|

İnsanlar Kuran'da Anlatılan Gerçeklerden
Neden Kaçarlar?
İnsan doğduğu andan itibaren öğrenme isteği içinde çevresini araştırır
durur. Çocukluk döneminde gördüğü, duyduğu ve okuduğu herşey onun
için yepyeni ve heyecan vericiyken, zaman içerisinde bu araştırma
ve yeni şeyler öğrenme isteği yerini alışkanlıklara, büyüklerinden
kalma hazır bilgilere, gelenek ve göreneklere bırakır. Kayıtsız
şartsız kabul edilen bu kalıplaşmış bilgilerin sonucunda ise genelde
tek tip, araştırma ve düşünme yeteneğini kaybetmiş, gördüğü-duyduğu
şeyleri sorgusuz sualsiz uygulayan bir insan modeli ortaya çıkar.
Bu kişi için artık toplumun "kötü" dedikleri "kötü", "iyi" dedikleri
de "iyi"dir. Kötünün neden kötü, iyinin de neden iyi olduğu araştırılmaz.
Bu konuda en dikkat çekici olan ise, eskilerden kalan bilgilere
en derin bağlılığın din konusunda yaşanmasıdır. İnsanların büyük
bir bölümü, geleneklerle, törelerle, hatalı bilgilerle ve geçmiştekilerden
kalma yalan yanlış uygulamalarla birleştirdikleri kendi dinlerini
uygularlar.
Bu dinin kuralları farklı, yasakları farklı, ahlak anlayışı farklıdır.
Bu din, Allah'ın vahyinde ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinde
olmayan pek çok kuralı da beraberinde getirmiştir. Bu din anlayışının
en tehlikeli sonucu ise insanlar arasında hak ve gerçek dine karşı
bir ön yargı oluşturmasıdır.
İnsanların büyük bir bölümü edindikleri ön yargılar, yanlış bilgilendirmeler
ve taraflı değerlendirmelerin bir sonucu olarak gerçek dinden uzaklaşırlar.
Hatta çoğu zaman bu kişiler, Allah'ın adının anılmasına, ayetlerinin
okunmasına dahi tahammül edemeyecek bir hal alırlar. Günlük hayatlarında
olaylara tarafsız yaklaşan, ön yargılı tutumları eleştiren, araştırma
yapmaktan, okuyup öğrenmeden yana olan ve açık görüşlü kimlikleriyle
tanınan kişiler bile, "din" söz konusu olduğunda bir anda son derece
sabit fikirli, tutucu ve ön yargılı bir kişiliğe bürünürler. Üstelik
bu yaptıkları karşısında öne sürebildikleri bir mazeretleri de yoktur.
Demagojilerle, bozuk mantıklarla bu düşüncelerini savunmaya çalışırlar,
ancak bu kişilerin herhangi bir sebebe dayanmadan Allah'ın ayetlerinden,
Kuran ahlakından kaçmalarının altında gerçekte birçok neden yatmaktadır.
İnsanlar Kuran'da anlatılan gerçeklerden şu nedenlerden dolayı
kaçarlar:
ATALARININ DİNİNE OLAN KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLILIKLARI
NEDENİYLE...
Tarih boyunca büyük küçük tüm değişimlerin, atılımların ve yeni
fikirlerin karşısında insanların tutucu tavırları yer almıştır.
Bilimden eğitime, ekonomik düzenden adalet sistemine kadar her konuda,
bir zamanlar onay görmüş olan kuralların süregelmesinden yana olan
kişiler, değişime karşı çıkmışlardır. Ancak karşı çıkarken savunulan
doğrular olmamış, her zaman için alışkanlıklar, gelenekler ve görenekler
ölçü alınmıştır. Bu zihniyetle, Allah'ın vahyini insanlara bildirmekle
görevlendirilen elçilerle de karşılaşmışlardır. Tarih boyunca her
elçiye, Hz. Muhammed'e, Hz. İsa'ya, Hz. Şuayb'a, Hz. Musa'ya, Hz.
Nuh'a, Hz. Hud'a ve diğerlerine kendi batıl dinlerini savunan kişiler
karşı çıkmış, kendilerine sunulan her ne olursa olsun bu batıl inançlardan
hiçbir şekilde dönmeyeceklerini söylemişlerdir.
