|

Şükretmek
Şükretmek, verilen her türlü nimetten ötürü, dille ve kalple Allah'a
olan minnet ve teşekkürünü ifade etmek, bu nimetleri Kuran'da belirtildiği
şekilde kullanarak hakkını vermek demektir.
Kalben ve dille olmasının yanı sıra şükrün fiilen yapılması da
çok önemlidir. Bu da, verilen nimeti Allah yolunda, Allah'ın rızasının
en fazla olduğu yönde değerlendirmekle olur. İnsan mal, mülk, zenginlik,
makam, mevki, itibar, zeka, sağlık, kuvvet gibi nimetleri Allah
yolunda, Allah'ın emrettiği biçimde kullanmazsa verilen nimetin
şükrünü hakkıyla yapamamış olur.
Bu yüzden, şükretmek Kuran'ın pek çok ayetinde tekrarlanan ve müminlerin
çok titizlikle korumaları gereken bir ibadettir. Bu ayetlerden bazıları
şöyledir:
Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden
ol. (Zümer Suresi, 66)
Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden
helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız
Allah'ın nimetine şükredin. (Nahl Suresi, 114)
Şükretmekle mümin, Allah'ın sevgisini ve hoşnutluğunu kazanır,
O'na daha fazla yakınlaşır. Sebeplere, vasıtalara takılmaz, sahip
olduğu herşeyi yalnızca Allah'tan bilir ve şirkten uzaklaşır. Bu
şekilde, verilen nimetin maddi lezzetinden kat kat daha fazla olan
manevi bir lezzeti tadar. Verilen bu nimetler vesilesiyle Allah'ı
yüceltir.
Bu dünyada verilen tüm nimetler şükrü veya nankörlüğü ortaya çıkarmak
için yaratılmış birer imtihan aracıdır. Bu önemli gerçek Hz. Süleyman'ın
dilinden Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki:
"Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken (Süleyman)
onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin
fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim
diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti).
Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük
ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı
olmayan)dır, Kerim olandır. (Neml Suresi, 40)
Yine Hz. Süleyman'ın Kuran'da geçen ifadelerinden şükredebilmenin
bile Allah'ın çok büyük bir nimeti olduğunu ve ancak Allah'ın lütfu
ve dilemesiyle insanın şükredebileceğini anlıyoruz. Çok büyük bir
batıni sırrı da içeren, Hz. Süleyman'ın şükretme ile ilgili duası
ayette şöyle bildirilir:
(Süleyman) Bu sözü üzerine tebessüm edip güldü
ve dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi
ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle
salih kulların arasına kat." (Neml Suresi, 19)
Şükretmenin de, iman ve tüm salih ameller için olduğu gibi, Allah'ın
ilhamıyla olduğu ayette açıkça belirtilmiştir.
Vicdanlı bir insan etrafına baktığı zaman dört bir yandan Allah'ın
nimetleriyle kuşatılmış olduğunu, bunların hiçbirisine kendisinin
güç yetiremeyeceğini, yalnızca Allah'ın dilemesiyle bu nimetlere
kavuşabildiğini fark eder. İnsanın kendisine ait sandığı bedeni,
aklı, zekası, duyguları, sağlığı ve kuvveti bile bu nimetlerin yalnızca
birer parçasıdırlar.
Bu yüzden şükretmek yalnızca belli zamanlarda, büyük bir kazanç
ya da fayda elde edildiğinde veya güzel bir yemek yendiğinde ya
da kötü bir olay sağ salim atlatıldığında sadece dil ucuyla, "Elhamdülillah,
Allah'a çok şükür" demek değildir. Şükür her an tüm kalbiyle yaşanması
gereken bir ruh halidir. Çünkü Allah'ın nimetleri saymakla, hatta,
ayette geçen ifadeyle, genelleme yapılarak bile bitirilemez:
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız,
onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
Allah'ın nimetlerine şükretmemek ya da az şükretmek nankörlüktür.
Bu ise şeytanın insanlara karşı kurduğu çok büyük bir tuzaktır.
