|

Gerçek Yaşam Bu Dünyadaki Değildir
Pek çok insan, dünya üzerinde eksiksiz ve mükemmel bir yaşamın
kurulabileceğini sanır. Gerekli maddi imkanlar elde edildiğinde,
bu dünyadaki yaşamın insanı tam olarak tatmin edebileceğini ve mutlu
kılabileceğini düşünür. En yaygın kanaate göre insan, maddi bir
zenginlik, bu düşünce doğrultusunda gerçekleştirilmiş bir evlilik,
diğer insanlar gözünde saygınlık ve toplum içinde güçlü bir kariyer
elde ettiğinde, kusursuz bir hayat kurmuş olur.
Oysa Kuran'da bu tür bir bakış açısı şiddetle yerilmektedir. Aksine,
Kuran'da, dünya üzerinde sürdürdüğümüz yaşamın, asla eksiksiz, mükemmel
ve sorunsuz olamayacağı bildirilmektedir. Çünkü, özellikle böyle
tasarlanmıştır.
"Dünya" kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam
içerir. Kelime, Arapça'daki "deniy" sıfatından türemiştir.
"Deniy" ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara
gelmektedir. Bu durumda "dünya" kelimesi de, bu sıfatlara
haiz bir mekan anlamını taşır.
Nitekim Kuran'da, dünya hayatının değersizliği ve önemsizliği sık
sık vurgulanır. Dünya hayatını güzel kıldığı düşünülen zenginlik,aile,
statü, başarı gibi faktörler, Kuran'a göre geçici ve aldatıcı birer
metadan başka bir şey değildirler. Allah bazı ayetlerde dünya hayatı
hakkında şunları bildirmektedir:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence
türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme
(süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur.
Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin)
hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı
kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli
bir azab; Allah'tan bir mağfiret
ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan
başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Bir başka ayette ise insanın dünya hayatı dolayısıyla nasıl bir
aldanışa kapıldığı şöyle açıklanır:
Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz.
Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)
Sorun üstteki ayette de bildirilldiği gibi, dünya hayatının ahirete
üstün tutulmasıyla başlar. Çünkü bu kişiler, dünya hayatını ahirete
üstün tutmakla, Allah'a iman etmeye ve Kuran ayetlerine yüz çevirmiş
olmaktadırlar. Kuran'da bu gibi kişiler "Bizimle
karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla
tatmin bulanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar" (Yunus
Suresi, 7) şeklinde tanımlanmakta ve hepsinin sonsuz cehennem
azabıyla karşılık bulacakları bildirilmektedir. Elbette, dünya hayatının
eksikliği, bu dünyada güzel şeylerin var olmadığı anlamına gelmez.
Aksine, Allah dünyayı cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle
doldurmuştur. Fakat bu güzelliklerin yanına cehenneme ait olan eksiklik,
çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır. Dünyada, imtihan ortamının
hikmeti gereği cennet ve cehenneme ait özellikler karışık ve birarada
bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennem hakkında
fikir edinir, hem de kendilerini dünyadaki kısa ve geçici yaşama
kaptırmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan
ahirete yönelirler.Allah'ın kulları için seçip beğendiği yaşam da
işte bu ahiret hayatıdır. Ahiret, Kuran'da insanların gerçek ve
ebedi yurdu olarak tarif edilir.
Ancak başta da belirttiğimiz gibi pek çok insan dünyada mükemmel
bir hayat kurulabileceğini sanır. Dünya hayatına özgü büyük kusur
ve eksiklikleri ise, son derece doğal özellikler olarak görür. Örneğin
hasta olmak çoğu insana çok doğal gelir. Aynı şekilde yorgunluk,
acı, sıkıntı gibi kavramlar da son derece olağan şeyler olarak karşılanır.
Oysa dünya hayatına ait tüm eksiklikler Allah tarafından çok büyük
hikmetlerle yaratılmıştır. İnsana düşen bu hikmetler üzerinde derin
derin düşünmek ve bunlardan kendine öğütler çıkarmaktır. İnsan hiçbir
zaman hasta olmayabilir, hiçbir zaman yorulmaz, uyumak, dinlenmek
zorunda kalmayabilirdi. Hiçbir şekilde yorgunluk duymayacak bir
güç ve enerjiye sahip olabilirdi. Allah dileseydi insanı tüm bu
eksikliklerden ve kusurlardan arındırarak yaratabilirdi. Ancak Allah
insanı bu şekilde yaratmakla, ona kendi acizliğini ve zayıflığını
göstermektedir.
