|

İşinden Boşalınca Başka
Bir İşe Başlamak
Kuran ayetlerine baktığımızda mümin için boş vakit diye bir kavram
olmadığını görürüz. Müminin her gün vakitli olarak yapması gereken
ibadetlerin fazla vaktini almaması, bunların dışında kalan vaktini
heva ve hevesi doğrultusunda, boş işler peşinde geçirebileceği anlamına
gelmez. Allah iman edenleri, hayatları boyunca hem kendi nefisleriyle
hem de inkarcıların ahlakına karşı fikri bir mücadele vermekle görevlendirmiştir.
Bunun için yapması gereken pek çok hazırlık, yerine getirmesi gereken
sayısız görevler vardır. Bu ihlaslı çabanın bir sınırı, bir kesintisi
ve ara verilebilecek bir zamanı da yoktur. Bu yüzden, başarılan
bir iş, tamamlanan bir görev, bitirilen bir hazırlık, çalışmalarına
ara vermek için bir gerekçe değil, tam tersine, yeni faaliyetleri
başlatmanın vaktinin geldiğinin bir göstergesidir. Ayette bu durum
şöyle belirtilir:
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve
ibadetle) yorulmaya-devam et. (İnşirah Suresi, 7)
Mümin, ayetin hükmüne göre Allah yolunda bir işi bitirince, hemen
bir başka iş için yorulup çaba sarf etmeye başlayacaktır. Müminin
hayatı boyunca sürdüreceği bu tutumun istisnası, Kuran'da Allah'ın
belirttiği gibi, dine kuvvet bulmak için gereği kadar dinlenmesi
ya da Allah'ın kendisine sunduğu nimetlerden, şükretmek, şevk ve
heyecanını artırmak için meşru sınırlar içinde faydalanmasıdır.
Müminin, Kuran ahlakını yayma yolundaki fikri mücadelesinde durmaksızın
yorulması ile cahiliyenin hayat mücadelesi adını verdiği zorluk,
sıkıntı, mutsuzluk ve ümitsizlik içindeki çabası arasında en ufak
bir benzerlik yoktur. İnkarcıların sıkıntı, yorgunluk ve çilesi
onun ahirette karşılaşacağı sonsuz azabın dünyadaki çok hafif bir
başlangıcıdır. Oysa diğer yandan Allah'ı herşeyin üzerinde tutan,
O'nu büyük bir coşku ve bağlılıkla seven müminin Allah yolunda sarf
ettiği çaba, onun için daha cennete girmeden dünyada elde ettiği
ve cennet zevklerine benzer çok büyük bir manevi lezzet içerir.
Aynı zamanda bu çaba, Allah'ın dilemesiyle, ahirette onun karşısına
çok büyük ve sonsuz bir mükafat olarak çıkacaktır.
GÜVEN-KORKU HABERİNİ YAYGINLAŞTIRMAMAK
Kuran ahlakının yaşandığı bir toplumda Müslümanların, doğrudan
ya da dolaylı, zarar veya menfaatini ilgilendiren her türlü haber
ve bilginin, o haberden en doğru sonucu çıkaracak yetkili ve sorumlu
kişilere ulaştırılması Allah'ın kesin bir emridir. Kuran'da bu tür
haberler "güven veya korku haberi" olarak adlandırılır. Ayette şöyle
buyrulmaktadır:
Kendilerine güven veya korku haberi geldiğinde,
onu yaygınlaştırıverirler. Oysa bunu Peygambere ve kendilerinden
olan emir sahiplerine götürmüş olsalardı, onlardan 'sonuç-çıkarabilenler,'
onu bilirlerdi. Allah'ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı,
azınız hariç herhalde şeytana uymuştunuz. (Nisa Suresi, 83)
Söz konusu haberin, ayette kınandığı gibi, insanlar arasında yaygınlaştırılmasının
pek çok sakıncaları vardır. Birincisi, asıl ulaştırılması gereken
makamlara bu haber ulaşmayacak ya da çok değişik ağızlardan belki
de çok farklı şekilde ulaşacaktır. Bu yüzden, acilen değerlendirilip
önlem alınması gereken bir konuda geç kalınmış, zamanında davranılamamış
olacaktır. Böylece İslam'ın ya da Müslümanların bazı çıkarları zedelenmiş
olacaktır. İkincisi, belki de İslam'ın yararı açısından gizli kalması,
açıklanmaması gereken bir haberin yaygınlaşması, inkarcı müşrik,
münafık gibi İslam ahlakına karşı mücadele yürüten kimselerin de
bundan haberdar olmaların; ve bu bilgiyle çevrelerine zarar vermelerine
yol açabilecektir. Ya da en azından bu habere dayalı gizli bir tedbirin
veya önlemin alınmasını faydasız kılacaktır.
