|

Münafıkların
Özellikleri
Ki (bunlar) Allah'ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan
sonra bozarlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği
şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar,
işte bunlardır. (Bakara Suresi, 27)
Münafığın kelime anlamı 'karışıklık ve bozgunculuk çıkaran'dır.
İçinde bulundukları mümin topluluğun arasına giriş sebepleri de,
asıl olarak budur. Yaptıklarında kararlıdırlar. Her fırsatta müminlerin
düzenine karşı bir hareket yapmayı adeta görev edinmişlerdir. Mümin
olmadıkları halde kendilerini mümin gibi göstermeye ve bu sayede
onların imkanlarından faydalanmaya çalışan münafıklar, başlarına
bir zorluk veya sıkıntı geldiğinde hemen onlardan ayrılır ve karşı
cepheye geçerler; gerçek karakterleri ancak zor zamanlarda ortaya
çıkar. Bu durum, müminlerin yanında, menfaatleri doğrultusunda kaldıklarının
açık bir göstergesidir. Bu karakterin Kuran ayetleri ile tanıtılmış
yüzlerce özelliği vardır. Yalnız münafık karakterini tanımak için,
öncelikle Allah'a olan inançlarını bilmek gerekmektedir.
ALLAH'A VE AHİRETE İNANÇLARI YÜZEYSELDİR
Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın her insan, Allah'a iman etmekle,
O'nu tek olarak ilah edinmekle ve O'na ibadet etmekle yükümlüdür.
Bundan dolayı da, Allah'ın sözü olan Kuran'a ihtiyacı vardır.
Ancak kendisine henüz hiçbir ilim gelmemiş yani Kuran'a hiç davet
edilmemiş kişinin yükümlülüğü ile Kuran'ı yaşaması için teklifte
bulunulmuş, onun inceliklerini anlamış olan kişinin üzerindeki yükümlülük
elbette ki bir değildir. İkinci grup, Allah'a karşı ibadetlerini
yerine getirmekle 'tam anlamıyla' sorumludur. Münafık, Allah'a inandığını
ve Kuran'ı kabul ettiğini söylemekle bu büyük sorumluluğun altına
girmiştir. Öncelikle, Allah için yaşaması gerektiğini öğrenmiştir.
Müminlerin arasında kaldığı süre içinde sürekli olarak Allah'ın
ve Kuran ayetlerinin anıldığına şahit olmakta, ayrıca elçiyi de
tanımaktadır. Fakat herşeye rağmen yüz çevirmektedir. Allah, bu
davranışta bulunanlara şu şekilde hitap etmektedir:
Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi
içinizdeyken nasıl oluyor da inkar ediyorsunuz?... (Al-i İmran Suresi,
101)
Yukarıdaki ayet münafıkların Allah'ın ayetlerine karşı olan bakış
açılarını ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Zira Kuran'ı
okumak ve dinlemek müminin imanını arttırır. Elçiyle aynı ortamı
paylaşan münafığın da "inanıyorum" dediği ayetleri işittiğinde,
normal şartlarda imanının artması ve kalbinin yumuşaması gerekir.
Fakat o imanını artırmak değil, dünya hayatından kar ve çıkar elde
etmek peşindedir. Bu nedenle de, işte bu mucize gerçekleşir; Kuran
ayetlerini sürekli dinliyor ve uygulama yöntemleri kendisine sürekli
gösteriliyor olsa da, kalbindeki hastalık bir türlü şifa bulmaz.
Unutulmamalıdır ki sadece Allah'ı razı etmek için yapılan şeyler
birer kıstas olabilir ve cenneti hak etmeye vesiledirler. Oysa münafığın
en belirgin özelliklerinden biri, "bir şekilde" iman ediyor gözükse
bile, Allah'ı razı etme konusunda gösterdiği gevşek tavırlardır.
Nitekim bu zayıflık ve gevşeklik, karşısına çıkan en ufak bir zorlukta
kendini hemen gösterir. Allah şöyle buyurmaktadır:
... Fakat iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği
zaman, şayet Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için
daha hayırlı olurdu. (Muhammed Suresi, 21)
Görülüyor ki, münafık zor bir zamanda daha önce verdiği sözleri
unutur ve sadakatsiz bir tavır ortaya koyar. Her an alabora olup
dağılmaya, göstermelik inancını kaybetmeye müsait bir yapısı vardır.
Bu da, Allah'a gerçek anlamda iman etmemesi, "inanıyorum" dese de
aslında ahirete kesin bir bilgiyle inanmaması nedeniyledir.
Hz. Muhammed (sav)'in komutasındaki müminler inkarcılara karşı
savaşırlarken, aralarından bir grup, düşman karşısında imanlarını
yitirmişler, Allah ve Peygamberimiz (sav) hakkında zanlarda bulunmaya
başlamışlardır; böylece gerçek yüzlerini göstermişlerdir:
İşte orada, iman edenler, sınanmış ve şiddetli
bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratılmışlardı. Hani, münafık olanlar
ve kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Allah ve Resulü, bize boş bir
aldanıştan başka bir şey vadetmedi' diyorlardı. (Ahzab Suresi, 11-12)
Mümin olanlar ise münafıkların gösterdiği zaafın tam tersine daha
da güçlenmişlerdir:
Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman
ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: 'Bu, Allah'ın ve Resûlü'nün
bize vadettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir.' Ve (bu,)
yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı. (Ahzap
Suresi, 22)
İMANLARINDAN SONRA İNKARA SAPARLAR
Allah'a and içiyorlar ki (o inkar sözünü) söylemediler.
Oysa andolsun, onlar inkar sözünü söylemişlerdir ve İslamlıklarından
sonra inkara sapmışlardır ve erişemedikleri birşeye yeltenmişlerdir...
(Tevbe Suresi, 74)
Münafıklar kendi aralarında çeşit çeşit olabilmektedir. Örneğin
kimi, mümin topluluğunun içine yalnızca kendisine maddi çıkar sağlamak
için girerken, kimi de -sırf onlara olan kininden- aralarına gelip,
aleyhte planlar uygulama niyetindedir. Bunların yanında, iman ederek
müminlerin aralarına katılan, ancak sonradan kalpleri katılaşarak
imanlarını yitiren ve onlardan ayrılan münafıklar da var olabilmektedir.
Bu tarz kişiler iman ettikten sonra niyetlerini bozmuşlar ve inkara
sapmışlardır. Oysa onlar, daha önce Allah'a ve müminlere bağlılık
sözü vermişler, imanlarında kararlı olacaklarına dair vaatte bulunmuşlardır.
Bu ikiyüzlü davranışları Kuran'da şöyle ifade edilmektedir:
Ki (bunlar) Allah'ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan
sonra bozarlar... (Bakara Suresi, 27)
MÜMİN TOPLULUĞUNUN İÇİNDEN ÇIKARLAR
Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin
içinizden birlikte davranan bir topluluktur... (Nur Suresi, 11)
Peki münafıklar mümin topluluğunun içine nasıl girebilmektedirler?
Bu sorunun cevabı Kuran'da gizlidir.
Münafık kendini mümin olarak tanıtma konusunda oldukça yeteneklidir.
Mümin gibi namaz kılarak, Allah'ı anarak kendini -bir süre de olsa-
gizleyebilir. Kendini gizleyebilmesinin bir başka nedeni de, müminlerin
hüsn-ü zanla, yani iyi gözle bakmaları, onları olumlu değerlendirmeleridir.
Aralarına "ben müminim" diyerek gelen bir kişiye samimi mümin gözüyle
bakmaları da, tamamen güzel ahlaklarından ve Allah'ı razı etme çabalarından
kaynaklanmaktadır. Nitekim çoğunlukla, başından itibaren kişinin
niyetinin çarpık olduğu farkedilse bile, "belki zamanla iman edip
düzelir" düşüncesiyle müminlerin arasında bulunmasına izin verilir.
Kitabın bu bölümünde ele alınacak olan münafıkların genel özelliklerini,
bu açıklamalar doğrultusunda incelemekte fayda vardır.
KARAKTERLERİ VE RUH HALLERİ
FİTNECİ KARAKTERLERİ VARDIR
Kendilerine: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde:
'Biz sadece ıslah edicileriz' derler. Bilin ki; gerçekten, asıl
fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değillerdir. (Bakara Suresi,
11-12)
Mümin sahip olduğu Allah korkusu sebebiyle, vaktini kesintisiz
olarak hayır ve güzellik düşünerek geçirir. Din gününde her türlü
amelinden ve düşünüp, aklından geçirdiklerinden dahi sorguya çekileceğini
bildiği için, sürekli hayra yönelir.
Münafık ise hesap vereceği gerçeğinden sürekli tereddüt içinde
olduğu için, aklını hayır için kullanmaz. Bütün uğraşları fesat
üzerinedir. Daima bozgunculuk çıkarmak ve müminlere sıkıntı vermek
ister.
İçinde barındırdığı fitneci karakter ortaya çıktığında ise bunu
yine inkar etmeye ve Allah'ın elçisini yalan sözleriyle aldatmaya
çalışır; ama elbette başarı sağlayamaz. Çünkü Allah onların söyleyecekleri
sözleri de müminlere önceden bildirmiştir:
Onlardan bir kısmı: 'Bana izin ver ve beni fitneye
katma' der. Haberin olsun onlar fitnenin (ta) içine düşmüşlerdir...
(Tevbe Suresi, 49)
Münafıkların tamamında fitneci bir karakter vardır. Gizli ve sinsice
yollarla ya da açık açık fitne çıkarmaya çalışırlar. Fitnenin anlamı,
daha önce de belirttiğimiz gibi, mümin topluluğunun içinde bozgunculuk
ve karışıklık yaratmaktır. Münafıklar, bu kelimenin tam karşılığını
içlerinde barındıran ve dışlarına yansıtan insanlardır. Ruhları
iyiye ve güzelliğe değil, fitneye ve nifaka açıktır.
Kuran incelendiğinde, münafıkların tarih boyunca her dönemde fitne
çıkarttıkları anlaşılmaktadır. Genel özelliklerine Kuran'da çeşitli
örneklerle dikkat çekilmektedir. Örneğin 'fitneci' karakter gösteren
insanlar, aslında hiçbir zaman farklı birşey yapmamışlardır ve izledikleri
yöntemler de her zaman birbirinin aynı olmuştur.
Kuran'da fitneci karakterine verilen bir başka örnek de Hz. Musa'nın
kavmindeki münafıkların öncüsü olan Samiri'dir. Hz. Musa'nın yokluğunu
fırsat bilen Samiri, kavmin içinde fitne çıkarmış, birçoğunun haktan
sapmasına neden olmuştur.
KUVVETİ VE ONURU İNKARCILARDA
ARARLAR
... 'Kuvvet ve onuru (izzeti)' onların yanında
mı arıyorlar? şüphesiz 'bütün kuvvet ve onur' Allah'ındır. (Nisa
Suresi, 139)
Münafıkların bütün değer yargıları sapkın olduğu için, inkarcılara
olan bakış açıları da tamamiyle bozuktur. Allah'a inanmayan, din
ahlakını yaşamayan ve yaşanmaması için mücadele eden bu insanlara
karşı sevgi beslerler. Çünkü inkarcılardan bazı çıkarlar sağlayabilmektedirler
ve bundan dolayı onların kıstaslarını önemli saymaktadırlar. Onlar
tarafından yüceltilmek, onların değer yargılarına göre üstün konumda
olmak, kendileri için en önemli ayrıcalıklardan biridir. Kuvvet
ve onurun yalnızca Allah katında olduğunu kavrayamazlar. İnkarcıların
kalabalık bir topluluk olması, onları aldatır. Bu nedenle inkarcıları
daha güçlü ve daha üstün sanırlar.
Ancak münafıkların bilmedikleri, daha doğrusu kavrayamadıkları
bir gerçek daha vardır; o da, Allah'ın daima müminlerin koruyucusu
ve destekleyicisi olduğudur. Allah inkarcılarla olan mücadelelerinde,
müminleri her zaman desteklemiş, onları galip kılmıştır. Nisa suresinde
bu gerçek "Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde
kesinlikle yol vermez" (Nisa Suresi, 141) şeklinde bildirilmiştir.
İNKARCILARI DOST EDİNİRLER
Onlardan çoğunun inkara sapanlarla dostluklar kurduklarını
görürsün... (Maide Suresi, 80)
Allah müminleri, inkarcıları dost edinmekten men etmiştir. Bunun
nedeni de açıktır; inkarcılar, Allah'a inanmamakla, O'na yönelmemekle,
O'nun ayetlerinden yüz çevirmekle, dost edinilmeyecek bir karaktere
sahip olduklarını ispatlamaktadırlar. Ahireti tamamen unutmuşlardır.
Şeytani bir içgüdüyle karşılarındakilere de dünyayı sevdirmeye çalışırlar.
Onların bu yönlerini çok iyi bilen müminler, inkarcılardan uzak
durur, onları asla dost ve sırdaş edinmezler.
Münafıklar ise inkarcıları dost bilip, Allah'a inanan, hayatlarını
O'nun rızası için çalışarak geçiren, son derece samimi ve temiz
insanları düşman edinirler. Ayette "Onlar
müminleri bırakıp kafirleri dost edinirler..." (Nisa Suresi, 139)
denmektedir. Bunun nedeni, münafıkların inkarcılarla temelde
aynı özellikleri taşıyor olmalarıdır. Her iki grup da Allah'ı inkar
ederek ahireti unutmakta ve çevrelerindeki insanları da bu doğrultuda
yönlendirmeye çalışmaktadır. Daha önce açıkladığımız gibi her iki
grup da 'şeytanın fırkasıdır ve ona hizmet etmektedirler.
GÜVENİLMEZ İNSANLARDIR
Buraya kadar anlatılmış olan bütün özelliklerinden anlaşıldığı
gibi, münafıklar son derece güvenilmez insanlardır. Müminlerin arasındadırlar,
ama onlara düşmandırlar. Üstelik bu düşmanlıklarını içlerinde gizlemektedirler.
Sahtekarca davranışlarının bir belirtisi olarak içlerinde gizledikleri
bu düşmanlık, onların sinsiliğinin ve vefasızlığının açık bir göstergesidir.
Dolayısıyla güvenilirliğe dair en ufak bir alamet dahi göstermezler
ve verdikleri sözlere asla sadık kalmazlar. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Bunlar, içlerinden anlaşma yaptığın kimselerdir
ki, sonra her defasında ahidlerini bozarlar. Onlar sakınmazlar.
(Enfal Suresi, 56)
Daha önce belirttiğimiz gibi 'fitne' ve 'fesat' çıkarmaya olan
düşkünlükleri onların güvenilmezliklerini tasdiklemektedir. Herhangi
bir zorluk, sıkıntı anında bu kişilerin sözlerine itimat ederek
hareket etmek müminler için mümkün değildir. Aksine böyle dönemlerde
müminlerin en çok dikkat etmesi gereken, içten içe sinsice bir faaliyet
yürüten bu insanlardan Müslümanları korumaktır. Güvenilmezlikleri
genellikle zorluk anlarında daha da belirginleşen münafıklar hakkında
Kuran ayetlerinde onların gerçek karakterleri müminlere haber verilmekte
ve müminler dikkatli olmaya çağırılmaktadır.
Onlar (hiç) bir mümine karşı ne akrabalık bağlarını,
ne de sözleşme hükümlerini gözetip tanırlar... (Tevbe Suresi, 10)
YALAN SÖYLERLER
Münafıklar yalanı alışkanlık haline getirmişlerdir. Hiç düşünmeden
hesapsızca yalan söylerler. Oysa Allah insanları yalan söz söylemekten
sakındırmakta, onları yalana karşı uyarmaktadır:
... Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan
kaçının, yalan söz söylemekten de kaçının. (Hac Suresi, 30)
Münafıklar ise Kuran'da, "... Allah onların
şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir" (Tevbe Suresi,
107) ayetiyle bildirildiği gibi sürekli olarak yalan söylemektedirler.
Yalan, samimiyetsizliklerinin açık bir belirtisidir. Ayrıca sürekli
yalan söylemeleri kendi ruh halleri açısından çok doğaldır. Çünkü
kalplerinde hiç yaşamadıkları bir sistemin içerisinde hayatlarını
sürdürmektedirler. Mümin gibi davranmak, içinde yaşadıkları topluluğa
karşı durup dinlenmeksizin rol yapmalarına neden olmakta, 'bir mümin
gibi' yaşadıklarını, doğru olmasa da kanıtlamaları gerekmektedir.
Bu durum ise kendilerini, gerçekte hissetmedikleri, yani kalplerinde
olmayan şeyleri, ağızları ile söylemelerine mecbur kılmaktadır.
Onların bu durumları Kuran'da şöyle haber verilir:
... Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı...
(Al-i İmran Suresi, 167)
Nitekim münafıkların en bilinen yalan örneği, mümin olmadıkları
halde "müminim" demeleridir. Çıkarları uğruna kolayca yalan söylerler
ve karşılarındakileri aldatmaya çalışırlar. Yalanlarını söylerken
de, Allah'ın adını zikrederek, O'nu şahit getirmeye kalkışırlar.
Bu kişilerle ilgili olarak bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin
sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahit
getirir; oysa o azılı bir düşmandır. (Bakara Suresi, 204)
Kalplerinde iman olmadığı halde mümin oldukları yalanını sürdürmeleri
dışında da çıkar sağlamak için çok çeşitli yalanlara başvururlar.
Bu yalanlarını gerek müminlere, gerekse inkar eden dostlarına rahatlıkla
söylerler. Bir söz söylerken onlar için önemli olan, insanları hoşnut
ederek çıkarlarını en fazla sağlayabilmektir. İnsanlara yaranmak
maksadıyla söyledikleri bazı yalanlara ayetlerde şöyle dikkat çekilmiştir:
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı,
onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer
güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye
sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar.
Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi,
42)
Münafıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden
inkar eden kardeşlerine derler ki: "Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan)
çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve
size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. "Eğer size
karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz." Oysa Allah, şahidlik
etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar. (Haşr Suresi, 11)
BİRBİRİNİ TUTMAYAN SÖZLER SÖYLERLER
Siz, gerçekten birbirini tutmaz bir söz (çelişkili
ve aykırı görüşler) içindesiniz. (Zariyat Suresi, 8)
Yukarıdaki ayette de bildirildiği gibi münafıkların konuşmaları
çelişkilerle doludur. Zira sık sık yalan söyledikleri için sözleri
çoğunlukla birbirini tutmaz. Müminlerinki gibi bir akla sahip olmadıkları
ve yalnızca zekalarını kullanarak konuştukları için sözlerinin çelişki
dolu olması çok normaldir. Çünkü Kuran'da 'akledemeyen' bir kavim
olarak bahsedilen münafıklar, akılsız olmaları nedeniyle incelikleri
kavrayamayan, olaylardaki detayları göremeyen bir yapıya sahiptirler.
Üstelik akledemedikleri için 'birbirini tutmaz sözlerle' ne kadar
küçük duruma düştüklerinin farkına da varamazlar. Oysa kendileri
hariç herkes birbirini tutmayan konuşmalar yaptıklarının farkındadır.
TEVEKKÜLSÜZDÜRLER
İmanın en önemli alametlerinden biri, kişinin Allah'a duyduğu güven
ve teslimiyettir. Kuran'da "tevekkül" olarak adlandırılan bu özellik
gerçekten iman edenlerle, gerçek anlamda iman etmeyenler arasındaki
en belirgin farklardan biridir. Allah'a gerçekten iman eden kişi,
karşısına çıkan her olayın, kendisi için mutlaka hayır olduğunu
bilir ve tevekküllü davranır. Allah Kuran'da müminlerin bu özelliklerine
şöyle dikkat çekmiştir:
Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.
(Nahl Suresi, 42)
Münafık ise başına gelen olaylara karşı tevekküllü değildir. O
herşeyin kendi aleyhinde gelişeceğine inanır. Her an başına bir
kötülük gelebileceği endişesi içinde yaşar. Bunun ardındaki ana
neden, Allah'tan uzak yaşamasının bir sonucu olarak, dünyaya ait
korkulara ve kaygılara kapılmasıdır.
Buna en önemli delil, kendilerince hiç hesapta olmayan zorluk zamanlarıdır.
Kuran'da, mücadele dönemleri bunun için açıklayıcı bir delil kılınmıştır.
Peygamberimiz (sav)'in zamanında münafıklar, savaş anı geldiğinde,
Allah'a tevekkül etmemişler ve ölüm baygınlığı geçirircesine bir
korkuya kapılmışlardı.
... Şayet korku gelecek olsa, ölümden dolayı üstüne
baygınlık çökmüş kimseler gibi gözleri dönerek sana bakmakta olduklarını
görürsün... (Ahzap Suresi, 19)
Hani onlar size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan
gelmişlerdi; gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı...
(Ahzap Suresi, 10)
Allah, Kuran'da, savaş sırasında münafıkların kapıldıkları korku
durumunu bir başka ayette şöyle vurgulamaktadır:
Eğer onlar bir sığınak ya da (kalacak) mağaralar
veya girebilecekleri bir yer bulsalardı, hızla oraya yönelip koşarlardı.
(Tevbe Suresi, 57)
HEMEN UMUTSUZLUĞA DÜŞERLER
Müminlerin en üstün özelliklerinden biri, kendilerine isabet eden
bir zorluk veya sıkıntı karşısında asla umutsuzluğa kapılmamaları,
sabırlı ve tevekküllü davranıp olayları hayra yormalarıdır. Nitekim
müminler çok önemli bir gerçeği kavramışlardır. Bu, Allah'ın herşeyin,
her olayın, her anın yaratıcısı olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla başlarına
gelen olay, mutlaka Allah'ın kontrolünde olacaktır. Bu durumda müminler,
kendilerine isabet eden güçlükleri, birer sıkıntı veya zorluk unsuru
olarak değil, hayır olarak değerlendirirler:
Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki:
'Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz. (Bakara
Suresi, 156)
Münafık müminin tam tersine, başına gelen her olayı kendi aleyhine
olarak değerlendirir. Hiçbir şekilde mutlu olmaz, olaylara hep olumsuz
gözle bakar. Kendi aleyhinde gibi görünen bir olay karşısında sabır
gösterip tevekkül etmeyi bilmez ve derhal umutsuzluğa kapılır. Zira
beklentisi Allah'tan değildir; Rabbimizin sonsuz gücünü takdir edememektedir.
Kendilerinden yardım umduğu insanlar ve dünyada elde etmeye çalıştığı
çıkarları da beklentilerini karşılamamaktadır. Dolayısıyla münafığa
hakim olan umutsuz ruh hali, yanlış beklentilerinin oldukça doğal
bir sonucudur.
Münafık, yaşamı içinde sürekli güzel gördüğü şeylerin kendisinin
olmasını ve istediği herşeyin gerçekleşmesini arzu eder. Olaylar
bu yönde geliştiği sürece de 'normal' davranır. Ancak elbette istediği
şeyler her zaman gerçekleşmez ve bu durumda da açıkça bir nankörlük
göstererek umutsuzlaşır. İşte Allah'a tam bir teslimiyetle iman
etmeyenlerin ve kalplerinde hastalık bulunanların bu özelliğine
aşağıdaki ayetle dikkat çekilmiştir:
İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan
çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır. (İsra
Suresi, 83)
KİBİRLİDİRLER
Onlara: 'Gelin Allah'ın Resulü sizin için mağfiret
(bağışlanma) dilesin" denildiği zaman başlarını yana çevirdiler.
Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını
görürsün. (Münafıkun Suresi, 5)
Kibir şeytana uymanın, alçakgönüllü ve tevazulu olmak ise imanın
getirdiği özelliklerdir. Kitabın başlarında da anlatılmış olduğu
gibi, münafık haksız yere bir kibir ve büyüklenme içindedir.
Mümin, aklıyla ve imanıyla herşeyin tek sahibinin Allah olduğunu,
kendisinin Allah'a karşı acz ve fakr içinde olan bir 'kul' olduğunu
anlamıştır ve bu nedenle de asla büyüklenmez. Ancak, iman, akıl
ve kavrayış açısından zayıf olan münafık kendini beğenir ve eksikliklerini
görmez.
Oysa, kendinden milyonlarca kat küçük bir virüse yenilen, göremediği
ve karşı koyamadığı bir mikrop yüzünden hastalanıp yatağa düşen,
yaşı ilerledikçe elleri, dizleri titreyen, doğru dürüst yürüyemeyecek
kadar aciz olan bir varlıktır insan... Elbette ki bu durum apaçık
ortadayken, tevazu esas olmalıdır. Fakat kavrayamayan ve akledemeyen
münafıklar, sanki bütün bu gerçekler kendileri için geçerli değilmiş
gibi davranıp, hiç de hakları olmadığı halde büyük bir kibir ve
büyüklenme içinde yaşarlar. Bu halleriyle de, hem Allah'ın katında,
hem de aklı selim insanların gözünde küçük düşerler. Allah böyle
kişilerin durumlarını bir ayette şöyle bildirmektedir:
... İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız)
ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azap ile
cezalandırılacaksınız. (Ahkaf Suresi, 20)
KISKANÇTIRLAR
Yoksa onlar Allah'ın kendi fazlından insanlara
verdiklerini mi kıskanıyorlar?.. (Nisa Suresi, 54)
Münafıkların bir başka şeytani özellikleri de kıskanç olmalarıdır.
Başkalarının sahip oldukları üstünlükleri kabullenemezler. İyi olan
herşeye yalnızca kendilerinin layık olduğunu düşünür, bu nedenle,
her türlü nimeti kıskanırlar. Kıskandıkları kişiler de genellikle
müminlerdir. Müminlerin sahip oldukları akıl, heybet, zenginlik,
şöhret haset ettikleri konuların başında gelir. Bu kıskançlık, içlerindeki
kinin daha da artmasına da sebep olmakta, bu yüzden müminlerin inkara
sapmasını içten arzu etmektedirler.
TARTIŞMACI VE SALDIRGANDIRLAR
... Hayır, onlar 'tartışmacı ve düşman' bir kavimdir.
(Zuhruf Suresi, 58)
İnkarcılar gibi tartışmacı olan münafıklar, güzel sözden de anlamazlar.
Onlar ancak kavgadan, tartışmadan zevk alırlar ve işlerini saldırganlıkla
halledebileceklerini zannederler. Kuran'da münafıkların bu yönleri
de şöyle haber verilmiştir:
Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran,
aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren
(gizlilik içinde söz ve haber taşıyan), hayrı engelleyip sürdüren,
saldırgan, olabildiğince günahkar, zorba, saygısız, sonra da kulağı
kesik... (Kalem Suresi, 10-13)
ÖLÇÜYÜ TAŞIRIRLAR VE SINIR TANIMAZLAR
Allah'tan korkan kişi, O'nun sınırlarını korumaya karşı derin bir
hassasiyet içerisinde olur. Allah'a karşı en ufak bir kusurda bulunmak
istemez. Münafıkların ise böyle bir titizliği yoktur. Ahiretten
yana kuşku içindedirler ve hesap vereceklerini ummadıklarından dolayı
rahatlıkla Allah'ın sınırlarını aşıp, ölçüyü taşırırlar. Din gününü
unutan kişilerin nasıl insanlar oldukları Kuran'da şöyle bildirilir:
Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, 'sınır
tanımaz, saldırgan', günahkar olandan başkası yalanlamaz. (Mutaffifin
Suresi, 11-12)
Allah'tan korkmayan, O'nun sınırlarına göre yaşamayan insanlar
her türlü günaha ve ahlaki dejenerasyona açıktırlar. Kimi insanlar
kendine göre birtakım sınırlar çizmeye kalkışsalar da, bu sınırlar
yine de hakka uygun olmaz.
Bu özelliği gösteren münafıklar da, rahatça en dejenere hayat şeklini
benimseyecek yapıdadırlar. Kulluk ettikleri şeytan onları kolaylıkla
yoldan çıkarıp, en uç noktalara doğru sürükleyebilir. Allah'ı için
için inkar halinde olduklarından, Allah'ın azabı onlar için caydırıcı
bir unsur olmaz. Haddi aşmada hiçbir sınırı olmayan bu insanların
kurdukları düzen ise, kuşkusuz Allah'ın düzeni karşısında bozulmaya,
yok olmaya mahkumdur.
NANKÖRDÜRLER
Nankör olduklarının en büyük göstergesi, aralarında bulundukları
müddet içinde kendilerine hep iyi gözle bakan, yardımcı olmak için
çaba gösteren, Allah'a imana davet eden, ahirette sonsuz azaptan
kurtulmaları için öğüt veren müminlere kin ve öfke duyarak onlara
karşı cephe almalarıdır. İnkarcılarla birlik olup müminlere karşı
tuzak kurmaya girişmeleri de, nankörlüklerinin açıkça fiiliyata
dökülüşüdür. Ancak elbette bu yaptıkları onların yanına kar olarak
kalmayacak, aksine sonsuz bir azabın ahirette karşılığını bulacak
ve içine gireceklerdir. Allah özellikle münafıklara öğüt veren,
onları Allah'ın dinine davet eden elçiye karşı yapılan nankörlüğü
kesinlikle affetmeyeceğini bildirmektedir:
Sen, onlar için ister bağışlanma dile, istersen
dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları
kesinlikle bağışlamaz. Bu, gerçekten onların Allah'a ve elçisine
(karşı) nankörlük etmeleri dolayısıyladır... (Tevbe Suresi, 80)
ÇOKLUKLA ÖVÜNÜRLER
(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi
tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi. Öyle ki (bu), mezarı ziyaretinize
(kabre gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü. (Tekasür Suresi, 1-2)
Münafıkların övünç kaynakları, sahip oldukları dünyevi değerlerdir.
Bu değerlerle (güzellik, maddi zenginlik) övünüp insanlara gösteriş
yaparlar.
Övünç duydukları bir nokta da, inkarcıların sayılarının müminlerden
daha çok olmasıdır. Akılsızlıklarından dolayı, bununla ilgili kavrayamadıkları
bir gerçek ise, Allah'ın bunu Kuran'da zaten bildirmiş olduğu ve
bunun müminlerin aleyhine değil, lehine olduğudur. Zaten aklın gerekleri
ile hareket eden küçük bir topluluğun, akılsızca davranan kalabalık
bir topluluğa mücadelede her zaman üstün geleceği ve onlardan çok
daha avantajlı olacağı herkesçe bilinen bir gerçektir.
NİMET VERİLİNCE ŞIMARIP SEVİNİRLER
Kendilerini çok beğenen, her zaman en üstün ve en akıllı olduklarına
inanan münafıklar, kendilerine nimet verildiğinde "nihayet değerlerinin
anlaşıldığı" zannına kapılarak daha da şımarırlar. Örneğin, müminler
onlara öğüt verdiği, hatalarını eleştirdiği zaman öfkelenen ve umutsuzluğa
kapılan münafıklar, en ufak bir ilgi, saygı gördüklerinde birdenbire
büyüklenmeye, saygısız tavırlarda bulunmaya başlarlar. Veya taklidi
olarak gösterdikleri güzel bir tavır sebebiyle övülürse, aniden
kendilerini herşeyden müstağni görmeye, karşılarındaki insanları
ise küçük görmeye başladıkları hissedilir. Aynı ruh halleri maddi
olarak ellerine geçen nimetler karşısında da ortaya çıkmaktadır.
Oysa Allah onları denemek için nimetini artırmaktadır, fakat onlar
bunun farkında değildirler. Allah'ın düzenini kavrayamayan bu topluluğun
ruh hali ve sonları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında,
onların üzerlerine herşeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine
verilen şeylerle sevince kapılıp şımarınca, onları apansız yakalayıverdik.
Artık onlar umutları suya düşenler oldular. (Enam Suresi, 44)
NİMETLERİ ÜSTÜNLÜK KONUSU EDİNİRLER
Münafıkların kendilerine verilen nimetleri üstünlük konusu edindiklerine
Kuran'da tarif edilmiş klasik bir inkarcı olan Karun örneğinde rastlıyoruz.
Allah'ın deneme için çok bol servet verdiği Karun, elindeki nimetlerden
dolayı şımararak, bunları kavmine karşı üstünlük konusu edinmiştir.
Oysa servetini hak ettiğini düşünmekte, bunların Allah'tan gelen
büyük nimetler olduğunu hesaba katamamaktadır. Bu, elbette Allah'ı
takdir edememesi ve kendi acizliğinin farkında olmamasından kaynaklanmaktadır.
Karun'un durumu, aynı mantığa sahip münafıklar için Kuran'da verilmiş
önemli bir örnektir.
Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak
onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları,
birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu.
Hani kavmi ona demişti ki: 'şımararak sevinme, çünkü Allah şımararak
sevince kapılanları sevmez. (Kasas Suresi, 76)
KORKAK KARAKTERLİDİRLER
Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin
ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Ancak onlar ödleri kopan
bir topluluktur. (Tevbe Suresi, 56)
Garip, şeytani bir mantığı üzerlerinde taşıyan münafıklar aslında
hiç de dışarı yansıtmaya çalıştıkları gibi cesur bir karaktere sahip
değildirler. Savaş ve zorluk anları kalplerindeki hastalığın ortaya
çıkması açısından önemli zamanlardır. Örneğin, Peygamberimiz (sav)
döneminde savaşa çağırıldıklarında mutlaka bu çağrıya icabet edeceklerine
dair sözler veren münafıklar, savaş çıkar çıkmaz insanlara karşı
duydukları şiddetli korku sebebiyle arkalarını dönüp kaçmışlardır.
Bu da onların korkak karakterli olduklarına apaçık bir delildir:
... Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan
bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi -hatta daha da şiddetli
bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: "Rabbimiz, ne diye savaşı
üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?"
dediler.... (Nisa Suresi, 77)
FİZİKEN VE RUHEN PİSTİRLER
Münafıkların "cahiliye dini"nin mensupları olduklarından daha önce
söz etmiştik. Bu dini yaşayanlar, Allah'ın insanlar için seçip beğenmiş
olduğu yaşam şeklinden uzak bir hayat sürerler. Bu hayatın kurallarını,
şeytanın ilhamıyla belirlerler. Birbirlerini maddi kıstaslara göre
değerlendirmeleri, birbirlerini kıskanmaları ve daha yüzlerce şeytani
davranış bu dinin kaidelerini oluşturmaktadır.
Bu davranışlarının sonucunda ortaya çirkin bir cahiliye ruhu çıkar.
Sürekli kötülük tasarlayan, olayları hiçbir zaman hayra yormayan,
insanların aleyhinde faaliyet sürdüren, adeta 'şeytanın ruhunu andıran
bir ruhtur bu.
Nitekim içlerinde böylesine çirkin bir ruh hali yaşayan münafıklar
için Allah şöyle hüküm vermektedir:
Onlara geri döndüğünüzde kendilerinden vazgeçmeniz
için Allah'a and içecekler. Artık siz onlara sırt çevirin. Onlar
gerçekten pistirler. Kazanmakta olduklarının bir cezası olarak,
barınma yerleri cehennemdir. (Tevbe Suresi, 95)
Yukarıdaki ayette de belirtildiği gibi, bu kişilerin fizik anlamda
da temiz bir yapıya sahip oldukları söylenemez. Nitekim ruh ve fizik
güzellik, birbirleriyle yakından bağlantılı iki kavramdır. Kalbinde
kötülük olanın elbette ki yaşantısı da pis olacaktır. Ayrıca Allah,
kalplerindeki hastalık sebebiyle pisliklerini artırdığını da bir
ayette şöyle bildirmektedir:
Kalblerinde hastalık olanların ise, iğrençliklerine
iğrençlik (murdarlık) ekleyip arttırmış ve onlar kafir kimseler
olarak ölmüşlerdir. (Tevbe Suresi, 125)
Kalplerindeki hastalık sebebiyle ruhlarında oluşan karanlık, yüzlerinde
de kendini gösterir. Bu kişilerin yüzleri Kuran'ın benzetmesiyle
"sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş
gibidir." (Yunus Suresi, 27) Müminlere verilen 'nur' bakanlara
ferahlık verirken, münafıkların yüzlerindeki karanlık ifade özellikle
dikkat çekicidir.
