|

Vicdansızlıklarıyla Tarihe Geçmiş
Kişiler
FİRAVUN
Firavun, Hz. Musa'nın gönderildiği dönemde yaşamış olan ve Kuran'da
kendisinden en çok söz edilen inkarcıdır. Firavun'un gerek Hz. Musa'ya
ve onunla birlikte olanlara, gerekse de kendi halkına karşı takındığı
tutum detaylı olarak incelendiğinde, vicdanına uymayan, sadece nefsindeki
tutkular ve dünya hayatı için yaşayan insanların genel bir karakteri
ortaya çıkar. Bu inkarcıların en önde gelenlerinden olan ve halkının
arasında zalimliği ile bilinen Firavun'un ruh halini, mantık örgüsünü,
tutkularını, beklentilerini, endişelerini ve beklenmedik olaylar
karşısındaki tutumunu Kuran ayetlerine bakarak analiz etmek ve vicdansız
bir insanın sahip olabileceği özellikleri görmek mümkündür. Bu yüzden
burada söz konusu kişiyle ilgili Kuran'da bildirilen tüm detaylar
incelenecek ve vicdansızlığın en uç noktaları gözler önüne serilecektir.
Ancak Firavun'un özelliklerini okurken unutulmaması gereken çok
önemli bir nokta şudur: Firavun'un sahip olduğu özellikler, bugün
toplumda çok yaygın olarak yaşanan özelliklerdir. Samimi olarak
düşünen bir insan, bu ahlakın yansımalarını kolaylıkla görebilecektir.
En samimi tavır ise, insanın bu özellikleri diğer insanlarda aramadan
önce kendi nefsinde - az veya çok - araması ve bu vicdana aykırı
tavırları düzeltmesi olacaktır.
Firavun'un zalimliği:
Firavun'un Kuran'da anlatılan temel vasıflarından biri zalimliğidir.
Kuran'ın bildirdiğine göre Firavun, hakim olduğu insanların bir
bölümü (özellikle İsrailoğulları) üzerinde büyük bir baskı uyguluyor,
hatta onların çocuklarını bile öldürüyordu:
Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş
ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir
bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını
diri bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)
Sadece kendi otoritesini korumak ve ileride kendisine karşı örgütlenebilecek
tüm karşı hareketlerin önüne geçmek amacında olan Firavun, sadece
erkek çocukları değil, erkek bebekleri de katlettiriyor ve kendi
aleyhinde oluşabilecek muhtemel bir tehlikeyi-kendince-başlamadan
önlüyordu.
Firavun'un zalimlik üzerine kurduğu düzen, günümüzde de alışık
olduğumuz bir tavrın tarihteki örneğinden başka birşey değildir.
İnkara ve sınır tanımazlığa dayalı tüm zihniyetler kendi durumlarını
muhafaza için gerektiğinde kadınları, çocukları katledebilmekte,
savaşlar çıkarabilmekte, masum insanlar üzerine bir kerede yüz binlercesini
katledebilecek bombalar yağdırabilmektedir. Buradaki amaç ise sadece
kendi menfaatlerini ve güçlerini ne yolla olursa olsun korumaktır.
İnsan yaptığı eylemin Allah katındaki hükmüne bakmadan yaşarsa
mutlaka zalimlik sınırlarına girebilir, birilerini mağdur edebilir,
belki tek bir kararı birçoklarının hayatına mal olabilir. İşte Firavun
örneği, zalimliğin en uç sınırlarının görüldüğü, ancak günümüzde
de farklı metotlarla da olsa yaşatılan bir örnektir.
Firavun'un büyüklenip azması:
Firavun, elindeki güç ve ihtişamdan ötürü büyüklenmiş, Allah'ın
sınırlarının tamamen dışına çıktığı gibi, en son kendi ilahlığını
ilan edecek kadar azgınlığın uç noktalarına varmıştı. Baskı altına
aldığı halkı da dayanılmaz sıkıntılara uğratıyordu. Elindeki gücü
korumak için ne yapacağına şaşırmış bir halde her türlü baskı yöntemine
başvurmaktaydı. İşte Allah bu noktada elçisi Hz. Musa'ya
"Firavun'a git, çünkü o azmış bulunuyor" (Taha Suresi, 24)
emrini vahyetmiş ve kendisini bir uyarıcı ve korkutucu olarak Firavun'a
göndermiştir.