O nedenle, bu haberin, onu en doğru ve en güzel şekilde yorumlayacak,
onunla ilgili en doğru bağlantıları kuracak, değerlendirmeleri yapacak
ve en isabetli kararı verip en gerekli önlemleri alacak yetkili
ve sorumlulara bir an önce iletilmesi şarttır.
Çok önemli bir nokta da, müminin, içinde bulunduğu ortamda rastladığı
korku ya da güven haberlerini son derece hassas şekilde fark edebilecek
ve hiç vakit kaybetmeden ilgili mercilere ulaştırabilecek bir akıl
ve uyanıklığa sahip olmasıdır. Bu anlayışa sahip akıllı müminlerin
sayısının artması ise Kuran ahlakının yaygınlaşmasını yakından etkileyecek
bir durumdur.
FASIKTAN GELEN HABERE GÖRE HAREKET ETMEMEK
Fasık, doğru yoldan sapmış, Allah'a isyan üzerine kurulu bir hayatı
benimsemiş kişidir. Dolayısıyla, ondan Kuran'ın sınırlarını gözetmesi,
adalet, doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik gibi mümin sıfatlarını
üzerinde taşıması beklenemez. Ayrıca fasık, Allah korkusu olmayan,
müminlerin imanını kıskanan, elinden gelse müminleri de saptırmak
isteyen, onlara zarar vermekten, onları üzmekten zevk alan kimsedir.
Bu yüzden fasıktan müminlere ulaşan bir haber kesin bir bilgi niteliği
taşımayan, doğruluğu araştırılması gereken bir konudur. Bu konudaki
ayet şöyledir:
Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber
getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir
kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.
(Hucurat Suresi, 6)
Doğruluğunu araştırmadan, fasıktan gelen bir haber nedeniyle -Kuran'ın
ölçülerine göre- güvenilir bir bilgi bulunmadan hüküm vermek, Allah'ın
ayette belirttiği gibi "cahilce" bir hareket olur. Yine bir başka
ayetle de iman edenlerin, "hakkında bilgileri
olmayan bir şeyin peşine düşmeleri" (İsra Suresi, 36) yasaklanmıştır.
ALLAH'IN AYETLERİNE KARŞI MÜCADELE YÜRÜTEN İNSANLARA
SEVGİ BESLEMEMEK
Müminin bütün değer yargıları Kuran üzerine kuruludur. Sevgi de
bunlardan biridir. Mümin ancak Allah'ı ve Allah'ın sevdiklerini
sever. Allah'ın ve müminlerin düşmanlarına karşı ise büyük bir kin
ve nefret duyar. Bu, Kuran'da Allah'ın belirlediği net ve kesin
bir ölçü olmakla birlikte, samimi bir mümin zaten imanının doğal
bir sonucu olarak başka türlü hissedip davranamaz. Bunu içinden
gelerek samimi bir şekilde yapar. İmanının şiddeti ölçüsünde, Allah'a
ve müminlere duyduğu sevginin şiddeti de artar. Bu yüzden, isterse
en yakınları için olsun, müminin bu ölçünün dışında bir bakış açısına
sahip olması mümkün değildir. Ayette bu durum şöyle açıklanır:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim
(topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle
bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları,
ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları)
olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış
ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir... (Mücadele Suresi,
22)
Ancak herşeye rağmen, zaman zaman, Kuran'ın hükümlerini yeni öğrenen,
imanla, İslam'la yeni tanışmış kişilerde geçmişlerindeki hatalı
sevgi ve dostluk anlayışını sürdürme eğilimi olabilir. Genelde bilgi
eksikliğinden ve imani bakış açısının henüz tam olarak kalbe yerleşmemiş
olmasından kaynaklanan bu tutumun ne derece yanlış olduğu Kuran'da
şöyle bildirilir:
Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz;
oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah'a
inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır.
