|

Kuran'ı Yanlış Yorumlama Örnekleri
CENNETTE ŞARAP İÇİLMESİ
Bir kısım akılsızların Kuran'da, güya çelişki olarak göstermeye
çalıştıkları konulardan biri, şarabın dünyada haram kılındığı halde
neden Cennet'te bir ikram olarak sunulduğudur. Tartışma konusu yapmak
istedikleri ayet ise şöyledir:
Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur):
İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar,
içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar
vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden
bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin
içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça parça koparan'
kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu? (Muhammed Suresi, 15)
Daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi bu tür bir anlayış
eksikliği Kuran'ın geneline hakim olmamak, akledememek, art niyetli
ve ön yargılı bir bakışa sahip olmaktan kaynaklanmaktadır. Şimdi
böyle akılsızca bir iddianın niçin mantıksız ve geçersiz olduğunu
birkaç yönden inceleyelim:
Birincisi, Cennet'te ikram edilen şarapla dünyadaki şarabın farklı
özelliklere sahip olduğunu aşağıdaki ayetlerden anlıyoruz:
Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve
kadehler ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden
geçip akılları çelinir. (Vakıa Suresi, 18-19)
Görüldüğü gibi, Cennet'te sunulan içki dünyadaki şarabın olumsuz
etki ve özelliklerinden arındırılmış bir içki türüdür. Ayette belirtildiği
gibi ne baş ağrısı verir ne de aklı çeler. Yani keyif ve lezzet
verici olmasına rağmen sarhoş edici ve rahatsızlık verici bir niteliği
yoktur. Bu özelliklere sahip bir şarabın da Cennet nimetlerinden
bir nimet olmasında en ufak bir çelişki yoktur.
Dünyadaki içki pek çok yönden Kuran'da kötülenmiş, olumsuzlukları
belirtilmiş zararlı bir içkidir. İçkinin zarar ve kötülüklerini
anlatan ayetlerden bazıları şöyledir:
Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve
fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse
bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan,
içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı
anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?
(Maide Suresi, 90-91)
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda
hem büyük günah, hem insanlar için yararlar vardır. Ama günahları
yararlarından daha büyüktür." (Bakara Suresi, 219)
Elbette ki bu dünyada haram kılınan içkinin Kuran'da kınanmış
kötü özelliklerinin Cennet'teki içkilerde bulunması düşünülemez.
Nitekim Allah bir başka ayetinde de Cennet içkisini tarif ederken
bu içkinin dünyadaki içkinin kötü özelliklerine sahip olmadığını
bir kez daha vurgulamaktadır:
Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde
dolaşılır. Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda ne bir
gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları çelinir. (Saffat
Suresi, 45-47)
Allah'ın açıkca belirttiği bu konuyu kendince çelişkili gören
bir kimsenin anlayışından şüpheye düşülmesi kaçınılmazdır. Cehalet
ve sapkın bir amaçla Kuran'a yaklaşan bir kimsenin aklının bu derece
kapanması, en açık konuları dahi anlayamayacak bir acizliğe düşmesi
de Kuran'ın mucizelerindendir. Allah bir ayetinde akledemeyenlerin
düştüğü bu durumu şöyle tarif eder:
Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse için iman etme
(imkanı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik
kılar. (Yunus Suresi,100)
İkincisi, Kuran'ın Arapça metninde, bildiğimiz şarap ve her türlü
alkollü içki anlamına gelen "hamr" sözcüğünün Cennet içkisi
anlamında kullanıldığı tek ayet yukarıdaki Muhammed Suresi'nin 15.
ayetidir. Bunun dışında, Cennet'teki içecekler için kullanılan "şarap"
kelimesi Arapça'da herhangi bir içecek anlamına gelir. Türkçe'de
şarap kelimesi bildiğimiz alkollü içki için kullanılsa da gerçekte
Arapça'da içmek anlamına gelen "şerebe" kökünden türemiştir
ve her türlü alkolsüz içecek için kullanılabilir. Buradan da cennet
içkisinin farklı bir içki olduğu anlaşılmaktadır. Yani Kuran'daki
Cennet ayetlerinde geçen "şarap" kelimesinin Türkçe'de
kullandığımız şarapla bir ilgisi yoktur. Bu kelimenin geçtiği ve
içecek anlamında kullanıldığı ayetlerden bazıları şöyledir:
İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve
ve şarap istemektedirler. (Sad Suresi, 51)
Onlara mühürlü, katıksız bir şaraptan içirilir.
(Mutaffifin Suresi, 25)
ŞARAP KONUSUYLA İLGİLİ BİR BAŞKA YANLIŞ YORUMLAMA
Nahl Suresi'nin 67. ayetinde şöyle buyrulur: "Hurmalıkların
ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk
verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz..."
Akledemeyen bazı cahil kişiler burada kendilerince şarabın övüldüğünü,
haram olan bir şeyin övülmesinin de çelişkili olduğunu söylerler.
Herşeyden önce, dikkatli bakıldığında ayette şarabın övülmesi gibi
bir durum yoktur. Ayette övülen kısım hurmaların ve üzümlerin bizzat
kendilerinin güzel rızıklar olduklarıdır. Ayetin birinci bölümünde
bahsedilen ise insanların bunlardan elde ettikleri sarhoşluk verici
içkidir ki zaten Kuran'ın pek çok yerinde bu içkinin zararları sayılmış
ve kötülenmiştir. Ayetin ifadelerinden şarap içmeye, sarhoş olmaya
bir teşvik, bir övgü olduğunu çıkarmak da ortada kasıtlı bir yaklaşım
ya da önemli bir anlayış ve muhakeme bozukluğu olduğunu göstermektedir.
Bu ayette önemli bir gerçeğe dikkat çekilmektedir: Allah'ın rızık
olarak verdiği bir nimet, istendiğinde olumlu ve faydalı bir yönde
değerlendirilebilir, istenildiğinde de suistimal edilerek zararlı
işlerde kullanılabilir. Yani aynı nimet, amaca göre hayır ya da
kötülük haline getirilebilir, helal ya da haram yönde kullanılabilir.
Burada da imtihan dünyasının bu temel gerçeği üzüm ve şaraptaki
tezat örneğiyle vurgulanmaktadır. Allah'ın nimet olarak yarattığı
üzüm, sağlık açısından ne kadar faydalı, besleyici, lezzetli bir
ürünse, bundan o derece zararlı, insan vücudu üzerinde kalıcı ve
olumsuz etkileri olan şarap da üretilebilir. Aynı gerçek mal, para,
güzellik, zeka, makam, mevki, güç, iktidar gibi pek çok nimet içinde
geçerlidir. Bu nimetler Allah'ın beğendiği hayırlı işlerde değerlendirilebileceği
gibi, Allah'ın razı olmadığı, zararlı, olumsuz amaçlar için de kullanılabilir.
Görüldüğü gibi, Allah aynı nimeti pek çok hikmet dahilinde farklı
yaratılışlara çevirebilir. Bu gerçeği de aynı üstün hikmetle tek
bir ayette ifade edebilmektedir. Düşünüp akleden kimseler de Allah'ın
ayetlerindeki hikmetleri görür ve anlarlar. Nitekim aynı ayetin
devamındaki, "... şüphesiz aklını kullanabilen
bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır." (Nahl
Suresi, 67) ifadesinde de buna dikkat çekilmektedir.
Kısacası, ayet açık bir şuur ve dikkatle okunduğunda ortada herhangi
bir çelişki olmadığı rahatlıkla görülür. Artık bu derece açık konularda
çelişki aranmaya çalışılması da inkar edenlerin Kuran karşısında
düştükleri çaresizliği göstermeye yeterlidir.
"DOMUZ ETİ BUGÜNKÜ SAĞLIK KOŞULLARINDA YENEBİLİR"
DENMESİ
Domuz etinin Kuran indirildiği dönemde yenmesinin sağlığa zararlı
pek çok yönleri olduğu gibi bugün de yenmesinin sağlığa zararlı
olan çeşitli yönleri vardır. Bir kere domuz, her ne kadar temiz
çiftliklerde, bakımlı ortamlarda yetiştirilirse yetiştirilsin, kendi
pisliğini yiyen bir hayvandır. Gerek pislikle beslenmesi gerekse
biyolojik yapısı nedeniyle domuzun bünyesi diğer hayvanlara oranla
çok fazla miktarlarda antikor üretir. Yine domuzun vücudunda diğer
hayvanlara ve insana oranla çok yüksek dozda büyüme hormonu üretilir.
