|

Münafık Neden İbadet Eder,
Neden Müminlerle Birlikte Olur?
Münafıklar sana geldikleri zaman: "Biz gerçekten
şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah'ın elçisisin" dediler.
Allah da bilir ki sen elbette O'nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların
yalan söylediklerine şahidlik eder. (Münafikun Suresi, 1)
Münafıkların şeytanla ortak özellik gösterdikleri 'esrarengiz isyan'
konusunu önceki bölümde inceledik. Ayrıca münafıkların -dinsizlerden
biraz daha farklı olarak- Allah'ın varlığını bilen ama O'nun emirlerine
uymayan, üstelik bunu yaparken de kendilerini deşifre etmeyen ve
inananlardan gerçek karakterlerini saklayıp, onlara kendilerini
dindar olarak tanıtan 'garip' mantıklı kişiler olduklarını gördük.
Bu noktada şu soru akla gelmektedir. Gerçekte imanı kalplerinde
yaşamadıkları halde neden iman etmiş gibi görünürler?
Çünkü münafıkların konumu diğer inkarcılardan farklıdır. Münafık
Kuran'da anlatılanları yeterli derecede anlamıştır. Allah'a kulluk
vazifesini yerine getirmek için, ayetlere tam olarak uyması gerektiğini
öğrenmiştir. Bunu da kendi diliyle tasdik eder. Ancak kalbindeki,
dilindekiyle bir değildir. Kalbinde inançsızlığı, isyanı, fıskı
barındırdığı halde, dilinde Allah'ın adını taşıması münafıklığının
en büyük göstergesidir.
Aslında inançlı bir insanın münafıkların bu karanlık ruh halini
tam olarak kavraması pek mümkün değildir. Çünkü Allah korkusu olan
bir insanın, söyledikleriyle yaptıkları her zaman birdir. Dolayısıyla
münafıkların ikiyüzlülükleri, sahtekarlıkları inananları ancak şaşırtır.
Fakat yine de Kuran'da müminlere bildirildiği kadarıyla münafıkların
bu ruh halleri ile ilgili bazı sebepler sayılabilir.
1) Maddi menfaat sağlamak isterler
Münafığın müminlere dost görünmesinin en büyük nedenlerinden biri,
kendisine maddi çıkar sağlama arzusudur. Müminler Allah'ın kendilerine
verdiği lütuf sayesinde manevi olduğu gibi, maddi bir güç ve iktidara
da sahiptirler. Bunun örneği tarihte çok görülmüştür. Kuran'daki
birçok ayette Hz. Süleyman'ın, Hz. Muhammed (sav)'in, Hz. Davut'un,
Hz. Zülkarneyn'in ve daha pek çok elçinin sahip oldukları maddi
güç ve iktidardan bahsedilmektedir. Örneğin Hz. Süleyman'la ilgili
olarak bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz
büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı.
'Ey Davut ailesi, şükrederek çalışın' kullarımdan şükredenler azdır.
(Sebe Suresi, 13)
Hz. Süleyman'ın sahip olduğu kaleler, heykeller, büyük çanaklar
ve kazanlar, hiç şüphesiz dönemin ihtişamını ve zenginliğini ifade
etmektedir. Bir başka ayette de Hz. Süleyman'ın, ileri bir teknoloji
kullanılarak zemini saydamlaştırılmış bir köşke sahip olduğundan
ve büyük bir mülkün sahibi olan Sebe Melikesi Belkıs'ın bu köşkten
son derece etkilendiğinden şöyle bahsedilmektedir:
Ona : 'Köşke gir' denildi. Onu görünce derin bir
su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman) Dedi ki:
'Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir.
(Neml Suresi, 44)
Kehf Suresi'nde ise, ilim ve iktidar sahibi bir mümin olan Hz.
Zülkarneyn'in sahip olduğu güç şöyle anlatılmaktadır:
Gerçekten, biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar
verdik ve ona herşeyden bir yol (sebep) verdik. (Kehf Suresi, 84)
Nisa Suresi'ndeki başka bir ayette de, Kuran'da güzel ahlakıyla
çok övülen Hz. İbrahim'in ve ailesinin büyük bir mülkün sahibi olduklarından
bahsedilmektedir. Bunlardan başka, Allah'ın iman edenlere, onları
daha önce 'ayak basmadıkları' yerlere varisçi kılacağına dair vaadi
vardır. Bunun şartı şu ayette bildirilir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde
bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl
'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar
sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine
yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe
çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir
şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra küfre saparsa, işte onlar
fasık olanlardır. (Nur Suresi, 55)
Allah vaadini her zaman gerçekleştirmiştir. Kuran'da şöyle buyrulmaktadır:
Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz.