Allah'ın bizlere "ataların dinine bağlılık" olarak bildirdiği bu
zihniyetin sonucu , insanların geçmişteki atalarından kalan yaşam
ve ahlak biçimini örnek almaları, bunu devam ettirmeleridir. Bu
kişilerin en büyük yanılgıları ise atalarından kalan bu mirasa sıkı
sıkıya bağlı kalmanın büyük bir erdem olduğunu sanmalarıdır.
Kuran'da elçilerin tebliğleri ve kavimlerinin onlara verdikleri
cevaplarla ilgili çok detaylı bilgiler verilmektedir. Elçilerin
Allah'a iman etmek için yaptıkları davete bu kişiler,
"... Gerçekten Biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk
ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz."
(Zuhruf Suresi, 23) şeklinde karşılık vermişlerdir.
Gerçekten de inkarcıların takip ettikleri yol atalarının yolu,
okudukları ise atalarının eserleridir. O yolun dışında bir yol izlemez,
o kitapların dışında başka bir kitap okumazlar. Atalarının en doğru
yolda olduklarına inanır, onların hayat şekillerini kendilerine
örnek alır, söyledikleri her sözün kendilerine hayat verdiğini düşünürler.
Bu bağlılık o kadar güçlüdür ki, bu yolun yanlış bir yol olduğunu
ve geçmişteki atalarının pek çok hataları ve eksiklikleri olduğunu
onlara göstermeye çalışan kişileri kendilerine en büyük düşman bilirler.
En büyük korkuları da atalarından vasiyet aldıkları bu dinlerinden
geri döndürülmektir.
Geçmişteki kavimlerin elçileri Kuran'da haber verilen,
"Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek
ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin
ikinize inanacak değiliz" (Yunus Suresi, 78) ayetiyle bildirildiği
şekilde suçlamalarının altında yatan neden de işte budur.
Ayetlerde de bildirildiği gibi insanlar doğruluğunu araştırmadan,
vicdanlarıyla değerlendirmeden, sadece yıllardan beri o şekilde
gördükleri için atalarının dinini izlemekte, gerçeklere karşı tüm
güçleriyle direnmektedirler.
Allah inkar edenlerin bu tavrını "... (Peki)
Ya atalarınız aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?"
(Bakara Suresi, 170) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Ancak
onlar dinlerine olan bağlılıkları nedeniyle hiç kimsenin atalarından
daha akıllı olabileceğine ihtimal vermez, hiçbir doğruyu işitmek
istemez, elçinin çağrılarına kulak tıkar, yüz çevirirler. Ancak
bu tavırlarına karşılık öne sürebilecekleri geçerli hiçbir açıklamaları
yoktur. Çünkü elçinin onları davet ettiği şey Allah'ın sözü olan
Kuran'dır. Ayette şu şekilde bildirilir:
(O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir:
"Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını
getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle
gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 24)
İşte insanlar atalarının dinine olan bu körü körüne bağlılıkları
nedeniyle Kuran'ın gerçeklerinden kaçar, ayetlerdeki hükümleri görmezden
gelir ve Allah'ın vahyini göz ardı ederler. Dünya hayatının ne kadar
kısa olduğunu, birkaç on yıl sonra ölüp bir beze sarılarak toprağın
altına atılacaklarını ve Allah katında tüm yapıp ettikleriyle hesaba
çekileceklerini akıllarına dahi getirmezler.
Allah Kuran'da, "Evet, Biz onları ve atalarını
yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun
geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle inkarcıların bu büyük
yanılgılarına işaret etmektedir. Ölüm gerçeğinden kaçan bu insanlar,
Allah'ın ayetlerinden yüz çevirdikleri için çok büyük bir yıkıma
uğrayacaklardır. Ama bundan yana da büyük bir gaflet içindedirler.
Kuran'da bu konuda verilen örneklerden biri Hz. İbrahim'in kavmidir.
Bu inkarcı topluluk, atalarının yolunu izleyip putlara tapmaktadır.
Bu batıl dine olan bağlılıkları nedeniyle de Hz. İbrahim'in hak
dine davetini reddetmektedirler. Ayetlerde inkar edenlerle birlik
olan babasına ve kavmine Hz. İbrahim'in, "...
Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller
nedir?" (Enbiya Suresi, 52) şeklinde seslendiği bildirilir.
