|

Kuran Mucizeleri
İsra Suresi'nin 88. ayetinde, Kuran'ın ilahi özelliğine
dikkat çekilirken şöyle bildirilmiştir:
"De ki: Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu
Kuran'ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı
bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler."
(İsra Suresi, 88)
Kuran'ın Allah sözü olduğunun, insanlar tarafından
bir benzerinin asla getirilemeyeceğinin pek çok delili vardır. Bu
delillerden biri de Kuran ayetlerinin, içinde bulunduğumuz evrende
her ayrıntısıyla var olmasıdır. "Biz ayetlerimizi hem afakta, hem
kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak
olduğu kendilerine açıkça belli olsun" (Fussilet Suresi, 53) ayetiyle
insanlara Kuran'da verilen tüm bilgilerin dış dünyada karşılığını
bulacağı haber verilmiştir.
Kuran'ın dış dünyada ortaya çıkan ayetlerinin bir kısmı
da, "bilimsel" özellik taşımaktadır ve bu ayetler asırlar sonra
bilim yardımıyla bulunan gerçeklerin bir kısmını önceden haber vermiştir.
Çünkü "onlar hala Kuran'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan
başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar
(çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı." (Nisa Suresi, 82) ayeti
sırrınca, kuşkusuz Kuran'ın haberleri ile dış dünya arasında tam
bir uyum söz konusudur.
Bu da bize, Kuran'ın Allah'ın katından olduğunu ispatlayan
en önemli delillerden biridir. Bu bölümde Kuran'ın bilimsel mucizeleri
anlatılacaktır.
Kuran gözüyle evrene bakış
20.yüzyılda elde edilen veriler ışığında, evrenin belirli
bir zaman önce yok iken var hale geldiği ortaya çıkarılmıştır. Bu
teorinin adı bilim adamları tarafından Büyük Patlama (Big Bang)
olarak konmuştur ve buna göre evrenin başlangıcı bu büyük patlama
ile olmuştur.
Büyük Patlama teorisine göre evrenin bugün ihtiva ettiği
tüm materyal, tüm yıldızlar, gezegenler ve galaksiler yaklaşık 15
milyar yıl önce tek bir noktada toplanmıştı. Bu tek nokta sonsuz
bir yoğunluk ve sıfır hacim olarak ifade edilmektedir. Fiziksel
gözlem ve deneyle anlamanın mümkün olmadığı bu özel duruma "tekillik"
adı verilmiştir. Tekillik öncesindeki durum için hiçbir fizik kuralı
geçerli değildir. Madde yaratılmamış olduğundan zaman dahi yoktur.
Tekillik noktasında "kozmik yumurta" olarak isimlendirilen yoğunluğun
patlayarak dağılmasıyla önce atom altı parçacıklar, ardından atomlar,
nötronlar ve protonlar oluşmuş, ortamın ısısının azalmasıyla birlikte
bu parçacıklar birbirleriyle etkileşerek maddeyi oluşturmaya başlamıştır.
Bu kozmik yumurta, "nasıl var oldu", "neden ortaya
çıktı", "neden patladı" gibi soruların cevapları bize hep Allah'ın
varlığının dellillerini sunmaktadır.
Büyük Patlama'nın somut bazı delilleri vardır. Evrenin
genişlemekte olması, bu delillerden birisidir. Kozmolojistlerin
tariflerine göre, evreni şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek
mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden
uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden
uzaklaşmaktadırlar. Elbette gerçek uzay, bir balonun yüzeyi ile
basitçe kıyaslanmayacak kadar karmaşıktır. Öncelikle iki değil üç
boyutludur ve her yöne doğru genişlemektedir. Ama yine de bu benzetme
ile konunun kavranması biraz daha kolayllaşmaktadır.
Şimdi bu noktada bu bilgilere biraz ara vererek Kuran'ın
ayetlerine baş vuralım. Bir ayette evrenin yaratılışı hakkında şöyle
denir:
"Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz
Biz (onu) genişleticiyiz." (Zariyat Suresi, 47)
Büyük Patlama esnasında çok büyük bir enerjinin ortaya
çıktığı bilinmektedir. Başlangıçta ısı şeklinde olan bu muazzam
enerji daha sonra bugün içinde yaşadığımız evrenin kurulmasındaki
büyük güç kaynağını oluşturmuştu. Ayette, Allah'ın sonsuz kudretinin
bir yansıması olan ve evrenin yaratılmasında rol oynayan bu büyük
güce dikkat çekilmesi 14 yüzyıl öncesinin bilgi seviyesiyle izah
edilemeyecek bir mucizedir. Ayrıca göğün genişlemekte olduğunun
da ifade edilmesi, şüphesiz ki bize verilen mucizevi bir bilgidir.
Göklerden bahseden bir başka ayette de şu ifade kullanılmaktadır:
"O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta)
göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her
canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya
Suresi, 30)
Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme edilen kelimesi
"ratk", Arapça sözlüklerde "birbiriyle içiçe, ayrılmaz durumda,
kaynaşmış" anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde
için kullanılır. Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça "fatk" fiilidir
ki, bu fiil "ratk" halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı
çıkması anlamına gelir. Örneğin; tohumun filizlenerek topraktan
dışarı çıkması bu fiille ifade edilir.
Şimdi ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin "ratk"
halinde olduğu bir durumdan bahsediliyor. Ardından bu ikisi "fatk"
fiili ile ayrılıyorlar. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkıyor.
Gerçekten de Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta
denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görüyoruz. Yani
herşey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile bu noktanın
içinde, "ratk" halindeler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlıyor.
Bu yolla maddeler "fatk" oluyorlar...
Ayetin ifadelerini Big Bang teorisi ile karşılaştırdığımızda
tam bir uyum içinde olduklarını görüyoruz. Oysa Big Bang'in bilimsel
bir teori olarak ortaya atılması ancak 20. yüzyılda mümkün olmuştur.
O halde bu ayet de diğerleri gibi Kuran'ın Allah katından gelmiş
olduğunun kesin delillerinden biridir.
Göklerin Yaratılışı
"Geceleyin gökyüzüne bir bakış, insana güçlü bir "değişmeyen
evren" izlenimi verir. Doğru; bulutlar Ay'ın önünde sürüklenirler,
gökkubbe kutup yıldızı çevresinde döner; daha uzun zaman diliminde
Ay'ın kendisi büyür ve küçülür; Ay ve gezegenler, yıldızların oluşturduğu
bir zemine göre hareket ederler. Fakat biliyoruz ki bunlar yalnız
Güneş sistemimizin içindeki hareketlerin neden olduğu yerel olaylardır.
Gezegenlerin ötesinde, yıldızlar hareketsiz gibidirler..."
Yukarıdaki satırlar, "İlk Üç Dakika" kitabının yazarı
Steven Weinberg'e ait. Gerçekten de gökyüzüne doğal gözle bir bakış,
herşeyin çok durağan ve sabit olduğu hissini uyandırabilir. Oysa
durum farklıdır. Gökyüzünde büyük bir hareketlilik vardır ve çıplak
gözle asla fark edilemeyen bu gerçek, Kuran tarafından asırlar önce
haber verilmiştir.
Kuran'da gökyüzü ile ilgili çoğul olarak kullanılan
çok sayıda ayete rastlamak mümkündür. Arapça'da "semavat" olarak
geçen "gökler" kelimesi hem dünyanın atmosferini, hem de uzay boşluğunu
ifade etmektedir.
Burada ilk olarak üzerinde duracağımız nokta, gökler
ifadesindeki çoğul kullanımdır. Bu çoğul kullanım da Kuran'ın mucizelerinden
birisidir; çünkü ister dünyanın atmosferi olarak düşünün, ister
evren olarak, 7. yy'da çıplak gözle bakan birisinin bunların çoğul
olabileceğini bilmesi olanaksızdır. Şimdi bunu açıklayalım:
Açık havaya çıkarak başınızı göğe çevirdiğinizi düşünün.
Ne görürsünüz? Yaz aylarındaysanız ya masmavi bir gökyüzü veya belki
rüzgarla hareket eden bulutlar; kış aylarındaysanız da muhtemelen
gri, puslu bir gökyüzü ve her yanı kaplayan bulutlar vardır görüntüde.
Fakat her ne görürseniz görün, dünyayı saran atmosferi göremezsiniz.
Üstelik bu atmosferin birçok katmandan oluştuğunu hiç bilemezsiniz.
Oysa dünya atmosferi, mezosfer, iyonosfer, troposfer, ozon tabakası
gibi birçok katmanın bileşiminden meydana gelmiştir. Elbette ki
çıplak gözle fark edilemeyecek bu ayrıntıya ayetlerde işaret edilmesi
onun, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun büyük bir delilidir.
Öte yandan, gökyüzü kelimesini uzay olarak aldığınızda
da, günümüzün teorileriyle büyük bir uyum içinde olduğunu görürsünüz.