CİMRİDİRLER, CİMRİLİĞİ EMREDERLER5rler, cimriliği
emrederler
Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır;
kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar...
(Tevbe Suresi, 67)
İnfak etmek, Kuran'da emredilen, Allah'ı razı edecek ibadetlerden
biridir. Allah birçok ayetle infak etmenin önemini vurgulamakta
ve buna özellikle, infak eden kişinin kendisinin buna ihtiyacının
olduğunu bildirmektedir. Zira infak eden kişi, ahiretteki derecesini,
cennetteki yerini artırmak için infak etmektedir. Allah, Kendi katından
nimetlerini müminlere bolca vermektedir.
Ancak bu önemli ibadetin kendileri lehine olacağını kavrayamayan
münafıklar infak etmeye asla yanaşmazlar. Zira bütün çabaları maddi
imkanlarını arttırmak olduğu için, infak ettikleri takdirde büyük
bir kayba uğrayacaklarına inanırlar. Onların amacı zaten mümin topluluğunu
dağıtmak, onları birbirlerinden ayırarak din ahlakının yaşanmasına
engel olmaktır. Böylelikle kendileri de hiçbir vicdani sıkıntıya
girmeden, hiçbir zorlukla karşılaşmadan cahiliye toplumunun bir
bireyi olarak yaşayabilecek, din ahlakından uzaklaşabileceklerdir.
Bu yüzden de ne kendileri maddi veya manevi mümin topluluğuna fayda
sağlamak isterler ne de müminlerin birbirlerine fayda vermesini
kabul edebilirler. Onlar hem kendileri cimrilik yaparlar hem de
etraflarına cimriliği tavsiye ederler.
Mümin topluluğunun hiçbir şeye muhtaç olmadığının, Allah'ın yardımının
hep onlarla beraber olduğunun şuuruna varamayan bu kişilerin, insanları
nasıl cimriliğe davet ettikleri şöyle bildirilir:
Onlar ki:"Allah ve Resulü yanında bulunanlara hiçbir
infak (harcama)da bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler" derler.
Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Ancak münafıklar
kavramıyorlar. (Münafikun Suresi, 7)
KENDİLERİNİN HOŞLANMADIKLARI ŞEYLERİ İNFAK EDERLER
... Kendinizin göz yummadan
alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz
Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır. (Bakara
Suresi, 267)
Münafıklar infakta bulunsalar da, infakta bulundukları şeyler ancak
hoşlanmadıkları şeylerden ibaret olur. Bu aynı zamanda cahiliye
dininin de bir kuralıdır... Aynı kuralı devam ettiren ve sadece
müminlere gösteriş yapmak amacıyla zaten işlerine yaramayan şeyleri
infak eden münafıklardan, harcadıkları şeyler de hiçbir şekilde
kabul edilmez. Allah Kuran'da bunun nedenini şöyle açıklamaktadır:
İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen
şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri
ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir. (Tevbe Suresi, 54)
KESKİN DİLLİDİRLER
... Korku gidince hayra karşı oldukça düşkünlük
göstererek, sizi keskin dilleriyle (eleştirip inciterek) karşılarlar.
İşte onlar iman etmemişlerdir; böylece Allah onların yaptıklarını
boşa çıkarmıştır. Bu Allah'a göre pek kolaydır. (Ahzap Suresi, 19)
Korkak ve zayıf yapılarına rağmen keskin dilleriyle müminlere saldırmaya,
onları sözleriyle incitmeye çalışırlar. Bunu yapmaya cesaret buldukları
ortam ise, ilginçtir ki, güvenliğe kavuştukları kendilerince herhangi
bir tehlike durumunun söz konusu olmadığını zannettikleri bir ortamdır.
Ayette belirtilen 'korku gidince' ifadesi bu durumu açıklamaktadır.
Bütün bu tavırlarının kaynağı şeytandır. Bilindiği gibi şeytan,
insanların doğru yollarına oturup, onlara zarar vermeye çalışır.
Münafıklar da şeytandan örnek aldıkları bu yönleriyle, müminlere
sözle zarar vermek, onları tedirgin etmek için uğraşırlar ve bunun
için her fırsatı değerlendirirler. Ancak hiçbir şekilde müminlere
zarar veremezler.
ŞÜPHE İÇİNDEDİRLER
... Çünkü onlar kuşku verici bir tereddüt içinde
idiler... (Sebe Suresi, 54)
Münafıklar kalplerinde sürekli olarak bir şüphe duyarlar. Bu şüphe,
Kuran, elçi, ahiret gibi dinin temel konularına yöneliktir.
Kalplerinde taşıdıkları hastalıktan dolayı vicdanları da bir türlü
rahat edememektedir. Bir yanda müminlerin Allah'a olan bağlılıklarına
şahit olmakta, bir yanda da kendi nefislerinin sahtekarlığını görmektedirler.
Nitekim Allah, Peygamberimiz (sav) döneminde Müslümanlardan ayrı
olarak onlara karşı bir mescid kuran münafıkların, kalplerindeki
hastalıktan kaynaklanan şüphelerinin daima sürüp gideceğinden şöyle
bahsetmektedir:
Onların kalpleri parçalanmadıkça, kurdukları bina
kalplerinde bir şüphe olarak sürüp-gidecektir... (Tevbe Suresi,
110)
İnsanlara karşı da güvensizdirler. Herkesten şüphelenir, her an
birilerinin kendilerine bir oyun oynayacağından ya da onları küçük
düşüreceğinden korkarlar. Öyle ki Allah bir ayette onlar için '...
her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar.' (Münafikun Suresi, 4)
demektedir. Bu derece endişeli bir yapılarının olması, Allah'a güvenmemeleri,
O'nu dost edinmemeleri dolayısıyladır.
ZALİMDİRLER
... Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte
onlar zalim olanlardır. (Maide Suresi, 45)
Müminlerin dünyada kazanmak istedikleri başarılardan biri, insanlar
arasında hakkı ve iyiliği yerleştirip, zulüm ve kötülüğü yeryüzünde
ortadan kaldırabilmektir. Bu idealleri, sahip oldukları güzel ahlakın
bir sonucudur. Bu zorlu göreve talip olmalarının sebebi ise Allah
korkularıdır.
Cahiliye toplumu içinde hakim olan zulmü dağıtmak ve iyiliği geçerli
kılmak için çaba gösteren müminlere karşı mücadeleye girişmek, üstelik
bunu içlerine kadar girerek, onların aralarındayken yapmaya kalkışmak,
münafıkların ne kadar zalim bir ruha sahip olduklarını açıkça ortaya
koymaktadır.
İman ettikten sonra imanlarından dönen münafıklar, zulüm dolu bir
dünyanın içine düşmekten kendilerini kurtaramazlar. Dolayısıyla,
zannettikleri gibi huzur ve güvenlik dolu bir hayat da yaşayamazlar.
Nitekim "İman edenler ve imanlarını zulümle
karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete
ermişlerdir" (Enam Suresi, 82) ayetinde de bildirildiği gibi,
huzur ve güvenlik ancak iman eden ve imanlarında kararlı davranan
müminlerin sahip olabileceği bir nimettir.
DIŞ GÖRÜNÜŞLERİ ALDATICIDIR
Sen onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini
kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) Sanki
onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler... (Münafıkun
Suresi, 4)
Münafıklar dünyada yaşadıkları süre içinde ahirette hüsrana uğrayacaklarının
bilincinde değildirler. Aksine cennete gideceklerinden emindirler.
Onları en çok yanıltan sebeplerden biri de birtakım teknik ve fiziki
değerlere sahip olmalıdır.
Örneğin bir münafık zengin ya da görünüm olarak güzel olabilir.
O, bunu kendi için bir kazanç olarak görüyor olsa da aslında bu
onun için bir imtihan sebebidir. Malına, mülküne ya da güzelliğine
aldanan münafık herşeyin yolunda gittiğini zannetmekte ve yaptığı
fesada rahatça devam etmektedir. Oysa o farkında değilken yaptığı
herşeyin hesabı tutulmaktadır ve bütün kötülükleri cehennemde karşısına
azap olarak çıkacaktır.
Ayrıca daha önce de belirttiğimiz gibi Allah dünyada da onları
belli bir süreye kadar yaşatmakta, zamanı geldiğinde de elçiye ve
müminlere münafıkların içlerindeki karanlık ruhu göstermektedir.
Böylece onların münafıklıklarını gören Müslümanlar da onların aldatıcı
dış görünümlerine kanmayarak Allah'ın emrini yerine getirmekte ve
onlarla mücadeleye başlamaktadırlar.
YARATILMIŞLARIN EN AŞAĞILIK OLANLARIDIRLAR
... Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar,
gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.
Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar... (Araf Suresi,
179)
Allah'ın varlığını bildikleri, Kuran'ın emir ve tavsiyelerini öğrendikleri,
elçiyi ve müminleri tanıdıkları halde, bütün bunlardan yüz çevirdikleri
ve imanlarından sonra inkara saptıkları için Allah onları ayetteki
şekilde tanımlamaktadır. İmana davet edildikleri halde iman etmedikleri
ve Allah'tan gereği gibi korkmadıkları için, Allah onları hayvanlardan
daha aşağılık bir karakterde yaratmıştır ve inananlara da onların
bu durumunu haber vermiştir.
DÜŞÜNMEZLER
Cahiliye dininin en bilinen yönüdür düşünmemek... Düşünmemek yoluyla
mutlu olduklarına, zihnen sağlıklı kaldıklarına kendilerini inandırmışlardır.
Düşünürlerse, bunun kendilerine zarar vereceğini zannederler. Veya
kimi zaman da bir şey düşünmeleri gerektiğinin bilincinde bile değildirler.
Düşünmedikleri konuların başında 'ölüm' gelir. Her an ölümle burun
buruna olduklarının, Allah'ın dilediği anda canlarını alabileceğinin
farkında değildirler. Onlar binlerce yıl yaşayacakları, bu dünyanın
nimetlerini rahatça kullanacakları zannına kapılmışlardır.
Düşünmedikleri bir başka konu da ölümden sonraki hesap günü ve
ahirettir. Hiçbiri ölümden sonra diriltileceğini ve dünyadayken
yaptıklarının hesabını vereceğini, sonsuz hayatı, cennet ve cehennemi
düşünmez, daha doğrusu düşünmek istemez. Hatta çoğu zaman böyle
bir olaya ihtimal de vermez.
Düşünmeye karşı kendilerini adeta mühürlemişlerdir. Bu tutumları
onları 'akleden bir varlık' olma özelliğinden uzaklaştırır; en basit
konuları bile akledemez hale gelirler. Düşünen insan ise her zaman
doğruları arayacaktır. Nereden geldiğini, içinde bulunduğu evrenin,
kendi bedeninin nasıl oluştuğunu ve tabii ki kendisinin nereye doğru
gittiğini düşünür. Böylece Kuran'a kuvvetle sarılarak 'akleden'
insan olma özelliğini kazanır.
Fakat inkarcılar gibi münafıklar da, düşünmeyerek kendi gözleri
önünde bir 'gaflet perdesi' meydana getirirler. Düşünmeyerek dünyayı
daha rahat yaşayabileceklerini zannettikleri için, hayatlarını bomboş
geçirirler. 'Düşünmeden uzak' oldukları için de içlerindeki pisliğin,
karanlığın ve en önemlisi yalnızca kendilerini aldattıklarının farkına
varamazlar.
AKLETMEZLER
Bir insanın yalnızca insan görünümünde olması, insanlara ait bazı
özellikler taşıyor olması, onun gerçekten akıllı bir varlık olduğuna
yeterli bir delil değildir. Akıl çok farklı bir kavramdır; birtakım
özellikler sonucu ortaya çıkmaktadır. Allah Kuran'da aklın sırlarını
bildirmiş, insanları bu sırlara vakıf olmaya teşvik etmiştir. Bu
sırlardan bazıları Allah'a kayıtsız şartsız iman edilmesi, O'na
tam bir güven ve teslimiyet duyulması, Rabbimizden başka hiçbir
ilah ve yardımcı aranmaması, O'na karşı saygı dolu bir korku duyulması,
O'nun bir an bile unutulmamasıdır. Bütün bunları kavrayan ve gerçek
akla ulaşan insanlar yalnızca müminlerdir.
Münafıklar ise 'akıllı'nın taklidini yapmaya çalışırlar. Ancak
bu halleriyle, çok basit ve yüzeysel bir tavır sergilerler. Ne kadar
taklit yaparlarsa yapsınlar, gerçek akıl alametlerini hiçbir zaman
gösteremezler. Nitekim 'gerçek akıl', ancak samimi olan müminlerde
oluşmaktadır.
Münafıklar dahil tüm inkar edenler, Kuran'da 'akletmeyen' insanlar
olarak anılmaktadırlar:
... Bu şüphesiz onların,
akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi,
14)
Akledemeyen varlıklar olduklarının başka bir göstergesi de, yapılan
bütün uyarılara kapalı olmalarıdır. Kendilerine ölümün yakınlığını,
cehennemin acı azabını hatırlatan müminleri duymuyormuş gibi davranıp,
aynı yanlış tavrı göstermeye devam ederler. Allah'ın zikri kalplerinde
bir etki uyandırmaz, kendilerine hatırlatılan ayetlere duyarsız
kalırlar. Bu yüzden de Allah Kuran'da onlar için şöyle demektedir:
Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı
dönmezler. (Bakara Suresi, 18)
KAVRAYAMAZLAR
Daha önce de değindiğimiz gibi, münafıklar düşünmeyerek şuurlarını
hakkı kavramaya karşı kapatmışlar, kalplerinin üzerine adeta bile
bile kilit vurmuşlardır. Allah da onların üzerlerindeki bu kilidi
mühürlemiştir. Ayetlerde bu konudan şu şekilde bahsedilmektedir:
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin
üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır. (Bakara Suresi,
7)
... Onların kalpleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı
kavrayıp-anlamazlar. (Tevbe Suresi, 87)
Bir insan için olabilecek en büyük kayıplardan biri, aklını ve
kavrama kabiliyetini yitirmesidir. Münafıklar sahtekarlıkları ile
doğru orantılı olarak bütün akıl ve kavrayış güçlerini kaybetmişlerdir.
Güçlerini kötülük ve isyan yönünde kullandıkları için, kendilerini
yakından ilgilendiren en belirgin olayları bile kavrayamazlar. Buna
en güzel örneklerden biri, ölümün yakınlığını kavrayamamalarıdır.
İnsanın ölümlü bir varlık olduğu ve kendilerinin de eninde sonunda
bir gün öleceği çok açık bir gerçek iken onlar, hala dünyadan kendilerine
çıkar sağlama peşindedirler. Bu halleri, kavrayamadıklarının ve
akıl erdiremediklerinin en açık örneğidir. Allah bir ayetinde onları
şöyle tanıtır:
... Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olmaları
dolayısıyla, Allah onların kalplerini çevirmiştir. (Tevbe Suresi,
127)
YÜZLERİNDEN VE KONUŞMALARINDANDAN TANINIRLAR
Münafıklar fark edilmemek için büyük çaba harcarlar. Fakat bunun
yanında Allah, ayette elçisine şu şekilde hitap etmektedir:
Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz,
böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin
söyleniş tarzından da tanırsın... (Muhammed Suresi, 30)
Açıkça görülüyor ki, münafıklar -Allah'ın dilemesiyle- elçi tarafından
tanınabilmektedirler. Münafıkları ele veren ana özellikleri dengeli
bir ruha sahip olmamaları ve bunun yanı sıra yüzlerinin müminlerinki
gibi aydınlık, konuşmalarının da yine müminler gibi şuurlu ve tutarlı
olmamasıdır. Yüzleri ayetlerde bildirildiği şekilde zillet içindedir,
konuşmaları ise kalplerindeki şüpheyi ve karanlığı dışarı vurmaktadır:
Hiç şüphesiz Allah'a ve Resulü'ne karşı (onların
koydukları sınırları tanımayıp kendileri sınır koymaya kalkışmakla)
başkaldıranlar; işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır.
(Mücadele Suresi, 20)
Müminlerin yüzlerinde bir nur, samimi ve dingin bir ifade vardır.
Dışarıdan da açıkça belli olan bu özellik güvenilirliğin açık bir
göstergesini teşkil eder. Münafığın yüzündeki ifade ise kalbindeki
reddi ve inkarı dışa vurmaktadır:
Onlara karşı apaçık olan ayetlerimiz okunduğu zaman,
sen o inkar edenlerin yüzlerindeki 'red ve inkarı' tanıyabilirsin.
(Hac Suresi, 72)
MUTSUZDURLAR
Münafıklar yaptıkları kötülükler karşısında her ne kadar bir kazanç
elde etmeyi umut etseler de sıkıntı ve üzüntüden başka birşey bulamazlar.
Ellerine geçen en büyük fırsatı geri çevirmişler, bu yüzden Allah'ın
gazabını kazanmışlardır. Kötülükleri yapıp ettikten sonra hala mutlu
olmayı bekleseler de, hayatları boyunca ve en önemlisi ahirette
mutsuzluk, bereketsizlik, sıkıntı ve hüsran peşlerini bırakmayacaktır.