Bundan sonra aralarında geçen konuşmalar Kuran'da şöyle haber verilir:
"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.
Dedi ki: "Andolsun, siz
ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." "Sen bize gerçeği
mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" "Hayır"
dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi
yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (Enbiya Suresi,
53-56)
Ayetlerin devamında söz konusu kavmin, Hz. İbrahim'in Allah'a iman
etmeleri için yaptığı her davete inkar ile karşılık verdiklerinden
bahsedilir. Aralarında geçen bu konuşmadan sonra Hz. İbrahim putlarına
bir tuzak kuracağını söyler. Onlar gittikten sonra önünde eğildikleri
tüm putlarını, "büyük olan hariç" kırar. Daha sonra inkar eden kavmi
ile İbrahimPeygamber arasında geçen konuşmalar ayetlerde şöyle haber
verilir:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o,
zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin
bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse,
onu insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize)
şahid olsunlar. "Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen
mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir;
eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 59-63)
Hz. İbrahim'in bu daveti ve akılcı yöntemi karşısında kavmi ilk
önce tereddüt eder ve "vicdanlarına başvurup" zalimlik yaptıklarını
bir an için kabul ederler. Ancak daha sonra hemen gerisin geri dönüp,
yeniden yüz çevirirler. Onların bu ahlakı ayetlerde şöyle haber
verilir:
"… Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de
bilmektesin." Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı
olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve
Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?"
(Enbiya Suresi, 65-67)
Bu konuşmalarının ardından Hz. İbrahim'i öldürmeye, ateşe atmaya
çalışmışlar, ancak Allah onların bu tuzaklarını geçersiz kılmıştır.
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi inkar eden bir topluluk için
atalarının doğru yolda olması, yaptıkları şeyin akılcı ve mantıklı
olması önemli değildir. Zaten onlar doğrunun peşinde de değildirler.
Onların tek yaptıkları, doğru veya yanlış da olsa atalarının yolunu
izlemektir. Bunun dışında hiçbir şeyi dinlememektedirler. Çünkü
bu insanlar akıllarını ve vicdanlarını devre dışı bırakmışlardır.
Vicdanlarına başvurup doğru olanı görebilecekleri ve irade göstererek
doğruları uygulayabilecekleri halde, kendilerine öğretilenlerle
yetinirler. Çoğunluğun yolunu izlemek, kendilerine öğretilenleri
doğru mu yanlış mı araştırmadan körü körüne uygulamak, kendi ifadeleriyle
bir anlamda "hazıra konmak" demektir. Bu zihniyet ise, vicdanın
körelmesi ve iradesizliğin bir sonucudur.
Ancak bu kadar değer verip, herşeyin üzerinde tuttukları atalarını
kıyamet gününde yanlarında göremeyeceklerdir. Dünyada kendilerini
Allah'ın yolundan uzaklaştıran, şeytanın yoluna çağıran insanlar
hesap günü onları yapayalnız bıracaktır. Ayetlerde bu insanların
o gün duyacakları pişmanlık şu şekilde tarif edilir:
Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler
ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a itaat etseydik ve Resûl'e itaat
etseydik." Ve dediler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize
ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış
oldular." "Rabbimiz, onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir
lanet ile lanet et." (Ahzab Suresi, 66-68)
DÜNYA HAYATINA OLAN ŞİDDETLİ BAĞLILIKLARI NEDENİYLE…
İnsanların Kuran'da anlatılan gerçeklerden kaçmalarının en önemli
nedenlerinden biri de dünya hayatına olan şiddetli bağlılıkları
ve bu hayatlarının hiç bitmeyeceği yönündeki büyük yanılgılarıdır.
Bu nedenle de dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu düşünmezler.
Her insanın hiç beklemediği bir anda ölüm melekleriyle karşılaşacağını,
sonra yerin altına konularak üzerine küreklerle toprak atılacağını,
o an yanına dünya hayatına dair hiçbir şey alamayacağını da akıllarına
getirmezler.
O gün hiçbir insana ne tüm hayatı boyunca sahip olmak için çabaladığı
mal ve mülk, ne de değer verdiği yakınları, dostları eşlik etmeyecektir.