Bilim çevreleri gözlemlenebilen uzayın haricinde paralel evrenler,
değişik boyutlar olabileceği teorileri geliştirmektedirler. Işık
hızının aşılmasıyla birlikte farklı bir boyut ve farklı bir evren
kavramının ortaya çıkacağını savunan tez bunun bir örneğidir. Kısacası,
uzaydan değil, uzaylardan bahsetmemiz doğru olacaktır. Bu ise, Kuran'da
işaret edilen bir gerçektir.
Şimdi "semavat" kelimesi ile ilgili diğer konulara
bir bakalım.
Öncelikle Kuran'da uzayın "büyük bir düzen" içinde
yaratılmış olduğu açıklanır. Örneğin bu konudaki bir ayet şöyledir:
"Gökyüzü, Onu da yükseltti ve mizanı koydu." (Rahman
Suresi, 7)
Aynı konudan bahseden farklı iki ayette de şöyle söylenir:
"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde
yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiçbir 'çelişki
ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi
bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü
iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin
olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi, 3-4)
"Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz onu nasıl
bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok." (Kaf
Suresi, 6)
Belki uzay devasa bir boşluk olarak düşünülüyor olabilir.
Sonsuz genişlikte, içinde bir şekilde hareket eden yıldızlar, gezegenler
ve cisimler bulunan bir boşluk. Oysa uzay başıboş bırakılmış bir
boşluk değildir. İçinde sayısını tam tespit edemediğimiz, ancak
milyarlarla ifade ettiğimiz yıldızlar, güneş sistemleri, gezegenler
ve uydular, kuyruklu yıldızlar bulunan bir "sistem"dir. Bunların
her biri yaşam süreleri boyunca farklı durumlarda bulunurlar. Örneğin
yıldızlar yakıtlarını tükettikten sonra kızıl dev, beyaz cüce, nötron
yıldızı, karadelik, süpernova gibi isimler verdiğimiz şekillere
dönüşürler. Bunlar da evreni oluşturan elemanlar arasındadırlar.
Bunların ötesinde, evrendeki büyük dengenin asıl kanıtları
"sistemler"dir. Örneğin dünyamız Güneş Sistemi içinde yer almaktadır.
Güneş Sistemi, Samanyolu Galaksisi'ne dahildir, ve bu galakside
daha milyonlarca yıldız ve yıldız sistemi mevcuttur. Ancak devasa
boyutlarıyla Samanyolu Galaksisi de, bir galaksiler sistemi içinde
hareket eder, ve bu muazzam galaksiler sistemi de evrendeki sayısız
galaksiler sistemi kümelerinden sadece birisidir...
Yukarıda tasvir ettiğimiz uzaydaki büyük düzen, sadece
çıplak gözle bakılarak idrak edilebilecek bir gerçek değildir. O
halde bu bilgilerin 7. yüzyılda Kuran indirildiğinde biliniyor olması
da mümkün değildir. Tek doğru izah, Kuran'ın Allah katından indirilmiş
olduğudur.
Yıldızlar ve Gezegenler
Öncelikle, Kuran'da "yıldız" kelimesiyle ne kastedilmiş,
ona bir bakalım. Kuran'da "necm" ve "kandil" kelimeleriyle ifade
edilen yıldızlar, ayetlerdeki kullanımda iki temel vasfa sahiptir.
Bunlardan birincisi bir ışık kaynağı olmaları, ikincisi ise yön
tayininde ve yol bulmada faydalı olmalarıdır.
Özellikle kıyamet tasvirlerinin yapıldığı surelerde,
yıldızların ışıklarının söndürüleceği, karartılacağı vurgulanmaktadır.
Benzer şekilde, kendisi de bir yıldız olan güneşten bahsedilirken
"kandil" kelimesi kullanılmaktadır. Gökyüzünü süsleyen yıldızlardan
da bahsedilirken "kandil" kelimesi kullanılır. Burada çok önemli
bir ayrıma geliyoruz, çünkü Ay için özellikle "nur" kelimesi kullanılmıştır.
Yani yıldızlarla yıldız olmayan cisimlerin ayrımı yapılmıştır ki
bu, Kuran'ın mucizelerinden birisidir.
İkinci olarak, yıldızlarla ilgili ayetlerde yön tayininden
bahsedildiğini söylemiştik. Bu ayetleri gözden geçirdiğimizde, insanların
gökyüzündeki yıldızlardan faydalanarak doğru istikametleri saptayabilecekleri
anlaşılmaktadır. Bu ayetlerin de hepsinde "necm" kelimesi kullanılmıştır.
Gerçekten de, Ortaçağ'da coğrafi keşiflerin başlamasında çok önemli
rolü olan pusulanın icadından önce, gece yolculuklarında yön tayini
sadece yıldızlara göre tespit edilmekteydi.
Peki yıldızların yön göstermeleri nasıl mümkün olmaktadır?
Bu durum ancak onların gözlemlendikleri yerlerinin belirli bir düzen
içinde olmasına bağlıdır. Yani bir gece bir yönde, diğer gece bir
diğer yönde beliren bir yıldız olsaydı, şüphesiz buna bakılarak
istikamet tutturmak mümkün olmazdı. Bu açıdan bakıldığında, yıldızların
gökyüzünde belirdikleri yerler büyük önem taşımaktadır. Kuran'da
da bu duruma şöyle dikkat çekilir:
"Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim.
Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir." (Vakıa
Suresi, 75-76)
Bu ayette vurgulanan "yıldızların yerleri" için değişik
yorumlar yapılabilir. Örneğin yemin edilen konu, yıldızların gökyüzünde
aldıkları pozisyonlar olabilir. Nitekim bu pozisyonlardan bahseden
başka ayetler de vardır. Bu ayetlerde yıldızların oluşturdukları
burçlardan (takımyıldızlar) bahsedilir:
"Andolsun, gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler
için süsledik." (Hicr Suresi, 16)
"Yıldızların yerleri" ifadesini karadeliklere yorumlayanlar
da olmuştur. Şüphesiz ki, insanlığın ulaştığı teknoloji seviyesi
arttıkça, yapılabilecek yorumlar da artacaktır. Ancak düşünülmesi
gereken şudur: Gökyüzünde gözlemleyebildiğimiz, ve hakkında fazla
fikir sahibi olamadığımız bazı gök cisimleri vardır. Bunların dikkatle
incelenmesi, insanların Allah'ı idrak edebilmeleri açısından çok
önemlidir ve Kuran'da bu cisimlere sıkça dikkat çekilmiştir. İnsan
gözüyle yapılacak herhangi bir gözlem, bunların özelliklerini anlamak
açısından yeterli bir metod değildir. Oysa 7. yüzyılda mevcut yegane
imkan bu iken, ayetlerde bir yıldız ile bir gezegenin birbirinden
ayrılarak anlatılması, Kuran'ın Allah'ın vahyi olduğunu göstermektedir.
Güneş Ve Ay
Kuran'da Güneş ve Ay'dan bahseden ayetler oldukça fazladır.
Ancak bunların Arapçaları incelendiğinde ilginç bir özellik göze
çarpar. Ayetlerde Güneş için "sirac" (lamba) veya "vahhac" (parıl
parıl parlayan, yanıp tutuşan) kelimeleri kullanılmıştır. Ay içinse
"munir" (aydınlatıcı, ışıklı) kavramı vardır. Gerçekten de Güneş
kendi içindeki nükleer reaksiyonlar sonucunda büyük bir ısı ve ışık
üretirken, Ay sadece Güneş'ten aldığı ışığı yansıtmaktadır. Ayetlerde
bu ayrım şöyle geçer:
"Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle
bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır? Ve ayı bunlar içinde bir
nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır."
(Nuh Suresi, 15-16)
"Sizin üstünüze sapasağlam yedi-gök bina ettik.
Parıldadıkça parıldayan bir kandil (güneş) kıldık." (Naziat Suresi,
12-13)
"Gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık
ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir." (Furkan Suresi, 61)
Kuran'da Güneş ile Ay arasındaki farklılık açıkça görülmektedir.
Birisi bir ışık kaynağı, öbürü ise ışık yansıtan bir cisim olarak
tasvir edilmiştir. Oysa böyle bir detayın o dönemde bilinmesine
olanak yoktur. Bu bilgiye insanoğlu ancak yüzyıllar sonra sahip
olabilmiştir. Çıplak gözle gözlemlenerek bilinmesi imkansız bir
detayın Kuran'da zikrediliyor olması, elbette ki onun Allah'ın sözü
olduğunu gösterir. Çünkü ne Kuran'ın indirildiği dönemde, ne de
bugün, hiçbir insan sadece gözlem yaparak Güneş'in ışık ürettiğini,
Ay'ın da bunu yansıttığını söyleyemez. O halde bu bilginin Kuran'da
verilişi, onun herşeyin bilgisine sahip olan Allah katından olduğunun
delillerinden birisidir.