Eğer siz, Benim yolumda cehd etmek (çaba harcamak) ve Benim rızamı
aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz?
Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim
sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış
olur. (Mümtehine Suresi, 1)
Ayetteki bu açık ve net uyarıdan sonra hala eski sevgi anlayışını
sürdüren, Kuran'a uygun değer yargılarını benimsemeyen bir kimsenin,
yolun ortasından şaşırıp-sapacağı bildirilmiştir. Eğer kişi bu sapkın
ruh halini gizleyip de birtakım çıkarlar doğrultusunda müminlerin
arasında tutunmaya çalışırsa da, Allah bunu er ya da geç ortaya
çıkaracaktır. Bir ayette şu şekilde bildirilmektedir:
Yoksa siz, içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları)
ve Allah'tan ve resulünde ve müminlerden başka sır-dostu edinmeyenleri
Allah 'bilip (ortaya) çıkarmadan' bırakılıvereceğinizi mi sandınız?
Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Tevbe Suresi, 16)
KINAYANIN KINAMASINDAN KORKMAMAK
Müminler her devirde, Allah'a kulluk etmeleri, O'nun emirlerini
yerine getirmeleri, insanların değil de yalnızca Allah'ın rızasını
gözetmeleri nedeniyle içerisinde yaşadıkları topluklar tarafından
yadırganmışlardır. İnkar edenlerin kendi içinde oluşturduğu çarpık
yaşam biçimini ve felsefesini reddetmeleri, Kuran'da tarif edilen
ideal modeli benimsemeleri nedeniyle çeşitli tepkilerle karşılaşmışlardır.
İnkarcı toplumunun bu tepkisi, kavmin önde gelenleriyle idarecileri
tarafından daha çok fiziksel saldırı ve eziyet şeklinde gerçekleşmiştir.
Müminlerin yakın çevresinden ise bu tepki, karşı tavır alma, manevi
baskı ve kınama şeklinde kendini göstermiştir. Ancak, Allah'a karşı
tam bir güvene ve sarsılmaz bir imana sahip olan müminler, bu baskı
ve kınamalar karşısında dinlerinden en ufak bir taviz vermemişlerdir.
Bu durumlarından dolayı da Allah'ın yardım ve desteğini kazanarak,
inkarcılara karşı zafer elde etmişlerdir.
Ancak mümin, İslam'ı yaşarken her zaman böyle fiziksel bir saldırıyla
karşılaşmayabilir. Fakat Allah'ın emirlerini yerine getirmedeki
titizliği ve inkarcıların batıl fikir sistemini ezmedeki kararlılığı
yüzünden etrafını saran kişiler tarafından çeşitli eleştiri ve kınamalara
maruz kalabilir. Ancak bu kişiler kısa zamanda bu tür kınamalara
taviz vermeyen, güçlü şahsiyete sahip, Allah'a ve kendine güveni
tam olan müminleri yolundan saptıramayacağını anlarlar. Müminler
yalnızca Allah'tan korkarlar ve kendilerini kınayanlardan korkmazlar.
Tam tersine kınayıcılar üzerine büyük korku salarlar. Bu tür kınamalar
müminleri daha da motive eder.