İnsan acizliği ve zaafiyetiyle, dünya hayatının her anında defalarca
yüzleşmek zorunda kalır. Öncelikle çok değer verdiği bedeni ona
bu durumu sürekli olarak hatırlatır. Her sabah uyandığında şişmiş
ve şekli bozulmuş bir yüzle güne başlar. Ağzında hoş olmayan bir
tat ve koku, cildinde, saçlarında ve bedeninde rahatsızlık verecek
bir kirlilik vardır. Eğer ayrıntılı bir temizlik yapmazsa, insan
içine çıkamayacak durumdadır. Üstelik bu temizliği gün içinde sık
sık tekrarlaması gerekmektedir. Çünkü üzerinden birkaç saat geçmesi
sabah yapılan temizliği yok etmiştir. Birkaç gün ayrıntılı temizlik
yapmaması ise insanı çok aciz ve çevresindekileri dahi rahatsız
edecek bir duruma sokmaktadır.
İnsan bedeni, taş ya da metal gibi sağlam ve dayanıklı bir maddeden
değil, son derece çürük bir malzeme olan etten yapılmıştır. Bu etten
oluşan beden, incecik bir deri ile kaplıdır; her an en ufak bir
kazada bu deri yırtılabilir. Et de yapısı gereği son derece dayanıksızdır;
basit darbelerden etkilenir, bunlar yüzünden şekli bozulur, morarır
ve yaralanır. Ve yaşlılıkla birlikte de eski canlılığını yitirmeye,
buruşmaya ve pürüzsüz halini kaybetmeye parçalar. Ölümle birlikte
ise çürümeye başlar. Toprağa konduktan bir kaç hafta sonra, parçalanır,
kurtlanır, bakteriler tarafından yenir ve yok olup toprağa karışır.
Başta belirttiğimiz gibi, tüm bunlar insana aczini göstermek ve
dünyanın eksikliğini hatırlatmak için özel olarak yaratılmış kusurlardır.
Oysa insan et yerine çok daha sağlam ve temiz bir malzemeden yaratılmış
olabilirdi. Acıdan, hastalıktan ve pislikten tamamen uzak olabilirdi.
Tüm bunlar aslında, insanın Allah'a karşı ne kadar muhtaç olduğunu ve acizliğini
hissettirmek ve dünyanın ne denli "eksik ve kusurlu" bir
yer olduğunu göstermek için var edilen, birer yaratılış mucizesidir.
Kişi bu eksikliklere bakarak, hem kendi acizliğini hem de diğer
insanların dünya hayatındaki güç ve değerlerinin ne kadar geçici
olduğunu anlayabilir. Gözünde büyüttüğü, ilgisini çekmeye, takdirini
toplamaya çalıştığı insanlar da kendisi kadar aciz, eksik ve kusurları
olan, bakıma muhtaç insanlardır.
Ancak çoğu insan bunları kavrayamaz, var olan büyük eksiklik ve
kusurları göremez. İşte bu nedenle de dünya hayatı ile tatmin bulur.
Aslında bu son derece büyük bir akılsızlık ve cehaletin sonucudur.
Nitekim Kuran'da bu insanların ahlakı "Şu
halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını
istemeyenden yüz çevir. İşte onların ilimden yana ulaşabildikleri
(son sınır) budur..." (Necm Suresi,
29-30) şekilde ifade edilmektedir. Ahiretten yana gaflet
içinde olup, dünya hayatına tutkuyla bağlanmak ayette de bildirildiği
gibi "ilim" sahibi olmamanın bir sonucudur.
Peki o halde bu konuda sahip olmamız gereken "ilim" nedir?
"Dünya hayatıyla tatmin olmamak" için üzerine özellikle
eğilmemiz gereken ilim, Allah'ın bizlere vaat ettiği cennetin bilgisidir.
İnsanın cennetin tarifinin yapıldığı Kuran ayetleri hakkında ayrıntılı
bilgi sahibi olması, bu ayetler üzerinde derin derin düşünmesi bu
konuda atılacak en önemli adımdır. Allah Kuran'da İman edenlere
"gerçek yurdu" şu şekilde tarif etmektedir:
Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence
türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl
hayat odur, bir bilselerdi (Ankebut Suresi, 64)
İşte bu nedenle, ahiret yurdunu, yani cenneti bilmek için ciddi
bir çaba gerekmektedir.