Korunmuş Tavan
"Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise
bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar." (Enbiya Suresi, 32)
Ay yüzeyinin fotoğraflarını hemen herkes görmüştür.
Yüzey şekilleri, üzerine düşen sayısız meteor sebebiyle girintili
çıkıntılıdır. Bu meteorların açtıkları binlerce krater, Ay'ın en
karakteristik özelliklerinden birisidir. Meteorlardan başka, Güneş'in
yaydığı ışınlar da atmosferi olmayan Ay için ölümcüldür. Muhtemelen,
bir tedbir alınmadan Ay yüzeyinde kurulacak bir uzay istasyonu,
ya da herhangi bir yerleşim bölgesi kısa bir zamanda yerle bir olacaktır.
Bunu önlemenin tek yolu ise, onu bir şekilde "korumaktır".
Belki de üzerinde hiç düşünmediğimiz bu ayrıntı, dünyada
çok doğal bir şekilde sağlanmıştır, bu nedenle insanların yaşamlarını
devam ettirebilmeleri için ayrıca önlem almalarına gerek yoktur.
Dünya'nın atmosferi, Dünya'ya yaklaşan irili ufaklı meteorları eriterek
yok etmekte, uzaydaki tüm zararlı ışınları süzmekte ve böylece insan
hayatının devamı için hayati bir işlevi yerine getirmektedir.
Dünyaya, Güneş'ten ve diğer yıldızlardan insan için
zararlı hatta öldürücü olan birçok ışın ulaşır. Özellikle Dünya'ya
en yakın yıldız olan Güneş'te sık sık "parlama" adı verilen enerji
patlamaları bu zararlı ışınların önemli bir kaynağını oluşturur.
Güneş parlamaları sırasında hızı yaklaşık 1500 km/sn
olan bir plazma bulutu uzaya fırlatılır. Pozitif yüklü protonlar
ve negatif yüklü elektronlardan oluşan plazma bulutu, elektriksel
olarak iletken özelliğe sahiptir. Bulut 1500 km/sn hızla dünyaya
yaklaşırken, dünyanın manyetik alanının etkisi ile elektrik akımı
üretir. Diğer taraftan Dünya'nın manyetik alanı, bu kez içinden
akım geçen bu plazma bulutu üzerine itici bir kuvvet uygular. Bu
kuvvet bulutun hareketini frenler, belli bir uzaklıkta durmasına
neden olur. Şimdi dünyaya varmadan "durdurulan" bu plazma bulutunun
gücünü görelim.
Plazma bulutu Dünya'nın manyetik alanı tarafından engellenmektedir,
ancak buna rağmen etkileri Dünya'dan hissedilebilir. Kuvvetli parlamalardan
sonra yüksek gerilim hatlarında transformatörler patlayabilir, haberleşme
ağları zarar görebilir ve elektrik şebekelerinin sigortaları atabilir.
Tesbit edilen bir parlamada açığa çıkan enerjinin,
Hiroşima'ya atılan gibi 100 milyar atom bombasına eşdeğer olduğu
hesaplanmıştır. Parlamadan 58 saat sonra pusula ibresinde aşırı
hareketler gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km üstünde sıcaklık
sıçrama yapıp 2500° C'ye yükselmiştir.
Güneş'ten bunun dışında daha düşük hızlı, yaklaşık
400 km/sn hızlı bir diğer tanecik akımı daha yayılmaktadır. Buna
"Güneş Rüzgarı" adı verilir. Güneş Rüzgarları atmosferin dışında,
adına "Van Allen Kuşakları" denilen ve dünyanın manyetik etkisinden
kaynaklanarak ortaya çıkan bir tabaka sayesinde dünyaya zarar vermeden
geçiştirilir. Bu kuşağın oluşması, Dünya çekirdeğinin sahip olduğu
özellikler sayesindedir. Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik
özelliği olan ağır elementleri içerir. Ancak bunlardan daha önemlisi
çekirdeğin iki farklı yapıdan oluşmuş olmasıdır. İç çekirdek katı,
dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri
etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit
mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. İşte Van
Allen Kuşakları, bu manyetik alanın atmosferin en dışına kadar uzanan
bir uzantısıdır. Bu manyetik alan sayesinde Dünya, uzaydan gelebilecek
olan tehlikelere karşı korunmuş olur. Güneş Rüzgarları, dünyanın
40.000 mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları'nı
geçemezler. Parçacık yağmuru şeklindeki Güneş Rüzgarı, bu manyetik
alanla karşılaştığında ayrışarak alanın çevresinden akar gider.
Van Allen Kuşakları gibi, Dünya'nın atmosferi de dünyayı
uzayın öldürücü etkilerinden korur. Atmosferin Dünya'yı meteorlardan
koruduğunu belirtmiştik. Ama atmosferin tek özelliği bu değildir.
Örneğin uzaydaki "mutlak sıfır" adı verilen eksi 273 derecelik ısı
insanlar için öldürücü etkiye sahiptir, ama atmosfer tarafından
dışarda tutulur.
İşin ilginci, atmosferin sadece zararsız orandaki ışınları,
radyo dalgalarını ve görünür ışığı geçirmesidir. Çünkü bunlar yaşam
için hayati ayrıntılardır. Atmosfer tarafından belirli oranda geçmesine
izin verilen ultraviyole, bitkilerin fotosentez yapmaları ve dolayısıyla
tüm canlıların hayatta kalmaları açısından büyük önem taşır. Güneş
tarafından çok şiddetli bir biçimde Dünyaya ulaşan bu ışın, atmosferin
ozon tabakasında süzülür, ve Dünya yüzeyine hayati önem taşıyan
az bir kısmı ulaşır. Güneş ışığı ise hiç şüphesiz hayatın en ayrılmaz
parçalarından birisidir.
Kısacası, Dünyanın üzerinde, kendisini sarıp kuşatan
ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem çalışmaktadır.
İşte Dünya'nın bu korunmuş durumu, Kuran'ın şu ayetiyle bildirilmektedir:
"Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise
bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar." (Enbiya Suresi, 32)
Elbette ki 7. yy'da ne atmosferin koruyucu özelliğinin,
ne Van Allen Kuşakları'nın varlığının bilinmesi imkansızdı. Ancak
"korunmuş tavan" tanımı, Dünya'nın sahip olduğu ve modern çağda
keşfedilen koruyucu özellikleri tam olarak açıklayan bir ifadedir.
Bu nedenle, gökyüzünün korunmuş bir tavan kılındığını ifade eden
yukarıdaki ayet, Kuran'ın tüm bilgilere muktedir, herşeyi idrak
eden bir Yaratıcı'dan geldiğini gösterir.
Gök cisimleri evrende hareket halindedirler.
Bu hareketler son derece kontrollüdür ve tüm cisimler hesaplanmış
bir yörüngede seyrederler. Kuran'da, öncelikle gözlemlenebilen gök
cisimleri olan Güneş ve Ay'dan başlayarak, bu yörüngelerin ve hesaplı
olmalarının örnekleri verilir. Kuran'da bildirildiğine göre;
"Güneş ve Ay'ın hareketleri bir hesaba göredir."
(Rahman Suresi, 5) Yine Güneş ve Ay'ın
konu edildiği bir ayette; "Ne Güneşin
Ay'a erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi.
Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir" denilmiştir.
(Yasin Suresi, 40) Aynı gerçeğe dikkat çeken bir başka ayet ise
şöyledir:
Geceyi, gündüzü, Güneşi ve Ay'ı yaratan O'dur;
her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler. (Enbiya Suresi, 33)
Günümüzde kabul gören teoriye göre, evrendeki büyük
ve kütleli cisimler, kendilerinden ufak cisimlere karşı bir çekim
kuvveti uygularlar. Bu şekilde, örneğin Ay, kendisinden daha ağır
kütlesi olan Dünya'nın etrafında bir yörünge çizmektedir. Dünya
ve Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenler ise Güneş'in etrafında bir
yörüngede hareket ederler. Güneş Sistemi'nin de yörüngesinde bulunduğu
daha büyük bir sistem mevcuttur. Bu detayların can alıcı noktası
ise şudur: Tüm uzaydaki yıldızlar, gezegenler ve diğer cisimler
bu hareketleri esnasında kontrolsüz bir harekette bulunmazlar, birbirlerinin
yörüngelerini kesmezler, birbirleriyle çarpışmazlar.
Şimdi yakın bir örnek olarak Güneşi ele alalım. Astronomların
hesaplarına göre Güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle
Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı doğrultusunda
saatte 720.000 km.'lik bir hızla hareket etmektedir. Bu, kabaca
bir hesapla Güneş'in günde 17.280.000 km. yol katettiğini gösterir.