Firavun'un tüm insanlığa ibret olan büyüklenmesi ve bunun sonucu
olan azgınlığı, ayetlerde şöyle anlatılır:
İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor.
Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar."
(Musa ve Harun) Dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten onun bize karşı
'taşkın bir tutum takınmasından' ya da 'azgın davranmasından' korkuyoruz.
Dedi ki: "Korkmayın, çünkü ben sizinle birlikteyim; işitiyorum ve
görüyorum. (Taha Suresi, 43-46)
Böylece Firavun bizzat Allah'ın elçisi tarafından doğru yola davet
edilmiştir. Ancak bu onu ıslah etmek yerine, öfkesini ve azgınlığını
arttırmıştır. Bu öfkenin altında yatan en önemli etken, sahip olduğu
siyasi ve askeri güç yüzünden büyüklenmesi ve durumunu kaybetmekten
korkmasıdır. Kuran'da Firavun'un sert üslubu ve kendine olan hayranlığı
şöyle anlatılır:
Firavun kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey
kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim
değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? Yoksa ben, şundan daha hayırlı
değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü)
açıklamaktan yoksun olan (biri)dir. (Zuhruf Suresi, 51-52)
Ayetin başında Firavun'un bağırarak kavmine seslenişi dikkat çekmektedir.
Onlara aşağılayıcı ve hükmedici bir ifadeyle seslenmesinin altında
önemli bir psikolojik taktik vardır. Öncelikle halkına kendi gücünü
ve siyasi konumunu ikrar ettirecek birtakım sorular yöneltir.
"Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil
mi? Yine de görmeyecek misiniz?" ifadesi kendisini üstün
görme saplantısının başlıca nedeninin sahip olduğu mülk olduğunu
gösterir. Ayetin geri kalan bölümünde ise Firavun, Allah'ın elçisi
olan Hz. Musa'dan "şu" diye söz eder ve onu "aşağı sınıftan bir
zavallı" olarak tanımlar. Burada dikkat çekilmesi gereken çok önemli
nokta, Firavun'un, kendisinin Hz. Musa'dan daha hayırlı olduğunu
belirtirken, şeytanın Allah'a isyan ettiği anda kullandığı ifadenin
aynısını kullanmasıdır. Yalnızca birtakım zahiri ölçülere -mülk,
soy ve makam- dayanarak Hz. Musa'yı küçümsemiş ve ona tabi olmayı
reddetmiştir.
Şeytan da Hz. Adem'e secde emrini aldığında, Firavun gibi kendini
üstün görerek Hz. Adem'e tabi olmayı reddetmiş ve Allah'ın emrine
isyan etmiştir. Şöyle:
(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten
alıkoyan neydi?"(İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten
yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Araf Suresi, 12)
Burada yine önemli bir nokta vardır. O da büyüklenmenin şuuru tamamen
örttüğüdür. Öyle ki, Allah'la bizzat muhatap olan, O'nun varlığını
ve birliğini bilen şeytan, bütün bu bilgisine rağmen Hz. Adem'e
secde emrine karşı gelmiştir. İşte Firavun'un sınır tanımaz azgınlığının
nedeni de budur; Allah'ın kendisine verdiği mülk ve diğer nimetlerden
dolayı büyüklenmek ve bu fiziksel imkanlara dayanarak kendisini
üstün görmek. Firavun Hz. Musa'ya karşı bu isyankar tavrından sonra,
tarih boyunca, hemen hemen bütün resuller için yöneltilmiş olan
bir soruyu, halkına seslenerek sormuştur:
Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler
atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler
gelmeli değil miydi? (Zuhruf Suresi, 53)
Bu soru da çok önemli bir noktayı gösterir. İnkar edenler normal
bir insanın elçi olarak görevlendirilmesini kabullenemezler. İnkarcıların
ölçüleri vicdanları olmadığı için, elçide görmek istedikleri de,
takva, Allah'a yakınlık, samimiyet, akıl ve Allah'a teslimiyette
önderlik değildir. İnkarcılar iman etmek için elçiden olağanüstü
bir maddi zenginlik ya da doğaüstü olaylar beklerler. İşte bu saplantı
inkarcıların hidayete erememelerinin en büyük nedenlerindendir.