O gün insan, yapayalnız bir şekilde Allah'ın karşısına çıktığında,
tüm yapıp ettikleri önüne getirilecektir. İşte o an dünya hayatının
geçici bir deneme yeri olduğunu istisnasız tüm insanlar idrak edeceklerdir.
Ama o gün pişman olmak için artık çok geçtir.
Bu gerçekleri akıllarına getirmeyen insanların dine ve dünya hayatına
yönelik çok farklı bir bakış açıları vardır. Hayatın eğitim-evlilik-iş
üçgeni içinde bir koşuşturmadan ibaret olduğunu, bunların dışında
bir hayatın mümkün olmadığını düşünürler. Bu nedenle de zihinlerini
sadece bu üç konu meşgul eder. Olayları bu bakış açısına göre değerlendirir,
kararlarını buna göre alır, buna göre uygularlar. Üzerinde derin
derin düşünülmesi gereken konuları da bu bakış açılarına göre sıralarlar:
Nasıl para kazanacakları, geleceklerinin nasıl olacağı, iş hayatında
nasıl başarılı olacakları, evlilik hayatları, eğitimleri, kariyerleri…
Elbette ki bunların tümü önemli konulardır ve üzerinde düşünülmesi
gerekir. Ancak bu kişilerin içine düştükleri çok önemli bir yanılgı
vardır. Bu kişiler sadece dünya hayatı ile ilgili konuları düşünürler
ve hayatın en büyük gerçeği olan ölümü düşünmekten kaçarlar, çünkü
bu kişileri ayette haber verildiği üzere
"… şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır." (Muhammed Suresi,
25) Dünya hayatının hiç bitmemesini istemelerinin altında
yatan neden de işte dünya hayatına yönelik uzun emelleri, gelecekten
beklentileri ve yıllara yaydıkları hedefleridir. Bu hedeflerin ötesini,
yani ahiret için de hazırlık yapmaları gerektiğini göz ardı ederler.
Kuran okumaktan ve Kuran'da bildirilen gerçekleri düşünmekten kaçtıkları
için, başka insanların kendilerine bu apaçık gerçeği anlatmasına
da fırsat vermezler. Oysa Kuran'ı okusalar ya da kendilerine yapılan
davetlere kulak verseler, Allah'ın ayetlerde bildirdiği gerçeklerden
haberdar olacak, Allah'ın hoşnut olacağı şekilde bir hayat sürdürmenin
önemini ve aciliyetini kavrayacaklardır. Böylece kendileri ve yakınları
için yarar sağlayacak, sonsuz cehennem azabından kurtulmayı umabileceklerdir.
Bu kavrayış ve umut her insan için çok önemlidir, çünkü asıl varılacak
yurt, sonsuz ahiret hayatıdır.
Allah Al-i İmran Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın
ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu
şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının
metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. De ki:
"Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için
Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar
akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah,
kulları hakkıyla görendir." (Al-i İmran Suresi, 14-15)
Yukarıda da hatırlattığımız gibi her insanın yaşamı boyunca kendi
anlayışına göre kurduğu bir düzeni vardır. Ve insanlar kurdukları
bu düzenin, özellikle de tüm dünyaya bakış açılarının, diğer bir
deyişle "hayat felsefelerinin" değişmesini kesinlikle istemezler.
Zaten tarih boyunca Kuran'a ve elçilere karşı gösterilen direncin
ve reddin altında da hep bu endişe yatmıştır. Çünkü hayatı boyunca
benimsediği felsefenin değişmesi, kişinin yaşam biçimini de kökten
değiştirecektir. Kuran'da Hz. Şuayb'ın davetine karşı kavminin verdiği
cevap bu konuda çok önemli bir örnektir. Bu kıssada da anlatıldığı
üzere kavmin en büyük korkusu eski hayatlarını ve mallarını terk
etmektir. Bu durum ayetlerde şöyle haber verilir:
Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri
bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan
vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak
huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın." (Hud Suresi, 87)
Hz. Şuayb'ın kavmine cevabı ise şu şekildedir:
Dedi ki: "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz?
Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni kendisinden
güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere
(kendim sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim
istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım
ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na içten yönelip-dönerim."
(Hud Suresi, 88)
Bu kişiler o ana kadar sürdürdükleri batıl hayatlarından razı ve
içinde bulundukları durumdan çok memnundurlar. Bu hayat tarzlarının
ve alıştıkları sistemin değişmesini kesinlikle istemezler. Allah'ın
"Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve
bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar;
işte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir."