Tabii onun çekim kuvvetine bağlı olan Dünya'nın da... Güneş'in bu
yolculuğunu Allah şöyle bildirilmiştir:
"Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir
müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü
olan, bilenin takdiridir." (Yasin Suresi, 38)
Durumun olağanüstülüğünü tekrar hatırlatalım. Evrendeki
milyarlarca yıldızdan birisi olan Güneş, uzayda her gün 17 milyon
km.'den fazla yol almaktadır. Bu, muazzam bir sürat demektir. Güneşle
birlikte onun çekim sistemi içindeki tüm gezegenler ve uyduları
da aynı mesafeyi katederler. Ayrıca evrendeki tüm yıldızlar da buna
benzer bir yolculukta bulunurlar. Bu cisimlerin uyumlu hareketleri
Kuran'da şöyle duyurulur:
"'Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış'
göğe andolsun." (Zariyat Suresi, 7)
Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın
bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği
hesaplanmıştır. Örneğin Dünya yörüngesinde, normalden fazla veya
eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere yol açabilirdi:
"Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer
ki, her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın
çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3 mm'lik bir
sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 olsaydı
yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı
hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik Dergisi, Temmuz 1983)
Evrendeki tüm cisimlerin böyle bir uyum içinde yörüngelerine
sadık kalarak hareket etmeleri, ortada muhakkak kontrollü bir sistemin
var olduğunu hissettirir. Böyle büyük bir sistemin başı boş işlemesi
mümkün değildir.
Evrendeki cisimlerin hızlarını da hesaba kattığımızda,
tüm veriler daha da karmaşıklaşır. Örneğin Dünya saatte 1.670 km.
hızla kendi ekseni etrafında döner. Bugün insanlar tarafından üretilmiş
olan en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 km. sürate sahip olduğu
düşünülürse dünyanın devasa boyutlarına rağmen süratinin ne denli
büyük olduğu anlaşılır.
Dünya'nın Güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık
60 katıdır: saatte 108.000 km. Bu süratle yol alabilen bir araç
yapılabilseydi, bu araç Dünya'nın çevresini 22 dakikada dolaşabilirdi.
Şimdi ölçeğimizi büyüterek Güneş Sistemi'ndeki süratlere
bakalım. Güneş Sistemi'nin galaksi merkezi etrafındaki dönüş hızı
saatte tam 720.000 km.dir. İçinde yaklaşık 200 milyar yıldızı barındıran
Samanyolu Galaksisi'nin ise uzay içindeki hızı saatte 950.000 km.dir.
Bu başdöndürücü hızlar, aslında Dünya üzerindeki yaşamın
pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık ve hızlı
bir sitem içinde dev uzay kazalarının olması normalde çok mümkündür.
Ancak ayetlerde de bildirildiği gibi tüm bu sistem içinde hiçbir
uygunsuzluk, hiçbir çelişki yoktur. Yani evrendeki herşey Allah'ın
kontrolündedir.
Zamanın Göreceliği
Zaman dediğimiz algı, aslında bir anı bir başka anla
kıyaslama yöntemidir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz. Bir cisme
vurduğumuzda bundan belirli bir ses çıkar. Aynı cisme beş dakika
sonra vurduğumuzda yine bir ses çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci
ses arasında bir süre olduğunu düşünür ve bu süreye "zaman" der.
Oysa ikinci sesi duyduğu anda, birinci ses sadece zihnindeki bir
hayalden ibarettir. Sadece hafızasında var olan bir bilgidir. Kişi,
hafızasında olanı, yaşamakta olduğu anla kıyaslayarak zaman algısını
elde eder. Eğer bu kıyas olmasa, zaman algısı da olmayacaktır. Aynı
şekilde kişi, bir odaya kapısından girip sonra da odanın ortasındaki
bir koltuğa oturan bir insanı gördüğünde, kıyas yapar. Gördüğü insan
koltuğa oturduğu anda, onun kapıyı açması, odanın ortasına doğru
yürümesi ile ilgili görüntüler, sadece beyinde yer alan bir bilgidir.
Zaman algısı, koltuğa oturmakta olan insan ile bu bilgiler arasında
kıyas yapılarak ortaya çıkar.
Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller
arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir insanın hafızası
olmasa, beyni bu tür yorumlar yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı
da oluşmaz. Bir insanın "ben otuz yaşındayım" demesinin nedeni,
beyninde söz konusu otuz yıla ait bazı bilgilerin biriktirilmiş
olmasıdır. Eğer hafızası olmasa, ardında böyle bir zaman dilimi
olduğunu düşünmeyecek, sadece yaşadığı tek bir "an" ile muhatap
olacaktır.
Bu konuda görüş belirten düşünür ve bilim adamlarından
örnekler vererek konuyu daha iyi açıklamaya çalışalım. Nobel ödüllü
ünlü genetik profesörü ve düşünür François Jacob, Mümkünlerin Oyunu
adlı kitabında zamanın geriye akışı ile ilgili şunları anlatır:
Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru
akacağı bir dünyanın neye benzeyeceğini tasarlamamıza imkan vermektedir.
Sütün fincandaki kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için
havaya fırlayacağı bir dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak
yerde bir tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan
çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların hayret verici işbirliğiyle
suyun dışına doğru fırlatılan bir taşın bir insanın avucuna konmak
için bir eğri boyunca zıplayacağı bir dünya. Ama zamanın tersine
çevrildiği böyle bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin
oluşması da aynı şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve
gelecek için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü
gibi görünecektir.
Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine alıştığı için
şu anda dünya üstte anlatıldığı gibi işlememekte ve zamanın hep
ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen
bir karardır ve dolayısıyla tamamen izafidir. Gerçekte zamanın nasıl
aktığını, ya da akıp akmadığını asla bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak
bir gerçek olmadığını, sadece bir algı biçimi olduğunu gösterir.
Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi
sayılan Einstein'ın ortaya koyduğu Genel Görecelik Kuramı ile de
doğrulanmıştır. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında
bu konuda şunları yazar:
Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz
geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman kavramını da
bir yana bıraktı. Görecelik Kuramı'nı çevreleyen anlaşılmazlığın
büyük bölümü, insanların zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir
algı biçimi olduğunu kabul etmek istemeyişinden doğuyor... Nasıl
uzay maddi varlıkların olasılı bir sırası ise, zaman da olayların
olasılı bir sırasıdır. Zamanın öznelliğini en iyi Einstein'in sözleri
açıklar: "Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş
görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar 'daha önce' ve 'daha
sonra' ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle birey için bir
ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez.
Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir
sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur.
Einstein, Barnett'in ifadeleriyle, "uzay ve zamanın
da sezgi biçimleri olduğunu, renk, biçim ve büyüklük kavramları
gibi bunların da bilinçten ayrılamayacağını göstermiş"tir. Genel
Görecelik Kuramı'na göre "zamanın da, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden
ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur."
Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle
algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır.
Zamanın akış hızı, onu ölçerken kullandığımız referanslara
göre değişir. Çünkü insanın bedeninde zamanın akış hızını mutlak
bir doğrulukla gösterecek doğal bir saat yoktur. Lincoln Barnett'in
belirttiği gibi "rengi ayırdedecek bir göz yoksa, renk diye bir
şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an,
bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir."
Zamanın göreceliği, rüyada çok açık bir biçimde yaşanır.
Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüş gibi hissetsek de, gerçekte
herşey birkaç dakika hatta birkaç saniye sürmüştür.
Zamanın göreceliği, bilimsel yöntemle de ortaya konmuş
somut bir gerçektir.
Kuran'da geçen birçok ayet zamanın mutlak olmadığını,
göreceli olduğunu vurgulamaktadır. Kuran'da 14 asır evvel vurgulanan
bu gerçek, ancak 20. yy'da bilim tarafından ispat edilebilmiştir.
Şüphesiz bu da, Kuran'ın, zamanı yaratan ve zamandan münezzeh olan
Allah'ın indirildiğinin kesin bir delildir. Konu ile ilgili bazı
ayetler şöyledir:
"...Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün,
sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir." (Hac Suresi, 47)
"Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin
yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)
"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra
(işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine
O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)
Yukarıdaki ayetlerden açıkça, bizim yaşadığımız zaman
kavramının farklı boyutlarda farklı algılandığı anlaşılmaktadır.
Buna göre, bizim için çok uzun bir zaman dilimi olarak algılanan
süre, Allah katında bir an gibidir. Başka bir ifade ile, ömrümüz
boyunca yaşadıklarımızın ve yaşayacaklarımızın tümünü, Allah bilmektedir.
Zira, Allah bizim bağlı olduğumuz zaman kavramına bağlı değildir,
evreni ve tüm canlıları yarattığı gibi zamanı da O yaratmıştır.
YAĞMURLAR
Yağmur dünya üzerindeki hayat için en önemli faktörlerden
birisidir. Bir bölgedeki canlılığın devamı için yağmur şarttır.