Kınayanın kınamasından korkmak aynı zamanda da Allah'a karşı şirk
koşmak demektir. Çünkü Allah ayetlerinde 'yalnızca Kendisinden korkulması
gerektiğini' bildirmektedir. Böyle bir kişi ise İslam'a değil yalnızca
kendine zarar verir. Allah onun yerine kınayanın kınamasından korkmayan
ve aşağıdaki ayette sıralanan üstün vasıflarla donatılmış müminleri
getirir:
Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner
(irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların
da kendisini sevdiği, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere
karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cehd eden (çaba harcayan)
ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu,
Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle)
geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)
NEFSİ TEMİZE ÇIKARMAMAK
Hatasız olmak bir ilahlık vasfıdır ve yalnızca Allah'a mahsustur.
Kuran'da en üstün imana ve ahlaka sahip olan Peygamberlerin dahi
çeşitli hatalarından bahsedilmektedir. Müminlerin de bu tür hatalardan
ve günahlardan sakınmaları öğütlenir. Peygamberlere ve tüm müminlere
Kuran'ın birçok yerinde bağışlanma dilemeleri emredilir. İman edenlerin
bilerek ya da bilmeden günah işleyebilecekleri de Kuran'da haber
verilmiştir. Bu durum insanın Allah karşısındaki aczinin, her konuda,
günah işlememe, Allah'ın emir ve yasaklarını yerine getirebilme
konusunda bile yine Allah'a muhtaç olduğunun bir göstergesidir.
Mümine düşen hata ve günahını fark ettiğinde hemen pişmanlık duyup
vazgeçmek, tevbe ve istiğfar ederek aynı günahı tekrar işlememeye
çok özen göstermektir. Yoksa kendini hatasız, günahsız göstermek,
temize çıkarmak değil... Zira böyle yapmak zaten Allah'ın beğenmediği
bir tavırdır:
Ki onlar, ufak tefek günahlar dışında, günahın
büyük olanından ve çirkin utanmazlıklardan kaçınırlar. Şüphesiz
senin Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir;
hem sizi topraktan inşa ettiği (yarattığı) ve siz daha annelerinizin
karnında cenin halinde bulunduğunuz zaman da. Öyleyse kendinizi
temize çıkarıp-durmayın. O, sakınanı daha iyi bilendir. (Necm Suresi,
32)
Kendini temize çıkarma endişesinin altında yatan neden, insanın
diğer insanlar arasında kendini hatasız ve kusursuz göstererek yüceltmek
istemesinden kaynaklanır. Halbuki bunu yapan, değil üstün bir konuma
gelmek, tam tersine hem Allah katında hem de müminlerin gözünde
alçalır, küçük düşer. Açıkça olmasa da bir anlamda ilahlık iddiasında
bulunduğu için halis müminlerin kalbine sıkıntı ve rahatsızlık verir.
Müminleri kandırıp onların gözünde değer ve üstünlük kazandığını
sanırken, acınan ve idare edilen bir kimse olduğunu fark edemez.
Bir süre sonra kusursuz olduğuna gerçekten kendisi de inanmaya başlar
ve günden güne daha küçük düşürücü bir tavır içerisine girer.
Nefsini temize çıkaran kimse kendini günahsız gördüğünden Allah'tan
bağışlanma dilemeye, Allah'a yalvarıp af dilemeye gerek duymaz.
Büyüklenen, müstağniyetten azıp adeta kendini ilahlaştırmış bir
kimse haline gelir. Kendi felaketini hazırlar.
Samimi bir mümin ise aczinin, kusurunun bilincindedir, bu yüzden
sürekli olarak Allah'tan bağışlanma diler. Allah'ın rahmetini ve
rızasını umar. Bu durumda Allah da onun kusurlarını örter, günahlarını
bağışlar, gerçek manada temizleyip arındırır, üstün bir konuma getirir.
Kendilerini (övgüyle) temize çıkaranları görmedin
mi? Hayır; Allah, dilediğini temizleyip yüceltir. Onlar, 'bir hurma
çekirdeğindeki iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar. (Nisa
Suresi, 49)
|