Müminlerin Dünyadaki Güzel Yaşamları
Mümin Kuran'da sonsuz bir ecir, sonsuz bir mükafat, sonsuz bir
mutlulukla müjdelenmiştir. Ancak çoğunlukla dikkatlerden kaçan önemli
bir nokta vardır. O da, sonsuz zaman içinde, sonsuz güzelliklere
uzanan bu müjdenin, mümin daha dünyadayken ona erişmeye başladığıdır.
Çünkü mümin ahirette cennetle müjdelendiği gibi, bu dünyada da Allah'ın
lütuf ve ikramıyla nimetlendirilmektedir. Kuran'da, salih amellerde
bulunan müminlerin bu dünyada da güzel bir hayatla yaşatılacakları
haber verilir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim
salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla
yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak
veririz. (Nahl Suresi, 97)
Ayetin bu müjdesinin, başta peygamberler olmak üzere salih müminler
üzerinde gerçekleştiğini pek çok Kuran ayetinden öğrenmekteyiz.
Örneğin, Kuran'da cennetin en yüksek dereceleri, en üstün makamlarıyla
müjdelenen Peygamberimizin dünya hayatında Allah tarafından zengin
kılındığı, "bir yoksul iken seni bulup
zengin etmedi mi?" (Duha Suresi, 8) ayetinden anlaşılmaktadır.
Ayrıca Hz. Davud'a, Hz. Süleyman'a, Hz. Zülkarneyn'e, Hz. İbrahim
ve ailesine bu dünyada büyük bir mülk ve imkan verildiğinden de
birçok ayette bahsedilir.
Hem bir mükafat ve şevk kaynağı, hem de karşılıksız lütuf ve ihsanının
bir göstergesi olarak salih kullarına dünyada nimet ve güzellik
vermesi Allah'ın değişmez bir kanunudur. Zenginlik, ihtişam ve güzellik
cennetin en temel özelliklerinden olduğu için, Allah sevdiği seçkin
kullarına cenneti hatırlatacak, onların cennete kavuşma arzusu ve
heyecanlarını artıracak nimetlerin benzerlerini bu dünyada da yaratır.
Bu yüzden, nasıl inkarcıların ebedi azapları daha bu dünyadan başlıyorsa,
salih müminler için vaat edilen ebedi güzellikler de kendilerine
dünyadaki hayatlarında gösterilmeye başlanır.
Bir mümin, onu Yaratan yüce varlığın bilincinde olmasından, O'nun
emir ve yasaklarına uymasından, O'nun insanlar için seçip beğendiği
dini yaşamasından ve en önemlisi ölümünden sonrası için çok büyük
umut ve beklentiler taşımasından ötürü, dünyadaki yaşamı boyunca
her türlü ruhsal sıkıntı ve üzüntüden uzaktır. Herşeyden önce Rabbinin
yardımı ve desteği kendisiyle beraberdir. Allah
"...elçisi ile müminlerin üzerine güven duygusu ve huzur..."
(Tevbe Suresi, 26) indirmiştir. Bu, müminlerin her namazda,
her salih amelde, Allah rızası için yapılan küçük büyük her işte
Allah'ın kendilerini gördüğünü, meleklerin bunları amel defterlerine
yazdığını ve ahirette tüm bunların karşılığını alacaklarını bilmelerinden
doğan bir huzurdur. Bu, Allah'ın kendilerini görünmeyen ordularla
ve meleklerle desteklediğini, "önlerinden ve arkalarından izleyenleri"
olduğunu ve bunların kendilerini "...Allah'ın emriyle gözetip-korumakta..."
(Rad Suresi, 11) olduklarını, O'nun yolunda yapılan mücadelede galip
gelecek olanların, cennetle müjdelenmiş olanların hep kendileri
olduklarını bilmelerinden kaynaklanan bir güven duygusudur. Böylece
salih müminler, Allah'ın meleklere, "...iman edenlere sağlamlık
katın..." (Enfal Suresi, 12) vahyi doğrultusunda, asla korkuya
ve heyecana kapılmazlar.