İnsan dahil tüm canlılar için bu denli önem taşıyan yağmurlardan
Kuran'ın çeşitli ayetlerinde söz edilir. Dahası, yağmurların oluşumu,
miktarları ve etkileri konusunda da önemli bilgiler verilir. Kuran'ın
indirildiği dönemin bilimi tarafından asla bilinemeyecek olan bu
bilgiler, bizlere Kuran'ın ilahi bir söz olduğunu gösterir.
Şimdi Kuran'da yağmurla ilgili verilen söz konusu bilgileri
sırayla inceleyelim.
Yağmurun Ölçüsü
Zuhruf Suresi'nin 11. ayetinde yağmur, belli "ölçü"
ile inen bir su olarak tarif edilir. Ayet şöyledir:
"Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de,
onunla ölü bir memleketi 'dirilttik yaydık'; siz de böyle (kabirlerinizden
diriltilip) çıkarılacaksınız." (Zuhruf Suresi, 11)
Ayette zikredilen "miktar" kelimesi yağmurun birkaç
özelliğiyle birden ilgilidir. Öncelikle, dünyaya yağan yağmur miktarı
hep aynıdır. Yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton suyun buharlaştığı
hesaplanmıştır. Bu, aynı zamanda bir saniyede dünyaya yağan yağmur
miktarıdır. Yani su, sürekli bir çevrim dengesi içinde, "bir ölçüye
göre" dönüp dolaşmaktadır.
Yağmurun sahip olduğu ölçülerden birisi de düşüş hızıyla
ilgilidir. Yağmur bulutlarının minimum yüksekliği 1.200 metredir.
Yağmur damlasıyla aynı ağırlık ve büyüklükteki bir cisim bu yükseklikten
bırakıldığında giderek hızlanarak yere yaklaşık 558 km/saatlik bir
hızla düşecektir. Şüphesiz ki böyle bir süratle yere çarpan her
cisim büyük bir tahribat yapar. Eğer yağmur da böyle yağsaydı tüm
ekili dikili araziler mahvolacak, yerleşim birimleri, evler, arabalar
büyük zarar görecek, insanlar geniş çaplı korunma önlemleri almadan
dolaşamayacaklardı. Üstelik bu hesaplar sadece 1.200 metre yükseklikteki
bulutlar içindir, oysa yeryüzünde 10.000 metre yüksekte de yağmur
bulutları dolaşmaktadır. Bu tür bir yükseklikten düşen su damlası,
normalde çok tahrip edici bir hıza ulaşabilir.
Ancak böyle olmaz; ne kadar yüksekten düşerlerse düşsünler,
yağmur tanelerinin ortalama hızı yere ulaştıklarında sadece 8-10
km/saattir. Bunun sebebi ise, yağmur damlasının aldığı özel biçimdir.
Bu biçim, atmosferin sürtünme etkisini arttıran ve belirli bir "limit"
hıza ulaştığında daha fazla hızlanmasını engelleyen biçimdir. (Günümüzde
paraşütler de bu teknik kullanılarak imal edilmektedir.)
Yağmurun "ölçü"leri bu kadarla da kalmaz. Örneğin,
yağmurun yağmaya başladığı atmosfer katmanlarında ısı, sıfırın altında
40°C'ye kadar inebilir. Ancak yağmur asla buz kalıplarına dönüşmez.
(Buza dönüşse, kuşkusuz yerdeki canlılar için ölümcül bir tehdit
oluştururdu.) Bunun sebebi atmosferdeki suyun saf su niteliğinde
olmasıdır; bilindiği gibi saf su çok düşük ısılarda bile kolay kolay
donmaz.
Yağmurun Oluşumu
Yağmurun nasıl oluştuğu uzun süre insanlar için tam
bilinemeyen bir sırdı. Ancak hava radarlarının keşfedilmesinden
sonra, yağmurun hangi evrelerden geçerek oluştuğu kesinlik kazandı.
Buna göre, yağmur üç evreden geçerek oluşur: Önce rüzgar
yoluyla yağmurun "hammaddesi" havalanır. Ardından bulutlar meydana
gelir ve en son olarak da yağmur damlacıkları ortaya çıkar.
Kuran'da yağmurun oluşumu ile ilgili aktarılanlar ise,
tam da bu süreçten söz ederler. Bir ayette bu oluşum ile ilgili
şöyle bir bilgi verilir:
"Allah, rüzgarları gönderir, böylece bir bulut
kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça parça
kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün.
Sonunda kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler."
(Rum Suresi, 48)
Şimdi ayetin ifade ettiği üç evreyi teknik olarak inceleyelim.
1. EVRE: "Allah
rüzgarları gönderir..."
Okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan sayısız hava kabarcığı
sürekli patlamakta ve su zerreleri sürekli olarak gökyüzüne fırlamaktadır.
Tuzca zengin bu zerreler daha sonra rüzgarlarla taşınır ve atmosferde
yukarılara doğru yol alırlar. Aerosol adındaki bu küçük parçacıklar
"su tuzağı" denilen bir mekanizmayla yine denizlerden yükselen su
buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak bulutları
oluştururlar.
2. EVRE: "...böylece
bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu
parça parça kılar..."
Tuz kristallerinin ya da havadaki toz zerrelerinin
etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutlar oluşur. Bunların
içindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından (0.01 ile 0.02
mm çapında) havada asılı kalırlar ve göğe yayılırlar. Böylece gök
bulutlarla kaplanır.
3. EVRE: "...nihayet
onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün."
Tuz kristallerinin ve toz zerreciklerinin etrafında
biraraya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşarak yağmur damlalarını
oluştururlar. Böylece havadan daha ağır bir konuma gelen damlalar
buluttan ayrılarak yağmur biçiminde yere düşmeye başlarlar.
Yukarıdaki teknik açıklamadan çıkarılabilecek net sonuç
şudur:
Yağmurun oluşumundaki her aşama, Kuran ayetlerinde
bildirilmektedir. Üstelik bu aşamalar oluşum sırasıyla açıklanmıştır.
Dünyadaki birçok doğal olayda olduğu gibi, bunda da Kuran'da en
doğru açıklama yapılmış, üstelik bu açıklama bilimin keşfinden asırlar
önce insanlara duyurulmuştur.
Ölü Toprağa Verilen Hayat
Kuran'da, yağmurun "ölü bir beldeyi diriltme" işlevine
birçok ayette dikkat çekilir. Örneğin bir ayette şöyle denir:
"...Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla
ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan
ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için." (Furkan Suresi, 48-49)
Nitekim yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir
ihtiyaç olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bir de gübreleme
özelliği vardır.
Denizlerden buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları,
ölü toprağı "canlandıracak" bazı maddeler içerirler. Bu "canlandırıcı"
özellikli yağmur damlalarına "yüzey gerilim damlaları" adı verilir.
Yüzey gerilim damlaları, biyologların deniz yüzeyinin mikro katman
dedikleri üst kısmında oluşurlar; milimetrenin onda birinden daha
ince olan bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve zooplanktonların
bozulmasından dolayı meydana gelen pek çok organik artık vardır.
Bu artıkların bazıları, deniz suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum,
potasyum gibi elementleri ve ayrıca bakır, çinko, kobalt, ve kurşun
gibi ağır metalleri seçip ayırarak kendi içlerinde toplarlar. Bu
"gübre" yüklü parçacıklar rüzgar yoluyla havaya kaldırılır ve bir
süre sonra da yağmur damlalarının içinde yere inerler. Yeryüzündeki
tohum ve bitkiler, yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki
madensel tuzları ve elementleri işte bu yağmur damlalarında bulurlar.
Bu olay Kuran'ın bir başka ayetinde şöyle bildirilir:
"Ve gökten mübarek (bereket yüklü) su indirdik;
böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik." (Kaf Suresi,
9)
Yağışlarla toprağa inen bu tuzlar, verimi arttırmak
için kullanılan gübrelerden bazılarının (kalsiyum, magnezyum, potasyum
v.b.) küçük örnekleridir. Bu tür aerosollerde bulunan ağır metaller
ise, bitkilerin gelişiminde ve üretiminde verimlilik artırıcı elementleri
oluştururlar.
Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla
gelişir ve beslenirler. Bu yolla, her yıl kara parçalarının toplam
yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal gübreleme
işleyişi olmasaydı, dünya üzerinde çok daha az bitki olacak, hayat
dengesi bozulacaktı.
İşin en ilginç yanı ise, ancak modern bilim tarafından
ortaya çıkarılan bu gerçeğin, Kuran'da Allah'ın asırlar önceden
bildirilmesidir.
BİR İNSANIN DOĞUMU
Kuran'da insanlar imana çağırılırken oldukça farklı
konulardan bahsedilir. Kimi zaman gökler, kimi zaman yeryüzü, kimi
zaman da hayvanlar ve bitkiler insana delil gösterilir. Yine birçok
ayette insanın bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir.