Çünkü içlerindeki kibir, kendileri gibi bir insana tabi olmalarına,
o insana itaat etmelerine engel olur. Vicdanlarına uymak yerine,
nefislerinin emrettiklerine uyarak kibirlerini korumayı tercih ederler.
Firavun'un saçma ve mantıksız sorular sorarak
inkarda ayak diretmesi:
Allah'tan gelen vahiy üzerine Hz. Musa, kardeşi Hz. Harun ile birlike
Firavun'a gitmiş ve kendisine emredildiği üzere ona tebliğ yapmaya
başlamıştır.
Bunun üzerine Firavun, kendilerine Allah'ın yolu tebliğ edilen
inkarcıların sık sık uyguladıkları bir taktiğe yönelmiştir. Hz.
Musa ve kardeşi Hz. Harun'u zorlayacağını umduğu mantıksız ve şeytani
sorularını art arda yöneltmiştir. Bu soruların ortak noktası imana
yönelmek amacıyla değil, açık aramak ve alay etmek amacıyla sorulmuş
olmalarıdır. Aslında bu soruların her birinin cevabını kendisi de
vicdanen bilmektedir. Örneğin Firavun'un kendisine Allah'ın dinini
tebliğ etmeye gelen Hz. Musa ve Hz. Harun'a sorduğu ilk soru şöyledir:
"Sizin Rabbiniz kim ey Musa?" (Taha Suresi, 49)
Bu soru tam anlamıyla bir büyüklenme gösterisidir. Allah'ın elçisine
yönelttiği bu soruya nasıl cevap vereceklerini merakla bekleyen
Firavun'a karşı Hz. Musa'nın cevabı oldukça net ve hikmetli olmuştur.
Dedi ki "Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren,
sonra doğru yolunu gösterendir." (Taha Suresi, 50)
Bu son derece akılcı ve samimi cevap karşısında Firavun hiçbir
savunma bulamamıştır. Firavun'un sorduğu ve hiçbir mantıklı yönü
olmayan diğer bir soru ise şudur:
(Firavun) dedi ki: "İlk çağlardaki nesillerin durumu
nedir öyleyse?" (Taha Suresi, 51)
Bu sorunun altında yatan niyet, samimi bir merak değildir. Firavun
inkarını ve sahtekarlığını örtmek, konuyu geçiştirmek maksadıyla,
dikkati kendi üzerinden saptırıp kendince kafa karıştırmaya çalışmaktır.
Benzeri "konu dağıtıcı" sorulara başka inkarcılar da başvururlar.
Oysa kendilerini uyaranlara karşı yönelttikleri bu tür kaçış soruları,
inkarcıları sonsuz olan cehennem azabından kurtarmayacaktır. Çünkü
bu uyarılar onlara yaşamakta oldukları anda yapılmaktadır. Yani
bu insanlardan, kendilerinden önce yaşamış ve "yok olmuş" olan kavimlerin
durumunun ne olacağını araştırmaları istenmemektedir. O kavimlerin
durumu, kimi hangi konuda sorumlu tutup kimi tutmayacağı, elbette
hiçbir şeyi unutmayan, sonsuz adalet ve sonsuz vicdan sahibi, alemlerin
Rabbi olan Allah'ın bileceği bir konudur. Nitekim Hz. Musa'nın da
vermiş olduğu cevap, bu gerçeği oldukça açık bir şekilde gözler
önüne sermektedir:
(Musa) Dedi ki: "Bunun (önceki nesillerin) bilgisi
Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz."