Şeytan her zaman, insanları şükretmekten alıkoymak ister. Bu saptırması
ayetlerde şeytanın kendi ağzından şöyle haber verilir:
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı
onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda
(pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından,
sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici
bulmayacaksın." (Araf Suresi, 16-17)
Görüldüğü gibi şeytanın bütün çabaları tek bir ana hedef etrafında
toplanmaktadır; insanların şükretmelerine engel olmak. Bu konuda
çoğu kimseler üzerinde etkili de olmuştur:
... Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan
(Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler. (Yunus Suresi,
60)
Şeytanın, özellikle şükretme konusunda insanlara yaklaşacağını
ifade etmiş olması, bu ibadetin önemini de ortaya koymaktadır. Şüphesiz
bu kadar önemli bir ibadeti terk ederek nankörlük yapmanın Allah
katındaki karşılığı da ona göre olacaktır:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz
gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz,
şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)
BAĞIŞLANMA DİLEMEK
Bir ayette şöyle bildirilir:
Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya
çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey
bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir.
Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne
alınabilirler. (Nahl Suresi, 61)
Ayette zulümleri nedeniyle insanların sorguya çekilmeleri halinde,
yeryüzünde istisnasız tek bir canlının bile kalmayacağından bahsedilmektedir.
Buna iman edenlerin de dahil olduğu çok açıktır. O halde hiçbir
mümin kendini hatasız ve günahsız göremez.
İman edenler de, gün içinde bilerek ya da bilmeyerek pek çok hata
yapabilirler. Aklının, imanının, şuurunun derecesine göre bu hata
ve günahlar az ya da çok olabilir. Ancak hiç kimse kendini hata
yapmaktan müstağni göremez. Kendini kusursuz ve mükemmel görmek
başlı başına her türlü günaha kapı açan bir hata olur. Kuran'da
bu tarz bir kusursuzluk iddiasının Firavunlara özgü bir anlayış
olduğuna dikkat çekilmiştir.
Mümin, imanı ve buna bağlı olarak da aklı arttıkça kendini günahsız
görmeye değil, tam tersine kendi hata ve günahlarını daha iyi fark
etmeye başlar. İçinde bulunduğu durumu daha net kavradığı, Allah
korkusu çok daha arttığı için, bir yandan hatalarını düzeltmeye,
tekrarlamamaya çalışırken bir yandan da isteyerek ya da istemeyerek
işlediği günahları için sürekli olarak bağışlanma diler. İşte şuurlu
bir müminin göstermesi gereken davranış budur. Dahası, bağışlanma
dilemek zaten tüm müminlere farz kılınmıştır:
Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe
edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda)
ile metalandırsın ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin. Eğer
yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından
korkarım. (Hud Suresi, 3)
Bağışlanma dilemenin nimet verilmesine vesile olacağı da bu ayetten
anlaşılmaktadır.
Kuran'ın pek çok ayetinde, Peygamberlerin çeşitli vesilelerle Allah'tan
bağışlanma dilediklerinden bahsedilir. O anda herhangi bir günah
işlememiş olsa bile, Allah'ın azabını hatırladıklarında ya da Allah'ın
bir imtihanıyla karşılaştıklarında Peygamberlerin hemen Allah'tan
bağışlanma dilediklerini görürüz. Bir ayette de Peygamberimiz (sav)'e
insanların akın akın dine girdiklerini gördüğünde, Allah'ı hamd
ile tesbih edip bağışlanma dilemesi bildirilir. Bir başka ayette
ise cennete giren müminlerin övülen özellikleri arasında düzenli
olarak bağışlanma dilemelerinden bahsedilmektedir:
Onlar, seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi. (Zariyat
Suresi, 18)
Görüldüğü gibi bağışlanma dilemek için mutlaka o anda bir günah
işlemiş olmak gerekmez. Bağışlanma dilemek, bir anlamda, müminin
kulluğunu, Allah karşısındaki aczini, O'nun yardımı olmaksızın günahtan
sakınmasının bile mümkün olmadığını dile getirmesidir. Bağışlanma
dilemeye önem vermemenin altında aczinin, kusurunun, günahlarının
farkında olmama gibi bir gaflet ve şuursuzluk hali yatar. Bunun
doğal bir sonucu olarak insanın kalbi katılaşır ve zamanla kendi
nefsini ilahlaştırıp şeytani bir enaniyet ve müstağniyet haline
girer. Müstağniyet ise, Kuran'da haber verildiği üzere kişiyi azgınlaştırır,
şeytanın askerlerinden biri haline getirir. (Yasin Suresi, 75)
EMANETE VE AHİTLERE RİAYET ETMEK
Emanet denince bunu, yalnızca dar anlamıyla, verilen bir şeyi bir
süre için saklama şeklinde anlamamalıdır. Üstlenilen her türlü görev
ve sorumluluk kişinin üzerindeki bir emanettir. Bu görev gereği
gibi yerine getirilmezse emanete ihanet edilmiş olur.