Müminler, "...bizim Rabbimiz Allah'tır deyip
sonra dosdoğru bir istikamet tutturan..." (Fussilet Suresi,
30) insanlardır. Ve, "onların üzerine melekler iner. 'Korkmayın
ve hüzne kapılmayın, size vaadolunan cennetle sevinin'." (Fussilet
Suresi, 30) derler. Müminler Allah'ın "...kimseye güç yetireceğinden
fazlasını yüklemeyeceğini" (Araf Suresi, 42) bilmişlerdir.
Kadere ve herşeyi yapıp edenin Allah olduğuna kesin bir bilgiyle
inanırlar ve böylece başlarına gelenlere "...Allah'ın bizim
için yazdıkları dışında bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez..."
(Tevbe Suresi, 51) ayetince tevekkül ederler. Allah rızasına uyduklarından,
"...Allah bize yeter, O ne güzel vekildir..." dediklerinden
dolayı da onlara hiçbir kötülük dokunmayacaktır. (Al-i İmran Suresi,
173-174)
Ancak dünya bir deneme süresi olduğundan elbette müminin karşısına
çeşitli zorluklar çıkabilir. Belli dönemlerde açlık, hastalık, uykusuzluk,
kaza, maddi kayıp gibi çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. Bakara
Suresi, 214. ayette belirtildiği şekilde fakirlikle ve zorluklarla
da denemeden geçirilebilir. Ayette bu imtihan şöyle bildirilmiştir:
Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza
gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk,
öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda
elçi, beraberindeki müminlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?"
diyordu. Dikkat edin, şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır. (Bakara
Suresi, 214)
Kuşkusuz ki bu zor durum, peygamberin ve yanındaki
müminlerin Rablerine olan güçlü imanlarını, Kuran ayetlerini uygulamadaki
kararlılıklarını kesinlikle etkilememiştir. Zaten
Allah, ayetin sonunda yardımının çok yakın olduğunu da müjdelemektedir.
Sonuçta, "Allah, takva sahiplerini (inanarak ve inançlarını
uygulayarak) zafere ulaşmaları dolayısıyla kurtarır. Onlara kötülük
dokunmaz ve onlar hüzne kapılmayacaklardır" (Zümer Suresi,
61).
Mümin zorlukların imanının denenmesi için özel olarak yaratıldığını,
güzel bir sabır ve tevekkül gösterdiği takdirde bunların ahireti
için sınırsız bir ecir kaynağı, olgunlaşması için büyük fırsatlar
olduğunu bilir. Bu nedenle de bu zorluklar karşısında tevekkül eder,
huzur, mutluluk ve neşesinden hiçbirşey kaybetmez. Bu sıkıntılar
onun ruhi dengesini, dirayet ve kararlılığını hiçbir zaman olumsuz
yönde etkilemez. Hatta sabrının ve tevekkülünün karşılığını Allah
katında alacağını bildiğinden şevki ve heyecanı daha da artar.
Bu durum inkar edenler için tam tersi yöndedir.
Allah'ın ayetlerini inkar eden bir kişi, dünya hayatında çektiği
çeşitli bedensel acıların yanında, ruhen de azap çeker. Korku, üzüntü,
ümitsizlik, tedirginlik, karamsarlık gibi negatif duygular onların
cehennemde çekecekleri azabın bu dünyadaki küçük bir başlangıcını
oluştururlar. Allah, saptırdığı bu insanların "...göğsünü sanki
göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı" kılar ve "iman
etmeyenlerin üzerine böyle pislik çökertir..." (En'am Suresi,
125).
Allah, Kendisi'nden içi titreyerek korkan, hatalarından ve günahlarından
dolayı bağışlanma dileyip, tevbe eden salih müminleri ise, dünya
hayatlarında da en güzel şekilde nimetlendireceğini ve onlara ihsanda
bulunacağını bildirmiştir. Hud Suresi'nin 3. ayetinde şu şekilde
bildirilir:
Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe
edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda)
ile metalandırsın ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin. Eğer
yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından
korkarım. (Hud Suresi, 3)
Burada bildirildiği gibi, Allah'tan bağışlanma dilemek, tevbe etmek
salih müminlerin vasıflarındandır. Bu davranışlar müminin Rabbi
karşısında ne kadar aciz ve zayıf olduğunun farkında olduğunun da
bir ifadesidir. Hataları ve eksiklikleri olduğunu ve dünya hayatı
boyunca da sürekli hata yapabileceğini bilmekte, bundan dolayı Allah'ın
rahmetini dilemektedir. Rableri de ayette bildirildiği gibi onların
bu güzel ahlakının karşılığını dünya hayatında vermekte, bu kişileri
ölümlerine kadar güzel bir hayatla yaşatmaktadır. Bir başka ayette
de müminlerin dünya hayatı şöyle tarif edilir:
Allah'tan sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?"