İşte bu makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır.)
(Peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna
uğrayıp yok oldu gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)
Allah'ın müminleri her zaman desteklemesi münafıklara müminlerle
birlikte olduklarında bir menfaat sağlayabileceklerini düşündürtür.
İşte bu nedenle -dinle gerçek anlamda alakaları olmadığı halde-
müminlerle olmak hoşlarına gider.
Fakat müminler, sahip oldukları mal ve mülk zenginliğini, münafığın
yapmak istediği gibi, asla kendi çıkarları doğrultusunda harcamazlar.
Zira onlar bütün malın ve mülkün Allah'ın olduğunu ve ancak O'nun
yolunda harcanması gerektiğini bilirler. Bunu er geç fark eden münafık,
müminlerin zenginliğinden kendine bir pay elde edemeyeceğini iyice
kavradığında, onlardan ayrılma kararını almıştır bile...
Ayrıca zenginlik sahibi olan müminlerin ticari imkanları da çok
geniştir. Bu imkanları da münafıkları derinden etkiler. Hatta birçok
münafık, bazı ibadetleri (namaz, oruç, zekat gibi) yalnızca Müslümanlar
arasında güvenilir bilinmek ve bu sayede onlar arasında geniş ticaret
imkanı bulabilmek için uygular. Allah Kuran'da münafıkların ticaret
konusundaki hırslarına ve bunun, onların en önem verdikleri konuların
başında geldiğine şöyle dikkat çeker:
Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a
teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman,
(hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: 'Allah'ın
katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır.' (Cuma
Suresi, 11)
Elbette ki, bu riyakar davranışlarda bulunan münafıklar umduklarını
bulamayacaklar, dünyada kazandıkları zararın yanı sıra, ahirette
de hüsrana uğrayacaklardır.
2) Çevrelerini ve prestijlerini artırmak isterler
Ahlakları, kültürleri ve saygınlıkları dolayısıyla müminlerin çevresi
geniştir. Aynı zamanda yaşadıkları toplumun ileri gelenlerine din
ahlakını anlattıkları için onlarla yakın bağlantıları da vardır.
Bunun yanında mücadele ettikleri belli bir zümre hariç, halkın arasında
da destekleyicileri bulunur. Ve bu destek, inananların yeryüzü üzerindeki
gücü ve hakimiyeti arttıkça çoğalır. Gittikçe artan destekle birlikte
içinde yaşadıkları toplumda saygınlıkları, diğer insanlardan çok
farklı bir 'kaliteye' sahip oldukları, çok üstün bir ahlakı yaşadıkları
da açıkça anlaşılmaya başlar.
Müslümanlar güzel ahlakları ve görülmemiş kararlılıkları dolayısıyla
haklı bir şöhrete de sahiptirler. Örneğin Kuran'da Hz. İbrahim'in
kararlılığı ile genç yaşında halk arasında yayılan haklı ünü ve
tanınmışlığı ayette şöyle bildirilir:
"Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline
doladığını işittik" dediler. (Enbiya Suresi, 60)
Yine başka ayetlerde Allah'ın elçileri için şu şekilde buyrulmaktadır:
Ve derlerdi ki: "Biz, ünlenmiş bir şair için ilahlarımızı
terk mi edeceğiz?" (Saffat Suresi, 36)
Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi? (İnşirah
Suresi, 4)
İşte tüm bu şan, şöhret ve tanınmışlıktan etkilenen zayıf karakterli
münafıklar, müminlerle birlikte olarak bir şahsiyet kazanmaya çalışırlar.
Onlarla beraber olurlarsa kendilerinin de çevrelerinde onlar kadar
etkileyici ve şahsiyetli tanınacaklarını düşünürler.
Ancak elbette Allah onlara, inananlarla birlikte oldukları süre
içinde çıkardıkları fitne ve bozgunculuk sebebiyle, umdukları şanı
değil, hak ettikleri aşağılanmayı tattırır.

|