Kuran'da tarif edilen mümin, dürüst, emin ve sorumluluk sahibi
bir insandır. Küçük hesaplar, küçük çıkarlar peşinde koşmaz. Bu
nedenle, verilen bir ahdi yerine getirme veya üzerine aldığı bir
emanete en güzel şekilde riayet etme konusunda kendisine tam bir
güven duyulur. Müminlerin bu özelliğinden Kuran'daki birçok ayette
övgüyle bahsedilir:
Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.
(Müminun Suresi, 8)
Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri
ahde (harfiyen) riayet edenlerdir. (Mearic Suresi, 32)
... Ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler
ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in
tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki
olanlar da bunlardır. (Bakara Suresi, 177)
Ahit verme ve emanet üstlenme konusunda kişinin, kaldıramayacağını
bildiği bir yükün altına girmesi doğru olmaz. Çünkü verilen ahdi
tutmamak, emanete ihanet etmek, Allah katında hesabı sorulacak olan
sorumluluklardır.
... Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.
(İsra Suresi, 34)
Ey iman edenler, Allah'a ve resulüne ihanet etmeyin,
bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin. (Enfal Suresi, 27)
Yalnız burada önemli olan nokta, kişinin yapabileceği konularda,
başaramama korkusu, tembellik ve benzeri nedenlerle sorumluluk almaktan
kaçmamasıdır. Yapamayacağı şeyi üstlenmek gibi, yapabileceği hayırlı
bir işten, sorumluluktan kaçınmak da kişiyi vebal altına sokar.
Sorumluluk almak her zaman kişinin kendi seçimine bağlı değildir.
Hele Allah'ın emri gibi kesin itaat gerektiren durumlarda müminin
zaten kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur.
Allah yolunda mücadele edilirken herkese kendi tecrübesi, kabiliyeti
doğrultusunda çeşitli görevler verilebilir. "Yapamam, ben bu sorumluluğun
altından kalkamam" gibi mazeretlerin hiçbir meşru geçerliliği olamaz.
Müminin kesin bir itaat, halis bir niyet ve samimi bir dua ile kendisine
verilen sorumluluğu en mükemmel şekilde yerine getirememesi için
hiçbir sebep yoktur.
EMANETİ EHLİNE TESLİM ETMEK
Her insanın farklı yetenekleri, kendisini yetiştirdiği farklı yönleri
vardır. Ayrıca herkesin imani derecesi, Allah korkusu ve takvası
da farklıdır; bunlara bağlı olan sorumluluk duygusu, adalet anlayışı,
olayları değerlendirme kabiliyeti de birbirinden farklıdır. Bu yüzden,
her insanın yüklenebileceği sorumluluğun türü ve dozajı da değişik
olur. Bir görevi hakkıyla, doğru ve eksiksiz olarak yerine getirebilecek
bir kimse o işin "ehli" demektir. Sorumluluğun ehline teslim edilmesi
ise Kuran'da bildirilen bir emirdir:
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine)
teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi
emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu
Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)
Emanetin ehline teslim edilmesi, İslam'ın temelindeki adalet kavramının
çok önemli bir parçasıdır. Emanetlerin ehillerine verildiği, hükümlerin
adaletle verildiği İslami bir toplumda kimse haksızlığa ve zulme
uğramaz. Sistemin bütün çarkları kusursuz çalışır, maksimum fayda
sağlanır.
Oysa cahiliyenin hükmettiği toplumlarda görev dağıtımları büyük
ölçüde, eş, dost, akrabalık ve hatır ilişkilerine, karşılıklı menfaatlere
göre ayarlanır. Üst düzey makam ve mevkilere bile o işten anlamayan,
cahil, akılsız, kabiliyetsiz, ehliyetsiz kimseler getirilir. Adaletin,
hakkaniyetin gözetilmesi gibi endişeler söz konusu bile olmaz. Sonuçta
hiçbir alandaki hiçbir işten gereken verim alınamaz. Toplumun genel
menfaatleri küçük çıkar çevrelerinin menfaatlerine tercih edilir
ve büyük sosyal bunalımlar baş gösterir.