Allah yaptıklarına karşılık verdiği cezayı şöyle bildirmektedir:
Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler,
çok ağlasınlar. (Tevbe Suresi, 82)
Nitekim münafıklar, her ne kadar büyüklenseler, kendilerini insanlardan
üstün ve iyi konumda görseler de, aslında hayatlarını ayette belirtildiği
gibi sıkıntı içinde geçirirler. Bu Allah'ın tanınmaları için onlara
musallat ettiği bir bela çeşitidir. Dünyadaki güzelliklerden zevk
alamadıkları gibi ahiretten de umutlarını kestikleri için, mutluluğu
tadamazlar ve sürekli bir ağlama eğilimi içinde olurlar. Bu, kimi
zaman dışarıya yansıyan bir ağlama olmayabilir ancak ruhlarına hakim
olan sürekli bir sıkıntı, tatminsizlik, kendine acıma, umutsuzluk
gibi olumsuz duygulardır.
KENDİ ARALARINDA DARMADAĞINIKTIRLAR
... Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir.
Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır... (Haşr
Suresi, 14)
Yalnızca birbirlerini dost ve sırdaş edinmelerine rağmen aslında
birbirlerine de güvenmezler. Bunun nedeni, bilinçaltlarında kendilerinin
ikiyüzlü olduklarını bildikleri gibi, karşılarındaki münafığın da
ikiyüzlü olduğunu bilmeleridir. Bu yüzden birbirleriyle tam anlamıyla
yakın dost olmazlar.
Kendi aralarında birlik oldukları zannedilen münafıklar, aslında
aralarında hiçbir şekilde sıcak bir dostluk, sevgi ve kardeşlik
yaşamamaktadırlar. Zaten kalpleri de, bu tip duyguları barındıramayacak
kadar pis ve katıdır. En ufak bir zorlukta hiç çekinmeden birbirleri
aleyhinde ifadeler verebilir ve birbirlerini tuzağa düşürmeye kalkabilirler.
Kendi çıkarları için karşılarındaki herkesi rahatlıkla gözden çıkarabilirler.
ALLAH'A OLAN İMANLARI
Münafıkların en belirgin özelliklerinden biri Allah'a olan imanlarının
sadece dillerinde olmasıdır. Her münafık imanlı olduğunu, Allah'tan
korktuğunu, ahirete ve hesap gününe inandığını iddia eder. Ancak
yaşam tarzlarına, ruh hallerine bakıldığında bu iddialarında samimi
olmadıkları anlaşılır.
Bu noktada, münafıkların imani durumlarını anlayabilmek için şu
konuyu açıklığa kavuşturmak gerekir: Bir insanın Allah'a iman etmesi
ne demektir?
İnsanlar Allah'a iman etmek deyince genellikle, başlangıç olarak
herşeyi Allah'ın yarattığını ve sonra da insanı kendi 'aklına' terkettiğini
düşünürler. Halbuki Allah'a iman etmek halk arasında bilinenden
çok daha derin bir konudur. Allah'a imanın getirdiği bazı sonuçlar
vardır. Örneğin iman eden kişi, Allah'ın büyüklüğünü, sonsuz gücünü,
adaletini ve Kuran'da "İsimlerin en güzeli Allah'ındır" (Araf Suresi,
180) ayetiyle bildirilen tüm üstün sıfatlarını takdir edebilen kişidir.
Ayrıca Allah'a iman eden kişi de O'nun sonsuz gücünü kavradığı için
büyük bir Allah korkusuna sahiptir.
Ancak gerçek imanı kavramamış kişilerde yukarıda belirttiğimiz
çarpık Allah inancı hakimdir. Nitekim inkarcıların 'kendilerine
özgü' bu saçma inançları ayetlerde şöyle bildirilir:
Andolsun onlara; "Gökleri ve yeri kim yarattı?"
diye soracak olsan, tartışmasız; "Allah" diyecekler. De ki; "Hamd
Allah'ındır." Hayır, onların çoğu bilmezler. (Lokman Suresi, 25)
Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?"
diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler. De ki: "Gördünüz
mü-haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, eğer Allah bana bir
zarar dileyecek olsa, O'nun zararını kaldırabilirler mi? Ya da bana
bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini tutup-önleyebilecekler
mi" De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül
etsinler." (Zümer Suresi, 38)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi insanlar genel olarak 'gökleri
ve yeri yaratan'ın Allah olduğunu kabul etmektedirler. Fakat Allah'ı
gereği gibi takdir edememekte Allah'ın her an herşeyi hakimiyeti
altında tuttuğunu, gücünün sonsuz olduğunu kavrayamamaktadırlar.
İşte münafıklar da inkarcılardan bir grup olarak böyle bir imana
sahiptirler. Ancak onları diğer inkarcılardan ayıran yönleri kalplerinin
daha da katılaşmış olmasıdır. Zira onlar önce iman etmişler sonra
inkar etmişlerdir; bundan dolayı Allah onların kalplerini imana
kapatmıştır:
Bu, onların iman etmeleri
sonra inkar etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerini
mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar. (Münafıkun Suresi, 3)
Bu noktada ortaya çıkan, münafıkların Allah korkusunun da olmadığıdır.
Din ahlakını bilen ve müminlerle beraberken Allah'ın tüm sıfatlarını,
büyüklüğünü, gücünü bizzat zikretmiş kişiler olarak, O'nun emirlerini
yerine getirmemeleri de bu pervasızlıklarının açık bir delilidir.
Münafıklar halk arasında kullanılan bir deyimle 'tatlı su' müslümanlarıdır.
Amaçları çıkar sağlamak, fitne çıkarmak olduğu için ve en önemlisi
de Allah'tan gereği gibi korkmadıkları için en ufak bir zorlukta
çirkin yüzlerini ortaya çıkarırlar. Allah münafıkların imanının
ne derece yüzeysel olduğunu ayetleriyle müminlere haber vermiştir:
İnsanlardan öylesi vardır ki, "Allah'a iman ettik"
der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine
yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah'ın azabıymış gibi sayar;
ama Rabbinden 'bir yardım ve zafer' gelirse, andolsun: "Biz gerçekten
sizlerle birlikteydik" demektedirler. Oysa Allah, alemlerin sinelerinde
olanı daha iyi bilen değil midir? Allah muhakkak iman edenleri de
bilmekte ve muhakkak münafıkları da bilmektedir. (Ankebut Suresi,
10-11)
Münafıkların Allah'a karşı olan uzak ve pervasız tavırlarını Kuran'da
belirtilen sebepleri ve sonuçlarıyla incelemek yerinde olacaktır.
ALLAH HAKKINDA ZANLARA KAPILIRLAR
Münafıklar Allah'ın gücünü gereği gibi takdir edemedikleri için
Allah hakkında yanlış birtakım zanlara da sahiptirler. Yukarıda
belirttiğimiz gibi özellikle bir zorlukla karşılaştıklarında Allah'ı
unutur, olan bitenin O'ndan bağımsız olarak gerçekleştiğini zannederler.
Allah'a gerçekten iman eden bir insanda hiçbir şekilde görülmeyecek
bir paniğe kapılır; Allah'ın, zorluğu kendilerini denemek için verdiğini
düşünmez, hemen isyanda bulunurlar.
Nitekim Kuran'da Allah'ın elçisiyle savaşa çıktıklarında, ölüm
veya yaralanma tehlikesiyle karşılaşmış olan münafıkların, Allah
hakkında bulundukları zanlardan bahsedilmiştir:
Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan
gelmişlerdi; gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı
ve siz Allah hakkında (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada,
iman edenler, sınanmış ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratılmışlardı.
Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: " Allah
ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi" diyorlardı.
(Ahzab Suresi, 10-12)
Görüldüğü gibi münafıklar bir zorlukla karşılaştıkları anda 'çok
güçlü olduğunu iddia ettikleri' imanlarını kaybetmiş ve Allah'ın
büyüklüğünü, gücünü unutmuşlardır. Bu da imanlarında hiçbir zaman
samimi olmadıklarını ve gerçek anlamda kamil bir imana sahip olmadıklarını
açıkça göstermektedir. Zira Allah'a gönülden iman eden bir insanın,
nasıl bir ortamda bulunursa bulunsun, hangi zorlukla karşılaşırsa
karşılaşsın Allah'ın gücünü unutması, mutsuzluğa kapılması, zanlarda
bulunması gibi bir durum söz konusu olmaz. Çünkü Allah'a samimi
bir imanla bağlanmış olan insanlar bilirler ki, Allah herşeyin yaratıcısıdır
ve kullarını hayırla da şerle de imtihan etmektedir.
ALLAH'I ÇOK AZ ANARLAR
Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru
kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden
vazgeçirir. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük(ibadet)tür.
Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir. (Ankebut Suresi, 45)
Yukarıdaki ayetle de bildirildiği gibi bir mümin için en büyük
ibadetlerden biri Allah'ı anmaktır. Allah'a gerçekten iman eden
insanlar, her an O'nun verdiği nimetler içinde yaşamlarını sürdürdüklerini
bilir ve sürekli olarak O'na şükrederler. O'ndan gelecek her hayra
muhtaç olduklarını, ahirette O'na hesap vereceklerini ve yalnızca
Allah'ın dilemesiyle cennete girebileceklerini bilirler. Kalplerinde
sürekli Allah olduğu için dillerinde de O vardır. Her fırsatta Allah'ı
anar, O'nun kendilerine karşılıksız verdiği nimetleri, kainatta
yarattığı mükemmel dengeyi konuşurlar.
Münafıklar ise, kalplerinde böyle bir imanı yaşamadıkları için
gerektiği kadar Allah'ın zikrini de yapamazlar. Bunun nedeni, Allah'a
gönülden teslim olmamaları ve O'na karşı samimi bir iman taşımamalarıdır;
dolayısıyla Allah'ı anmak içlerinden gelmez. Çünkü Allah'ı anarken,
gerçekte inanmadıkları hatta uygulamakla yükümlü olup uygulamadıkları
pek çok şeyi zikretmiş olacaklardır. Bu da belki bir parça vicdanlarını
sıkacağı için, içlerinden gelmeyecektir. Eğer taklidi olarak müminler
gibi içten zikretmeye çalışırlarsa da kendilerini ele verecek ve
dinleyenlerin kalbinde samimi bir etki yaratamayacaklardır. Dolayısıyla
müminlerin arasında bulundukları dönem içinde, Allah'ı çok az ve
yüzeysel anmalarıyla dikkati çekerler. Nitekim Allah münafıkların
içindeki hastalığı ele veren bu çok önemli alameti ayetleriyle bildirmiştir:
... İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak
çok az anarlar. (Nisa Suresi, 142)
Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara
Allah'ın zikrini unutturmuştur... (Mücadele Suresi, 19)
ALLAH'A ŞİRK KOŞARLAR
Allah'tan bağımsız birtakım güçlerin olduğuna, bu güçlerin örneğin
yaratmada, kainatın yönetiminde, hüküm vermede söz sahibi olabileceklerine
inanan kişi 'şirk' koşmuş olur. Münafıkların da en önemli özelliklerinden
birisi şirk koşmalarıdır. İnsanların Allah'tan bağımsız olduğuna
inanan münafıklar, ne kadar inkar etseler de aslında açıkça şirk
koşmaktadırlar. Bu hastalıklarını ortaya çıkaran da, Allah'ın bir
ve tek olarak anılmasından hoşlanmamalarıdır. Allah'ı gereği gibi
yücelterek de anmayı başaramazlar. Bu da onları ele veren ve Kuran'da
dikkat çekilmiş özelliklerinden biridir:
Ve onların kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını
engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran'da
sadece Rabbini 'bir ve tek' (ilah olarak) andığın zaman nefretle
kaçar vaziyette gerisin geriye giderler. (İsra Suresi, 46)
Sadece Allah anıldığı zaman ahirete inanmayanların
kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında hemen sevince
kapılırlar. (Zümer Suresi, 45)
ALLAH'TAN DEĞİL İNSANLARDAN KORKARLAR
Münafıkların dillerindeki iddiaları "Ben Allah'ı çok seviyorum,
her yaptığımı O'nu razı etmek için yapıyorum"dur; ancak, bu sözleri
aslında Allah'ın emir ve tavsiyelerini yerine getirmemek için bir
kaçış yoludur...
Çünkü Allah'a samimi olarak iman eden bir kişi O'na karşı yalnız
sevgi değil aynı zamanda saygı dolu bir korku da duyar. Yani Allah'ı
en çok seven kişi, Allah'tan en çok korkan kişidir aynı zamanda.
Zira Allah'ı sevmek konunun başından beri üzerinde durduğumuz gibi
O'nu 'tüm güzel isimleriyle', sonsuz gücüyle ve gerektiğinde adaletini
tecelli ettirerek vereceği azapla tanımayı gerektirir. Allah'ın
gücünü gereği gibi takdir edemedikleri, O'nun her yaptıklarına şahit
olduğunu kavrayamadıkları için de Rabbimizden korkmazlar. Eğer bir
kişi 'Ben Allah'ı seviyorum ama O'ndan korkmuyorum' diye ortaya
çıkarsa veya fiili olarak böyle düşündüğünü hissettirecek eylemlerde
bulunursa, o kişi tam anlamıyla samimiyetsiz demektir.
Nitekim münafıkların yaşamlarına baktığımızda bu ruh halinin tüm
tavırlarına hakim olduğunu görürüz. Münafık 'Allah'tan korktuğunu'
iddia ediyordur ancak fiiliyatına baktığımızda elçiye ve müminlere
zarar vermeye çalıştığını, onların aleyhinde faaliyetler yürüttüğünü
ve onlar hakkında kendince iftiralarda bulunduğunu görürüz. Buradan
da ortaya çıkan, bu kişinin Allah'tan gerçekten korkmadığıdır. Ayrıca
yukarıda da belirttiğimiz gibi, kendi kafasından bir din anlayışı
çıkaran ve bu çarpık dinin kurallarına göre yaşamayı kendine amaç
edinen münafığın korkusu, insanların rızalarını kazanamamaktan yanadır.
Nitekim o, insanların her birinin bağımsız birer güç olduğuna inanmaktadır.
Hepsinin ayrı ayrı rızasını ve beğenisini kazanmak zorunda hisseder
kendini...
Fakat bilmediği ve kavrayamadığı önemli bir gerçek vardır ki o
da, her insanın yalnızca Allah'ın yarattığı bir "kul" olduğudur.
Her biri, Allah'ın dilemesiyle var olan ve yine dilemesiyle can
veren varlıklardır. Münafık bu gerçeği anlayamaz. Daha doğrusu anlamak
istemez. Çünkü onun dinine göre 'insanların rızasını gözetmek' vazgeçilmez
bir ibadettir. Korkuları da bu kıstasa dayanmaktadır.
İnsanlardan korkmaları ve onların rızalarını gütmeleri, zor anlarda
da kendini gösterir. Kuran'da, kendilerine karşı birleşen insan
topluluğunu görünce korkup yılgınlaşan münafıklardan bahsedilmektedir.
Önceden, savaşa mutlaka katılacaklarına dair vaadtlerde bulunan
bu kişilerin savaş emri geldiği anda insanlara karşı duydukları
korku, imanlarını alıp götürmüştür:
Kendilerine: 'Elinizi (savaştan) çekin, namazı
kılın, zekatı verin' denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine
yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi
-hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: "Rabbimiz,
ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli
değil miydin?" dediler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret ise
muttakiler için daha hayırlıdır ve siz bir hurma çekirdeğindeki
ipince bir iplik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız. (Nisa
Suresi, 77)
ALLAH'IN DİNİNE İHANET HALİNDEDİRLER
Allah'tan korkmayan ve kendilerine göre farklı din ahlakını yaşayan
münafıklar, dolayısıyla Allah'ın dinine bağlılık da göstermezler.
Allah'ın elçisine, müminlere ve onların Kuran ahlakını yaşama konusundaki
mücadelelerine sürekli ihanet halindedirler. Nitekim bu ihanetleri
Kuran'da şöyle bildirilir:
Sözlerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik
ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden
saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp)
pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli
ihanet görür durursun... (Maide Suresi, 13)
Kendisinin 'sahtekar' olduğunu bilen, Allah'ı, elçisini ve müminleri
aldatmaya yönelik bir hareket içinde olan münafık sürekli olarak
'ihanet' ruhuyla yaşar. Her ihaneti, arkasından bir başkasını da
getirir, çünkü münafık kendi hainliğinin farkındadır. Müminlerden
kendini gizlese bile kendi kendisinden gizlenemez. Ve kendi günahına
bizzat kendisi şahit olduğu için de azgınlığı giderek artar. Önce
Allah'ın elçisi hakkında kötü bir söz söyler, bundan kendince bir
hoşnutluk duyar. Daha sonra elçiye bir iftirada bulunur, bu da hoşuna
gider. Çünkü gerçek dostu olan şeytanın yolunda ilerliyordur. Sonra
elçiye bir tuzak kurar.... Suçu katlanarak artmaktadır. Fakat bu
arada, Allah'a, elçisine ve müminlere karşı giriştiği ihanetin ona
hiçbir şey kazandırmayacağından, aksine onu cehenneme sürükleyeceğinden
haberdar değildir. Buna dayanarak rahatlıkla hainlikte bulunur.
Oysa dünyada karşılaşacağı belalar yanında, onu cehennemde de acı
bir azap beklemektedir. Allah münafıkların sonunu bir ayette şöyle
haber verir:
Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara
da ve (bütün) kafirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini
vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için
sürekli bir azab vardır. (Tevbe Suresi, 68)
DELİL OLMADAN ALLAH HAKKINDA TARTIŞIRLAR
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol gösterici
ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır durur.
