere
(özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve
ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta
ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır).
İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara
Suresi, 177)
İnsanların birçoğu, kendilerine Peygamberleri veya yukarıdaki ayette
tarif edilen "iyi insan" modelini örnek alacakları yerde, "dünya
tarihinde bu kadar zalim, acımasız insan varken ben onlarla aynı
yeri hak etmem" mantığı ile kendilerini aldatmaktadırlar. Ancak
bu, bilgisizliklerinden, Allah'ı ve ahireti tanımamalarından kaynaklanmaktadır.
Çünkü Allah cehennemi derece derece yaratmıştır. Dolayısıyla herkes
yaptığının karşılığını yaptığı kadarıyla alacaktır. Ayrıca cehennemin
en üst tabakasının dahi dayanılmaz bir ızdırap kaynağı olduğu bir
gerçektir. Üstelik bu sonsuza kadar dindirilemeyecek bir acı olacaktır.
Bu nedenle "bundan birşey olmaz" diyenler cehennemi iyice düşünüp
tekrar karar vermeli, vicdanlarının ne dediğini dinlemelidirler.
Kuran'ı uygularken samimi davranmamaları:
İnsanların çok büyük kısmının sahip olduğu bir yanılgı vardır:
Kuran'da özel olarak belirtilmemiş bazı konularda vicdanen doğruyu
uygulamak yerine, "bu nasılsa Kuran'da yasaklanmamış, yaparsam birşey
olmaz" anlayışına sahiptirler. Oysa vicdanen doğru olduğuna inanılan
birşeyin, Kuran'da bahsi geçmediği için uygulanmaması sahtekarlıktan
başka birşey değildir. Çünkü Kuran'da bir insana dinin ve Allah'ın
rızasına uygun tavrın ve ahlakın tüm temel noktaları ayrıntılı şekilde
verilir. İnsan da akıl ve vicdan sahibi ise, bu temele dayanarak,
Kuran'da verilen örnekleri ve olayları rehber edinerek tüm hayatını
düzenler.
Örneğin Allah Kuran'da inananlara boş şeylerle ilgilenmemelerini
emretmektedir:
Boş ve yararsız olan sözü işittikleri zaman ondan
yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz
sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler.
(Kasas Suresi, 55)
Onlar tümüyle boş şeylerden yüz çevirenlerdir;
(Mü'minun Suresi, 3)
Ancak Kuran'da elbette, bir insanın günlük yaşamı sırasında karşılaştığı
şeylerin hangisinin boş olduğu tek tek bildirilmemektedir. Allah,
boş şeylerin neler olduğunun belirlenmesini samimi kullarının vicdanlarına
ve akıllarına bırakmıştır. Her insan vicdanı ölçüsünde bu konuda
hassas olacaktır. Örneğin vicdanına başvuran bir insan, yanında
din konusunda bilgisi sınırlı biri varken, Allah'ın varlığı, büyüklüğü,
dinin güzellikleri gibi o kişinin öncelikle bilgilendirilmesi gereken
konuları bırakıp dünyevi konulara yönelmez. Vicdanı mutlaka o kişiye
ahireti için en hayırlı olacak sohbeti yapmasını telkin edecektir.
Aynı şekilde bir Müslüman, kendisine ahireti açısından fayda getirmeyeceğine
kani olduğu şeyleri de yapmaz; örneğin faydasız bir kitabı okumaz,
amaçsız bir programı seyretmez, boş konuşmalara ve işlere dalarak
Allah'ı anmaktan uzaklaşmaz.
Elbette yukarıda bahsettiklerimiz, günlük hayatta karşılaşılabilecek
yüzlerce örnekten sadece birkaç tanesidir. Burada dikkat edilmesi
gereken en önemli nokta şudur: Kuran'da emredilen hükümlere bağlı
kalmak kaydıyla, insanların yaşamları boyunca karşılaştıkları olaylarda
uygulamaları gereken tavırlar değişiklik gösterebilir. İnsanın karşısına
gün içinde sık sık aralarında seçim yapması gereken alternatifler
çıkabilir. İşte alternatifli durumlarda en doğru olanın hangisi
olduğuna insan vicdanıyla karar verir. Vicdanına uymayan kişi ise,
"nasılsa bu yaptığım Kuran'da yasaklanmamış" mantığı ile hareket
ederek kendini karda zannedebilir. Ama böyle kişiler bilmelidirler
ki, Allah'ın en hoşnut olacağı tavırları vicdanlarını dinleyerek
uygulamadıkları sürece, ahirette büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır.