Kuran'ın ahlak sistemini benimseyen bir toplumda ise bu sorunlar
yaşanmaz. Buna rağmen mümin her konuda adaleti gözetirken çok titiz
olmalı, cahiliyenin ölçü aldığı değer yargılarını hiçbir hareketine,
hiçbir kararına, hiçbir hükmüne, zerre kadar bulaştırmamaya, Kuran'a
en ince noktasına kadar tabi olmaya özen göstermelidir.
Özellikle Allah yolunda fikri bir mücadele edilirken verilen bir
görevi başarıyla yerine getirmenin, dinin çıkarları açısından son
derece stratejik bir önemi vardır. Bu nedenle hatalı bir görev dağıtımı,
ehil olmayanlara önemli sorumlulukların verilmesi ayetin hükmüyle
çelişen bir hareket olur. İslam'a ve Müslümanlara zarar verir.
İŞ HAYATINDA, GÜNDELİK YAŞAMDA FARKLI BİR KARAKTER
GÖSTERMEK
Müminin dikkat etmesi gereken korulardan biri de, gündelik yaşamın
karmaşası içinde kendini dünyevi olayların akışına kaptırarak gerçek
amacını unutmamaktır. Müminin gerçek amacı, Allah'ın kulu olduğunun
bilincinde olmak, Kuran'da bildirilen emir ve tavsiyeleri harfiyen
yerine getirmektir. İnsan, ulaştığı imani yakınlığı sürekli tazelemek
ve geliştirmek yönünde gayret göstermediği takdirde mevcut durumunu
da koruyamaz. Maneviyatı hızla eksilmeye, imani duyarlılığı, aklı
azalmaya başlar.
Kimileri için rahatlık ortamı, zorluk ortamına göre daha büyük
bir imtihan vesilesidir. Zorluk ve çile zamanında akıl ve şuur açıldığı
için Allah'la olan manevi bağlantıyı korumak bazılarına göre daha
kolaydır. Ancak önemli olan bu bağlantıyı her türlü şartta korumaktır.
Allah yolunda, birçok güçlükleri aşmış, zorlu imtihanları atlatmış
bir kimse bile, tefekkürünü, imandan kaynaklanan şevkini, heyecanını
canlı tutmalı, gerçek amacını hatırdan çıkarmamalıdır. Aksi takdirde
kişinin kalbi katılaşır, vicdanı duyarsız hale gelir, dolayısıyla
içinde bulunduğu felaketin şuuruna varamaz, öğüt alamaz bir duruma
gelir. Allah'ın dilemesi dışında, dönüşü olmayan bir yola girer.
Körleşen kalbi artık ahireti göremediği için, bu geçici dünyaya
yönelir. Dünya ve dünyanın geçici süsleri, sahte çekicilikleri ona
Allah'tan, resulünden ve Allah yolunda mücadele etmekten daha sevimli
gelmeye başlar. Allah böyle bir tehlikeye karşı müminleri Kuran'da
şöyle uyarmıştır:
De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz,
eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden
korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan,
O'nun resulünden ve O'nun yolunda cehd etmekten (çaba harcamaktan)
daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun.
Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 24)
Mümin, fark etmeden dünya hayatına meyletme tehlikesine karşı son
derece uyanık olmalıdır. Müminin, bu kadar uç noktalara varmasa
da, zaman zaman gaflete kapılarak, Allah'ın rızasının olduğu bir
işi terk edip nefsinin istekleri doğrultusunda birtakım dünyevi
yararlara tamah etmesi yakışık almayan bir durumdur. Bu tür hareketlerin
sürekliliğinde her zaman küfre, münafıklığa açılan bir kapı vardır.
Şuurları kapanarak dünyevi bir menfaati Allah'ın resulüne tercih
ederek, onu ayakta bırakıp gidenlerin durumu da böyledir:
Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a
teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman,
(hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın
katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah,
rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cuma Suresi, 11)
İçinde sürekli Allah korkusu, kıyamet ve cehennem korkusu bulunan
ihlaslı müminler ise dünyanın aldatıcılığına kendilerini kaptırmazlar.
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları
Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten
'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba
uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur
Suresi, 37)

|