dendiğinde "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda
bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva
sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)
Dünya hayatının tüm güzellikleri, ahiret yurdu ile mukayese edildiğinde
değerini tamamen yitirmektedir. O halde bir hedef belirlenecekse,
bunun sadece sonsuz ahiret hayatı olması gerekmektedir. Zaten bunu
hedefleyen müminlere Allah, dünya hayatlarında da nimetlerini artırmaktadır.
Müminler dualarında, ahiretle birlikte dünya hayatının nimetlerini
ve iyiliklerini de Rablerinden isterler. İman edenlerin bu duaları
Bakara Suresi'nde şu şekilde bildirilir:
(Hacc) ibadetlerinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye
döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir
anma ile Allah'ı anın. İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz,
bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur.
Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize
dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından
koru" der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri
vardır. Allah, hesabı pek seri görendir. (Bakara Suresi, 200-202)
Kuran'da Allah'a gönülden iman eden, ihlas sahibi kulların bu dünyaya
mirasçı kıldığı bildirilmektedir. Aynı vaadin kıyamete kadar gelecek
ve Rabbine hiçbir şeyi ortak koşmayan ihlaslı müminler için de geçerli
olduğu, Nur Suresi'nin 55. ayetinden anlamaktayız. Şüphesiz ki Allah'ın
vaadi haktır ve gerçekleşecektir. :
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde
bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl
'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar
sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine
yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe
çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir
şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar
fasıktır. (Nur Suresi, 55)
Müjde
Bir önceki bölümde, Allah'a gönülden teslim olmuş ihlaslı müminlerin
daha cennete girmeden önce, bu dünyada Allah'ın nimetlerine ve güzelliklerine
kavuştuklarından bahsetmiştik. Bu güzelliklerin en önemlilerinden
birisi müminlerin "müjdelenmeleridir". Kuran'ın birçok
ayetinde Allah'ın cenneti vaat etmesinden ve müminleri bununla müjdelemesinden
bahsedilmektedir. Bu müjdeleme bir ayette şöyle ifade edilmiştir:
Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu
ve onlar için, kendisinde sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.
(Tevbe Suresi, 21)
Bir başka ayette ise müminler için şöyle denmektedir:
Müjde dünya hayatında ve ahirette onlarındır.
Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş
ve mutluluk budur. (Yunus Suresi, 64)
Allah'ın kendilerini çeşitli vesilelerle cennetle müjdelediğini,
yapmakta oldukları salih amellerin Allah katında geçerli olduğunu,
bekledikleri güzelliğin ise pek yakın olduğunu gören müminlerin
kalplerini büyük bir ferahlık kaplar.
Kuran'da müminlerin melekler vasıtasıyla da müjdelenecekleri bildirilmektedir.
Allah'a samimi bir kalple iman edip, O'na hiçbirşeyi şirk koşmayan,
Allah'ın Kuran'da bildirdiği emir ve tavsiyelerine titizlikle uyan
ve Kuran ahlakını yaşamak için gayret eden salih kullar böyle bir
müjdeyi umut edebilirler. Şüphesiz ki bu müjde, cenneti şiddetle
arzulayan bir mümin için tarifsiz bir sevinçtir. Bu durum Kuran'da
şöyle anlatılır:
Şüphesiz "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip
sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine
melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın,
size vaadolunan cennetle sevinin."
Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz.
Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey
de sizindir." "Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan
bir ağırlanma olarak." (Fussilet Suresi, 30-32)
Allah resullere de müminleri müjdeleme görevi vermiştir. Allah
Ahzap Suresi'nin 47. ayetinde elçisine müminlere
Allah'tan büyük bir fazl olduğunu müjdelemesini, Yasin Suresi
11. ayette de Kuran'a uyan ve gayb ile Rahman'a karşı içi titreyerek
korkan kimseleri bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdelemesiniemretmektedir.