(Yunus Suresi, 7-8) ayetleriyle bizlere tanıttığı bu insanlar, kendilerini
doğru yolda sanmaktadırlar.
Allah'ın zikrinden yüz çevirmişler ve "Şu
halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını
istemeyenden yüz çevir." (Necm Suresi, 29) ayetinde bildirildiği
gibi tek istediklerine, yani dünya hayatına kavuşmuşlardır. Ancak
dünya hayatı geçici bir yararlandırmadan başka birşey değildir.
Kuran'da, "O inkar edenler Müslüman olmayı
nice kereler dileyecekler. Onları bırak; yesinler, yararlansınlar
ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir." (Hicr
Suresi, 2-3) ayetlerinde bildirildiği gibi bu dünya hayatındaki
oyalanma o kişilere kayıptan başka birşey artırmamaktadır. Allah
dünya hayatına aldanarak din ahlakını unutanların, hesap günü pişmanlık
duyacaklarını şöyle bildirmiştir:
"Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu)
edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle
karşılaşmayı unuttukları ve Bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları'
gibi, Biz de bugün onları unutacağız. (Araf Suresi, 51)
İÇLERİNDEKİ ŞİDDETLİ BÜYÜKLÜK DUYGUSU NEDENİYLE
Bazı insanların Kuran'da bildirilen gerçeklerden kaçmalarının bir
başka önemli nedeni ise içlerindeki şiddetli büyüklük duygusu yani
kibirleridir. Kendi fikirlerinin, inançlarının, hayat tarzlarının
doğruluğuna ve kusursuzluğuna o kadar inanmışlardır ki, bunlardan
daha doğru bir fikrin, inancın varlığını asla kabullenmek istemezler.
Böyle bir düşünce dahi onları rahatsız eder. Allah'ın "Ona: "Allah'tan
kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır.
Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi,
206) ayetinde de bildirildiği gibi, insanı inkara sürükleyen de
işte bu "büyüklük gururu" yani kibiridir.
Böyle insanlar Kuran'a davet edildiklerinde onu inkar ederler.
Çünkü hak dine tabi olmaları demek, o ana kadar batıl bir inanca
sahip olduklarını kabul etmek demektir. Yıllar boyunca yanlış bir
yol izlediklerini, doğru yolda olmayan kişileri kendilerine önder
seçtiklerini ya da yazdıkları, okudukları, değer verdikleri tüm
bilgilerin büyük bir yanılgı olduğunu öğrenmeleri demektir. Bu da
onlar için büyük bir felakettir. Bu felaketi yaşamamak için, her
türlü delili ile ispat edilse dahi sahip oldukları fikirlerin hezimetini
kabul etmek istemezler. Çünkü kibirleri buna izin vermez. Kibirleri,
ayette bildirildiği gibi "onları günaha sürükler".
Oysa yapmaları gereken Kuran'ın tek gerçek olduğunu idrak ettikten
sonra, yanlış bir yol üzerinde olduklarını hemen kabul etmek, vicdanlarının
sesine kulak vermek ve tevbe edip yepyeni bir hayata başlamaktır.
Kolay olan ve Allah'ın hoşnut olacağı ahlak da budur. Aksi, hem
dünyada hem de ahirette sıkıntılı bir hayat demektir. Allah inkar
edenlerin içinde bulunduğu bu karanlık ruh halini, "Vicdanları
kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar
ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına
bir bak." (Neml Suresi, 14) ayetiyle bizlere bildirmektedir.
Kibirleri bu insanları doğru yoldan engellemekte ve çok büyük bir
ziyana uğratmaktadır.
Din ahlakından uzak insanların içlerindeki bu büyüklenme arzusunun
bir sonucu da Hac Suresi'nde şu şekilde tarif edilir:
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi
ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur.
Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak'
(bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü
de yakıcı azabı ona taddıracağız. (Ey insan) Bu, senin ellerinin
önden takdim ettikleridir. Şüphesiz Allah, kullar için zulmedici
değildir. (Hac Suresi, 8-10)
Ayetlerde de dikkat çekildiği gibi inkar edenler kibirleri nedeniyle
kendileri gibi diğer insanları da Allah'ın yolundan çevirmek isterler.