(Hac Suresi, 8)
En büyük idealleri insanları Allah'tan, O'nun dininden uzaklaştırmak,
yeryüzünde din ahlakının yaşanmasına engel olmaktır. Bu yüzden de
insanların kafalarını karıştıracak, Allah hakkında zanlarda bulunacak
ve insanları da bu zanlara yönlendirecek şekilde Allah hakkında
tartışırlar. Sürekli olarak fitne çıkarmaya eğilimli bir yapıları
olduğu için, insanların Allah'a olan saygılarını, korkularını yok
etmeye yönelik bir faaliyet içinde bulunurlar. Ve bu faaliyetlerini
de sinsice sürdürürler. Şeytanın izlediğine benzer bir yöntem izleyerek
kişilerin bilinçaltına hitap etmeye, akıllarını karıştırmaya yönelik
konuşmalar yaparlar.
Ancak bu konuda, yalnızca kendileri gibi münafık olanları etkilemekten
başka bir sonuç elde edemezler. Allah'ın yolundan saptırmak için
gösterdikleri faaliyetin nasıl kendi aleyhlerine döneceğini Allah
şöyle bildirmektedir:
Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla gururla salınıp-kasılarak
(bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır; kıyamet günü
de yakıcı azabı ona tattıracağız. (Hac Suresi, 9)
ALLAH'IN BEĞENMEDİĞİ AHLAK MODELİNİ GÜZEL GÖRÜRLER
Münafıkların şu ana kadar bahsettiğimiz tüm özelliklerinden anladığımız
gibi, Allah'ın beğenmediği her türlü tavrı üzerlerinde taşırlar.
Fakat içinde bulundukları durumun vehametinden habersiz olarak,
bir de Allah'ın seçip beğendiği din olan İslam ve onun hükümleri
hakkında olumsuz ve sapkın düşünceler öne sürerler. Kendi bozuk
mantıklarıyla da kendi düşüncelerini güzel, hak olanı ise çirkin
görürler. Münafıkların bu durumlarına Kuran'da, "Andolsun
size hakkı getirdik, fakat sizin bir çoğunuz hakkı çirkin görüp
tiksinenlerdiniz" (Zuhruf Suresi, 78) ayeti ile dikkat çekilmiştir.
Kuran'da haber verildiği gibi, "hidayete karşı sapıklığı satın
almış" olan bu ikiyüzlü kişiler, Allah'ın indirdiğini tanımayan
ve hakkı çirkin karşılayan bir yapıdadırlar. Allah'ın Kuran'la inananlara
emrettiği güzel ahlak onlar için uygulanması asla mümkün olmayan
bir modeldir. Zira kendi içleri kinle, nefretle, pislikle dolu olduğu
için diğer insanların da kendileriyle aynı yapıda olduklarını dolayısıyla
da böyle bir modeli uygulayamayacaklarını düşünürler.
Şüphesiz bu düşünceleri, kendileri ve kendileriyle aynı yapıda
olan diğer inkarcılar için gerçekten de geçerlidir. Güzel ahlak
ancak Allah'tan korkmakla ve O'nun emirlerine kesin olarak boyun
eğmekle yaşanır. Çünkü bir insanın güzel huya sahip olması ve bunu
sürdürebilmesi, ahirete, hesap ve ceza gününe olan imanla mümkün
olabilir. Ahiret günü hesap vereceğini unutmuş bir insanın sabır
göstermesi, insanlara fedakarlıkta bulunması için hiçbir neden yoktur.
Ancak kendi çıkarı olursa bu tarz bir güzellik gösterme ihtiyacı
duyar. Aksi takdirde din ahlakından uzak yaşayan bir insan için
zaten yok olup gidecek bir dünyada, ölümlü insanlara güzel huy göstermenin
anlamı yoktur.
Münafığın kendine çıkar sağlamak için gösterdiği güzel tavırların
dünyada da ahirette de bir karşılığı yoktur. Allah'ın tüm emirlerini
göz ardı eden bir kişinin bütün yapıp ettikleri boşa çıkacaktır
ve Allah bunu bize Kuran'da şöyle bildirmektedir:
İşte böyle; çünkü gerçekten onlar Allah'ı gazaplandıran
şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan
dolayı (Allah) amellerini boşa çıkardı. (Muhammed Suresi, 28)
KURAN-I KERİM'E KARŞI TAVIRLARI
Bu konuyu gereği gibi anlayabilmek için, öncelikle bir inkarcının
Kuran'a bakış açısını kısaca incelemekte fayda vardır.
İnkarcıların en önemli özelliklerinden biri, Allah'ın dini yerine
kendilerine din olarak 'atalarının dini'ni belirlemiş olmalarıdır.
Bu dine göre, aslı olmayan kulaktan dolma inançlara uymak 'ibadet'
sayılmaktadır. Bu sahte ibadetlere uyarak da, kendilerini oldukça
'iyi' sayarlar. Kuran'ı hiçbir şekilde kıstas almazlar. Bu 'cahiliye'
dininde kıstas, toplumun belirlemiş olduğu geleneklerdir. Bu dinde
'iyilik', çok nadir, hiç çaba sarf etmeden yapılan küçük işlerdir.
Bunlara 'hayır' adını verirler, kendilerine de 'hayırsever'...
Örneğin, yolda yürürken karşılarına çıkan dilenciye ceplerindeki
bozuk paralardan vermek ya da kendilerinin hiçbir şekilde giymeyecekleri
kadar eskimiş veya modası geçmiş kıyafetleri bir yoksula vermek
kendilerince birer 'iyilik'tir. Oysa iyiliğin asıl tarifi Kuran'dadır:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik
değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba
ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere
(özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve
ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta
ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır).
İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar da bunlardır. (Bakara
Suresi, 177)
Bu kişilere Kuran'daki kıstaslar anlatıldığında ise, sapkın inançlarını
terk etmemek için direndikleri görülür:
Onlara: 'Allah'ın indirdiğine ve elçiye gelin'
denildiğinde, 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter' derler.
(Peki,) Ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idilerse?
(Maide Suresi, 104)
Onlar, 'çirkin bir hayasızlık' işlediklerinde:
'Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti'
derler. De ki: 'şüphesiz Allah, 'çirkin hayasızlıkları' emretmez.
Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?" (Araf Suresi,
28)
Alıştıkları 'toplum dini'ni asla bırakmak istemezler. Bu nedenle,
Allah'ın ayetlerinde çarpıklık ararlar ve insanları O'nun yolundan
engellemeye çalışırlar:
Bunlar Allah'ın yolundan engelleyenler ve onda
çarpıklık arayanlardır. Onlar, ahireti tanımayanlardır. (Hud Suresi,
19)
Kısacası bu kişiler Kuran'a ve Allah'ın ayetlerine karşı son derece
duyarsızdırlar; bakış açıları hiçbir şekilde değişmez.
İşte bu noktada münafıklarla inkarcılar birbirlerinden ayrılırlar.
Münafık, Kuran'ı inkarcı gibi tamamen inkar etmez; ona gerçek anlamda
inanmadığını ve teslim olmadığını açığa vurmaz, aksine gizleyebildiği
kadar gizler. İnkarcı, Kuran'daki ibadetleri 'atalarından kalma'
bir gelenek gibi görmedikçe uygulamaz, oysa münafığın dıştan bakıldığında
birçok ibadeti yerine getirdiği görülür.
Fakat münafık ayetlere karşı teslimiyetli değildir. Nefsinin zorlandığı
yerlerde ayetlere karşı tamamen duyarsız kalır. Ayrıca o ibadetlerin
sadece "şekli" olanlarını uygulamaktadır. Oysa şekli ibadetlerin
yanında, uygulaması gereken daha pek çok ibadet vardır; Allah'a
ve elçisine tam bir teslimiyetle teslim olmak, elçinin hükmüne kalben
rıza göstermek gibi... Bunların yanı sıra, güzel ahlaka dair Allah'ın
emirlerini de "nefsine ters geldiği için" görmezlikten gelmektedir;
nefsini savunmak, insanları küçümsemek, kendini üstün görmek gibi
...
Allah'ın Kuran'ı insanlara göndermesinde birçok hikmet vardır.
Din gününe karşı uyarıp korkutmak, insanlara doğru yolu göstermek
bunlardan bazılarıdır. Ancak insanların sadece az bir kısmı Kuran'a
inanmakta ve ona uygun şekilde yaşamaktadırlar; bunlar da müminlerdir.
Müminler Kuran'ın hükümlerine karşı son derece saygılı ve teslimiyetlidirler.
Bu saygıları da, Allah'a olan derin saygılarından kaynaklanmaktadır.
Kuran her okunduğunda saygıyla susup dinlerler ve ayetlerin tamamı
üzerinde düşünürler. Kuran onların imanlarını artırır, kalplerine
tatmin ve sükunet verir. Allah bir ayette müminleri şöyle tanımlar:
Müminler ancak o kimselerdir
ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, O'nun ayetleri okunduğunda
imanlarını artırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (Enfal
Suresi, 2)
Münafıkların Kuran'a karşı tavırları ise son derece riyakarcadır.
Kuran'ın içindeki ayetlerin bir kısmına uyup, bir kısmına uymazlar.
Kıstasları nefisleridir. Mallardan infak etme ya da kardeşinin nefsini
kendi nefsinden üstün görme gibi kendilerine ağır gelen hükümlerden
rahatça yüz çevirirler. Farz olan birçok hükmün uygulamasında gevşek
davranırlar, bazılarını ise kimse görmüyorsa hiç yerine getirmezler.
Yukarıdaki ayette de bildirildiği gibi Kuran'ı okuyan müminlerin
imanları artarken, münafıkların inkarları artar. Bu aslında Allah'ın
büyük bir mucizesidir. Zira aynı ayetleri okuyor olmalarına rağmen
ortaya bambaşka iki ruh hali çıkmaktadır; mümin ayetlerdeki hikmetleri
görürken, münafık onları hiçbir şekilde kavrayamamaktadır. Hatta
bu kavrayışsızlığını belki de farkedememekte ve Kuran'ı çok iyi
anladığını zannetmektedir.
Bu mucizenin nasıl gerçekleşiği Kuran'da şöyle açıklanır:
Kur'an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar
arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalbleri üzerine,
onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir
ağırlık koyduk. Sen Kur'an'da sadece Rabbini "bir ve tek" (ilah
olarak) andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye
giderler. (İsra Suresi, 45-46)
KURAN'I AÇIKCA İNKAR ETMEZLER
Münafıkların kendilerine has 'garip' bir mantıkları vardır, aynen
şeytanın son derece esrarengiz ve anlaşılmaz bir mantığa sahip olması
gibi...
Münafıklarda tecelli eden bu 'şeytani mantık', kendini istisnasız
her konuda gösterir. Kuran'a karşı bakış açılarında da bu mantık
işlemeye devam eder: Kuran'ı tam anlamıyla inkar etmezler, fakat
ona gerçek anlamda bir inançları da yoktur. Bu da oldukça garip
bir davranıştır, zira akıl ve vicdan sahibi her insan Allah'ın kitabına
uyması gerektiğini bilir. Ayetlerin bazısını uygulayıp bazısına
uymakta gevşek davranmak, hiç kuşkusuz şaşkınlıkla karşılanacak
bir tutumdur. Vicdani muhakemeleri onlara Kuran'ı uygulamaları gerektiğini
söylerken, nefisleri Kuran'a karşı büyüklenmeyi daha cazip hale
getirir. Ayetleri 'çok iyi' bildikleri halde, inanmamak için bahaneler
öne sürmeleri nefislerine uymalarının bir sonucudur. Nitekim nasıl
bir büyüklenme ile inkar ettikleri Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme
dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl
bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)
Münafıklar Allah'ın ayetlerine karşı gevşeklik gösterdiklerini
de açıkça belli edemezler; bundan çekinirler. Bu günahlarını kendi
içlerinde saklarlar veya kendileriyle aynı mantıkta olan kişilerin
yanında açığa çıkarabilirler. Onların bu bozuk mantıklarını Allah
haber vermiştir:
Bir sûre indirildiğinde, bazısı bazısına bakar
(ve): "Sizi bir kimse görüyor mu?" (der.) Sonra sırt çevirir giderler.
Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah
onların kalblerini çevirmiştir. (Tevbe Suresi, 127)
Münafıkların Kuran'ı açıkça inkar etmemelerinin, bilakis ona inanıyor
gözükmelerinin pek çok belirtisi vardır. Örneğin namaz kılmaları,
inananlarla birarada olmaları, infak etmeleri, oruç tutmaları bunların
bazılarıdır. Kuran'ı tamamen inkar etselerdi, bu ibadetlerin hiçbirini
uygulamazlar ve inkarcıların yaptıkları gibi, bu konudaki düşüncelerini
açıkça belli ederlerdi. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken
önemli bir gerçek de şudur ki, münafıklar Kuran'ı inkar etmeseler
de, ibadetleri uyguluyor gözükseler de kalplerindeki asıl niyet
çok farklıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi onların imanları
kalplerinde değil, sadece dillerindedir.
Ayrıca onlar bazı ibadetleri yerine getirirken aslında kendi dinlerinin
ibadetlerini uygulamaktadırlar. Örneğin namazları münafık dininin
gösteriş için kılınan namazı, infakları ise isteksizce yaptıkları
gösteriş infakıdır. Bunlar da, elbette ki Allah katında kabul görmeyecektir.
KURAN'I ÇARPIK YORUMLARLAR
Münafıkların en önemli özelliği, daha önce de tarif ettiğimiz gibi
fitne ve nifak çıkarmaya çalışmalarıdır. Bu amaçlarını gerçekleştirmek
için de çok çeşitli yollar benimsemişlerdir. Örneğin, elçiye saygısızlık
yaparak müminlere sıkıntı vermeye, yalan haber yayarak müminler
arasında ihtilaf çıkarmaya çalışırlar. Fakat tüm bu çabalarının
yanı sıra çok önemli bir fitne çıkarma metodları vardır ki, Allah
bunu müminlere büyük bir tehlike olarak haber vermiştir:
Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası
(temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir.
Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını
yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini
Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık,
tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası
öğüt alıp-düşünmez. (Al-i İmran Suresi, 7)
Ayette bildirildiği gibi münafıklar Allah'ın ayetleri ile ilgili
hiç olmayacak yorumlar yaparlar ve bu sayede insanları kandırmayı,
Allah hakkında yanılgıya düşürmeyi planlarlar. Nitekim Allah ayetlerini
indirirken, bazılarının inkarcılar tarafından kavranamayacağını
ve bir fitne unsuru olarak kullanılacağını müminlere önceden bildirmiştir.
Dolayısıyla münafıkların yaptıkları yanlış yorumların müminler üzerinde
hiçbir etkisi olmayacaktır.
Münafıkların bu sinsice tavırları karşısında müminlerin yapmaları
gereken, ayette belirtildiği gibi Allah'ın kitabına tam olarak teslim
olmaktır. Böyle bir durumda münafıkların herhangi bir şekilde müminlere
zarar vermesi de mümkün olmaz. Zira müminler Allah'ın ayetlerine
karşı son derece duyarlı ve Allah'ın kendilerine verdiği anlayış
sayesinde de 'kalbinde hastalık olanlara' karşı son derece uyanıktırlar.
Münafıklar yalnızca kendileri zanda bulunarak, çarpık, mantıksız
yorumlar yapmalarına karşılık ahirette söyledikleri her kelimenin
tek tek hesabını verecekler ve kurdukları tüm tuzakların kendi başlarına
geçtiğine bizzat şahit olacaklardır.
ALLAH'IN DİNİNE BAKIŞ AÇILARI
Münafıklar garip bir mantığa sahiptirler. Kuran'ı bilip öğrenmiş
olmalarına rağmen, dine ve ahirete bakış açıları Kuran mantığının
tamamen tersidir. Din onlar için hiçbir zaman birinci plandaki konu
değildir. Bu gerçekten de ilginç bir durumdur. Çünkü münafıklar
dinsizlerden de farklıdır; dine karşı dinsizler gibi kayıtsızdırlar,
ancak buna rağmen dinden ve müminlerden de bir türlü uzak duramazlar.
Bu ilginç grubun mensupları Kuran'da "Arada
bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla" (Nisa Suresi, 143)
şeklinde tanımlanmışlardır.
Dine karşı gevşektirler, ibadetleri gösteriş için yaparlar:
İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik"
derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: "şüphesiz,
sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz. (Bakara
Suresi, 14)
Münafıkların dayandıkları temel Allah'ın rızasından uzaktır. Ayetleri
okumalarına rağmen, dine karşı kayıtsızdırlar ve din hükümlerinden
de uzaktırlar. Derinlemesine anlama ve kavrama yetenekleri olmadığından,
müminlerin içinde bulundukları durumu da, kendi durumlarını da analiz
edemezler. Allah için yaşamayı bilmeyen, dayandıkları hiçbir temel
olmadan Allah'a karşı savaş açmış kişilerdir. Bu nedenle ciddi inançları
yoktur. En ufak bir sıkıntıda sarsılır, dine olan sadakatlerinin
olmadığını açıkça gözler önüne sererler. Zor bir anda derhal inkarcılarla
işbirliği içine girerler. İbadetler ve Kuran hükümleri konusundaki
pervasızlıkları da bu özelliklerine delil teşkil eder.
Dine karşı gevşek olmalarına dair pek çok alamet vardır. Örneğin
münafıklar, Allah'ı çok az anarlar. Bu da onların imanda ve din
ahlakını yaşamada ne derece gevşek olduklarını gösteren önemli bir
delildir. Yine Kuran ayetlerinden onların namaza karşı isteksizlikleri,
infakı bir gösteriş aracı olarak kullandıklarını anlamaktayız. Sadece
müminlere karşı gösteriş olsun diye yaptıkları bu ibadetlere yalnız
kaldıklarında yanaşmıyor olmaları da bir sürpriz değildir. Doğrusu
sadece kendi çıkarları ve insanlara gösterişleri söz konusu olduğunda
yaptıkları ibadetleri, tek başına kaldıklarında uygulamaları beklenemez.
Bu, kendilerinde hakim olan mantığa uymamakta, din konusundaki görüşleri
ile tezat teşkil etmektedir. Münafıkların tanıtıldığı ayetlerden
bazıları şöyledir:
Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar.
Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce
kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar.
(Nisa Suresi, 142)
İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
Onlar gösteriş yapmaktadırlar, (Ma'un Suresi, 4-6)
Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye
infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime
arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. (Nisa Suresi, 38)
Münafıklar ibadette isteksizdirler. Kararlı oldukları yegane konu,
insanların rızasını kazanmaktır. İnsanların beğenisi, övgüsü, hoşnutluğu
onlar için dünyada görebilecekleri en büyük karşılıktır. Yaptıklarının
hepsini, bu övgüyü kazanmak için yapmaktadırlar. Dolayısıyla, müminlerle
birlikte oldukları süre boyunca yapıp ettikleri bir aldanıştan ibarettir.
Kendi yanılgılarının farkında değildirler, dahası Allah'ı, elçisini
ve diğer müminleri de aldattıklarını zannederler. Hareketlerinde
hiçbir zaman ihlaslı olmadıkları için de ahiretteki mükafattan yoksun
bırakılırlar.
HAKKI SAVUNMAZLAR
Münafıklar müminlerle birlikte oldukları süre içinde, kendilerini
belli etmemek için müminleri taklit ederek rol yaparlar. Onların
yaptıkları ibadetlerin bir taklidini yapmaya çalışırlar, fakat nefislerine
ağır gelenlere asla yanaşmazlar. Örneğin, insanları güzel ahlaka
çağırmak ve hakkı tavsiye etmek, nefislerine çok ağır gelen bir
iştir. Bunun nedeni, kendilerinin uygulamadıkları bu sistemi, başkalarının
da uygulamasını istememeleridir. Bu nedenle hakkı savunmaktan dikkatle
kaçınırlar.
Zaten ortada çelişkili bir durum vardır; Allah'ı anmaktan kaçınan,
dine ve müminlere karşı içten içe nefret besleyen bir insanın, Kuran'ın
hükümlerini ve Allah için yaşamanın önemini anlatamayacağı açıktır.
Güzel ahlakı yaşamadıkları için doğal olarak karşılarındaki kişilere
de anlatamazlar. Zaten buna istekli de değillerdir.
Ayrıca Allah'ın Kuran'da önemli bir ibadet olarak dikkat çektiği
'tebliğ' asla yerine getiremeyecekleri bir fiildir. "İyiliği tavsiye
edip, kötülüğü önlemeye çalışmak", Kuran ile hatırlatmalar yapmak,
münafıkların uygulayamayacakları ibadetlerdendir. Zira asıl gayeleri
insanların beğenisini kazanmak olduğu için hiç kimseyle ters düşmek
istemezler ve gördükleri yanlışlıklara müdahele etmezler.
MÜCADELEDEN GERİ KALMAK İÇİN BAHANELER ÖNE SÜRERLER
Münafıkların müminlerin arasında bulundukları süre içinde en temel
hedeflerinin kendi menfaatleri olduğundan bahsetmiştik. Kendi menfaatleri
ile en fazla çatışan konu da kuşkusuz, Kuran'da müminler üzerine
farz olarak yazılmış olan mücadele zamanlarıdır. Menfaat amacı doğrultusunda
kendisine bir fayda getirmeyeceğini düşündüğü ve kalben inanmadığı
bir amaç uğruna mücadele etmenin bir mantığı yoktur. Üstelik kavrayamama
özelliklerinin bir sonucu olarak bu mücadeleyi, uğrunda canının,
malının verileceği, ancak karşılığının ahirette alınacağı bir kazanç
olarak düşünmezler. Allah için fedakarlıkta bulunma, zorluklara
katlanma gibi üstün ahlaki vasıfları kavrayamazlar. Peygamberimiz
(sav) döneminde savaş emri gelir gelmez kaçmaya başlayan münafıklar,
suçlarını örtbas edebilmek için çeşitli yalan ve bahanelere başvurmuşlardır.
Bu durumu haber veren ayetlerden bazılarında şöyle buyrulmaktadır:
... Onlara: 'Gelin Allah'ın yolunda savaşın ya
da savunma yapın' denildiğinde, 'Biz savaşmayı bilseydik elbette
sizi izlerdik' dediler... (Al-i İmran Suresi, 167)
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı,
onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer
güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye
sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar.
Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi,
42)
Allah'ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri
kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla
ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: "Bu sıcakta (savaşa)
çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir."
Bir kavrayıp-anlasalardı. (Tevbe Suresi, 81)
"Allah'a iman edin, O'nun elçisi ile cihada çıkın"
diye bir sûre indirildiği zaman onlardan servet sahibi olanlar,
senden izin isteyip: "Bizi bırakıver, oturanlarla birlikte olalım"
dediler. (Tevbe Suresi, 86)
Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: "Ey Yesrib
(Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok, şu halde
dönün." Onlardan bir topluluk da: "Gerçekten evlerimiz açıktır"
diye peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi.
Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı. (Ahzab Suresi, 13)
Mücadele zamanında ortaya koyulan bu tavır, münafık mantığının
önemli bir delilidir. O güne kadar taklidini yaptığı mümin rolünü
terk edip, gerçek karakterini ortaya çıkarır. Ancak elbette mücadele
döneminden önce de kendilerini ele veren bazı deliller vardır.
Mücadeleye yönelik bir hazırlıklarının olmaması da bu özelliklerinin
önemli bir delilidir. Böyle bir amaçları olmadığı için bu yönde
bir hazırlık yapmayı gerekli görmezler. Bu durum, aynı zamanda,
onların planlı hareketlerinin de bir delilidir. Kasıtlı olarak ibadetleri
yerine getirmemekte ve gelecek için müminlere bağımlı bir hazırlık
yapmamaktadırlar. Tevbe Suresi'nde şöyle bildirilmektedir:
Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona
bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini
çirkin gördü de ayaklarını doladı ve; "(Onlara) Siz de oturanlarla
birlikte oturun" denildi. (Tevbe Suresi, 46)
MÜMİNLERE BAKIŞ AÇILARI
Münafıklar, Allah'ın dinine savaş açmış olan insanlardır. Allah'ın
elçisine karşı gelir, ayetleri dinlemeye katlanamazlar. Dolayısıyla,
müminlere karşı bir yakınlık duymaları da beklenemez. Karşı oldukları
dinin gereklerinin bir topluluk tarafından uygulanması, bu topluluğun
Allah'ın ayetlerini okuyor ve uyguluyor olmaları, onlara karşı kin
ve nefret duymaları için yeterli sebeplerdir.
Münafıklar kendilerini elbette gizleyeceklerdir. Gizleyebilmek
için de müminler arasında rol yapacak, kalplerindekine rağmen, mümin
olduklarını söyleyeceklerdir. Bu nedenle, kalplerinde müminlere
karşı beliren öfkeyi, kapsamlı bir şekilde anlayabilmek ilk bakışta
mümkün olmayabilir. Ancak bu öfkenin birtakım alametleri kuşkusuz
ortaya çıkacaktır. Bu alametler bizlere Kuran ayetleri ile haber
verilmektedir.
MÜMİNLERE KALPLERİNDE BİR KİN VE ÖFKE DUYARLAR
... Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışarı
vurmuştur, sinelerinin dışarı vurdukları ise, daha büyüktür... (Al-i
İmran Suresi, 118)
Müminlerin Kuran'a olan titiz bağlılıkları, Kuran'dan aldıkları
güzel ahlakları önemli bir sevgi ve saygı unsuru olmasına rağmen,
münafıklar için bunun tam tersi gerçekleşir. Güzel ahlaka dair herşey,
kin ve nefretlerini daha da artırır. Çünkü din konusunda da, ahlak
konusunda da bir dejenerasyon beklentileri vardır. Din ahlakının
güzel gördüğü şeylerden uzaklaşmak ve bunun tam tersini uygulamak
isterler. Allah'ın anılması, ayetlerin hatırlatılması, müminlerin
güçlenmesi ve güzelleşmesi, karşı oldukları bu sistemin gün geçtikçe
gelişmesi anlamına geldiğinden, kalplerindeki öfkeyi artırmaktadır.
Bu öfkeyi değişik şekillerde gösterirler. Çeşitli eziyet metotları,
müminlerin aleyhine yaptıkları planlar ve elçiyi hedef olarak görmeleri,
kalplerindeki kinin bir sonucudur. Ancak kuşkusuz ayette de bildirildiği
gibi, kalplerinde gizli tuttukları, açığa çıkan bu öfkeden çok daha
büyüktür.
ASIL HEDEFLERİ ELÇİDİR
İçlerindeki kinin asıl nedeni, müminlerin Allah'a ve elçisine kayıtsız
şartsız itaat ediyor, sürekli Allah'ı anıyor ve Kuran'la hatırlatıp,
öğüt veriyor olmalarıdır. Ölümün yakınlığı, ahiretin gerçekliği,
kurtuluşun Allah'a ve elçisine itaat olduğu gibi nefislerine çok
ağır gelen konuları müminlerden işittikçe, onlara karşı nefretleri
ve öç alma arzuları daha da pekişir. İtaat kavramını kendilerine
yediremezler, çünkü Allah'ın elçisini takdir edememekte ve şahit
oldukları üstünlükler karşısında kinleri daha da artmaktadır. Bu
nedenle asıl hedefleri elçidir. Dolayısıyla mücadeleleri de doğrudan
elçiye yönelik olmaktadır. Kuran'da münafıkların peygamberle mücadeleye
girmeye çalıştıkları haber verilmektedir.
Eğer seninle mücadeleye girişirlerse, de ki: "Allah,
yapmakta olduklarınızı daha iyi bilir." (Hac Suresi, 68)
Tarih boyunca gelen tüm elçilere karşı bir mücadele girişiminde
bulunmuş olan münafıkların bu yöndeki bütün çabaları daima sonuçsuz
kalmıştır. Her dönemde gelen her elçiye karşı yapılmış olan bu girişimlerin
sonuçsuz kalması, münafıkların ümitsizliğe düşüp yılgınlaşmalarına,
elçinin ve müminlerin de daha da güçlenmelerine vesile olmuştur.
MÜMİNLERİ ALDATMAYA ÇALIŞIRLAR
Bu kişileri 'münafık' yapan en belirgin özelliklerinin, gerçekten
iman etmedikleri halde kendilerini imanlı göstermeye çalışmaları
olduğunu belirtmiştik. Sadece kendileri gibi gördükleri kişilerin
yanında gerçek yönlerini açığa vuran bu insanlar, müminlerin yanında
sadece rol yaparlar. Fakat Kuran'da, münafıkların müminleri aldatmaya
çalırken, aslında kendilerini aldatıyor olduklarından şöyle söz
edilmektedir:
(Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatıyorlar.
Oysa onlar yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.
(Bakara Suresi, 9)
Kuran'da, peygamberlerin ve elçilerin dönemlerinde yaşamış olan
münafıkların "iman ettik" demelerine rağmen, aslında gerçekten iman
etmediklerinden bahsedilirken, bütün müminleri onlara karşı daima
teyakkuz halinde olmaya sevk etmiştir.
Ey peygamber, kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla
'İnandık' diyenlerle Yahudiler'den küfür içinde çaba harcayanlar
seni üzmesin. Onlar, kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar,
'Size bu verilirse onu alın, o verilmezse ondan kaçının' derler.
Allah, kimin fitne(ye düşme)sini isterse, artık onun için sen Allah'tan
hiçbir şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arıtmak
istemedikleridir. Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette onlar
için büyük bir azab vardır. (Maide Suresi, 41)
Münafıkların bu özellikleri yüzyıllar boyunca değişmemiştir. Kuran'da,
tarih boyunca inandıklarını iddia ederek ortaya çıkan bu kişilerin
varlığından bahsedilmektedir. Münafıklar her dönemde aynı özellikleri
taşıdıklarından ve eylemleri de her zaman peygamberlere karşı olduğundan,
yaptıkları şeyler ve karşılaştıkları son da hep aynı olmuştur. Allah'ın
vaadine göre, aynı 'son'la karşılaşmaya devam edeceklerdir. Ayette
şöyle buyrulmaktadır:
Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten
inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağutun önünde
muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır.
Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. (Nisa Suresi,
60)
MÜMİNLERİN GÜCÜNDEN TASALANIRLAR
Münafıkların müminlere karşı yapıp ettiklerinin neticeye ulaşmaması
kızgınlıklarını artırdığı gibi, mümin topluluğunun gün geçtikçe
güçlenmesi, tasalanmalarına neden olur. Çünkü düşman edindikleri
bir topluluk, zaman ilerledikçe gücünü artırmaktadır. Aşağıdaki
ayetler, münafıkların içinde bulundukları bu ruh halini açıklamaktadır:
Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir
kötülük isabet ettiğindeyse, buna sevinirler... (Al-i İmran Suresi,
120)
Sana iyilik dokunursa bu onları fenalaştırır...
(Tevbe Suresi, 50)
Münafıklar müminlerin yanında onlardan çıkar sağlamaya çalıştığı
halde, kendi hesapları boşa gider. Umut ettikleri gibi bir menfaat
sağlayamazken, müminler sürekli güçlenirler. Bu, Allah'ın değişmeyen
bir kanunudur. Allah kendisine inanıp iman edenlere, dünya hayatında
yardım edeceğini ve onları nimetlerin en güzeli ile muhatab edeceğini
bildirmiştir. Bu büyük gerçekten münafıklar da haberdardırlar. Ama
sinsi tutumlarının bir gereği olarak, sürekli rahatlık ve huzur
içinde olan müminlerin yaşamları, kendileri için öfke kaynağı halini
alır. Müminler, münafıkların mantığını çözemedikleri bir bollukla
mükafatlandırılmakta ve her zaman rahat etmektedirler. Dolayısıyla
münafıklar, düşman edindikleri mümin topluğunun sürekli sıkıntı
hali içinde olmalarını içten arzu ederler. Müminlere Allah'ın verdiği
nimetler ve içinde yaşadıkları bolluk, kendileri için bir sıkıntı
ve tasa konusu olurken, müminlerin karşılaştıkları herhangi bir
zorluk da onlar için bir sevinç unsurudur. Münafıkların bu bozuk
ruh hali Kuran'da şöyle haber verilir:
... Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor,
size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar... (Al-i İmran
Suresi, 118)
Müminler Allah'ın imtihanına tabi oldukları için, zaman zaman zorluk
gibi görünen birtakım olaylarla karşılaşabilirler. Fakat bu kendileri
için birer denemedir. Zorlukların kendilerini incelttiğini, mücadele
güçlerini artırdığını, cenneti haketmek için birer vesile olduğunu
gayet iyi bilirler. Münafıkların bunlardan dolayı tasalanmaları,
Allah için yaşamanın sırrını kavrayamamalarının ve dünyadaki imtihanın
mahiyetini bilmemelerinin en belirgin delilidir. Müminler bu zorlukları
kendileri için bir hayır vesilesi olarak değerlendirirken, münafıklar
bunları, müminler için bir sıkıntı konusu, kendileri için de bir
zafer olarak kabul ederler. Kendi karakterlerinin bir gereği olarak,
müminlerin içinde bulundukları akıl boyutunun ve iman kuvvetinin
farkında değillerdir. Sıkıntıyla karşılaşan müminlerin, morallerinin
mutlaka bozulduğunu ve nihayet beraberliklerinin bozulacağını düşünürler.
Bundan dolayı büyük bir beklenti ve sevinç içindedirler. Ancak beklentileri
sonuçsuzdur. Allah'tan güç alan, Allah'a bağlı olan insanları takdir
edememekte ve büyük bir yanılgıya düşmektedirler.
MÜMİNLERDEN KORKARLAR
Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla O'nun sözlerini kıstas alarak
yaşayan müminlerin kararlılığı, münafıkları daima huzursuz etmektedir.
Müminler, cesur ve kararlı halleriyle güçlü bir imana sahip olduklarını,
hiçbir şeyden olumsuz etkilenmeyeceklerini tam anlamıyla ortaya
koymaktadırlar. Bu da münafıkların en çekindiği yönlerden biridir.
Çünkü sarf ettikleri çabalar, detaylı planlanmış olmasına ve belli
bir amaca yönelik düşünülmesine rağmen, istenen sonucu vermemektedir.
Allah dünyada müminler vesilesi ile münafıklara korku vermektedir.
Kalplerinde büyük bir kin beslemelerine rağmen, planlarının her
zaman sonuçsuz kalması ve müminlerden korku duymaları, acizliklerinin
en temel delilleridir. Kendisine Allah'ı veli edinmiş olan bir topluluğun
hatta tek bir insanın karşısında dahi bir güçlerinin olmadığının
kendileri de farkındadırlar. Allah'a güvenmedikleri için sürekli
şüphe ve huzursuzluk içindedirler. Huzursuzlukları, müminlerin kendilerine
karşı mücadeleleri karşısında daha da artmaktadır. Münafıklara karşı
çetin bir karşılık vermek Kuran'da müminlerin üzerine yazılmış Allah'ın
bir emridir.
Ey peygamber, kafirlere ve münafıklara karşı cehd
et (çaba harca) ve onlara karşı 'sert ve caydırıcı' davran. Onların
barınma yeri cehennemdir. Ne kötü bir dönüş yeridir o. (Tahrim Suresi,
9)
Kendilerine 'Allah'tan kork' denildiğinde büyüklenen bu topluluk,
Allah'ın desteği ile hareket eden müminlerin mücadeleleri karşısında
korkuya kapılmaktadır. 'Derin bir kavrayışa sahip olamadıklarından'
insanlara olan korkuları daha büyüktür. Bu gerçek bir ayette şöyle
haber verilir:
Herhalde içlerinde 'dehşet ve yılgınlık uyandırma
bakımından' siz, Allah'tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların
'derin bir kavrayışa sahip olmamaları' dolayısıyla böyledir. (Haşr
Suresi, 13)
ALLAH'IN MÜMİNLERİN ÜZERİNDEKİ KORUMASINDAN HABERSİZDİRLER
... Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde kesinlikle
yol vermez. (Nisa Suresi, 141)
Kendi durumlarının farkında olamayan bu insanlar, yukarıdaki ayette
de bildirildiği gibi Allah'ın müminler üzerindeki desteğinin ve
korumasının da farkında değildirler. Allah'ı takdir edemeyen bir
insanın, müminler üzerinde böyle bir desteği fark edememesi doğaldır.