(Taha Suresi, 52)
Ardından Hz. Musa Firavun'a, Allah'ın insanlara verdiği nimetleri
hatırlatarak, O'nun varlığının delillerini sıralamıştır:
"Ki (Rabbim) yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı,
onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla
her tür bitkiden çiftler çıkardı." (Taha Suresi, 53)
Ancak vicdanının sesini kesinlikle dinlemeye yanaşmayan, amacı
kendi kibirini ve ülkesi içindeki konumunu korumak ve bu nedenle
açık aramak olan Firavun, bu yolla birşey elde edemeyeceğini anlayınca,
konuyu tamamen başka bir şekle sokmuştur. Artık Allah'ın varlığı
hakkında sorular sormayıp, Hz. Musa'yı siyasi birtakım ithamlarla
suçlamaya başlamıştır.
Firavun'un bilinçaltındaki gerçek endişe bu noktada, yani ancak
köşeye sıkıştığında ve Hz. Musa'ya cevap veremediğinde ortaya çıkmıştır.
Hz. Musa'ya sorduğu her soruya son derece akılcı, tutarlı cevaplar
alan Firavun, bu gerçeği vicdanında fark etmesi dolayısıyla büyük
bir endişeye kapılmıştır. Firavun'un endişesi, en büyük putu olan
saltanatını, mülkünü ve topraklarını kaybetmektir. Bu endişeyle
de başka çıkar yol bulamayınca Hz. Musa'yı sihir yapmakla ve siyasi
hedefler peşinde koşmakla suçlamıştır:
Andolsun, biz ona ayetlerimizin tümünü gösterdik;
fakat o, yalanladı ve ayak diretti. Dedi ki: "Ey Musa, sen bizi
sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?" (Taha
Suresi, 56-57)
Günümüzde de Allah'ın sonsuz gücünü kavrayabilmek için vicdanlarına
başvurmayan, Firavun karakteri göstererek kibirlenen çok sayıda
insan mevcuttur. Bu insanların Firavun gibi mutlaka bir ülkenin
başında olmaları, diktatörvari bir yönetim sürmeleri gerekmemektedir.
Bu bölüm boyunca verdiğimiz örnekler, insanların Allah'ın gücünü
ve birliğini inkar edebilmek için sordukları samimiyetsiz soruların
bir kısmıydı. Çevremize baktığımızda gördüğümüz ise, bu tarz soruların
farklı kelimelerle dahi olsa dile getirildiğidir. Kısacası her dönemde
aynı inkarcı felsefe, vicdansızlığı uygulamada ayak diretmektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki, Allah Firavun'un sonunu, onu ve ardındaki
tüm gücünü suda boğup yok ederek tüm insanlara bir ibret kılmıştır.
Firavun karakterini sürdüren ve bunda ısrarlı bir inatla direnenler,
bu sonucu da göze almalıdırlar.
Allah'ın varlığı ile ilgili çarpık düşünceleri
olması:
Kuran'dan öğrendiğimiz kadarıyla Firavun tam anlamıyla ateist bir
düşünce yapısına sahip değildi. Kendisinin ilahlık iddiası sadece
hükmettiği kavme yönelikti ve bu iddia kavmin toprakları üzerinde,
kendisine itaat edilmesi ve kayıtsız şartsız teslim olunması anlamını
taşıyordu.
Bir başka deyişle, birçok inkarcı gibi o da Allah'ın varlığını
biliyor, fakat Allah'ı gereği gibi takdir edemiyordu. Eriştiği dünyevi
konumunun verdiği sarhoşluk içinde Allah'ı yeryüzünde değil -haşa-,
sadece göklerde hüküm süren bir ilah olarak düşünmüş ve kendisini
hükümran olduğu Mısır'ın "Rabbi" olarak görmüştü. Firavun'un bu
klasik küfür anlayışını, alaycı bir üslupla dile getirdiği ve ayette
ibret olarak nakledilen aşağıdaki sözlerinden anlamaktayız:
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için
benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde
bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın
ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."