Bunun için hiçbir bilgileri olmadan tartışmalara girerler. Kuran'ı
hiç okumamalarına, kendilerine yapılan davetleri dinlememelerine,
Kuran ahlakını bilmemelerine rağmen Allah hakkında tartışır ve gururla
üstün gelmeye çalışırlar. Ancak insanların her yaptıklarıyla hesaba
çekilecekleri ahiret gününde, bu kibirli davranışları kendilerine
hiçbir fayda sağlamayacaktır. Aksine büyük bir pişmanlığa kapılacak
ve ayette bildirildiği gibi, "keşke (dünyaya
bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık
ve müminlerden olsaydık" (Enam Suresi, 27) diyeceklerdir.
FİKRİ SAPLANTILARI NEDENİYLE…
İnkarcıların Kuran'ı dinlememelerinin, ondan kaçmalarının en önemli
nedenlerinden biri şiddetli bir fikri saplantı içinde olmalarıdır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi atalarından öğrendikleri bilgiler,
büyüklerinden öğrendikleri yanlış bazı gelenek ve görenekler, çevrelerinden
gördükleri yaşam ve düşünce tarzları bu kişilerin hayata bakış açıları
üzerinde çok büyük bir etki oluşturmuştur. Bunlar üzerinde en ufak
bir değişiklik ya da yenilik fikri dahi onların çok şiddetli bir
tepki göstermelerine neden olabilir. Hatta yenilikle, değişimle,
hak bir gerçekle gelen kişilere karşı saldırgan, öfkeli ve tehditkar
bir tutum takınmalarının nedeni de işte bu fikri saplantılarıdır.
Bu fikri saplantı adeta bir perde gibi insanların birbirlerini
dinlemelerini ve görmelerini engellemektedir. Allah'a iman etmeye
davet edilen fikri saplantı içindeki kişilerin cevapları Fussilet
Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:
Bilen bir kavim için, ayetleri (çeşitli biçimlerde,
birer birer) 'fasıllar halinde açıklanmış' Arapça Kur'an (veya okunan)
kitaptır; bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak. Ama çoğu yüz çevirdiler.
Artık onlar dinlemezler. Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın
şeye karşı kalblerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık,
bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini)
yap, biz de gerçekten yapıyoruz." (Fussilet Suresi, 3-5)
Aslında Kuran'a yapılan davet, insana batıl, hatalı ve yanlış düşüncelerinden
arınma fırsatı sunan çok büyük bir imkandır. Böyle bir durumda akılcı
olan tavır, bu daveti yapan kişiyi dinlemek, davet ettiği hak kitabı
okumak ve sağduyuyla değerlendirmektir. Sağduyulu, açık görüşlü
ve vicdan sahibi bir insan, daha doğru olduğunu gördüğü bir durumda,
kendi fikirlerini terk etmekte bir sakınca görmeyecektir.
Fikri saplantı içinde olmak insanı akılcı, mantıklı, sağduyulu,
tarafsız düşünmekten alıkoyar. Üstelik burada söz konusu olan, dünya
üzerindeki her insanın yaşamakla sorumlu olduğu tek gerçektir. Allah'ın
tüm insanlara gönderdiği Kuran, her insanın kurtuluş bulmak için
teslim olması gereken yegane hak kitaptır. Herhangi bir konuyu dinlemeden,
okumadan, dikkatle düşünüp değerlendirmeden reddetmek ancak sabit
fikirli, yeni düşüncelere kapalı, dar görüşlü kimselerin tutumu
olabilir. Ama Allah'ın insanlara uyulması için gönderdiği tahrif
edilmemiş son hak kitap olan Kuran'ı dinlememek, ayetleri okumamak
tüm bunlardan çok daha ciddi bir konudur. İnsanın dünyaya yönelik
herhangi bir konuda yanlış bir fikre sahip olması belki ona çok
büyük bir zarar vermeyebilir. Ama Allah'ın emirlerini dinlememe
konusunda yaşadığı fikri saplantı, kişiyi sonucunda cehennem ateşine
götürebilecek çok ciddi bir tehlikedir. Her insanın böyle bir duruma
düşmekten şiddetle kaçınması gerekir.