İnsanın nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği ve temel
maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır:
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek
misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa
Suresi, 57-59)
İnsanın yaratılışı ve bu yaratılışın mucizevi yönleri
daha pek çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular arasında öyle
bilgiler vardır ki, bunlar Kuran'ın indirildiği 7.yüzyılda asla
bilinemeyecek detaylardır. İşte bunlardan bazıları şöyledir:
1) İnsan, meni sıvısının tamamından değil, aksine çok
küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.
2) Bebeğin cinsiyetini erkeğin kromozomları belirler.
3) İnsan embriyosu ana rahmine adeta bir sülük gibi
yapışır.
4) İnsan, ana rahminde üç karanlık bölge içinde gelişir.
Kuran'ın indirildiği yüzyılda da insanlar elbette doğumun
temel maddesinin cinsel ilişki sonrasında erkekten gelen sıvı ile
ilgili olduğunu biliyorlardı. Çocuğun ortalama dokuz ayda doğduğu
da rahatlıkla gözlemlenen, bilmek için araştırma gerektirmeyen bir
konu idi. Ancak yukarıda sıraladığımız bilgiler o devrin bilim seviyesinin
çok üstündeydi. Bunlar, ancak 20. yüzyıl bilimi tarafından keşfedildi.
Şimdi, keşfedilen bu bilgileri sırasıyla inceleyelim.
1) "Bir damla su"
Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu
bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta 250 milyon spermin ancak
1000 kadarı yumurtaya ulaşmayı başarır. Beş dakika sonra sona erecek
yarışın sonunda, yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta, spermlerden
yalnızca birini kabul edecektir. Yani insanın özü, meninin tamamı
değil, ondan küçük bir parçadır. Ancak, bilindiği gibi, bunlardan
sadece biri yumurtayı döllemeyi başarır. Kuran'da ise bu gerçek
şöyle açıklanır:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını
mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?
(Kıyamet Suresi, 36)
Dikkat edilirse Kuran'da, insanın meninin tamamından
değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan yaratıldığı haber
verilmektedir. Bu ifadedeki özel vurgunun modern bilim tarafından
keşfedilen bir gerçeği açıklaması ise, ifadenin İlahi kaynaklı bir
bilgi olduğunun delilidir.
2) "Karmaşık" sıvı
Meni olarak adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici
sıvı, sadece spermlerden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden farklı
sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvıların, spermin gerek duyduğu
enerjiyi karşılayacağı şekeri bulundurmak, baz özelliğiyle ana rahminin
girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan
ortamı sağlamak gibi görevleri vardır.
Ne ilginçtir ki, Kuran'da meniden söz edilirken, modern
bilimin ortaya çıkardığı bu gerçeğe de işaret edilmekte ve "karmakarışık"
bir sıvı olarak tarif edilmektedir:
"Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan
yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık."
(İnsan Suresi, 2)
Bir başka ayette ise yine meninin karışım olduğuna
işaret edilir, insanın ise bu karışımın "özünden" yaratıldığı vurgulanır:
" Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı
yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden,
basbayağı bir sudan yapmıştır." (Secde Suresi, 7-8)
Burada "öz" diye çevrilen Arapça "sulala" kelimesi,
öz ya da bir şeyin en iyi kısmı demektir. Hangi şekilde alınırsa
alınsın "bir bütünün bir kısmı" anlamına gelir. Ve bu durum, Kuran'ın,
insanın yaratılışını en ince detayına kadar bilen bir İrade'nin
sözü olduğunu göstermektedir. Çünkü o İrade, zaten insanı yaratan
Allah'tır.
Ey insan, "üstün kerem sahibi" olan Rabbine karşı
seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O seni yarattı, sana bir düzen içinde
biçim verdi ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette
seni tertip etti. (İnfitar Suresi, 6-8)
3) Cinsiyetin Belirlenmesi...
Daha yakın zamana kadar bebeğin cinsiyetini erkek ve
kadın hücrelerinin beraber belirlediği sanılıyordu. Oysa genetik
ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte, kadının bu
belirlemede hiçbir rolü olmadığı anlaşıldı.
İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi
cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom erkekte
XY, kadında ise XX olarak adlandırılır. Bunun sebebi bu kromozomların
bu harflere benzemesidir. Y kromozomu erkeklik, X kromozomu ise
kadınlık genlerini taşır.
Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çift çift yer
alan bu kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile başlar. Kadında
yumurtlama sırasında ikiye ayrılan yumurta hücresinin her iki parçası
da X kromozomu taşır. Oysa erkekte ikiye ayrılan yumurta hücresi,
X ve Y kromozomları içeren iki farklı sperm meydana getirir. Kadında
bulunan X kromozomu eğer erkekteki X kromozomu içeren spermle birleşirse
kız, Y kromozomu içeren spermle birleşirse erkek oluşur.
Yani doğacak çocuğun cinsiyetini belirleyen faktör,
erkekteki hangi kromozomun kadındaki kromozomla birleşeceği sorusudur.
Kuşkusuz genetik keşfedilene kadar, yani 20. yüzyıla
dek, bunların pekçoğu bilinmiyordu. Aksine pek çok kültürde, doğacak
çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiği inancı
yaygındı.
Oysa Kuran'da, genlerin keşfinden 13 yüzyıl önce bu
batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmişti insanlara. Erkeklik
ve dişiliğin, "rahme dökülen meniden" yaratıldığı, yani cinsiyetin
kökeninin kadın değil erkek bedeni olduğu Kuran'da şu şekilde belirtilmiştir:
"Rahime dökülen meniden erkek ve dişi iki çifti
o yarattı." (Necm Suresi, 45-46)
4) Rahme Yapışan Alak...
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta üstte değindiğimiz
şekilde birleştiğinde, doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş olur.
Biyolojide "zigot" olarak tanımlanan bu tek hücre, hiç zaman yitirmeden
bölünerek çoğalacak ve giderek bir "et parçası" haline gelecektir.
Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez.
Rahim duvarına tutunur, sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa
yerleşen kökler gibi oraya yapışır. Bu bağ sayesinde de, gelişimi
için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan alabilir.
Ne ilginçtir ki, Kuran'da anne karnında büyümeye başlayan
zigottan söz edilirken, o hep "alak" olarak tanımlanmaktadır:
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan
(asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir."
(Alak Suresi, 1-3)
"İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını
mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?
Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde
biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı."
(Kıyamet Suresi, 36-39)
"Alak" kelimesinin Arapça'daki anlamı ise, "bir yere
asılıp tutunan şey"dir. Hatta kelime asıl olarak, bir bedene yapışıp
oradan kan emen sülükler için kullanılır. Bu kelimenin, rahim duvarına
yapışıp oradan yaşamı için gerekli şeyleri emen zigotu tanımlamak
için kullanılabilecek en uygun kelime olduğu ise açıktır.
Kuran'da zigot hakkında verilen bilgiler bununla da
bitmez.
Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye
başlar. Anne rahmi ise, zigotu saran ve "amnion sıvısı" denen bir
sıvı ile doludur. Bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati
çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin
güvenliğini sağlamasıdır. Kuran'da, bu gerçek de bildirilir:
"Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması
sağlam bir karar yerine yerleştirdik." (Mürselat Suresi, 20-21)
20. yüzyılda henüz keşfedilmiş olan tüm bu bilgilerin,
daha 7. yüzyıldan haber verilmiş olması Kuran'ın Allah'ın indirdiğinin
en büyük delillerindendir.
"Onlar hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer
o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok
aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı." (Nisa Suresi,
82)
Kuran'daki tarif tam doğrudur, çünkü bu kitaptaki her
ayet Allah'ın sözleridir. İnsanı anne rahminde yaratıp şekillendiren
Allah, bu süreci en iyi tarif edecek kelimeleri Kitabında bildirmiştir.
Hepimizi bu şekilde yaratmış olan Allah, hayatımızın başlangıcını
bir başka ayette şöyle tarif etmektedir:
"Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.
Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine
yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık;
ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak
yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık;
böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu
inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir." (Müminun
Suresi, 12-14)
DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI
Kuran'ın indirildiği coğrafyanın ana dili olan Arapça,
çok gelişmiş bir lisandır. Kelime hazinesi son derece geniştir.
Ayrıca Arapça'daki fiillerin bir kısmı, Türkçe'ye tek bir kelime
ile çevrilemeyecek anlamlarla yüklüdürler. Örneğin "haşiye" fiili
"içi titreyerek korkmak" anlamındadır. (Başka türlü korkular için
ise başka kelimeler kullanılır.) Ya da "karia" kelimesi "başa gelip
çatan sarsıcı olay"ı yani Kıyamet'i ifade etmek için kullanılır.