Kendilerine, Allah'ın kesinlikle yol vermeyeceğini kavrayabilselerdi,
elbette müminlerin aleyhine yaptıkları çabalarının bir faydasının
olmadığını da kavrayabilirlerdi. Bunu takdir edememeleri, kavrayamayan
bir topluluk oldukları gerçeğini pekiştirmektedir. Dünyada yaşadıkları
süre boyunca bütün güçleri ile müminlere karşı mücadele girişimindedirler.
Oysa Allah, ne dünyada ne de ahirette kendilerine bir çıkış yolu
vermeyeceğini ve müminleri her türlü tehlikelerden koruyacağını
Kuran ayetleri ile bildirmektedir. Bu ayetleri okudukları halde
bu önemli gerçekten habersiz olmaları, önemli bir münafık alametidir.
Müminlerin 'başıboş ve yardımsız' olduklarını düşünürler. Oysa müminler,
her koşulda inkarcılara galip gelirler. Onlar Allah'ın gözettiği,
bunun bir sonucu olarak da çok üstün özelliklere sahip kişilerdir.
Bu gerçeği kavrayamamaları, boş ve amaçsız çabalarını gitgide arttırmakta
ve şüphe içinde sürgit kalmaya devam etmektedirler.
Menfaatlerine zarar gelirse müminlerden ayrılırlar
Münafıkların, müminlerin arasında bulunmalarının başlıca sebebi
daha önce de belirttiğimiz gibi, kendi menfaatleridir. Yaşadıkları
rahatı bozacak, menfaatlerine olumsuz etki edecek bir durumla karşılaştıklarında
ise, hemen dönerler ve müminlerden ayrılırlar. Bu anlar genellikle
zorluk veya mücadele anlarıdır. Allah'ın rızasını kazanmaya yönelik
bir hayat yaşamadıklarından, zorluk durumunda din ahlakını yaşamaya
yanaşmazlar.
Nefislerinin ilk zora girdiği anda müminlerden ayrılan bu kişilere
bir örnek, Hz. Musa'nın kavmindeki münafıklardır. Savaşa çıktıkları
gün, asıl yüzlerini ortaya çıkarmışlar ve hem savaştan kaçmışlar,
hem de Allah'ın elçisine karşı saygısız bir tavıra girmişlerdir:
Dediler ki: 'Ey Musa biz, onlar durduğu sürece
hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın.
Biz burada duracağız. (Maide Suresi, 24)
Allah'a gerçek anlamda inanmayan ve ayetleri inkar eden bu insanların
müminlerin arasında birtakım nedenlerden dolayı bulunmaları elbette
ilginçtir. Bu insanların en önemli değerleri kendi menfaatleridir.
Bu değer uğruna, sırf kendilerine menfaat sağlayabilmek için mümin
topluluğunun arasında belirli bir süre kalabilmeyi başarırlar. Menfaatlerinin
tehlikeye düştüğünü anladıkları zamanlar ise, ayrılma vakitleridir.
Bu zoraki beraberliklerini belli bir süre devam ettirirler, ta ki
menfaatleri zarar görene kadar... Zorluk ve mücadele anları, Allah
rızası için yapılan bir mücadelede kimlerin salih olup olmadığını
ortaya çıkarmaktadır. Menfaati zarar gören bu kişiler için, artık
müminlerle beraber kalmalarına sebep olacak bağlayıcı bir durum
yoktur. Münafıkların müminlerden ne gibi menfaatler sağlama peşinde
olduklarını ise, kitabın bir sonraki bölümünde göreceğiz.
ALLAH'A VE MÜMİNLERE KARŞI MÜCADELELERİ
ALLAH'IN YOLUNDAN ALIKOYMAYA ÇALIŞIRLAR
Allah'ın mümine vermiş olduğu önemli sorumluluklardan biri de,
insanlara iyiliği emredip onları kötülükten menetmek ve Kuran ahlakının
gereklerini yeryüzünde duyurmaktır. İnsanlara gaflet içinde oldukları
hayati bir konuyu anlatarak, ebedi ahiret hayatlarını kurtarmaları
için kendilerini uyarmaktır. Sorumluluk büyük, yapılacak iş oldukça
kapsamlıdır. Çünkü müminler için bir kişinin bile iman etmesine
vesile olmak, Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilmek açısından büyük
önem taşır.
Münafıkların ise izledikleri tutum neredeyse olması gerekenin tam
tersidir. Allah yoluna çağırmak yerine, Allah'ın yolundan alıkoymayı
kendilerine görev edinmişlerdir. Bu da şeytanın emriyle hareket
ettiklerini göstermektedirler. İnsanların imanına vesile olmayı
istemek bir yana, münafığın en büyük amacı, 'şeytan' gibi onları,
Allah'ın yolundan alıkoymak ve münafık cephesine yandaş toplamaktır:
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi
ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur.
Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak'
(bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü
de yakıcı azabı ona taddıracağız. (Hac Suresi, 8-9)
Münafıkların yöntemleri çeşitlidir. Ama bu yöntemleri uygularken,
en temel özellikleri sinsilikleridir. Müminlerin arasında olup ikiyüzlü
bir tutum izleyerek, onları engellemeye çalışırlar. Bu özellikleri,
kuşkusuz onların ahirette 'en aşağılık' kılınmalarının da önemli
bir sebebidir.
İNKARCILARA MÜMİNLER HAKKINDA HABER TAŞIRLAR
... İçinizde onlara
haber taşıyanlar vardır... (Tevbe Suresi, 47)
Münafıkların en büyük istekleri, müminler topluluğunun dağılmasıdır.
Bu sebeple, güçlü olduklarına inandıkları inkarcılarla birleşerek,
müminlere karşı sinsi bir mücadeleye girerler. Birlik halindeki
bir mümin topluluğu, kendileri için önemli bir tehlikedir. Bu nedenle
öncelikle bu birlikteliği yok etmeye çalışırlar. Görevleri aleyhte
faaliyet olduğundan, amaçları ellerinden geldiğince zarar vermektir.
Daha doğrusu, zarar vermek için çabalamaktır.
Elbette bunun için mümin topluluğunun içinde bulunmayı kendileri
için bir avantaj olarak değerlendirirler. Aralarında oldukları sürece
aleyhte faaliyetleri daha rahat yapabileceklerini düşünürler. Haber
taşıyabilecek, bilgi toplayabileceklerdir. Oysa, yaptıkları her
aleyhte faaliyet, kendileri için bir sorun haline dönüşmekte ve
bir sonuca ulaşamamaktadır.
İnkarcılarla olan işbirliğine mümin topluluğunun içindeyken başlayan
bu kişilerin amaçları; müminlerin arasında kalıp, onların taktiklerini
öğrenmek ve bunları inkarcılara iletebilmektir. Ancak bu noktada
da, münafıkların bilmedikleri veya bilip de önemsemedikleri bir
gerçek devreye girmektedir: Allah müminlerin aleyhine kurulan hiçbir
düzene müsaade etmez. Münafıkların tarih boyunca kurdukları bütün
tuzaklar, kendi başlarına çökmüştür. Allah'ın vaadine göre de bu
şekilde olmaya devam edecektir. Yaptıkları her iş sonuçsuz kalmaya
mahkumdur.
GİZLİ SÖYLEŞİRLER
Münafıkların, müminlerin arasında iken, onların aleyhine yaptıkları
gizli söyleşmeler günah, düşmanlık ve isyan amaçlıdır:
Gizli toplantıların fısıldaşmalarından men edilip
sonra men edildikleri şeye dönenleri; günah, düşmanlık ve peygambere
isyanı (aralarında) fısıldaşanları görmüyor musun?.. (Mücadele Suresi,
8)
Mümin topluluğunun içinde bulunmakta ama bu arada kendi aralarında
gizli bir birlik haline gelerek müminler aleyhinde planlar kurmaktadırlar.
Gizli toplantılarının mahiyeti budur. Bunun bir örneği Peygamberimiz
Hz. Muhammed (sav) döneminde görülmüştür:
Zarar vermek, inkarı (pekiştirmek), müminlerin
arasını ayırmak ve daha önce Allah'a ve elçisine karşı savaşanı
gözlemek için mescid edinenler ve: 'Biz iyilikten başka bir şey
istemedik' diye yemin edenler (var ya), Allah onların şüphesiz yalancı
olduklarına şahitlik etmektedir. (Tevbe Suresi, 107)
Dönemin münafıkları Peygamberimiz (sav)'i ve yanında bulunanları
uzaktan gözetleyip, faaliyetlerini öğrenmek ve onlara tuzak kurmak
için müminlerden ayrı bir mekan edinmişlerdir. Bu durum Kuran'da
özellikle dikkat çekilen, münafıkların karakteristik bir özelliğidir.
Bunu yapan münafıklar, müminlerden gizli bir iş yaptıklarını, gizli
planlar kurduklarını ve bu sayede başarıya erişebileceklerini zannetmektedirler.
Oysa Allah, "Onlar bilmiyorlar mı ki, elbette
Allah, onların gizli tuttuklarını da, fısıldaştıklarını da biliyor.
Gerçekten Allah, gaybın bilgisine sahip olandır" (Tevbe Suresi,
78) ayetinde bildirdiği gibi yapmakta olduklarını görmektedir.
Bu tutumları elbette, bu önemli sırra inanmamalarından kaynaklanmaktadır.
Ayrıca müminlerin arasında inkarcı bir tutum izlemekle kalmayıp,
peygambere karşı isyanı fısıldaşmaktadırlar. Oysa ahirette kendi
yapıp ettiklerini karşılarında gördüklerinde, yaptıklarının gizli
olmadığını, müminlerin destekçisi olan Allah'ın, müminlere karşı
yapılan her plandan haberdar olmasının yeterli olduğunu anlayacaklardır.
Onlar insanlardan saklamaya çalıştıkları bu faaliyetleri Allah'ın
ortaya çıkaracağını ummamaktadırlar. Yine korkuları insanlardandır.
Oysa ahirette yapıp ettiklerinin tümünden hesaba çekilecek, kendilerini
tam anlamıyla müstağni gördükleri, hiç ortaya çıkmayacağını zannettikleri
faaliyetleriyle tek tek karşılaşacaklardır.
KÖTÜLÜĞÜ ÖRGÜTLERLER
Müminler ömürlerini Allah için ibadet ederek, O'nun yolunda daima
ciddi bir çaba harcayarak geçirirler. Bu amaç doğrultusunda hayatlarının
her anını 'hayır' peşinde koşarak yaşamaya çalışırlar; çünkü ölümün
kendilerini ne zaman yakalayacağının belirsizliğinin farkındadırlar.
Münafıklar ise -herşeyde olduğu gibi- burada da müminlerin tam
tersine bir tavır ortaya koyarlar; yaşadıkları her an bir kötülük
peşindedirler. Masum insanlara iftira atmak ya da müminlere tuzak
kurmak gibi daha pek çok kötülüğü özel olarak tasarlayarak, müminlere
zarar vermeye çalışırlar. Çabaları daima inananların aleyhindedir.
Bu çabaların en önemli hareket noktası elçiye, müminlere ve Allah'ın
ayetlerine duydukları öfkedir. Yapılan her uyarı, içlerindeki kini
pekiştirmekte ve kalplerindeki intikam alma hissini güçlendirmektedir.
Ayetlerde bu gerçek bizlere şöyle bildirilmektedir:
... Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu geldiğinde,
(bu) nefretlerinden başkasını arttırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük
taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen,
kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz... (Fatır Suresi, 42-43)
Duydukları bu kin kendilerine çok şey yaptırabilir. Gelen elçiler
kendilerine iyiliği ve güzelliği hatırlatıp Allah'ın ayetlerini
okudukça, içlerindeki öfke artmakta ve onları sinsi bir faaliyete
yönlendirmektedir. Bu nedenle inananlara karşı kötülük örgütleyip
düzenlemeye başlarlar. Faaliyetlerini engelleyecek planlar üretir,
müminlerin arasında anlaşmazlık çıkarmaya çalışırlar. Verilen bir
hükmü saptırmaya, elçiye itaatsizliği hoş göstermeye çaba harcarlar.
Elçi tarafından yapılmaması söylenen şeyleri yaparak bir eylem ortaya
koyar ve taraftar toplamaya çalışırlar. Yaptıkları herşey düzeni
bozmaya ve mümin topluluğunu güçten düşürmeye yöneliktir.
Ancak Kuran'dan öğrendiğimize göre, bütün bu çabalar mümin topluluğunu
hiçbir şekilde etkilememiştir. Her devirde Allah'ın düzenine karşı
bir plan kurmak isteyenler hep bozguna uğramaktadırlar. Allah'ı
takdir edemeyen her kişi, bu büyük gerçekten habersiz olarak çabalarını
sürdürmeye devam edecektir. Oysa Kuran'da bildirildiği gibi, hileli
düzen kendi sahibinden başkasını sarıp kuşatmaz.
MÜMİNLERE KARŞI ALAYCIDIRLAR
Yaptıkları eylemlerin bir diğeri de alaycılıklarıdır. Münafıklar,
müminlerin güçlerinden dolayı içine düştükleri ezik ve tedirgin
ruh halini, bu yöntemle ortaya çıkarırlar. Müminlerin iyi niyetlerini
suistimal ederek, onları küçük görür ve insanların gözünde küçük
duruma düşürmek isterler. Bu da önüne geçilmez öfkelerinin bir sonucudur.
Allah Kuran'da kendi ağızlarından bu gerçeği bizlere şöyle duyurur:
... Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler
ki: 'şüphesiz sizinle beraberiz. Biz onlarla yalnızca alay ediyoruz.
(Bakara Suresi, 14)
Oysa müminlere ne alaylarıyla, ne de diğer eziyetleriyle hiçbir
şekilde zarar veremezler. Bütün davranışlarını Allah bilmekte ve
görmektedir. Allah Kuran'da münafıklar için, asıl küçük düşen ve
asıl alay edilenlerin kendileri olduğunu şöyle haber vermektedir:
(Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları
içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır. (Bakara Suresi,
15)
Münafıklar müminleri kıskanıp onlara karşı nefret beslediklerinden,
bütün davranışları bu gizli kini dışarıya göstermemeye yöneliktir.
Onlardan belli bir dönem çıkar gözettikleri için, nefretlerini belli
etmemeye gayret ederler. Ancak bilinçaltlarındaki nefret, kuşkusuz
ortaya çıkmaktadır. Alaycılık, münafıkların müminlere duyduğu hasedin
ve kinin gizli bir göstergesidir. Konuşmaları, bakışları, arkalarından
yaptıkları kaş göz işaretleri ile kalplerindeki gizli kin ve nefret
aslında açıkça dışarı yansımaktadır.
Ayetlerde münafıkların yalnızca iman ettikleri için müminlere karşı
takındıkları tavırlar net bir biçimde anlatılmaktadır. Kendilerini
üstün ve ahiretten olabildiğince uzak görmelerinin bir sonucu olarak,
karşılarındaki kişilerin Allah için yapmakta olduklarına anlam verememekte,
Allah rızası ve ahiret için yaşanan bir hayatı alaya almaktadırlar:
Doğrusu, 'suç ve günah işleyenler,' kimi iman edenlere
gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz
ederlerdi. (Mutaffifin Suresi, 29-30)
Allah bu tutumlarına karşılık olarak ahirette karşılaşacakları
ortamı ise şöyle bildirmektedir:
Artık bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler.
(Mutaffifin Suresi, 34)
Bunun yanısıra münafıklar şeytanın sinsi zekası ile hareket ettiklerinden,
mümine karşı yaptıkları bu tip tavırları açıkça anlaşılabilecek
gibi aleni yapmazlar. Bütün alaycı tavırlarının, sonradan mutlaka
tevil edilebilecek gibi olmasına dikkat ederler. Uyguladıkları fesat
ortaya çıktığında ve alaycılıkları yüzlerine vurulduğunda, sahip
oldukları 'münafık mantığı' kendisini açıkça belli eder. Böyle bir
durum karşısında münafıklar, kendilerinin asla bir kötülük peşinde
olmadıklarını, yanlış anlaşıldıklarını savunacaklardır. Kendi sözde
masumiyetlerini kanıtlamak için ellerinden geleni yapacaklardır:
Onlara sorarsan, andolsun:
'Biz dalmış, oyalanıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleri
ve elçisiyle mi alay ediyordunuz? (Tevbe Suresi, 65)
MÜMİNLERE İFTİRA ATARLAR
Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya
O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Hiç şüphesiz o
zalimler kurtuluşa eremezler. (En'am Suresi, 21)
Amaçları elçiyi ve müminleri güçten düşürüp, din ahlakının hakimiyetini
engellemek olduğu için, elçiye haksız yere iftiralarda bulundukları
gibi, müminlere de asılsız suçlar isnad ederler. Münafıkların, müminlerin
aleyhlerinde geliştirdikleri saldırıların en önemlilerinden biri,
onlar hakkında iftiralarda bulunmalarıdır. Bu şekilde kendilerini,
onlardan ayrı oldukları için haklı gösterebileceklerini zannederler.
Bu zanlarına göre kendileri temize çıkacak, müminler de insanların
gözünde itibar kaybedeceklerdir. Oysa atılan iftiralar, hiç de olayların
müminlerin aleyhine gelişmesine yol açmaz; aksine her zaman kendi
aleyhlerine dönecektir. Allah iftiracı yapıya sahip bu kişiler için
şöyle buyurmaktadır:
... Hiçbir bilgiye dayanmaksızın insanları saptırmak
için Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?
şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (En'am Suresi,
144)
İftiraların en önemli özelliği çoğunlukla elçiyi hedeflemeleridir.
Kuran'da bahsi geçen ve daha önce de belirttiğimiz birtakım suçlamalar,
tarih boyunca aynı yöntemler izlenerek yapılmıştır. Tarih boyunca
var olan ve Kuran'da adı geçen kavimlerdeki inkarcılar da kendilerine
gelen elçiye, deli, büyücü gibi yakıştırmalarda bulunmuşlardır.
Geçen yüzyıllara rağmen bu eylemlerinde bir değişiklik yapamamışlar,
suçlama mahiyeti ile aynı yöntemlere başvurmuşlardır. Tarihte bu
girişimler hiçbir zaman amacına ulaşamamıştır.
MÜMİNLERE ZARAR VERMEK İSTER VE AYRILIK ÇIKARMAYA
ÇALIŞIRLAR
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek
veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı
tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah,
düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.
(Enfal Suresi, 30)
Bilinçaltlarında müminlere kin ve nefret duyan münafıklar, onlara
zarar vermek için aralarında fitne ve ayrılık çıkarmaya çalışırlar.
Daha önce de belirttiğimiz gibi asıl amaçları, bir topluluk halindeki
müminleri ayırmaktır. Bu şekilde inananları güçten düşürebileceklerini
ve din ahlakının yaşanmasına engel olabileceklerini düşünürler.
Müminlerin birlik halinde olmaları elbette ki önemli bir destek
ve güçtür. Ama inananlar asıl gücü Allah'tan alırlar. Müminler birliktelikleri
ile, Allah'ın kendi üzerlerine yazmış olduğu birtakım yükümlülükleri
yerine getirmekte, Allah'ı anmakta, inkarcılara karşı toplu olarak
bir mücadele vermektedirler. Müminlerin asıl güçlerini Allah'tan
aldıklarını kavrayamayan münafık zihniyeti, müminlerin aralarını
açmakla onlara önemli bir darbe vuracaklarını düşünmektedir. Bu
şekilde bakış açılarının sonuçlarından bir tanesi ortaya çıkmakta,
kendilerince önemli gördükleri ama sonuçsuz ve anlamsız olan bir
uğraşı için çaba sarf etmektedirler. Kendilerine göre, birlik olan
böyle güçlü bir topluluğu güçten düşürmenin en geçerli yolu budur.
Aralarından ayrıldıktan sonra da, müminler aleyhinde bozgunculuk
çıkarma çabalarını sürdürürler.
Müminlerin aralarında ayrılık çıkarmaya çalışırken, -daha önce
de bahsetmiş olduğumuz gibi- sinsi bir yol izlerler. Hiçbir zaman
fitneye "biz sizin içinizde ayrılık çıkaracağız" diyerek girişmezler.
Aksine kendilerinin, yeryüzünde doğruluğun yayılmasını isteyen güvenilir
insanlar olduklarını iddia ederler. Bu sinsi davranışlarıyla, onların
güvenini sağlamaya ve onlara belli etmeden aralarına fitne sokmaya
çalışırlar. Bu kendileri için önemli bir fırsattır. Oysa çabaları
her zaman olduğu gibi başarısızdır:
Onlar size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremezler...
(Al-i İmran Suresi, 111)
AHİRET İNANÇLARI VE DÜNYAYI AHİRETE TERCİH ETMELERİ
Mümin için uğrunda çaba harcanacak asıl hedef, ahiret hayatıdır.
Dolayısıyla müminin dünyadaki tüm hazırlığı, ahiretteki hayatını
en mükemmel şekilde kazanmak içindir. Kesin bir bilgi ile iman etmek,
konu ahiret olduğunda oldukça önem kazanmaktadır. Çünkü insanlar
varlığına tam anlamı ile inanmadıkları, kendilerince hayali olan
bir amaç için yaşamayı tercih etmezler. Zaten dünyada inananların
azlığı ve münafıkların varlığı da, bu mantığın bir sonucudur. İnsanlar,
kendilerini bekleyen kesin gerçekten, Kuran ayetlerindeki detaylı
açıklamalara ve kendilerinin de şahit oldukları sayısız delile rağmen,
sürekli kuşku içinde yaşamaktadırlar. Bu kuşkunun nedeni, Kuran
ayetlerinden okudukları ahiret gerçeğini, dünya hırsları sebebiyle
düşünmek istememeleridir. Nitekim ahirete kesin bir biçimde inanan
bir insan, ahiretin yanında dünyanın, gözde büyütülecek bir değerinin
olmadığını anlamış ve dünyanın aldatıcı süslerinden yüz çevirmiştir.
Münafıklar için ise, 'dünya' en değerli kavramdır. Bu sebeple, ahirete
karşı kendilerini bile bile körleştirirler. Ayette onların bu durumları
şöyle haber verilir:
Hayır, onların ahiret konusundaki bilgileri ard
arda toplanıp pekiştirildi, hayır, onlar bundan bir kuşku içindedirler;
hayır, onlar bundan yana kördürler (Neml Suresi, 66)
Ahiretten yana kuşkuda olmalarının en büyük nedeni, imanlarındaki
zayıflık ve nefislerindeki dünya hırsıdır. Ahireti düşünmedikleri,
daha doğrusu düşünmek istemedikleri için onun yakınlığını kavrayamazlar.
Hesaba çekilmek Kuran'da "doğrusu onlar, hesaba
çekileceklerini ummuyorlardı" (NebeSuresi, 27) ayetinde de
bildirildiği gibi kendileri için hiç beklemedikleri bir durumdur.
Nefislerine hakim olan müstağniyet de bu önemli ve hayati konuda
kendisini göstermektedir.
Elbette ki bunun nedeni, ahiretin varlığını hiçbir şekilde bilmemeleri
değildir. Onlar yalnızca hesap gününü, ahireti ve cehennemi zihinlerinde
canlandırmak istememektedirler. Bu büyük gerçekleri düşünmeyip,
bile bile dünyanın aldatıcılığına kanarlar. Düşünmemekle de kendilerini
oldukça şanslı ve kazançlı görürler. Fakat onlar kendilerini karda
saysalar da, aslında ebedi cenneti kaybetmektedirler.
DÜNYA HAYATINA TUTKUYLA BAĞLIDIRLAR
Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence
türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise,
asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)
Kuran'da Allah'ın insanlara bildirdiğine göre, dünya sadece geçici
bir yurt olarak yaratılmıştır. Asıl yurt ahiret yurdudur; asıl hayat
da orada yaşanacaktır. Ayrıca bu gerçek hayat, 60-70 sene gibi kısa
bir süreyle de sınırlanmayacak, insanlar sonsuz süreyle orada kalacaklardır.
Bu çok büyük bir gerçektir. Her insanın bu gerçeği mutlaka göz
önünde bulundurması ve ölümden sonra gideceği asıl yurt için dünyadayken
hazırlık yapması şarttır. Ancak insanların büyük çoğunluğu bu gerçekten
habersizdir. Daha doğrusu bu olayı düşünmeye karşı istekleri yoktur.
Onlar dünya hayatını yaşamak isterler. Bunu zedeleyecek herhangi
bir fikre yanaşmazlar. Ahiretin varlığı ise dünyaya yönelik bağımlılıklarına
darbe vurmaktadır. Bunu kabullenmek istemedikleri için, bu düşünceden
mümkün olduğunca uzak kalmayı tercih ederler. Yaşamları boyunca
kaçmaya çalıştıkları gerçek bilgiyi yok kabul ederler. 'Yapmaları
gerekenleri' yapmamanın bir yoludur bu.
Dünya hayatına bu kadar bağlanmış olmalarının nedeni, ölümü düşünmemeleridir.
Bu nedenle ölüm konusu açıldığında hemen konuyu kapatmaya çalışırlar.
Çünkü ölüm sahip oldukları herşeyi, bedenlerini, mallarını, paralarını,
güzelliklerini, makam ve mevkilerini alıp götürecektir.
Oysa -ne kadar kaçsalar da- ölüm çok büyük bir gerçektir. Her insan
Allah'ın dilemesiyle doğar, O'nun belirlediği bir kader üzerine
yaşar ve yine O'nun belirlediği kaderle, belli bir süre sonra ölür.
Akl-ı selim her insan bunu açık bir şuurla düşünmeli ve bu noktada
kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Bu sorumluluk kısa
ve geçici olan dünya hayatına bağlanmamak ve Allah'ın sınırlarına
göre yaşamaktır.
Ancak kalpleri katılaşmış olan münafıklara yaşam, oldukça renkli
ve hareketli gelir. Aslında bunun nedeni -imtihanın gereği olarak-
dünya hayatının süslü kılınması, inkarcıların da bu süse aldanmalarıdır.
İman sahibi kişiler ise bu süsün aldatıcı olduğunu ve dünya hayatının
göz açıp kapayıncaya kadar hızla akıp gideceğini kavramışlardır.
Münafıklar, bu gerçekten kaçmaktadırlar. Dünyaya bağlılıkları öyle
şiddetlidir ki, bu uğurda 'çok iyi bildikleri halde' ahiret gerçeğini
görmemezlikten gelirler. Oysa Kuran'ı okuyan, olayların asıl yönlerini
öğrenen bu kişiler, elbette ki dünyanın gerçek yüzünü de bilmektedirler.
Buna rağmen Kuran'da, "onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler..."
(İbrahim Suresi, 3) ayetinde de bildirildiği gibi dünya hayatından
asla vazgeçemezler.
Dünya sevgisi onları adeta büyülemiş, gerçekleri kavrayamaz hale
getirmiştir. Dolayısıyla münafıklar -hiç ölmeyeceklermiş gibi- dünyevi
hesaplar yaparlar. Sonu gelmeyen planları vardır. Müslümanlara karşı
kurdukları sinsi planlar da, bu dünyevi hesapların kapsamındadır.
Yapmadıkları tek şey, öldükten sonra yaşayacakları sonsuz hayatları
için çaba harcamaktır. Oysa dünya hayatının süsüne aldanarak ahireti
unutmaları, kendilerine hiçbir yarar sağlamaz. Aksine onları çok
zor, sıkıntılı, aşağılanma ve azap dolu korkunç bir yaşam beklemektedir.
Ölüm, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem gibi son derece önemli
olan konuları düşünmemelerinin kendilerince belli sebepleri vardır.
Ancak en temel sebep müstağniyetleridir. Yaşam, kendilerine hiç
bitmeyecek gibi uzun gelmekte, ahirette ise, eğer giderlerse en
güzelini hak edeceklerini düşünmektedirler. Kehf Suresi'nde haber
verilen bağ sahiplerinin kıssası bu konuya bir örnektir:
Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi
(ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi.
"Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime
döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım."
(Kehf Suresi, 35-36)
Onları din ahlakını yaşamaktan, yalnızca Allah'a yönelmekten ve
O'nun cennetini kazanmak için O'nun isteklerine göre bir hayat sürmekten
alıkoyan ana sebepler, heva ve hevesleri, yani tutkularıdır. Ancak
tüm tutkuların ortak özelliği, kişiyi Allah'tan ve O'nun yolundan
uzaklaştırmalarıdır. Burada önemli bir nokta, dünyevi tutkularının
onları er ya da geç ortada bırakacağıdır. Ölüm geldiğinde, gözlerinde
büyüttükleri değerlerin hiçbiri kendilerine yardımcı olamayacaktır.
Sayılanların tümünü dünyada bırakıp, yapayalnız bir şekilde Allah'ın
huzuruna gideceklerdir.
DÜNYA HAYATININ GEÇİCİ OLDUĞUNU ANLAMAZLAR
Size verilen herşey yalnızca dünya hayatının metaı
ve süsüdür. Allah katında olan ise daha hayırlı ve daha süreklidir.
Yine de akıllanmayacak mısınız? (Kasas Suresi, 60)
Münafıklar Kuran'ı bilmektedirler. Kuran ayetlerinden dünyanın
kısa bir aldanıştan ibaret olduğunu, asıl hayatın ahiretteki sonsuz
hayat olduğunu, orada kazananın da, kaybedenin de olacağını ve kazananlardan
olmak için Allah'ın kitabına göre yaşamaları gerektiğini bilmektedirler.
Fakat bütün bunlara rağmen, onlar dünyayı tercih ederler.
Peki münafıklar kendileri için "kazanç" olacak yoldan neden yüz
çevirmektedirler? Neden sonu "ateş" olan bir yolu tercih etmektedirler?
Münafıkların bu ruh haliyle ilgili soruların cevabı Kuran'da şöyle
haber verilmektedir:
Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan
başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi "kesintisi olmayan zaman'
(dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların
bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar.
(Casiye Suresi, 24)
Bu tavırlarının bir sebebi, kendilerini ahiretten müstağni görmeleridir.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi varlığına tam olarak inanmadıkları ahiretin,
var olsa bile kendileri için güzel bir son olacağı zannı ile hareket
ederler. Dolayısıyla kalplerini dünyevi tutkulara kapılmaktan alıkoymazlar.
Dışarıdan bakıldığında iman ediyor gözükseler de, kalplerinde hep
dünyevi menfaatler ile beraberdirler. Bu nedenle, gözlerini dünya
sevgisi bürümüş, kalplerine dünya tutkusu sinmiştir. Dünya hayatının
kısa ve geçici olduğu gerçeği münafıklara son derece boş ve anlamsız
gelir. Ölümcül bir hastalığın bütün vücudu sarması gibi, dünyevi
tutkular da onları sarmıştır.
DÜNYA GÜZELLİKLERİNİ YOK EDERLER
İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara
şöyle denilir): "Siz dünya hayatınızda bütün güzellikleriniz ve
zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp zevk sürdünüz...
(Ahkaf Suresi, 20)
Sadece dünya hayatına yönelik olarak yaşamalarına rağmen bu kişiler
hiçbir zaman mutlu olamaz ve dünyanın nimetlerinden tam olarak faydalanamazlar.
Dünyanın nimetlerinden faydalanabilmek için Allah'a gönülden yönelmek
gerekmektedir. Kendisine gönülden yönelen samimi kullarına Allah,
heybetlerinin, güzelliklerinin, sağlıklarının, akıl kapasitelerinin,
bereketlerinin ve başarılarının artması gibi, pek çok nimetle karşılık
verir. Hakiki ruh ve fizik güzelliği ancak mümine mahsustur. Müminin
dünyaya yönelik bir beklentisi yoktur ama buna rağmen, dünyada da
hep güzelliklerle muhatap olmaktadır.
Allah'ın ayetlerini bile bile inkar eden, onlara karşı gelen münafıklar
için ise, sayılan nimetlerin giderek azalması, kaybolması söz konusudur.
Ve bunu kendi elleriyle yapmışlardır; fırsatları varken yüz çevirmişler,
bir bakıma "isteyerek" üzerlerindeki nimetleri kendilerinden uzaklaştırmışlardır.
Tüm menfaatleri dünyaya yöneliktir. Oysa dünyadaki rahatı, huzuru
ve nimetleri de Allah'ın verdiğinin farkında değildirler. Beklentileri
dünyadandır ama Allah dilemedikçe dünyaya yönelik bir kazançları
da olmayacaktır. Güzelliği haketmeyen bu kişilere Allah, kalpten
bağlı oldukları dünyada bir güzellik vermeyecektir.
Kendilerine verilmiş olan birtakım dünyevi nimetleri de hak ettiklerini
düşünmektedirler. Bunlar kendileri için bir üstünlük unsuru halindedir.
Oysa kendilerine verilen dünyevi değerler tek bir amaç içindir.
Bir ayette bu durum şöyle bildirilmektedir:
Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin;
Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının
inkar içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (Tevbe Suresi, 55)
Dünya hayatı hiç de kendi düşündükleri gibi bir refah ve rahatlık
ortamı değildir. Allah, kendi dinine açıkça savaş açmış olan bu
insanlara, uğruna yaşadıkları dünyada rahatlık ve huzur da vermeyecektir.
Tek beklentileri dünyadır, burada çabalamakta ve uğraşıp didinmektedirler,
ama kazandıkları tamamen boşa gitmiştir. Bunu da Allah bizlere,
şu ayet aracılığıyla duyurur:
Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa
gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. (Kehf
Suresi, 104)
DİN GÜNÜNÜ UNUTURLAR
Kıyamet günü, dünya tarihinin sona ereceği dehşet dolu bir gündür.
Ayetlere göre, güneş körelecek, yıldızlar bulanıklaşıp dökülecek,
denizler tutuşturulacak, gökyüzü çatlayıp yarılacak, bütün insanlar
yattıkları yerden kaldırılacaktır. Kuran'da, o günün korkusu ile
çocukların saçlarının ağaracağından, gebe kadınların çocuklarını
düşüreceğinden bahsedilmektedir. Kıyamet saatinin ardından insanları
din günü, yani hesap günü beklemektedir. Müminler kıyamet gününün
meydana getireceği dehşetten korkarlar ve din gününde hesaba çekildiklerinde
küçük düşmemeyi, hesaplarını kısa sürede verip cennete girmeyi umut
ederler.
Münafık da kıyamet gününün varlığını ve özelliklerini bilmektedir.
Çünkü Kuran'ı okumaktadır. Kuran'da yapılan tariflerle o günün dehşetli
bir gün olacağı kendisine anlatılmıştır. Ancak, münafığın en belirgin
özelliği, oldukça açık olan Kuran ayetlerine ve edindiği bu kadar
bilgiye rağmen, ahirete karşı halen şüphe içinde olmasıdır. Dolayısıyla
hayatını bu büyük doğruya göre planlamaz. Hatta unutmaya çalıştığı
bu gerçeği, bir an olsun "açık bir şuurla" düşünmez bile...
Hayır, onlar kıyamet-saatini yalanladılar; biz
kıyamet saatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık.
(Furkan Suresi, 11)

|