Ayrıca insanın yapısında hep daha mükemmele yönelik bir arayış
vardır. Daha güzel bir fikir, daha güzel bir düşünce, daha iyi bir
bakış açısı insanı her zaman için kendine çeker. Ancak dinsizlik,
insanın yaratılışına ters olan sabit fikirliliği makbul bir havaya
sokar ve kişinin köhneleşmiş fikirlerine bağlılık göstermesine sebep
olur. Olayları gerektiği gibi muhakeme etmesine izin vermez, önemli
atılımlar ve köklü değişimler yapmasını engeller.
Bu zihniyeti metroların, uçakların, gemilerin, son derece gelişmiş
teknoloji harikası ulaşım araçlarının olduğu koşullarda, bir başka
kıtaya at arabasıyla gitmek isteyen bir kimsenin direnişine benzetebiliriz.
Böyle bir durumda nasıl ki bu kişinin tutucu tavrı, onu teknolojinin
bu nimetlerinden mahrum bırakıyor ve sıkıntısını da sadece kendi
çekiyorsa, fikri bir saplantı içinde tüm sıkıntıları, zorlukları
çeken, pek çok güzellik ve kolaylıktan mahrum kalan da yine insanın
kendisi olur.
İnsanların saplantılı düşünceleri sadece dine bakış açılarıyla
sınırlı kalmaz, tüm yaşamlarında kendini gösterir. Evlerinin dekorasyonunda
hiçbir şekilde değişiklik yapmamaları, yeni teknoloji ürünlerine
karşı ön yargılı yaklaşıp bu nimetlerden faydalanmamaları, yıllar
boyunca aynı şekilde giyinip, aynı yemekleri yiyip, aynı şekilde
eğlenip, aynı esprilere gülmeleri bu saplantılardan sadece birkaçıdır.
Bu sabit fikirlilik düşünce biçimlerini çok köklü biçimde etkisi
altına alır. Bundan dolayı yanlış da olsa senelerce aynı fikri savunup;
aynı doğru ve yanlışlara sahip olurlar. Bu kurallar yüzünden özgür
ve rahat düşünemez, yeni fikirler savunan kitapları okumaz ve öğrenmez,
yeniliklerden zevk alamaz, hayat standartlarında en ufak bir iyileştirme
dahi yapmazlar.
Bu konudaki en açık örnekler sıkça rastladığımız materyalist ve
komünist felsefeyi benimseyen çevrelerdir. Bu kişileri hemen tanımak
mümkündür. Giyim stilleri, saç şekilleri, konuşma üslupları, verdikleri
örnekler yıllardan bu yana hiç değişmemiştir. Üzerinden asırlar
geçmiş fikirleri savunur, bu fikirleri mutlak doğrular gibi gösterir,
kişisel tecrübelerini her ortamda örnek olarak verirler.
Karl Marx'ın Das Kapital'ini, Charles Darwin'in Türlerin Kökeni'ni
ya da Mao'nun Kızıl Kitap'ını on yıllar boyunca kendilerine başucu
kitabı edinir, bu sararmış, soluk, okunmaktan yıpranmış kitapları
tekrar tekrar okur, altlarını çizer, adeta ezberlerler. Bu kitaplardaki
"tedavülden kalkmış" bilgileri ısrarla savunur, kitaplarda bir eksiklik,
hata ya da yanlış bir bilgi olabilme ihtimalini dahi kabul etmezler.
Dünyada olan bitenleri takip etmedikleri ve bilimsel gelişmeleri
yakından izlemedikleri ya da bunları görüp anlamak istemedikleri
için hala bu kitaplardaki bilgileri "doğru ve bilimsel" zannederler.
Büyük bir sabırla Marx'ın 19. yüzyılın karanlık sayfalarında kalmış
öngörülerinin ve ütopyalarının gerçekleşmesini beklerler. 20. yüzyılın
başlarında bilimsel gelişmeler karşısında yok olup giden Darwin'in
iddialarının hala geçerli olduğunu zannederler. Sadece kendileri
gibi düşünen kimselerle görüşür, yıllarca aynı gazeteyi okur, aynı
filmleri tekrar tekrar seyrederler. En çok kullandıkları cümle ise
"ben yıllardır hiç değişmedim, bundan 40 yıl önce neyi savunuyorsam,
hala onu savunuyorum" sözüdür. Ancak unutulmamalıdır ki bu söz ancak
mutlak doğruları savunan bir insan tarafından söylendiğinde makuliyet
kazanır.