Doğal olarak bu yüksek dozdaki antikorlar ve büyüme hormonu dolaşım
yoluyla domuzun kas dokusuna da geçerek birikir. Bunun yanı sıra
domuz eti çok yüksek oranlarda kolesterol ve lipid içerir. Bunların
sonucunda tüm bu aşırı düzeydeki antikorlar, hormonlar, kolesterol
ve lipidlerle yüklü olan domuz etinin insan sağlığı açısından önemli
bir tehdit olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Bugün domuz etinin yoğun olarak tüketildiği ABD, Almanya gibi
ülkelerin nüfuslarının önemli bir bölümünü oluşturan normalin çok
ötesinde aşırı şişman kimselerin varlığı, artık alışılmış bir manzara
olmuştur. Domuz etine dayalı bir beslenme sonucunda aşırı büyüme
hormonuna maruz kalan insan bünyesi önce aşırı kilo toplamakta,
sonra da vücudu deformasyonlara, şekil bozukluklarına uğramaktadır.
Bunların dışında domuz etindeki sağlığa zararlı maddelerden biri
de "trişin" mikrobudur. İnsan vücuduna girdiğinde doğrudan
kalp kaslarına yerleşerek ölümcül tehlike oluşturan trişin mikrobuna
domuz etinde sıklıkla rastlanmaktadır. Günümüz teknolojisiyle trişinli
domuzları teknik olarak tesbit etmek mümkünse de önceki asırlarda
böyle bir yöntem bilinmiyordu. Bu nedenle domuz eti yiyen herkes
için trişin mikrobunu kapma ve ölümle karşı karşıya kalma riski
vardı.
Görüldüğü gibi tüm bu sebepler domuz etinin Müslümanlara yasaklanmasının
ne kadar çok hikmeti olduğunu göstermektedir. Her koşulda sağlığa
zararlı etkilerini sürdüren, denetimsiz üretiminde ise ölümcül bile
olabilen domuz etinin yenmesi yasaklanarak böyle bir tehlikeye karşı
en başından köklü ve keskin bir önlem alınmıştır.
Ne var ki burada çok önemli bir noktayı hatırlatmakta fayda vardır.
Bir şeyin haram kılınması için mutlaka sağlığa ya da insanlığa zararlı
olması gerekmez. Bu konu pek çok kimsenin dikkatinden kaçan, art
niyetlilerin de insanların bilgisizliklerinden faydalanarak bununla
akıllarını karıştırmayı denedikleri bir konudur. Yani, "bunun
ne sakıncası var da, şunun ne zararı var da Kuran yasaklıyor"
şeklindeki, düşünüp akledilmeden ortaya atılan cahilce iddialar
gerçekte Kuran'ın hükümlerindeki hikmet ve amaçtan habersiz olmaktan
kaynaklanmaktadır. Akledemeyen kişiler konuları dar ve sınırlı kalıplar
içinde algılamaya çalıştıklarından, daha geniş dairede yer alan
hikmetleri ve bunların mantıklarını kavrayamazlar.
Allah çok daha farklı nedenlerle de herhangi bir şeyi insanlara
yasaklayabilir. İnsanları denemek için, Kendisi'nden gerçekten korkan
ve Kendisi'ne samimi olarak itaat edenlerin anlaşılması, sahtekarların
da ortaya çıkması için zararı olmayan bir şey de yasaklanabilir.
Ceza ve ibret kastıyla ya da nimetlerin kıymetinin hatırlanması
ve şükre vesile olması için de bir konuda yasak konabilir.
Allah Kuran'da, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanı yemeyi
de haram kıldığını belirtmiştir:
O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan
başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı.
Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve
haddi aşmamak şartıyla ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (Bakara Suresi,173)
Aynı otlakta büyüyen iki sığırdan biri Allah adına
kesilirse yenmesi helal, diğeri Allah'tan başkası adına kesilirse
yenmesi haram olur. Bu hükmün bir hikmeti de insanlar için bir deneme
vesilesi olmasıdır.
Kuran'da önceki dönemlerde Yahudilere konulan, "Cumartesi
günü iş yapma yasağı"nın onların imtihanı için olduğu ise şöyle
bildirilmektedir:
Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı
sonucu) sor. Hani onlar Cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı.
'Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında', balıkları onlara
açıktan akın akın geliyor, 'cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında'
ise, gelmiyorlardı. İşte biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları
böyle imtihan ediyorduk. (Araf Suresi, 163)
Oysa bir dönem Yahudilere yasaklanan Cumartesi günü iş yapmak,
Kuran'da Müslümanlara yasaklanmamıştır. Bu da, yasağın herhangi
bir toplumsal sakıncadan ya da özellikle o gün şehre akın eden balıkların
sağlığa zararından ötürü değil, deneme kastıyla konulduğunu göstermektedir.
Nitekim, söz konusu kavmin yasağı çiğneyerek imtihanı kaybettikleri
de ayette belirtilmiştir. Böyle bir yasakla o kavmin insanlarının
imanlarındaki samimiyetsizlik ve Allah'tan gereği gibi korkup sakınmadıkları
ortaya çıkmış oluyordu.
Kuran'da müminler için konulan bir yasak da benzer bir hikmet,
bir deneme amacı taşımaktadır:
Ey iman edenler, Allah görünmezlikte (gaybte)
kendisinden kimin korktuğunu ortaya çıkarmak için ellerinizin ve
mızraklarınızın erişeceği avdan bir şeyle andolsun sizi deneyecektir.
Artık kim bundan sonra haddi aşarsa, onun için acı bir azab vardır.
Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu
kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün
bir benzeridir. Buna da, Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden
adalet sahibi iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları doyurmak veya
onun dengi oruç tutmak olan bir keffaret vardır. Böylelikle işlediğinin
vebalini tadmış olsun. Allah geçmişte olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa,
Allah ondan öç alacaktır. Allah üstün ve güçlü olandır, öç sahibidir.
Deniz avı ve onu yemek size ve (yeryüzünde) dolaşanlara bir yarar
olarak helal kılındı. İhramlı olduğunuz sürece kara avı ise size
haram kılınmıştır. O'na (götürülüp) toplanacağınız Allah'tan korkup-sakının.
(Maide Suresi, 94-96)
Ayette bu yasağın hikmeti açıkça belirtilmiştir: "Allah görünmezlikte
Kendisi'nden kimin korktuğunu ortaya çıkarmak için..." Ellerin
ve mızrakların bu ava rahatlıkla erişebilmesi de bu imtihanın bir
parçasıdır.
Kavimlere getirilen ilahi yasakların bir diğer hikmeti de onların
tavır ve davranışlarındaki bozukluk, sapkınlık nedeniyle cezalandırılmaları
ve tevbe edip doğru yola dönmelerinin sağlanmasıdır. Geçmiş dönemlerde
Yahudilere konulan bazı yasaklar da bunun bir örneğidir:
Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık.
Sığırlardan ve koyunlardan, sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan
veya kemiğe karışanlar dışında iç yağlarını da onlara haram kıldık.
'Azgınlık ve hakka tecavüzde bulunmaları' nedeniyle onları böyle
cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru olanlarız. (Enam Suresi, 146)
Buraya kadar anlaşılacağı gibi Allah'ın haram kıldığı şeylerin
yasaklanmasında pek çok hikmet ve amaç bulunur. Bu hikmeti yalnızca
yasaklanan şeyin zararlı ya da sağlıksız olmasıyla kısıtlamak Kuran'ı
gereği gibi bilip anlamamaktan, düşünmemekten kaynaklanır.