(Kasas Suresi, 38)
Firavun'un bu çarpık mantığına da günümüz insanlarında rastlamak
mümkündür. Belki Firavun gibi "göğe merdiven dayama" fikri öne sürülmemektedir,
ama benzer bir felsefe ile insanlar, Allah'ın tüm evreni, içindeki
canlılarla birlikte yaratıp bıraktığı fikrini taşımaktadırlar. Öyle
ki, bugün birçok insan Allah'ı (haşa) gökyüzünde oturan, dünya işlerine
karışmayan bir varlık olarak algılamaktadır. Kuşkusuz bu saçma inanç,
bir insanın vicdanını devre dışı bırakarak kendisine sonsuz nimetler
veren Rabbimizi inkar etmesinin örneklerindendir. Çünkü Allah sonsuz
kudret sahibidir; gökleri ve yeri varlığıyla sarıp kuşatmıştır,
onların ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbidir.
Firavun'un ikiyüzlülüğü ve güvenilmezliği:
Firavun ve çevresi, inkarları sebebiyle yıllar süren çeşitli azaplara
uğratıldılar. Bunlara tahammül edemeyeceklerini anladıkları zaman,
her ne kadar gurur ve kibirlerine ağır gelmesine rağmen, Hz. Musa'ya
başvurdular. O'na, kendilerinden bu azabı uzaklaştırdığı takdirde
iman edeceklerine dair söz verdiler:
Başlarına iğrenç bir azap çökünce, dediler ki:
"Ey Musa, Rabbine sana verdiği ahid adına- bizim için dua et. Eğer
bu iğrenç azabı üzerimizden çekip giderirsen, andolsun sana iman
edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz." (Araf Suresi,
134)
Allah Hz. Musa'nın duasına icabet etti ve sözlerinde durmaları
için bir süre azabı üzerlerinden giderdi. Oysa Firavun ve çevresi,
her zorba inkarcının sahip olduğu dönek ve güvenilmez karakteri
sergilediler ve azap üzerlerinden kaldırılıp rahatlayınca vicdanlarına
sırt çevirerek verdikleri söze ihanet ettiler.
Sonunda da bütün bu olanların ardından Allah bu insanlardan, ayetlerini
yalanlamalarından ve onlardan habersizmiş gibi davranmalarından
ötürü intikam aldı, "Muntakim" (intikam alıcı) sıfatını tecelli
ettirdi. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye
kadar, o iğrenç azabı çekip-giderdik, onlar yine andlarını bozdular.
Biz de onlardan intikam aldık ve ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan
habersizmişler (gibi) olmaları nedeniyle onları suda boğduk. (Araf
Suresi, 135-136)
Aslında Firavun'un tüm inkarına ve azgınlığına rağmen Allah'ın
gücünü vicdanen bildiği bu olayla da görülmektedir, çünkü Firavun
ve çevresi bu felaketlerin üzerlerinden kalkması için Hz. Musa'nın
Allah'tan yardım dilemesini istemişlerdir. Ancak kibirleri o kadar
güçlüdür ki, vicdanları doğruyu bilmesine rağmen büyüklenmeleriden
dolayı Hz. Musa'ya yine tabi olmamışlardır.
Firavun'un müminlere karşı yaptığı zulüm
ve eziyetlere karşılık güçlü bir vicdan gösterisi:
Firavun, Hz. Musa'yı alt edebilmek için türlü yollar denedi. Bunlardan
biri, Hz. Musa'yı en güvendiği büyücüleri ile karşı karşıya getirmek
için düzenlediği karşılaşmaydı. Kendince adil ve demokrat süsü verilmiş
hileli bir oyunla Hz. Musa'yı küçük düşüreceğini, böylece kurulu
sistemini koruyabileceğini ve hatta sağlamlaştıracağını hesaplıyordu.
Belirlenen gün geldiğinde Hz. Musa ve büyücüler, halkın toplandığı
bir meydanda karşı karşıya geldiler. Büyücüler güçlerini göstermek
için asalarını fırlattılar. Yaptıkları sihirin etkisiyle, asalar
koşar gibi göründü. Ancak Hz. Musa asasını fırlatınca, Allah'ın
izniyle asa büyücülerin kurduğu düzeni yuttu. Bunun üzerine Hz.