En önemlisi de bu insanlar, hesap günü sorgulanırken burada sığındıkları
bahaneleri öne süremeyeceklerdir. Çünkü Kuran'da bildirildiği gibi
o gün her insana; "kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu
olarak sana yeter" (İsra Suresi, 14) denecektir. Bu insanlar dünyada
vicdanlarının gösterdiği doğrulara gözlerini kapayarak yaşam sürmüşlerdir,
ama hesap günü herşeyi itiraf edeceklerdir:
Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve
iki kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış
için bir yol var mı?" "Sizin (durumunuz) böyledir. Çünkü bir olan
Allah'a çağırıldığınız zaman inkar ettiniz. O'na ortak koşulduğunda
inanıp-onayladınız. Artık hüküm, yüce, büyük olan Allah'ındır. (Mümin
Suresi, 11-12)
Öfkesinin-şiddetinden neredeyse patlayıp parçalanacak.
Her bir grup içine atıldığında, bekçileri onlara sorar: "Size bir
uyarıcı gelmedi mi?" Onlar: "Evet" derler. "Bize gerçekten bir uyarıcı
geldi. Fakat biz yalanladık ve: "Allah hiçbir şey indirmedi, siz
yalnızca büyük bir sapmışlık içindesiniz, dedik." Ve derler ki:
"Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan
ateşin halkı arasında olmayacaktık." Böylece kendi günahlarını itiraf
ettiler. Çılgınca yanan ateşin halkına (Allah'ın rahmetinden) uzaklık
olsun. (Mülk Suresi, 8-11)
"İnsanların çoğunluğu
böyle yapıyor" mantığı
İnsanların içine düştüğü en büyük yanılgılardan bir tanesi de "çoğunluğa
uymak"tır. Hemen her insanın bilinçaltında çoğunluğun yaptığının
doğru olduğuna dair bir kanaat bulunur ve böyle kişiler genellikle
tavırlarını bu çoğunluğa göre ayarlarlar. Oysa bahsedilen son derece
hatalı bir davranıştır.
Örneğin bir insanın yaşadığı çevrede çoğunluğun çok yüzeysel ve
çarpık bir din anlayışı olabilir. İnsanlar Allah'ın varlığına ve
ahirete inandıklarını söylerler, ama bu konuda düşünmezler. Dini
değerlere "kendilerince" saygılıdırlar, ama bu saygılarını uygulayarak
değil, sözle ifade ederler. Dinin birçok emrinin geçmiş dönemler
için geçerli olduğunu, bugün için geçerli olmayacağını düşünürler.
Bu anlayışa göre ise yukarıda da söz ettiğimiz gibi, bir insanın
kalbinin temiz olması, kimseye kötülükte bulunmaması "dindar" olması
için yeterlidir. İbadetlere gelince; yaşlanınca zaten yapılacaktır.
Evet, bir kişinin çevresindeki herkes böyle çarpık bir anlayışa
sahip olabilir. Bu durumda kişinin tarif edilen anlayışa uyması,
kendi vicdanına başvurarak düşünmemesi insanın kendisini kandırmasından
başka birşey değildir. Çünkü çoğunluğun her zaman doğru karar verdiğini,
doğru bir düşünceye sahip olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur.
Aksine, Allah Kuran'da "çoğunluğa uymak" ile ilgili şunu bildirmektedir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan,
seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar
ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (Enam Suresi,
116)
Bu nedenle, bir insanın davranışlarında, özellikle dini yaşamasında
ve Kuran'ı uygulamasında ona yol gösteren tek ölçü vicdanı olmalıdır.