Domuz etinin yasaklanmasının da birden fazla hikmeti vardır. İçinde
yaşadığımız asra değin domuz etinin insan sağlığını doğrudan tehdit
eden zararları olduğunda kuşku yoktur. Bugünkü tıbbi cihazlarla,
biyolojik testlerle somut biçimde ortaya konmuş bu zarara karşı,
daha kimsenin mikrop, bakteri, trişin, hormon, antikor gibi kavramlardan
haberi olmadığı 14. yüzyılda indirilen Kuran'da kesin önlem alınması
da aynı zamanda bu ilahi Kitabın mucizelerindendir. Bugün de domuz
üretiminde alınan her türlü önlem ve denetime rağmen, domuz etinin
fizyolojik olarak insan vücuduna uygun bir besin türü olmadığı,
insan sağlığına kesin zararı olan bir et çeşidi olduğu bilinmektedir.
Buna rağmen üretiminin kolaylığı ve maliyetinin düşüklüğü nedeniyle
dünya çapında yaygın olarak tüketilmektedir. Aslında, dikkat edildiğinde
domuz üretiminin bu derece cazip olmasının, geçmişte Yahudilere
çalışma yasağı olan Cumartesi günü balıkların akın etmesinden farkı
yoktur. Yeryüzünde kuzu, koyun, tavuk, sığır eti, sayısız kuş çeşidi,
av hayvanı ve daha pek çok türde yenebilecek, son derece lezzetli
hayvan eti dururken Allah'ın haram kıldığı domuz etine tamah etmenin
maksatlı bir tutum olacağı açıktır.
Kuran'da belirtilen gerekçeler dışında her ne suretle olursa olsun
domuz etini yemek Kuran'ın geçerli olduğu kıyamete kadar haramdır.
Bundan 100 yıl sonra, bütünüyle zararsız bir hale getirilse dahi,
domuz eti yememek yine müminler için bir ibadet vesilesi olacaktır.
O zaman da bunu yiyip yememek yine inkar eden akılsızlar için bir
fitne -deneme konusu- olacaktır.
KISSALARIN MASAL SANILMASI
Kuran'ın üslubunun en önemli özelliklerinden biri de çeşitli konuları
örnek ve benzetmelerle açıklamasıdır. Bu örnek ve benzetmeler de
çoğunlukla önceden gelmiş peygamberlerin, veya elçilerin hayatlarından,
ya da Kuran'ın indirilmesinden önce yaşanmış çeşitli olaylardan
aktarılan bilgiler içinde geçer. Dolayısıyla Kuran'da yer alan bu
tür kıssalar insanlar için pek çok ibret, örnek, işaret ve mesajlar
taşırlar.
Bu ilahi hikmeti kavrayamayan kimselerin her devirde Kuran hakkındaki
cehaletlerini sergileyen sözleri yine Kuran'da aktarılır:
Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman; "İşittik"
dediler. "İstesek, biz de bunun bir benzerini söyleyebiliriz.
Bu, eskilerin efsanelerinden başkası değildir." (Enfal Suresi,
31)
Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde,
"Eskilerin masalları" dediler. (Nahl Suresi, 24)
Oysa akledemeyenlerin masal sandıkları kıssalar, müminlere yol
gösteren sayısız değerli bilgi ve örneklerle doludur. Allah her
devirde müminlerin başlarına gelebilecek her türlü olay ve şartı
geçmiş peygamberler ve kavimlerin yaşadıklarından çeşitli örnekler
ve kesitler vererek açıklamaktadır.
Elbette ki Kuran'daki kıssaların ve örneklerin hikmeti yalnızca
insanlara tarih bilgisi vermek değildir. Bu kıssalar sayısız ilahi
hikmet içerirler; bunlardan birkaçını şöyle sayabiliriz:
- Allah'ın müminlerin ve inkar edenlerin üzerinde işleyen ve dünya
kurulduğundan beri değişmeyen kanunlarını göstermek;
- Müminlerin her devirde karşılaşabilecekleri olaylar, imtihanlar,
sıkıntılar karşısında ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını,
ne tür tepkiler vermeleri gerektiğini, nasıl bir ruh ve ahlak yapısı
sergileyeceklerini, Allah'a karşı nasıl bir tavır ve üslup içinde
olmaları gerektiğini tarif edip açıklamak. Her konuda müminlere
yol göstermek.
- Müminlerin şevklerini artırmak.
- İnkar edenleri uyarıp doğru yola davet etmek ve bu davete uymayanların
hüsranla biten sonlarını hatırlatmak.
- Kıyamete kadar Kuran'a uyan müminleri dünyada ve ahirette bekleyen
güzel sonu müjdelemek...
Elbette bunları algılayacak akıl ve kavrayıştan yoksun olan kişiler
de Kuran'ı bir hikaye kitabı gibi görür, kıssalardaki hikmetlere
erişemezler. Bu kişilerin her türlü öğüt ve açıklamaya kapalı, sabit
fikirli, algıları kitlenmiş kimseler oldukları ayetlerde şöyle belirtilir:
Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa biz, onu
kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat
örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi'
görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr etmekte olanlar,
sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin
uydurma masallarından başka bir şey değildir" derler. (Enam
Suresi, 25)
Bu tür kişiler bu davranışlarıyla Kuran'a ya da İslam'a bir zarar
veremezler. Kendileri her ne kadar Kuran'a zarar vermek, insanları
dinden saptırmak ya da alıkoymak isteseler de, gerçekte yegane zararı
farkında olmadan kendilerine verirler. Bu gerçek yukarıdaki ayetin
devamında şöyle bildirilir:
Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar.
Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar
ama şuurunda değildirler. (Enam Suresi, 26)
İçinde bulundukları yanılgının farkına vardıklarında ise iş işten
geçmiş, çok geç kalmışlardır, artık geri dönüş ve telafi imkanı
yoktur:
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen;
derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin
ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." (Enam
Suresi, 27)
KURAN'I DİĞER İLAHİ KİTAPLARIN BİR KOPYASI, TAKLİDİ
SANMA
Kuran, Allah'ın tüm insanlara uyarıcı ve öğüt verici olarak indirdiği,
kıyamete kadar geçerli olan tek hak kitaptır. Kuran'dan önce gönderilen
kitaplar insanlar tarafından tahrif edilmiştir. Ancak Kuran, Allah
tarafından korunmuştur. Bu gerçek "Hiç
şüphesiz, zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da
gerçekten biziz." (Hicr Suresi, 9) ayetiyle haber verilmiştir.
Kuran hakkında akılsızların öne sürdükleri asılsız iddiaların
en yaygınlarından birisi de, Hz. Muhammed'in, Kuran'ı Kitab-ı Mukaddes'ten
(Tevrat ve İncil) esinlenerek yazdığı yalanıdır. Bu, tamamen hayali
ve hiçbir dayanağı olmayan iddianın temeli ise Kuran ile Kitab-ı
Mukaddes arasındaki bazı benzerliklerdir.
Benzerliklerin bulunması son derece doğal bir durumdur. Çünkü
sonuçta hepsi (Tevrat ve İncil'in tahrif edilmiş bölümleri ayrı
tutarsak) Allah'ın sözüdür, hepsinin mesajı aynıdır. Allah'ın varlığı,
birliği, Allah'ın sıfatları, ahiret inancı, iman edenlerin, inkar
edenlerin, münafıkların özellikleri, geçmiş ümmetlerin durumu gibi
temel konular, öğütlenen ve sakındırılan hususlar, ahlaki ölçüler
hiçbir devirde köklü olarak değişmeyen evrensel gerçeklerdir. Dolayısıyla
önceki kitaplarda yer verilen bu konularla Kuran'da anlatılanlar
arasında benzerlik ve paralellik bulunması hiç de yadırganacak bir
durum değildir. Zaten Kuran'da da İslam dininin diğer dinlerden
apayrı bir din olduğu iddiası yoktur. Benzerlik Kuran ayetlerinde
de belirtilir:
Ve hiç şüphesiz, o (Kur'an), geçmişlerin kitaplarında
da vardır. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için bir
delil (ayet) değil mi? (Şuara Suresi, 196-197)
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Andolsun,
biz sizden önce kitap verilenlere ve sizlere: "Allah'tan korkup-sakının"
diye tavsiye ettik... (Nisa Suresi, 131)
Dahası Kuran'ın kendisinde, gerçek Tevrat ve İncil'i doğrulayıcı
bir kitap olduğu bizzat bildirilmektedir:
Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı
ve ona 'bir şahid-gözetleyici' olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) indirdik.
Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan
sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz
için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. (Maide Suresi, 48)
Kendinden önceki kitapları doğrulama özelliği sadece Kuran'a değil,
diğer hak kitaplara da verilmiştir. Hz. İsa'ya gönderilen İncil
de, kendisinden önce Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'ı doğrulamaktadır.
Bu gerçek Kuran'da şöyle haber verilir:
Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki
Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona
içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler
için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik. (Maide Suresi, 46)
Bu, Allah'ın bir kanunudur ve bu kanun elbette ki Kuran için de
geçerlidir. Kuran'da, diğer semavi dinlerin kitaplarında yer alan
ortak konuların bir kısmından bahsedilmiştir. Hac Suresi'nin 26.
ve 27. ayetlerinde hac ibadetinin Hz. İbrahim'le başladığı, Enbiya
Suresi 72. ve 73. ayetlerinde namaz ve zekatın Peygamberimizin döneminden
önce de farz olduğu, Mü'minun Suresi 51. ayette diğer elçilere de
salih amellerde bulunmalarının emredildiği bildirilmiştir:
Hani biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip
hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiçbir şeyi
ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar
için Evimi tertemiz tut." "İnsanlar içinde haccı duyur;
gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun
düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (Hac Suresi, 26-27)
Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u;
her birini salihler kıldık. Ve onları, kendi emrimizle hidayete
yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz
kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
(Enbiya Suresi, 72-73)
Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin
ve salih amellerde bulunun; çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı
biliyorum. (Mü'minun Suresi, 51)
Buraya kadar anlattıklarımızdan, niçin Kuran'la önceki kitaplar
arasında birtakım konu ve içerik benzerliklerinin bulunduğu ve bunun
ne kadar doğal bir durum olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Dolayısıyla
bu benzerliklerin bulunması Kuran'ı Peygamberimizin yazdığını değil,
tam tersine bütün semavi dinlerin kitaplarının aynı kaynaktan geldiğini,
yani Allah'ın sözü olduğunu kanıtlar. Bu da hem Kuran'ın bildirdiği,
hem de akıl ve mantığın tasdik ettiği bir gerçektir.
Allah, Kuran'ın kendi katından indirilmiş hak kitap olduğunu ve
bu gerçeği anlayamayan insanların durumunu ayetlerinde şöyle haber
vermiştir:
Bu Kur'an, Allah'tan başkası tarafından yalan
olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve
kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin
Rabbindendir. Yoksa: "Bunu kendisi yalan olarak uydurdu"
mu diyorlar? De ki: "Bunun benzeri olan bir sûre getirin ve
eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi
çağırın." Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine
henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler
de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl bir sonuca uğradıklarına
bir bak. (Yunus Suresi, 37-39)
Ayrıca, konunun bir diğer yönü daha vardır: Hz. Muhammed, hayatında
Tevrat'ı veya İncil'i okumuş ya da araştırmış, onlar hakkında bilgi
sahibi olmuş bir kimse değildi. Peygamberimizin daha önce bu kitapları
okumaması, yazmaması, bir inceleme, hazırlık ya da çalışma yapmaması,
kavminin de yakından şahit olduğu bir gerçekti. Bu konuda hiç kimsenin
bir şüphesi yoktu. Öyle ki Kuran'da, inkarcılar için de çok açık
ve bilinen bir gerçek olan Peygamberimizin bu özelliği, onlara karşı
bir kanıt olarak belirtilmiştir:
Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu
sağ elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya
kapılırlardı. (Ankebut Suresi, 48)
Hz. Muhammed'in bu özelliğinden dolayı, önceki ilahi kitaplar
hakkında bilgisi olmayan ve bu dinlere mensup olmayan kimseler için
kullanılan "ümmi" terimi Kuran'da, Peygamber Efendimiz
için de kullanılmıştı. Ayet şöyledir:
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği)
yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul)
uyarlar... (Araf Suresi, 157)
Ümmi kelimesinin Kuran'da, Hıristiyan veya Yahudi olmayanlar anlamında
kullanıldığı aşağıdaki ayetten anlaşılmaktadır:
Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: "Ben,
bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim ettim." Ve
kitap verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim oldunuz mu?"
Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. (Al-i İmran
Suresi, 20)
Görüldüğü gibi "ümmi" terimi ayette, kendilerine kitap
verilenlerin dışında kalan kimseler hakkında kullanılmıştır. Buradan
anlaşıldığı gibi Kuran'da, ümmi kelimesinin klasik yorumdaki, "okuma
yazma bilmeyen" anlamında kullanılmadığı açıktır.
TEZAT VE FARKLILIKLAR
Buraya kadar Kuran ile tahrif edilmiş ilahi kitaplar arasında
benzerlikler bulunmasının mantığını açıkladık. Ancak, biraz inceleyen
bir kimse için Kuran'la önceki kitapların tahrif edilmiş nüshaları
arasındaki tezat ve farklılıklar, benzerliklerden çok daha fazla
göze çarpar. Benzerlikleriyle olduğu kadar, önceki kitapların tahrif
edilmiş yönleriyle olan farklılıkları ve bu tahrifatları düzeltmesi
de Kuran'ın her kelimesiyle ilahi kitap olduğunun bir başka delilidir.
Önceki dinlerin kitapları pek çok yönden tahrif edilmiş ve orjinalliklerini
kaybetmiş olduklarından, bu kitaplarda Kuran ayetleri ile çok farklı,
çelişkili, hatta bazen Kuran ayetlerinin tam zıttı ifade ve mantıklar
da bulunmaktadır. Kıssalarda da, çeşitli yerlerde Kuran'ın aktardığı
bilgilerden farklılıklar vardır.
Bu kitaplar bilgi, mantık ve öğreti açısından tahrif edildikleri
gibi, üslup ve kurgu olarak da tahrif edilmişler ve ilahi kitaptan
çok mistik hava taşıyan birer dinler tarihi kitabı şekline sokulmuşlardır.
Örneğin, Tevrat'ın ilk kitabı olan Tekvin, yaratılışın başlangıcından
Hz. Yusuf'un ölümüne kadar İsrailoğulları'nın tarihini anlatır.
Bu tarihsel anlatım Tevrat'ın diğer kitaplarında da genel olarak
hakimdir.
Aynı şekilde resmi dört İncil'in (Matta, Markos, Luka, Yuhanna)
giriş kısımlarına dikkat edildiğinde temel konunun Hz. İsa'nın hayat
hikayesi olduğu dikkat çeker. Dört İncil'de de Hz. İsa'nın hayatı,
söylediği sözler ve yaptığı fiiller hakimdir.
Oysa Kuran'ı açtığımızda bunlardan bambaşka bir üslup karşımıza
çıkar. Daha ilk sure olan Fatiha'dan itibaren dosdoğru olan bir
dine davet vardır. Kuran baştan sona incelendiğinde de en temel
konu olarak, Allah'ın tüm noksan sıfatlardan tenzih edildiği ve
insanların şirkten arınarak sadece Allah'a teslim olmalarının emredildiğini
görürüz.
Fakat bugün mevcut olan tahrif edilmiş Tevrat'ta, Allah'a birçok
noksan sıfat, insani vasıf (Allah'ı tenzih ederiz) isnad edilir.
Örneğin Tevrat'taki Hz. Nuh kıssasında Allah'ın sıfatları hakkında
inanılmaz hezeyanlar bulunur. Yorulmak, pişman olmak, sükun bulmak
gibi ve burada tekrar etmeyi dahi uygun bulmadığımız birçok beşeri
özellik Tevrat'ta Allah'a isnad edilmiştir. Yine Tevrat'ta, (Allah'ı
tenzih ederiz) insan gibi gezen, dolaşan, kavga eden, öfke duyan
bir varlık olarak tasvir edilerek, Allah'a büyük bir iftirayla iftira
edilmiştir.