Musa'nın gerçeği söylediğini, onun Allah'ın elçisi olduğunu ve Allah'tan
başka bir ilah ve güç olmadığını anlayan büyücüler, Allah'a iman
ettiler. Bu, Firavun için büyük bir yenilgi, kurduğu tuzağın başına
geçmesi anlamına geliyordu. Bu yüzden büyücüler Allah'a iman ettiklerinde,
Firavun'un tepkisi çok büyük olmuştur. Çünkü hem halkının gözü önünde
küçük düşmüş, hem önemli bir siyasi gücü yitirmiş, hem de kendi
sistemine karşı büyük bir tehlike olarak gördüğü Hz. Musa önemli
bir galibiyet elde etmişti. Sonuç olarak Firavun iman eden büyücülerin
çok ağır bir cezaya çarptırılmalarına karar verdi. Her büyücünün
kollarından biri ve o kolunun diğer tarafındaki bacağı kesilecek
veya büyücüler hurma dallarında idam edileceklerdi. (Araf Suresi,
120-124)
Eğer bu cezalar biraz incelenirse, Firavun'un zalimliği daha iyi
anlaşılabilir. Çaprazlama kol ve bacakların kesilmesi, sağ el ile
sol bacağın veya sol el ile sağ bacağın kesilmesi demekti. Böyle
bir cezaya çarptırılan bir insan ömrünün sonuna kadar tarifsiz sıkıntılar
çeker. Dahası o günkü teknoloji ve tıbbi imkanlar düşünüldüğünde,
bu insanların karşılaştığı acı daha iyi anlaşılır. Böyle bir cezanın,
bu cezayı hak etmek için hiçbir suç işlememiş, aksine Allah'a iman
gibi en büyük erdemi göstermiş insanlara uygulanması, elbette çok
büyük bir zulüm ve vicdansızlıktır.
Firavun'un bu son derece vicdansız ve zalim tavırlarına karşılık
büyücülerin vicdanlarının gücü ise büyük bir tezattır. Doğruyu gören
büyücüler, Firavun'un zulmüne ve tehditlerine rağmen vicdanlarına
uymakta ısrar etmişlerdir. Onların bu tavrı Kuran'da tüm Müslümanlara
örnek olarak aktarılmaktadır. Firavun işkence emrini verdikten sonra,
büyücüler ona şu cevabı vermişlerdir:
... Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana
seni asla 'tercih edip -seçmeyiz'. Neyde hükmünü yürütebileceksen,
durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü
yürütebilirsin." (Taha Suresi, 72)
Firavunlar bundan binlerce sene önce yaşamış hükümdarlardır. Ancak
Kuran'da anlatılan Firavun, aynı zamanda kendisinden önce ve sonra
gelen yüzlerce önderin karakterini temsil etmektedir. Bu önderlerin
hepsinin ortak noktası, "ateşe çağıran önderler" olmalarıdır. Bu
önderlerin önderi de şeytandır. Söz konusu kişiler vicdanlarına
uymayarak, hatta vicdanlarına savaş açarak, dünya hırsı ile şeytanın
emrettiklerine uymuşlardır.
Ancak Firavun'un benzerleri mutlaka hükümdarlardan çıkmaz. Firavun
karakteri, onun gibi Allah'a isyan eden bütün inkarcılarda kolaylıkla
gözlenebilir. İman etmeyişleri, küfürdeki mutlak ısrarları, küçük
de olsa makam hırslarıyla binlerce ve milyonlarca Firavun, yeryüzünde
hep var olacaktır. Ahirette varacakları yer ise aynıdır: Ebedi aşağılanmanın
ve ateş azabının yeri olan cehennem.