Vicdanının yönlendirmesiyle hareket eden kişi, çoğunluğun ne dediğini
veya ne yaptığını kesinlikle göz önünde bulundurmaz. Tek başına
da kalsa vicdanının sesini dinler ve Allah'ın kitabına, yani Kuran'a
uyar.
Bu durumu herkesin kendi üzerinde düşünmesi gerekir. "Çoğunluğa
uyma" psikolojisi her insan için bir tehlike oluşturabilir. Örneğin
bir kişi şu ana kadar okuduklarıyla vicdanında birtakım gerçekleri
fark ederek uygulama kararı almış olabilir. Ancak çevresindekilerin
tutumunun ve bakış açısının kişiyi hiçbir zaman etkilememesi gerekir.
Herkes kendi vicdanının ve Kuran'ın emrettiklerini uygulamakla mükelleftir.
Şu unutulmamalıdır ki, Allah kullarını mutlaka dener. Vicdanıyla
verdiği doğru bir karardan insanı vazgeçirmeye çalışan bir başka
kişi, Allah'ın kendisini denemek için karşısına çıkardığı bir yakını
da olabilir. Ancak ahirette insanlar böyle yakınları ile ilgili
olarak şunları söyleyeceklerdir:
Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim.
Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan)
saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız' bırakandır.
(Furkan Suresi, 28-29)
"İleride yapacağım" mantığı
İnsanların geneli Allah'a ve Kuran'a inandıklarını, ancak ibadetleri
ileri yaşlarında yerine getireceklerini söylerler. Hacca gitmek,
namaz kılmak gibi ibadetler hemen herkes tarafından yaşlılık dönemine
ertelenir. Bunun bilinçaltındaki nedeni, bir insanın kendisini dine
adaması ile birlikte tüm dünyevi zevklerden mahrum olacağını zannetmesidir.
Oysa Allah Kuran'ın birçok ayetinde dünya nimetlerini müminlere
hem dünyada hem de ahirette sunduğunu bildirmektedir:
... İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize
dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de
vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik
(ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına
karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir. (Bakara
Suresi, 200-202)
Dahası bir başka ayette, tüm nimetlerin gerçekte müminler için
olduğu müjdelenir:
De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti
ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında
iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır." Bilen
bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Araf Suresi,
32)
Ayrıca bir insanın bir nimetten gerçek anlamda zevk alabilmesi
için o kişinin ruhen huzurlu olması gerekir. Vicdani bir rahatsızlık
içinde olan kişi, her türlü nimet içinde bulunsa da hiçbir şeyden
zevk alamaz. Bu nedenle dünya hayatını kendilerince doyasıya yaşayabilmek
için vicdanlarına uymayanlar veya vicdanlarının emrettiklerini erteleyenler,
büyük bir hataya düşmektedirler.
Bu yanılgı içerisindeki insanlar, doğruyu aslında bilmektedirler
ve vicdanlarının emrettiklerine uyduklarında tüm yaşantılarını buna
göre düzenlemeleri gerekeceğinin de farkındadırlar. Örneğin namaz
kıldıkları zaman vicdanlarının sesi daha da ağır basmaya başlayacaktır.
Yaptıkları kötülükler ve vicdansızlıklar belirginleşecektir. Nitekim
bir ayette, namazın insanları doğruya yönelttiği şöyle bildirilmektedir:
Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru
kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden
alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah,
yaptıklarınızı bilir. (Ankebut Suresi, 45)
İnsanlar bu gerçeği anladıkları için, ibadetlerin getirdiği vicdani
sorumluluklardan kendilerine bir mazeret bularak kurtulmaya çalışırlar.
Allah'ın kesin olarak emrettiği bu hükümleri inkar edemez, ama ileride
hepsini yapacaklarına dair kendilerine ve çevrelerine vaatte bulunurlar.