Bu nedenle, Yahudilerin Allah hakkında bu tür yalan ve iftira
uydurmaları konusunda Kuran'da açık uyarılar yer alır. Bu iftiralardan
birisi de Allah'ı (Allah'ı tenzih ederiz) cimrilikle itham etmeleridir.
Kuran'da bu tavır şöyle kınanmıştır:
Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler.
Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler.
Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder." (Maide
Suresi, 64)
Genel olarak ele alındığında yine Kuran, Tevrat'ın aksine sadece
bir milletin değil, birçok kavmin çeşitli devirlerde çöküşünü, yükselişini
ele alması ve kendisine tebliği ulaşan tüm insanları ayetlerinden
sorumlu tutması açısından da diğerlerinden farklı, evrensel bir
kitaptır. Diğer kitaplar ise zaman içinde insanlar tarafından tahrif
edilmiş, asıllarından uzaklaştırılmış oldukları için bu özelliğe
sahip değillerdir.
Kuran'a kaynak teşkil ettiği iddia edilen İncil'deki Hıristiyanlığın
birtakım temel inançları da Kuran'da açık bir şekilde reddedilmiştir.
Bunların en başında, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu (teslis) inancı
gelir. Bu inanç Kuran'da, Allah'a karşı yapılan açık bir iftira
olarak değerlendirilmiştir:
"Rahman çocuk edinmiştir" dediler. Andolsun,
siz oldukça çirkin bir cesarette bulunup-geldiniz. Neredeyse bundan
dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp
göçüverecekti. Rahman adına çocuk öne sürdüklerinden (ötürü bunlar
olacaktı.)
Rahman'a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde
olan (herkesin ve herşeyin) tümü Rahman'a, yalnızca kul olarak gelecektir.
(Meryem Suresi, 88-93)
Yine Hıristiyanlığın temel inançlarından olan Hz. İsa'nın Yahudiler
tarafından çarmıha gerilerek öldürüldüğü iddiası, Kuran'da tamamen
reddedilir. Yahudilerin Hz. İsa'yı öldüremedikleri, onun yerine
ona çok benzeyen birini öldürdükleri, Hz. İsa'nın ise göğe yükseltildiği
bildirilir.
Sonuç olarak genel bir kıyaslama yaparsak; Kuran'ın insanları
davet ettiği önemli gerçek, Allah'ın birliği, Allah'tan başka ilah
olmadığı ve O'nun bütün olumsuz ve eksik vasıflardan uzak olduğudur.
Kuran'ın her kıssasında, her haberinde, her ayetinde bu önemli gerçekler
insanlara hatırlatılır. Aynı şekilde Kuran'daki her kıssada Müslümanlar
için bir öğüt, ibret ya da haber niteliği taşıyan ifadeler ve bilgiler
vardır.
Bütün bunlar Kuran'ın, her ayetiyle, saf ilahi vahiy olduğunun
açık birer göstergesidir.
KURAN'DAKİ BİLİMSEL GERÇEKLERİN ESKİ MEDENİYETLERİN
BİLGİLERİNDEN DERLENDİĞİ YANILGISI
Kuran'ı akılsızca değerlendirenler tarafından öne sürülen bir
diğer iddiaya daha değinmek gerekir. Kuran'da yer alan bilimsel
konulardaki haberlerin, dönemin bilim anlayışından yüzyıllarca ileride
olduğunu önceki bölümlerde de ifade etmiştik. Bu başlı başına Kuran'ın
çok büyük bir mucizesidir. Bu gerçeği açıkça görmelerine rağmen
inkarda ısrar edenler, bu ilahi mucizeyi insanlardan saklama çabasıyla
Peygamber Efendimiz'in Kuran'daki bilimsel bilgileri dönemin ileri
medeniyetlerinin kaynaklarından derlediğini öne sürerler.
Söz konusu iddiaya göre Peygamberimiz, Kuran içinde bahsedilen
astronomi, embriyoloji, tıp gibi kavramları eski medeniyetlerin
bilgilerinden almıştır. Örneğin astronomi ile ilgili bilgileri Sümer
kayıtlarında bulmuş, tıp bilgisini ise eski Mısır papirüslerinden
alarak Kuran'a geçirmiştir.
Bu iddianın birçok yönden geçersiz olduğu açıktır. Öncelikle,
Hz. Muhammed'in tüm hayatı boyunca böyle bir araştırmaya girmediği
herkesçe bilinmektedir. Bunun aksini iddia eden de çıkmamıştır.
Peygamberimizin tarihteki gelişmiş uygarlıkların lisanlarını bilmediği
bellidir.
Öte yandan, o dönemde böyle bir araştırmanın içine girmek isteyen
herhangi bir kişi, büyük zorluklarla kaşılaşırdı. Şüphesiz ki 7.
yüzyıl Arabistanı'nda büyük kütüphaneler, yazılı basın, kitapçılar
veya internet ağı gibi bilgiye erişimi kolaylaştıran imkanlar mevcut
değildi. Bugünün şartlarında bile, örneğin eski Mısır'ın embriyoloji
bilgisini araştırmak isteyen bir insanın işi kolay değildir. Mısır
uygarlığının kuruluşu günümüzden yaklaşık 5000 yıl öncelerine dayanır.
Eski zamanlardan bugüne ulaşan yazılı kaynaklar kısıtlıdır, üstelik
bunların hepsinin tercümeleri de mevcut değildir. Tercüme edilebilenler
ise, son derece özel bilgiler içerdiklerinden her yerde bulunmazlar.
Ayrıca bu tercümeleri kavrayabilmek ve yorumlayabilmek için çok
detaylı bir tarih bilgisine de vakıf olmak şarttır. Kısacası böyle
bir araştırma günümüz şartlarında bile son derece zordur.
Kaldı ki, eski medeniyetlerden miras kalan tüm bilgilerin hepsinin
doğru ve sağlıklı oldukları gibi bir durum da söz konusu değildir.
Aralarında pek çok yanlış bilgiler, batıl inanışlar, hurafeler de
bulunmaktadır. Eğer akılsızların iddia ettikleri gibi Kuran'ın bilimsel
ayetlerinin eski medeniyetlerin kültürlerinden derlenmesi gibi bir
durum olsaydı, elbette aralarında yanlış ya da tutarsız bilgilerin
de bulunması gerekirdi. Oysa, Kuran bu tür eksikliklerden münezzehtir.
İçindeki bilimsel ayetlerin hepsinin modern bilim tarafından yüzde
yüz doğru oldukları ortaya konmuştur. Bu gerçek, "Onlar
hâlâ Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının
katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler,
ihtilaflar) bulacaklardı." (Nisa Suresi, 82) ayetinde
de vurgulanmaktadır.
Bu nedenle Kuran'daki bilimsel ayetlerin, Peygamber tarafından
başka medeniyetlerin kaynaklarından alındığı iddiası da, diğer iddialar
gibi tamamen dayanaksızdır. Böyle insanların varlığı ve onlara verilmesi
gereken cevap Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kur'an)
olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş
ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur." Böylelikle
onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler. Ve dediler
ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış
olup kendisine sabah akşam okunmaktadır." De ki: "Onu,
göklerde ve yerde gizli olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu
O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (Furkan Suresi, 4-6)
KURAN ARAPLARA İNDİRİLMİŞTİR YANILGISI
İnkarcıların, insanları Kuran'dan koparmak ve uzaklaştırmak için
öne sürdükleri hezeyanlardan biri de Kuran'ın sadece Araplar'a indirildiği
ve Kuran'a uymaktan sorumlu olanın yalnızca Araplar olduğu iddiasıdır.
Kuran'ı bir kez okumuş kimse bile böyle bir iddianın ne kadar saçma
ve yersiz olduğunu rahatlıkla fark edecektir.
Hz. Muhammed'in tüm insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğu
ve Kuran hükümlerinden kıyamete kadar tüm insanların sorumlu olduğu
pek çok ayette vurgulanmıştır. Bunlardan birkaçını burada vermemiz
üstteki iddianın anlamsızlığını göstermek için yeterlidir:
Biz seni ancak bütün insanlığa bir müjde verici
ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.