Kuran'da geçen bu tür fiillerden birisi de "tekvir"
fiilidir. Bu fillin Türkçesi "yuvarlak bir şeyin üzerine birşey
sarmak"tır. Örneğin Arapça sözlüklerde "başa sarık sarma" gibi yuvarlak
cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılmaktadır. Şimdi
tekvir fiilinin geçtiği bir ayeti inceleyelim:
Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün
üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp-örtüyor. (Zümer
Suresi, 5)
Ayette gecenin ve gündüzün birbirlerinin üzerlerini
sarıp-örtmeleri (tekvir etmeleri) konusunda verilen bilgi, aynı
zamanda Dünya'nın biçimi konusunda kesin bir bilgi içermektedir.
Ancak ve ancak Dünya'nın yuvarlak olması durumunda bu ayette ifade
edilen fiil gerçekleşebilir. Yani 7. yüzyılda indirilen Kuran'da,
dünyanın yuvarlak olduğuna işaret edilmiştir.
Oysa unutmamak gerekir ki, o dönemdeki astronomi anlayışı
dünyayı daha farklı algılıyordu. O dönemde dünyanın düz bir satıh
olduğu düşünülüyordu ve tüm bilimsel hesap ve açıklamalar da buna
göre yapılıyordu. Kuran'da ise o zamanın yanlış bilgileri ile ilgili
hiçbir ifadeye rastlamayız. Aksine Kuran ayetlerinde bize henüz
bu yüzyılda öğrendiğimiz bilgiler verilmektedir. Kuran Allah'ın
sözü olduğu için, evreni tarif ederken olabilecek en doğru kelimeler
kullanılmıştır.
DAĞLARIN GÖREVİ
Jeolojinin bulgularına göre, dağlar yeryüzü kabuğunu
oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda
oluşurlar. Bu tabakalar çok büyüktür ve tüm karaları onlar taşırlar.
İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olan, ötekinin altına
girer ve aralarındaki tortu havaya kalkar. Sıkışmış tortuda oluşan
büyük kıvrım da, çevredeki bölgeden yükselerek dağları oluşturur.
Bu arada, dağları oluşturan çıkıntı, yer üstünde olduğu kadar yer
altında da ilerler. Yani dağların gördüğümüz kütleleri kadar, yer
altında aşağıya doğru uzanan bir kütleleri de vardır. Dağların bu
yeraltındaki uzantıları, yerkabuğunun mağma tabakası üzerinde ya
da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller.
Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi, dağların en önemli
özelliklerinden birisi, birbirine yaklaşarak sıkışan yer tabakalarının
birleşim noktalarında yükselmeleri ve bu tabakaları "sabitlemeleri"dir.
Yani dağları, tahtaları birarada tutan çivilere benzetebiliriz.
Öte yandan, dağların inanılmaz kütleleriyle yerkabuğuna
yaptıkları basınç, Dünya'nın çekirdeğindeki mağma hareketlerinin
etkilerinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına da engel
olmaktadır. Dünya'nın çekirdek olarak adlandırılan merkez tabakası,
binlerce derece sıcaklıkta erimiş maddelerden oluşan bir bölgedir.
Çekirdekte meydana gelen hareketler sebebiyle yeryüzünü oluşturan
tabakalar arasında ayrılma bölgeleri meydana gelmektedir. Bu bölgelerde
yükselen dağlar aşağıdan yukarıya gelen hareketleri engelleyerek
Dünya'yı şiddetli depremlerden korurlar.
İşin ilginç yanı ise, günümüzde modern jeoloji
tarafından ortaya konulan bu teknik gerçeklerin, asırlar önce Kuran'da
haber verilmiş olmasıdır. Dağlardan söz eden bir Kuran ayetinde
şöyle denilmektedir:
O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu
görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz
dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi... (Lokman
Suresi, 10)
Allah Kuran'da bu ayetiyle, aynı zamanda o devirde
yaygın kabul gören inanışın batıl olduğunu gösteriyordu. O dönemde
birçok toplumda olduğu gibi, ilkel bir astronomi anlayışına sahip
olan Araplar, gökyüzünün dağlar sayesinde tepede durabildiğini zannediyorlardı.
Bu inanışa göre düz olan dünyanın iki ucunda yüksek dağlar mevcuttu.
Bu dağlar gök kubbenin "dayanaklarıydılar". Yani gökyüzünü ayakta
tutan birer direk gibi oldukları düşünülüyordu. Bu inancın yanlış
olduğu üstteki ayetle kesin olarak ortaya çıktı ve insanlara gökyüzünün
"dayanaksız" olduğu haber verildi. Ayrıca dağların gerçek jeolojik
işlevi de haber verildi: Sarsıntıları engellemek. Bu konudaki bir
başka ayette de yine aynı konu vurgulanmıştır:
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar
yarattık ve doğru gidebilsinler diye geniş yollar açtık. (Enbiya
Suresi, 31)
Açıkça görüldüğü gibi Allah, çok yeni elde edilebilmiş
olan jeoloji bilgilerini henüz 7. yüzyılda Kuran'la insanlara haber
veriyordu. Bu da, Kuran'ın herşeyi bilen Allah katından indirilmiş
olduğunun bir başka delilidir.
AŞI YAPAN RÜZGARLAR
Kuran'da rüzgarların 'aşılayıcı' özelliğinden
Maide Suresi'nin 22. ayetinde şöyle bahsedilir:
Ve aşılayıcı olarak rüzgarları gönderdik, böylece
gökten su indirdik de sizleri suladık. (Maide Suresi, 22)
Söz konusu ayette geçen "aşılama" kelimesinin Arapça
karşılığı hem bitkilerin, hem de bulutların aşılanması anlamını
taşımaktadır. Nitekim modern bilim rüzgarların her iki işleve de
sahip olduğunu göstermiştir. Rüzgarlar, önceki sayfalarda da belirttiğimiz
gibi, yağmur damlasının oluşmasında rol oynayacak kristalleri taşıyarak
bulutları aşılamış olurlar. Bununla birlikte rüzgarlar, bitkileri
aşılama görevini de üstlenmişlerdir.
Yeryüzündeki birçok bitki, insanlar ve hayvanlar gibi
dişi ve erkek olmak üzere farklı cinsiyetlere sahiptir. Hayvanlar
ve insanlar sahip oldukları hareket etme yeteneği sayesinde ürerler.
Oysa, bitkilerin eşleşmek için birbirlerine yaklaşma imkanı yoktur.
İşte rüzgarlar bu sorunu hallederler. Rüzgarlar aracılığıyla bitkilerin
dişi ve erkek üreme hücreleri birbirine ulaştırılarak, dünyadaki
bitki hayatının devamı sağlanır. Amerikalı bir biyolog, bunu şöyle
anlatıyor:
"Birçok bitki rüzgardan polen yakalayacak şekilde mükemmelce
yaratılmıştır. Kozalaklar, çiçek salkımları ve diğer yapılar hava
akımlarına kanallar oluşturur. Ve sperm üreten polenler bu kanallar
sayesinde üreme alanlarına gelir... Bitkiler havaya sperm üreten
polen tohumlarını fırlatırlar. Daha sonra hava akımları bu tohumları
aynı türden diğer bitkilere taşır. Ovüle gelen polen burada yumurtayı
döller ve böylece ovüller tohuma dönüşür."
PARMAK İZİNİN ÖZELLİĞİ
İnsanın parmaklarının uç kısmındaki derinin gözle görülebilen
şekiller oluşturmasıyla oluşan "parmak izi" tamamen kişiye özeldir.
Şu an dünyada yaşayan her insanın parmak izi birbirinden farklıdır.
Üstelik tarih boyunca yaşamış olan tüm insanlarınki de birbirlerinden
farklı olmuştur. Bu izler, derin bir kesik ve büyük bir yaralanma
olmadığı sürece kişinin hayatı boyunca da aynı kalır.
İşte parmak izi, bu nedenle çok önemli bir "kimlik
kartı" sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla kullanılmaktadır.
Dikkatlice incelendiğinde parmak izlerindeki bazı hatların
ani olarak sonlandığı veya ortadan ikiye ayrılıp bir çatal oluşturduğu
görülecektir. Bu karakteristik noktalar "nitem" olarak tanımlanmaktadır.
Parmak izleri için esas ayırt edici özellik, nitemlerin parmak izi
içerisinde bulunduğu yerler ve yönleridir. Elimizdeki tüm parmak
izlerimizi dikkatlice karşılaştırırsak, ana yapı olarak birbirine
benzeseler de, nitemler göz önüne alındığında aslında çok farklı
olduklarını görürüz. Bu farklılıklar öylesine ayırt edicidir ki,
yapılan çalışmalarda yeryüzündeki iki farklı insanın aynı parmak
izine sahip olma olasılığı 64 milyarda bir olarak saptanmıştır.