Değişime direnç göstermek, yeniliklerin karşısında durmak, farklı
fikirleri hiç dinlemeden reddetmek bu kişilerin kendilerince gurur
duydukları bir anlayıştır. Kendilerine önder bildikleri Marx, Mao
ya da Darwin gibi kişilerin din karşıtı sözlerine o kadar gözü kapalı
bir şekilde inanmışlardır ki, sadece bu sözden dönmemek için Kuran'ı
ve Kuran ahlakını anlatan kitapları okumaktan şiddetle sakınırlar.
Onları okumanın ya da öğrenmenin kendilerine çok büyük bir zararı
olacağına inanmış, daha doğrusu inandırılmışlardır.
Oysa Kuran ahlakına davet edilmeleri, bu insanların geçmiş tecrübelerinden
ders almaları, hatalarından çıkarımlar yapıp, daha iyisine yönelmeleri,
daha güzelini, daha doğrusunu araştırmaları sabit fikirlerinden
kurtulmaları için bir fırsattır. Ancak fikir saplantısı içindeki
bu kimseler kendilerine tavsiyede bulunmak isteyen kişileri de küçük
gördüklerinden, kendilerine yapılan teklifleri, samimi eleştirileri,
iyi niyetli hatırlatmaları hiç düşünmeden reddeder, kendi körü körüne
bağlandıkları inançlarından asla vazgeçmezler.
Peki ama her türlü yeni bilgiye, yeni fikre, yeni anlayışa ya da
bilimsel gerçeğe ön yargıyla yaklaşan bu kimseler, hiçbir fayda
elde edemedikleri bu fikri saplantılarından neden vazgeçmezler?
İşte burada şeytanın insanlar üzerindeki etkisi karşımıza çıkar.
Şeytan, inkar eden kişilere yaptıkları işleri süslü ve çekici gösterip,
kendilerini doğru yolda sanmalarını sağlamaktadır. Vicdanlarının
sesini dinlemeyen ve Kuran'dan kaçan bu kimseler ise şeytanın bu
aldatmacasına kanmaktadırlar. Allah bu aldatmacayı şu şekilde bildirir:
... Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip-çekici kıldı,
böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi.
(Ankebut Suresi, 38)
Doğruları görebilen, eksik yönlerini fark edebilen bu insanlar,
şeytanın etkisiyle zamanla göremeyen, doğruları fark edemeyen, gerçeklere
kulak tıkayan insanlar halini almaktadırlar. Gerçekten de fikir
saplantısı içindeki bir kimseyle -kendi düşüncelerini, kendi anlayış
biçimini kusursuz ve en doğru olarak gördüğünden- karşılıklı konuşmak,
hatırlatmada bulunmak ya da fikir alışverişi yapmak pek mümkün değildir.
Çünkü bu kimseler kendi fikirlerini paylaşmayan kimseleri dinlemeye,
onların anlattıklarına kulak vermeye ve onlardan herhangi bir eleştiri
duymaya tahammül edemezler.
Akıl ve vicdan sahibi, hür düşünebilen bir insan kolaylıkla eksikliklerini
fark edip doğru olanı teşhis edebilirken, fikri saplantılara sahip
bir kimsenin kendini dışarıdan izleyip, değerlendirmesi söz konusu
olmaz. Zaten bu kişilerin en önemli özelliği de bu sabit fikirleriyle
övünmeleri, yıllarca değişmeyen düşünce sistemleri ve yaşam biçimleriyle
kıvanç duymalarıdır.
Allah'ın "Gerçekten bunlar (bu şeytanlar),
onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette
olduklarını sanırlar" (Zuhruf Suresi, 37) ayetiyle de bildirdiği
gibi bu kişiler, doğru yolda olduklarını sanmaktadırlar. Ancak gerçekler
hiç de düşündükleri gibi değildir. Hesap günü geldiğinde artık düşünüp,
hatırlamalar ve pişmanlıklar hayatlarını fikri saplantı içinde geçirmiş,
hak olandan yüz çevirmiş insanlara bir fayda getirmeyecektir. Ayette
şu şekilde bildirilir:
O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar,
ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? (Fecr Suresi, 23)

|