(Sebe Suresi, 28)
De ki: Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize
gönderdiği bir elçisi (Peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü
yalnızca O'nundur. (A'raf Suresi, 158)
İnkarcılar, bilgisiz insanların kafalarını karıştırmak ve fitne
çıkarmak için uydurdukları bu iddiayı aşağıdaki Kuran ayetine dayandırmaya
çalışırlar:
Biz her elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla
göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah dilediğini
şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O üstün ve güçlü
olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (İbrahim Suresi, 4)
Ayet çok açıktır. Elçinin gönderildiği toplum hangi dili konuşuyorsa
elçi de aynı dili konuşmaktadır. Bu tarih boyunca böyle olmuştur.
Ancak bu şekilde elçiler Allah'ın vahyini çevrelerindeki insanlara
eksiksiz ve kusursuzca aktarabilirler. Bu sebeple elçiye vahyedilen
kitap da elçinin ve kavminin dilinde gönderilmektedir. Bundan daha
doğal bir şey olamaz.
Ancak inkarcılar her ne olursa olsun dine uymamak için bu tür
bahaneler öne sürerler. Onların bu ters mantıkları Kuran'da, şöyle
haber verilmiştir: Eğer biz onu Acemi (Arapça olmayan bir dilde)
olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki:
"Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, Acemi (Arapça
olmayan bir dil)mi?" De ki: "O, iman edenler için bir
hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık
vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki)
uzak bir yerden seslenilir." (Fussilet Suresi, 44)
İlahi vahyin kusursuz ve eksiksiz olarak insanlığa aktarılması
ayrıca dinin temellerinin sağlam olarak atılmasını güçleştirecek
iletişim sorunlarının doğmaması açısından peygamber, kavmi ve kitabı
arasında böyle bir uyum olması zorunludur. Elbette ki bu durum başka
kavimlere mensup kimselerin Kuran'dan sorumlu olmadıklarını göstermez.
Kuran'ın anlamı her milletin kendi dilinde rahatlıkla tefsir edilebilir,
açıklanabilir ve hükümleri anlaşılabilir. Nitekim öyle de olmuştur.
Bu durum dinin öğrenilmesini ve uygulanmasını engelleyen bir durum
değildir.
ALLAH'IN KENDİ ZATI İÇİN "BİZ" HİTABINI
KULLANMASINI YANLIŞ YORUMLAMA
Allah Kuran'ın birçok yerinde Kendi Zatı için "Biz"
tabirini kullanmaktadır. Buna örnek birkaç ayet şöyledir:
Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından
peşpeşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler
verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman
bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak
bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz,
öyle mi? (Bakara Suresi, 87)
Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in
dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten
ahirette de O salihlerdendir. (Bakara Suresi, 130)
Akledemeyen bazı kimseler, Kuran'da Allah'ın Kendi Zatı için kulandığı
"Biz" hitabının çoğul anlamda kullanıldığını sanarak,
kendilerince bu sözcüğün kullanılmasının Allah'tan başka ilah olmamasıyla
çelişki gösterdiğini iddia ederler. Böylece kendilerince çok büyük
bir gerçeği tesbit ettiklerini zannederler. Halbuki, son derece
yüzeysel ve cahilce bir yaklaşımdan kaynaklanan bu yanılgının açıklaması
çok basittir. Arapça'da "biz" zamiri yalnızca çoğul anlamı
vermek için değil, büyüklük, heybet, azamet, yücelik, üstün makam
ve mevkiyi vurgulamak amacıyla tekil şahıslar için de kullanılır.
Kuran'da Allah için kullanılan "Biz" sözcüğü de bu anlamda
kullanılmıştır.
"Biz" sözcüğünün Arapça'daki bu kullanımındaki mantık,
Türkçe'de ve diğer birçok yabancı dilde "siz" sözcüğünün,
çoğunluk belirtmek için değil, karşıdaki bir kişi için nezaket maksadıyla
kullanılmasına benzer bir mantıktır.
Kuran'ın en önemli ve temel mesajı Allah'tan başka hiçbir ilahın
olmadığı ve yalnızca O'na kulluk edilmesi gerektiğidir. Kuran'ın
pek çok ayetinde Allah'tan başka ilah olmadığı gerçeği defalarca
vurgulanır, bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah'tan
başka ilah yoktur. Ve şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm
ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 62)
De ki: "Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir
olan, kahreden Allah'tan başka bir ilah yoktur." (Sad Suresi,
65)
Şu halde bil; gerçekten, Allah'tan başka ilah
yoktur... (Muhammed Suresi, 19)
Dolayısıyla, Kuran'ın birçok yerinde Allah'ın Zat'ı için kullanılan
"Biz" sözcüğünün çoğul anlamda kullanılmadığı, yüceltmek,
saygınlık ve kudsiyet ifade etmek için kullanıldığı açıktır.
Gerçekte bu sözcüğün kullanılmasındaki hikmeti anlamak için Arapça'daki
bu özel kullanımı bilmeye dahi gerek yoktur. Biraz akletme ve düşünme
kabiliyeti olan herkes bu kelimenin seçilmesindeki inceliği kolaylıkla
görebilir. Bunu kendilerince bir açmaz, itiraz konusu olarak görenlerin
durumu, Kuran ayetleri hakkında tartışanların akıl, kavrayış ve
zeka seviyelerinin düşüklüğünü göstermesi açısından önemli bir örnektir.
KURAN'DA VERİLEN ÖRNEKLERİ ANLAYAMAMA
Kuran, ancak akleden, düşünen, samimi insanların anlamını kavrayabileceği
bir kitaptır. Bu özelliklere sahip olmayan, yani akledemeyen, düşünmeyi
bilmeyen, art niyetli insanlar Kuran'ı bir türlü idrak edemez, sırlarına,
inceliklerine erişemezler. Kuran'da öğüt ve ders amacıyla verilen
örnekler için de aynı durum söz konusudur. Bir ayette inkar edenlerin
Kuran'da verilen örnekleri kavrayamadıkları, hatta bu tür örneklerin
onlar için bir sapma vesilesi olduğundan bahsedilir:
Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün
olanı da, örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz
bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler
ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?" derler. Bununla
birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan
başkasını saptırmaz. (Bakara Suresi, 26)
İman eden bir kimse ayette konu olan sivrisinek örneğinin, Allah'ın yaratmasındaki üstünlüğün bir kanıtı olarak verildiğini
hemen anlar. Bu bir santimetrelik küçücük böcek, Allah'ın kusursuz
ve eşsiz yaratışının bir örneğidir. En gelişmiş teknolojik cihazlardan,
bilgisayarlardan çok daha kompleks sistemlere, mekanizmalara ve
yapılara sahiptir. (Detaylı bilgi için bkz. Sivrisinek Mucizesi,
Harun Yahya) Yaratıldığından bu yana hiç değişmeden günümüze kadar
gelmiştir. Allah, bu mucizevi canlıyı Kitabı'nda Kendi yaratmasının
üstünlüğüne örnek vermektedir. Müminler de bu örnekten tek bir sivrisineğin
dahi Allah'ın sonsuz ilmini ve gücünü hissetmeye, düşünmeye açılan
bir kapı olduğunu anlarlar. Etraflarındaki her yaratığa aynı hikmet
gözüyle bakmayı öğrenirler. İnkar eden akılsızlar ise ayetin ifadesiyle,
"Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?" diyerek şaşırıp kalırlar.
KURAN'DAKİ TEKRARLARI ANLAYAMAMA
Kuran'daki tekrarlar da akıl erdiremeyen kimselerin hikmetini
kavrayamadıkları konulardandır. Kuran'ın çeşitli yerlerinde aynı
veya benzer ayetlerin ya da konuların tekrarlandığı görülür. Farklı
kıssaların, misallerin, öğütlerin arasında, Allah'ın varlığı, birliği,
tevekkül, teslimiyet, dünya hayatının geçiciliği, Allah'ı zikretmenin
önemi, şükür, infak gibi dinin temel konularına sık sık değinilir.
Kimi zaman, bu konularla ilgili bir ayetin, kelimesi kelimesine
aynen başka bir yerde geçtiği bile görülür.