Zümer Suresi, 17. ayette ise tağut'a kulluk etmekten kaçınan ve
Allah'a içten yönelenler için bir müjde olduğu duyurulmaktadır.
Allah Yunus Suresi'nin, 2. ayetinde ise elçisine "...İman edenlere
Rableri katında gerçek bir makam olduğunu müjde ver" diye vahyettiğinden
bahsedilmektedir. Cennetle müjdelenen müminlerin ayetlerde belirtilen
ortak özelliklerine baktığımızda, bunların Allah'a karşı son derece
samimi, acizliklerinin bilincinde, Kuran'a ve elçiye itaat eden,
Allah'tan korkan ihlaslı kimseler olduklarını görmekteyiz. Allah'ın
rahmet ederek cennetine sokacağı ve oraya yakışacak kimselerin de
zaten bu özelliklere sahip olmaları gayet doğaldır.
Allah'ın Vaadi
Allah, huzuruna mümin olarak gelecekler için içlerinde ebedi olarak
kalacakları cenneti vaat etmiştir. Allah'ın vaadi ise şüphesiz ki
gerçekleşmesi kuşku götürmeyen, en kesin sözdür. Böylece kesin bir
bilgiyle inananlar, bu vaadin gerçekleşeceğinden asla kuşkuya kapılmaz
ve mümin olarak canlarını teslim ettikleri takdirde günahlarının
bağışlanarak cennete kabul edileceklerini bilirler. Bir ayette şöyle
geçer:
Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan
Allah, onu) kendi kullarına gaybtan vaadetmiştir. Şüphesiz
O'nun vaadi yerine gelecektir. (Meryem Suresi, 61)
Allah'ın kendilerine cenneti vaat etmiş olması, müminleri tarifsiz
bir sevinç ve coşkuya sürükler. Onlar, Allah'tan daha çok sözüne
sadık kimse olmadığını, O'nun salih kulları için cenneti istediğini
ve onları buraya mirasçı kıldığını bilmektedirler. Allah'ın cenneti
vaat etmesiyle ilgili bir başka ayet şöyledir:
Şimdi kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz,
dolayısıyla ona kavuşan kişi, dünya hayatının metaı ile metalandırdığımız
sonra kıyamet günü (azaba uğramak için) hazır bulundurulan kişi
gibi midir? (Kasas Suresi, 61)
Bu ayetten de açıkça anlaşıldığı gibi, Allah'ın bir vaadde bulunması,
buna kavuşmak için kesinlikle yeterlidir. Allah kimlere cenneti
vaat etmişse, bunlar Allah'ın izniyle sonsuz nimetlere kavuşacaklardır.
Müminler de cennete girdiklerinde bu durumu ikrar edecek ve Allah'a
şöyle şükredeceklerdir:
Dediler ki: Bize olan vaadinde sadık kalan ve bizi
bu yere mirasçı kılan Allah'a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz
yerde konaklayabiliriz. (Salih) amellere bulunanların ecri ne güzeldir.
(Zümer Suresi, 74)
Dünya hayatında çeşitli kereler müjdelenmiş ve Allah tarafından
cennet vaat edilmiş müminler, yaşamlarının sonunda umut ettiklerine
kavuşacaklardır. En sonunda o beklenen an gelir. Bir müminin hayatı
boyunca tefekkür ettiği, kavuşabilmek için dua ettiği ve layık olabilmek
için vargücüyle çalıştığı yer, "kalınacak yerlerin en hayırlısı"
ve "Allah katındaki asıl varılacak güzel yer"dir cennet.
Müminler için hazırlanmış ve onlara sunulmak üzere kapıları açılmıştır.
Müminlerin cennete girişleriyle ilgili bir ayet bu eşsiz manzarayı
şöyle tarif eder:
Onlar Adn cennetlerine girerler. Babalarından,
eşlerinden ve soylarından salih davranışlarda bulunanlar da (Adn
cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle
derler:) "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un)
sonu ne güzel." (Rad Suresi, 23-24)
Onlar cennette "esenlik dileği ve selamla"
(Furkan Suresi, 75) karşılanacak ve "Oraya esenlikle ve güvenlikle"
gireceklerdir. (Hicr Suresi, 46) Yapılacak tek şey kalmıştır:
Sadece müminler için hazırlanmış ve türlü nimetlerle donatılmış
bu sonsuz yurdun güzelliklerini keşfetmek.
|