İki asır öncesine kadar parmak izi hiç de bu kadar
önemli bir kavram değildi. Çünkü her insanın parmak izinin birbirinden
farklı olduğu ancak 19. yüzyılın sonlarında fark edildi. 1880 yılında
Henry Faulds isimli İngiliz bilim adamı, Nature dergisinde yayınlanan
bir makalesinde insanların parmak izlerinin hayat boyunca değişmediğini
ve suçluların da cam şişeler üzerinde bıraktıkları parmak izleri
sayesinde yakalanabileceğini açıkladı. 1884 yılında İngiltere'de
ilk defa bir cinayet, parmak izleri takip edilerek çözüldü. 19.
yüzyıla kadar kimse parmak uçlarındaki dalgalı şekillerin bir özelliğinin
ve anlamının olduğunu düşünmemişti.
Oysa Kuran'da, insanların parmak uçlarında çok önemli
bir özellik olduğuna henüz 7. yüzyılda işaret edilmişti. Parmak
izinin önemine dikkat çeken Kuran ayeti şöyledir:
İnsan, onun kemiklerini bizim kesin olarak biraraya
getirmeyeceğimizi mi sanıyor? Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden)
düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 3-4)
KURAN'DA KELİME TEKRARLARI
Kuran'ın şimdiye dek incelediğimiz mucizevi özelliklerinin
dışında bir de "matematiksel mucize"si vardır. Bu mucizeye bir örnek,
Kuran'daki bazı kelime tekrarlarının verdiği ortak sayıdır. Birbiriyle
ilgili bazı kelimeler şaşırtıcı bir biçimde aynı sayıda tekrarlanırlar.
Aşağıda, bu tür kelimeler ve Kuran içindeki tekrarlanış sayıları
verilmiştir.
"Yedi Gök" tabiri 7 kere geçer. "Göklerin yaratılışı
(halku semavat)" ifadesi de 7 kere tekrarlanır.
"Gün (yevm)" tekil olarak 365 kere geçerken, çoğul
yani "Günler (eyyam ve yevmeyn)" kelimeleri 30 defa tekrarlanır.
"Ay" kelimesinin tekrar sayısı ise 12'dir.
"Hıyanet" kelimesi 16 kere geçerken, "habis" kelimesinin
tekrar sayısı da 16.
"Bitki" ve "ağaç" kelimelerinin tekrar sayısı aynı:
26.
"Ceza" kelimesi 117 kere yer alırken, Kuran'ın temel
prensiplerden olan "affetmek" ifadesi bu sayının tam 2 katı kadar
yani 234 kere tekrarlanıyor.
"De" kelimelerini saydığımızda çıkan sonuç 332. "Dediler"
kelimesini saydığımızda da aynı rakamı görüyoruz.
"Dünya" kelimesi ve "ahiret" kelimesinin tekrarlanış
sayıları da aynı: 115.
"Şeytan" kelimesi 88 kere geçiyor. "Melek" kelimesinin
tekrar sayısı da 88.
"İman" (tamlama almadan) kelimesi Kuran boyunca 25
kere tekrarlanır, "küfür" kelimesi de...
"Zekat" kelimesi 32 kere tekrarlanırken, "bereket"
kelimesinin tekrarlanış sayısı da 32.
"Rahmet" kelimesi 79, "hidayet" kelimesi de 79 kere
tekrarlanır.
"İyiler (ebrar)" 6 kere, "facirler" ise tam yarısı
kadar yani 3 kere geçer.
"Yaz-sıcak" kelimeleri ile "Kış-soğuk" kelimelerinin
geçiş sayıları da aynı: 5.
"Sizi (insanı) yarattı" ifadesi ve "kulluk" kelimesinin
geçiş sayıları da aynı: 16.
"Şarap (hımr)" ve "sarhoşluk (sekere)" kelimeleri de
aynı sayıda tekrarlanır: 6.
"Zenginlik" 26 ve "fakirlik" ise yarısı kadar, 13 kere
geçer.
"İnsan" 65 kere geçer; insanın yaratılış safhalarının
sayısının toplamı da aynıdır:
Toprak (turabun) 17
Nutfe (nutfun) 12
Embriyo (alak) 6
Bir çiğnemlik et (meda'a) 3
Kemik (ızamun) 15
Et (lehmun) 12
TOPLAM 65
KURAN'DA 19 MUCİZESİ
Kuran'ın matematiksel mucizesinin bir başka yönü ise
19 sayısının, ayetlerin içine şifresel bir biçimde yerleştirilmiş
olmasıdır. Müddessir Suresi'nin 30. ayetinde dikkat çekilen bu sayı,
Kuran'ın bazı yerlerinde şifrelenmiştir. Bunun örneklerini şöyle
sayabiliriz:
Besmele 19 harftir.
Kuran 114 (19x6) sureden oluşur.
İlk vahyedilen 96. sure sondan 19. suredir.
İlk vahiy olan, 96. surenin ilk 5 ayeti, tam 19 kelimeden
oluşur.
Bu 19 kelime 76 (19x4) harftir.
Vahyedilen ilk sure 19 ayete sahiptir.
Son vahyedilen sure olan Nasr, toplam 19 kelimeden
oluşur. Ayrıca bu surenin Allah'ın yardımından söz eden ilk ayeti
de 19 harftir.
Kuran'da 114 (19x6) besmele bulunur.
Kuran'da başında besmele bulunmayan tek sure, 9 numaralı
Tevbe Suresi'dir. Bu sureden evvel yer alan 8. sureden 19 sure sonra
gelen 27 numaralı Neml Suresi'nin hem başında, hem de 30. ayetinde
besmele vardır. Besmeleleri 114'e tamamlayan 27. surenin 30. ayetidir.
Sure ve ayet numaralarını yani 27 ve 30'u topladığımızda 57 (19x3)
sayısını buluruz.
Kuran'da geçen "Allah" kelimesinin toplam sayısı 2698
(19x142)'dir.
Kuran'da geçen "rahim" kelimesinin toplam sayısı 114
(19x6)'tür.
Kuran'da geçen tüm sayıları (tekrarlar dikkate alınmadan)
topladığımızda çıkan sayı 162.146 yani 19x8534'tür. (1+2+3+4+5+6+7+8+9+10+11+12+1+
20+30+40+50+60+70+80+99+100+200+300+1000+2000+3000+5000+50000+100000)
Kuran'daki bazı surelerin başında "mukattaa" ismi
verilen başlangıç harfleri bulunur. Başlangıç harfli ilk sure ile
başlangıç harfli son sure arasında 38 (19x2) adet başlangıç harfsiz
sure vardır.
29. surenin başında 14 harften oluşan 14 değişik harf
kombinezonu bulunur. 29+14+14=57 (19x3)
Allah'ın isimlerinden dört tanesinin sayısal ebced
değeri 19'un tam katıdır.
-Vahid (tek) 19 (19x1)
-Zulfadlil azim (Büyük Lütuf Sahibi) 2698 (19x142)
-Mecid (Yüce) 57 (19x3)
-Cami 114 (19x6)
Kuran'ın en başından itibaren 19 ayete sahip ilk suresi
İnfitar Suresi'dir. Bu surenin diğer bir özelliği son kelimesinin
Allah olmasıdır. Bu aynı zamanda Kuran'daki sondan 19. Allah kelimesidir.
Kaf harfi ile başlayan 50. surede 57 (19x3) adet kaf
harfi vardır. Başında kaf harfi bulunan 42. surede yine 57 (19x3)
adet kaf harfi bulunur. 50. surenin 45 ayeti vardır. Bunları toplarsak
sonuç 95 (19x5)'tir. 42. surenin 53 ayeti vardır. Bunları toplarsak
42+53 yine 95 (19x5)'tir.
Kaf Suresi'nin ilk ayetinde Kuran için kullanılan
Mecid kelimesinin ebced değeri 57 (19x3)'dir. Yukarıda da belirttiğimiz
gibi sure içindeki kaf harflerinin toplamı da 57'dir.
Kaf Suresi'ndeki kaf harflerinin geçtiği ayetlerin
numarasını topladığımızda 19'un 42 katı olan 798 sayısını elde ederiz.
42 sayısı ise başlangıç harfleri arasında kaf olan diğer bir surenin
numarasıdır.
Nun harfi sadece 68. surenin başında bulunur. Bu suredeki
nun harflerinin toplam sayısı 133 (19x7)'tür.
Sure numaraları 19'un katı olan surelerin ayet sayılarını
(besmele dahil) topladığımızda:
Sure No Ayet Sayısı
19. sure 99
38. sure 89
57. sure 30
76. sure 32
95. sure 9
114. sure 7
TOPLAM 266 (19x14)
Bu konudaki diğer tespitler ise şöyledir: tüm Kuran'da;
Resul (elçi) kelimesi 513 (19x27) kere,
Etiu (itaat ediniz) kelimesi 19 kere,
Rab (tamlama ile kullanılmayanlar) kelimesi 152 (8x19)
kere,
Abd (kul), Abid (kulluk eden kişi) ve İbadet kelimeleri
ise toplam 152 (8x19) kere geçmektedir.
.
|