Bunun birçok hikmeti vardır. Sık sık vurgulanması gereken önemli
konuların değişik vesilelerle tekrarlanması, hatırlatılması insanların
zihinlerinde, kalplerinde daha sağlam yer etmelerini, kalıcı etki
yapmalarını sağlar. Ayrıca bu hayati konuların birbirinden farklı
örnekler, kıssalar içinde tekrarlanması da konuların her yönüyle,
çok boyutlu ve derinliğine algılanmasına yardımcı olur.
Kuran'daki ayet tekrarlarının en belirginlerinden birisi de Rahman
suresindeki, "Şu halde Rabbiniz'in hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?"
ayetidir. Bu ayet, 78 ayetli surede, yaklaşık bir veya iki ayet
arayla tam 31 kere tekrarlanır. Allah'ın, cennetteki güzellikleri
sıralarken, bunun çok büyük bir lütuf ve nimet olduğunu insanların
hakkıyla idrak edebilmeleri, Allah'ın sonsuz ikramı karşısındaki
kayıtsız kalmayıp gereken şükür ve tefekkür boyutuna girmeleri açısından
son derece hikmetli bir tekrardır bu. Her tekrar kalpteki saygı
dolu hayranlığı ve heybeti bir kat daha pekiştirir. Böylece, samimi
ve vicdanlı bir kimsenin kalbine verilmek istenen his en mükemmel
bir biçimde aktarılmış olur.
KURAN'IN ÜSLUBUNU ANLAYAMAMA (MÜMİNLERİN DUALARI,
MELEKLERİN SÖZLERİ...)
Kuran'daki her ayet Allah'ın sonsuz hikmetinin bir tecellisi olduğu
için içerdiği her konu, olabilecek en özlü ve en mükemmel biçimde
açıklanmıştır. Kimi yerde bir konu en ayrıntılı ve detaylı biçimde
açıklanmış, kimi yerde ise en anlaşılabilecek, kısa ve sade anlatım
kullanılmıştır. Örneğin bazı ayetlerde müminlerin, meleklerin ya
da başka üçüncü şahısların aktarılan sözleri veya duaları kimi zaman
herhangi bir giriş ifadesi kullanılmadan doğrudan verilir. İman
edenler de bu sözlerin aktarılmasındaki hikmeti görür ve anlarlar.
Ne var ki, Kuran'daki bu üslup bazı akledemeyen kişilerin anlamakta
güçlük çektikleri bir üsluptur. Kuran Allah'ın sözü olduğuna göre
onda başkalarının sözlerinin yer almasının kendilerince çelişkili
bir durum olduğunu düşünürler. Oysa bütün bu sözler müminler için
bir ders, örnek ibret niteliği taşır. Kuran'da yer alan bu ifadeleri
aktaran da Allah'tır. Dolayısıyla hepsi Allah'ın sözüdür.
Örneğin, Kuran'ın ilk suresi olan Fatiha suresinin son dört ayeti
müminlerin duasıdır:
Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Sen'den
yardım dileriz.
Bizi doğru yola ilet;
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna,
Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.
(Fatiha Suresi, 4-7)
Bu suretle, Allah müminlerin yapabilecekleri en güzel dua şeklini
doğrudan Kuran'ın başında aktarmıştır. Bu duanın başında, "aşağıdaki
gibi dua edin" şeklinde veya benzeri bir giriş açıklaması yer
almaz, çünkü durum son derece açıktır. Benzer bir başka örnek Bakara
Suresi'nin son ayetindeki müminlerin duasıdır:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını
yüklemez. Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz,
unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma.
Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi
affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler
topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)
Akıl sahibi her insan bu ayetlerde Allah'ın müminler için örnek
bir dua şekli aktardığını rahatlıkla görür ve anlar, ona göre de
dua eder. Akledemeyen ise bu inceliği göremez ve rahatlıkla şeytanın
telkinlerine kapılır bir hale gelir.
ALTI GÜNDE YARATILIŞ KONUSU
Kuran'ın çeşitli yerlerinde evrenin 6 günde yaratıldığı belirtilmektedir.
Yalnızca bir yerde, yaratılışın çeşitli aşamalarından bahsedilirken
bu aşamalarla ilgili belirtilen müstakil sürelerin toplamının 8
günü verdiği dikkat çeker. Bu ayetlerdeki çok açık bir mantığı kavrayamayan
akılsız kimseler Kuran'ın her yerinde yaratılışın 6 günde olduğunun
belirtilmesi ile buradaki ayetlerde bildirilen sürelerin toplamının
8 günü vermesinin güya bir çelişki olduğunu iddia ederler. Ayetler
şöyledir:
De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı
inkâr ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir."
Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var
etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak
üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti.
Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece
ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin."
İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler.
Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak
tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle
süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve
güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir. (Fussilet Suresi, 9-12)
Yukarıdaki ayetlerde bildirilen gün sayıları birbiriyle toplanırsa
8 gün verir. Oysa Yunus Suresi'nin 3. ayetinde ve daha başka ayetlerde
yerin, göklerin ve ikisi arasındakilerin 6 günde yaratıldığı belirtilmektedir.
Bu durum, konuya hiç aklını yormadan, düşünmeden, dikkatini vermeden
yüzeysel bir biçimde yaklaşan bir kimse için anlaşılmaz görünebilir.
Zaten üstteki ayetler, Kuran'a, açık arama, çelişki bulma amacıyla
yaklaşan pek çok kişinin ilk sırada kullandığı ayetlerdendir.
Oysa, söz konusu ayetler dikkatli ve hikmetli bir gözle okunduğunda
ortada hiçbir çelişki olmadığı görülür. Ayetlerde verilen sürelere
dikkat edildiğinde karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
- Yeryüzünün yaratılmaya başlamasından, orada rızıkların hazır
hale gelmesine yani canlı yaşamına uygun ortamın oluşup, bitkilerin
ve hayvanların yaratılmasına kadar geçen zaman 4 gündür.
- Bu sürecin başlangıcı olan, yeryüzünün tüm evrenle birlikte
oluşmaya başlayıp ana şeklini alması, kısaca dünyanın yaratılması
ise bu dört günün ilk 2 gününü kapsar. Yani bu iki gün ilk dört
günden ayrı bir zaman zarfı değil, bir sonraki ayette belirtilen
dört günün içindeki ilk iki gündür.
- 11 ve 12. ayetlerde ise oluşmakta olan göğün 2 gün içinde düzenlenmesi
anlatılır. Sonuçta tümü diğer ayetlerde bildirilen 6 güne tamamlanır.
Kısaca ayet, bütün evrenin toplam 6 günlük yaratılış sürecinin
içindeki, içiçe geçmiş evrelerin herbirinin müstakil sürelerini
açıklamaktadır.
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta ayetlerde geçen "gün"
kavramının bildiğimiz 24 saatlik bir gün anlamında değil, farklı
evreler, aşamalar anlamında kullanıldığıdır.
HAMAN İSMİ HAKKINDAKİ SPEKÜLASYONLAR
Kuran'da kendilerince tutarsızlık bulmaya çalışanların öne sürdükleri
iddialardan biri de, ayetlerde Firavun'un adamlarından biri olarak
geçen "Haman" hakkındadır.
Tevrat'ta Hz. Musa'nın hayatını anlatan bölümde, Haman'ın adı
hiç geçmez. Fakat Haman ismi İncil'de, Hz. Musa'dan yaklaşık 1100
sene sonra yaşamış ve Yahudiler'e zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı
olarak geçmektedir.
İşte Kuran'ı Peygamberimizin Tevrat ve İncil'den bakarak yazdığını
iddia edenler, Hz. Muhammed'in bu kitaplarda anlatılan bazı konuları
Kuran'a yanlış aktardığı gibi bir safsatayı ortaya atarlar.
Oysa bu iddianın tümüyle dayanaksız olduğu Mısır hiyeroglifinin
bundan yaklaşık 200 yıl önce çözülüp, Eski Mısır yazıtlarında "Haman"
isminin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır.