Erteleme sadece ibadetler için geçerli değildir. Günlük yaşantıda
karşılaşılan her olayda vicdanın emrettiği doğrular ertelenir. İnsanlarda
hep "şimdilik böyle yapayım, bir dahaki sefere düzeltirim" mantığı
vardır. Oysa Allah insanın ertelediklerini de hesap gününde karşısına
çıkaracaktır:
O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)'
yalnızca Rabbinin katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri
ve erteledikleri şeylerle haber verilir. (Kıyamet Suresi, 12-13)
Ertelemek ancak ahireti ve ölümü düşünmeyen, kendilerine yakın
görmeyen insanlara mahsus bir tavırdır. Herşeyden önce insan ne
zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini bilmemektedir. Örneğin şu
an bu kitabı okuyan kişi kendisini güvencede hissediyor olabilir.
Ancak ansızın meydana gelebilecek bir olay veya bu kitabı okuduktan
yarım saat sonra bineceği arabanın kaza geçirmesi, merdivenlerden
inerken tansiyonunun düşmesi ve yuvarlanması kolaylıkla ölümüne
neden olabilir.
Peki ölüm vakitlerini bilmedikleri halde, insanlar nasıl vicdanlarının
emrettiklerini bu kadar kolay erteleyebilmektedirler? Oysa Allah
kesin olarak bildirmektedir ki, ölüm meleğini karşısında gören her
insan ertelediği şeylerden dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır
ve "keşke hepsini yapsaydım" diyecektir. Bu, tarifi mümkün olmayan
ve asla dönüşü de bulunmayan bir pişmanlıktır:
O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle)
der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," "Vah
yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim." "Çünkü o,
gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kuran'dan) saptırmış
oldu..." (Furkan Suresi, 27-29)
Ayrıca Allah'ın vereceği cezanın ertelenmiş olması da insanları
yanıltır. Eğer Allah yapılan her vicdansızlığın karşılığını anında
verseydi, insanlar bir kez karşılık aldıktan sonra bir daha vicdansızlık
yapamazlardı. Ancak cezanın ertelenmiş olması insanların hakka uyup
uymadıklarının ortaya çıkmasını sağlamakta ve deneme ortamı böylelikle
oluşturulmaktadır. Allah'ın azabı ertelemesi, bunu hak edenlerin
en şiddetli azapla karşılık görmelerinin yanı sıra insanlara dünyada
iken tövbe etme imkanı oluşması açısından da önemlidir. Bu, Allah'ın
sonsuz merhametinin bir tecellisidir. Bir ayette şöyle bildirilir:
Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları
(azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir
canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar
ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah
kendi kullarını görendir. (Fatır Suresi, 45)
Bu yüzden Allah'ın yapılan vicdansızlıklara hemen karşılık vermemesi
insanları aldatmamalıdır, çünkü her birinin karşılığı ahirette eksiksiz
olarak verilecektir. Allah bu yanlış mantıkta olanları bir ayette
şöyle haber vermektedir:
… Ve kendi kendilerine: "Söylediklerimiz dolayısıyla
Allah bize azap etse ya." derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir.
Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir. (Mücadele Suresi, 8)
Sorgulama gününde hiçbir mazeret geçerli
olmayacaktır
Şunu unutmamak gerekir; insanlar ahireti düşünmedikleri için dünyada
türlü bahanelerle, yalanlarla vicdanlarını rahatlatmaya çalışabilirler.
Bu onlara geçici bir rahatlık sağlayabilir ve vicdanlarının emrettiği
gerçeklerden kısa süre de olsa kaçmalarına neden olabilir. Ancak
unuttukları bir şey vardır ki, o da Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Kendilerine ilim ve iman verilenler ise, dediler
ki: "Andolsun, siz Allah'ın Kitabında (yazılı süre boyunca) diriliş
gününe kadar yaşadınız; işte bu dirilme günüdür. Ancak siz bilmiyordunuz."
Artık o gün, zulmedenlerin ne mazeretleri bir yarar sağlayacak,
ne (Allah'tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir. (Rum Suresi,
56-57)
Vicdanlarını mazeretlerle susturanların sonu, bir başka ayette
şöyle haber verilir:
Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı
gün; lanet de onlarındır, yurdun en kötüsü de. (Mümin Suresi, 52)
|