Bağ sahibi ve arkadaşı
Allah, Kuran'ın Kehf Suresi'nde insanlara iki kişinin örneğini
anlatmaktadır: Bu iki kişiden biri, Allah'ın varlığını bilmesine
rağmen O'nu takdir edemeyen, ahiretten şüphe duyan ve sahip olduğu
tüm zenginlikle şımararak vicdanına uymayan bir kimsedir. Arkadaşı
ise Allah'ı takdir edebilen ve vicdanen gördüğü doğruları söylemekten
çekinmeyen samimi bir Müslümandır. Bu iki kişinin arasındaki konuşmalar
Kuran'da şöyle geçmektedir:
Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine
iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin
arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş,
ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında
bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri
de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben,
mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da
daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi
(ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi.
"Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime
döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım."
(Kehf Suresi, 32-36)
Bu bağ sahibinin konuşmaları günümüzde sıkça rastlanan insan modelinin
inancını yansıtmaktadır. Bu sapkın inancın nedeni şudur: İnsanlar
vicdanen Allah'ın ve ahiretin varlığını fark ederler. Ancak vicdanlarına
uymanın getirdiği sorumluluklardan kaçınmak için özellikle ahiretin
varlığını hiç düşünmezler ve dolayısıyla zihinlerinde genel olarak
ölümle birlikte bir yok oluş vardır. Ancak bu yok oluş da onlar
için korku verici birşeydir. Bu nedenle kendilerini teselli eden
"mutlu bir öbür dünya" inanışına sahiptirler. Hem kıyamete inanmayıp
hem de bir ihtimal olsa bile buradakinden daha iyi bir hayat yaşayacaklarına
dair kendilerini kandırırlar.
Dünya hayatında elde ettikleri kazanç da onları bu şekilde aldatır.
Allah'ın ayette de dikkat çektiği gibi, bahçe sahibi bağına neredeyse
sonsuzluk atfetmiş ve hiçbir gücün onu yok edemeyeceğini düşündüğünü
de açıkça ifade etmiştir.
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, bir insanın vicdanına uymaması
onun gerçekleri görmesine engel olur. Üstelik burada görülemeyen
çok önemli bir gerçektir; bir insanın sonsuz hayatını nerede ve
nasıl yaşayacağı söz konusudur. Bağ sahibi kişi, kendisine Allah
katından bir deneme olarak verilen mallarla şımararak, sonsuz yaşantısını
azap içinde geçirmeyi göze almıştır.
Bu kişinin vicdana uymayan konuşmasına karşılık vicdanlı olan arkadaşı
gerçekleri ona hatırlatarak şöyle cevap vermiştir:
... Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan,
sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir
adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbimdir
ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğin zaman,
'Maşaallah, Allah'tan başka kuvvet yoktur' demen gerekmez miydi?
Eğer beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan.
Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını bana verir, (seninkinin)
üstüne gökten 'yakıp-yıkan bir afet' gönderir de kaygan bir toprak
kesiliverir. Veya onun suyu dibe göçüverir de böylelikle onu arayıp-bulmaya
kesinlikle güç yetiremezsin." (Kehf Suresi, 37-41)
Vicdanlı bir insan her durumda vicdanının emrettiklerini uygular
ve söyler. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da, bu kişinin
vicdanen doğru gördüklerini tüm açıklığı ile arkadaşına söylemesidir.
Buradaki samimi ve açık üslubu arkadaşının ahiretini düşündüğü içindir.
Ona bunları hatırlatmasa, onun cehenneme gitmesine göz yummuş olur.
Öğüt vererek hatırlatmak, Allah'ın azabı ile uyarmak ve hiç kimseden
çekinmemek, vicdanlı bir müminin özellikleridir.
Ama tüm bu hatırlatmalara rağmen öğüt almayan insanlar da olacaktır.
Nitekim Allah şımararak ahireti inkar eden, Allah'ın gücünü takdir
edemeyen kişinin sonunu şöyle bildirmektedir:
(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi.
Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu.
O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu:
"Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." Allah'ın dışında
ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi.
İşte burada (bu durumda) velayet (yardımcılık, dostluk) hak olan
Allah'a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından hayırlıdır.
(Kehf Suresi, 42-44)
|