O zamana kadar Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar
okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti ve çağlar boyunca bu
dil varlığını sürdürdü. Fakat MS. 2. ve MS. 3. yüzyılda Hıristiyanlığın
yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini
de unuttu, yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif
yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS. 394 yılına ait bir
kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ve bu dilde yazılmış yazıları
okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı. Ta ki bundan yaklaşık iki
yüzyıl öncesine dek...
Eski Mısır hiyeroglifi 1799 yılında, Rosetta Stone adı verilen
MÖ. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin
özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: hiyeroglif, demotik
(hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metinin de yardımıyla
tabletteki Eski Mısır yazısı çözülmeye çalışıldı. Tabletin tüm çözümü,
Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamlandı.
Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış
oldu. Bu sayede Eski Mısır uygarlığı, onların dinleri ve sosyal
yaşantıları hakkında birçok şey öğrenildi.
Hiyeroglifin çözümüyle konumuzu da ilgilendiren çok önemli bir
bilgiye daha erişilmiş oldu: "Haman" ismi gerçekten de
Mısır yazıtlarında geçiyordu. Viyana'daki Hof Müzesi'nde bulunan
bir anıt üzerinde bu isimden söz ediliyordu. Aynı yazıtta Haman'ın
Firavun'a olan yakınlığı da vurgulanıyordu. (Walter Wreszinski,
Aegyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J
C Hinrichsche Buchhandlung)
Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan, "Yeni Krallıktaki Kişiler"
sözlüğünde ise Haman'dan "Taş ocaklarında çalışanların başı"
olarak bahsedilmektedir. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen,
Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band
I,1935, Band II, 1952)
Gerçekten de ortaya çıkan sonuç müthiş bir gerçeği ifade ediyordu.
Haman Kuran'a karşı çıkanların aksine aynen Kuran'da geçtiği gibi
Hz. Musa zamanında Mısır'da yaşayan bir kişiydi ve Kuran'da bahsedildiği
gibi o Firavun'a yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişiydi.
Nitekim Kuran'da, Firavun'un kule yapma işini Haman'dan istemesini
aktaran ayet de bu arkeolojik bulguyla tam bir mutabakat içindeydi:
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin
için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde
bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın
ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."
(Kasas Suresi, 38)
Sonuçta, Eski Mısır yazıtlarında Haman'ın adının bulunması Kuran
aleyhinde birtakım zorlama iddialar getirenlerin bir iddiasını daha
boşa çıkarmakla kalmayıp Kuran'ın gerçekten Allah katından olduğunu
da bir kez daha ortaya koyuyordu. Zira Kuran Peygamber devrinde
ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi bilgiyi mucize
şeklinde bize aktarmaktaydı.
NUH TUFANI HAKKINDAKİ SPEKÜLASYONLAR
Kuran'da aktarılan Nuh Tufanı da inkar edenlerin akıl erdiremedikleri
ve dolayısıyla reddettikleri konular arasındadır. Nuh Tufanı'nın
varlığını inkar edenler, bu iddialarına delil olarak dünya çapında
bir tufanın gerçekleşmesinin teknik olarak imkansız olduğunu söylerler.
Buradan da yola çıkarak, böyle bir olayı doğrulayan Kuran'ın Allah
sözü olamayacağını iddia ederler.
Oysa bu iddia, Allah'ın indirdiği ve tahrif edilmemiş tek kutsal
kitap olan Kuran-ı Kerim için geçerli değildir. Çünkü Kuran'da Tufan
olayı, Tevrat'ta ve çeşitli kültürlerde geçen Tufan anlatımlarından
çok daha farklı bir biçimde ele alınır.
Tahrif edilmiş olan Tevrat'ta bu tufanın evrensel olduğu ve tüm
dünyayı kapladığı söylenir. Oysa Kuran'da Tufan'ın evrensel olduğu
şeklinde bir ifade yoktur. Aksine ilgili ayetlerden Tufan'ın yöresel
olduğu ve tüm dünyanın değil, sadece Hz. Nuh'u yalanlayan kavmin
cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.
Tıpkı Ad kavmine gönderilen Hz. Hud (Hud Suresi, 50) veya Semud
Kavmi'ne gönderilen Hz. Salih (Hud Suresi, 61) ve diğer peygamberler
gibi Hz. Nuh da yalnızca kendi kavmine gönderilmiştir ve Tufan da
Hz. Nuh'un kavmini ortadan kaldırmıştır:
Andolsun, Biz Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara)
'Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp korkutucuyum. Allah'-tan
başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün
azabından korkarım' dedi. (Hud Suresi, 25-26)
Helak olanlar Hz. Nuh'un tebliğini hiçe sayan ve isyanda direten
kavimdir. Bu konudaki ayetler hiçbir tartışmaya meydan vermeyecek
kadar açıktır:
Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla
birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk.
Çünkü onlar kör bir kavimdi. (A'raf Suresi, 64)
Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan
bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların
da kökünü kuruttuk. (A'raf Suresi, 72)
Görüldüğü gibi Kuran'da tüm dünyanın değil, sadece Nuh kavminin
helak edildiği bildirilmektedir. Ayetler bu kadar açıkken hala Kuran'da
Nuh Tufanı'nın evrensel olarak geçtiğini iddia etmenin cahil kesimleri
aldatmaya, onların aklını karıştırmaya çalışmaktan başka amacı yoktur.
Tahrif edilmiş ve insanlar tarafından içlerine pek çok hikaye
ve efsane karıştırılmış olan Tevrat ve İncil'deki mantıksızlıkların,
hurafelerin hiçbirinin Kuran'da yer almaması, hatta bunların düzeltilmiş
gerçek hallerinin aktarılması da Kuran'ın bütünüyle Allah katından
gönderilen bir Kitap olduğunu kanıtlamaktadır.
Kuran'da Tufan olayından evrensel olarak bahsedilmesi bir diğer
açıdan da mümkün değildir: Çünkü Allah, herhangi bir kavme elçi
gönderilmedikçe, o kavmin helak edilmeyeceğini söylemektedir. Helak
için, kavmin kendisine uyarıcı-korkutucu gelmiş olması ve bu uyarıcının
yalanlanmış olması gerekmektedir. Kasas Suresi'nde şöyle denilir:
Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara
ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı
değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma
uğratıcı değiliz. (Kasas Suresi, 59)
Yine bir başka ayette de "Kim hidayete
ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine
sapar. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz,
bir elçi gönderinceye kadar (hiçbir topluma) azab edecek değiliz."
(İsra Suresi, 15) denilmektedir.
Ayetlerden anlaşılacağı üzere kendisine uyarıcı gönderilmeyen
bir kavmin helak edilmesi, Allah'ın kanununa aykırıdır. Bir uyarıcı
olan Hz. Nuh ise sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Bu sebeple
Allah, uyarıcı gönderilmemiş olan kavimleri değil, sadece Hz. Nuh'un
kavmini helak etmiştir.
Tufan hakkındaki bir başka tartışma konusu ise, suların bölgedeki
bütün yükseltileri, dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği
konusundadır. Bilindiği gibi Kuran'da, geminin Tufan sonrası "Cudi"ye
oturduğu bildirilmektedir. "Cudi" kelimesi kimi zaman
özel bir dağ ismi olarak alınır, oysa kelime Arapça'da "yüksekçe
yer, tepe" anlamına gelmektedir.
Ayrıca "cudi" kelimesinin bu anlamından, suların ancak
belirli bir yüksekliğe eriştiği, karayı bütünüyle kaplamadığı anlaşılmaktadır.
Yani Tufan'ın muharref Tevrat'ta ve diğer efsanelerde anlatıldığı
gibi tüm yeryüzünü ve yeryüzündeki tüm dağları yutmadığı, sadece
belirli bir bölgeyi kaplamış olduğunu Kuran'dan öğrenmekteyiz.
Ayrıca Tufan'ın gerçekleştiği düşünülen arkeolojik bölgede yapılan
kazılar da, Tufan'ın tüm dünyayı kaplayan evrensel bir olay değil,
Mezopotamya'nın bir bölümünü etkisi altına almış olan çok geniş
bir afet olduğunu göstermektedir. (Geniş bilgi için yazarın, "Kavimlerin
Helakı" isimli kitabına başvurulabilir.)

|