|

Münafıkların Müstağniyeti
Onlar, Allah'a, hoşlarına gitmeyen şeyleri uygun
görürler, dilleri de yalan olarak en güzel olanın 'kendilerinin
olduğunu düzmektedir.' Hiç şüphesiz ateş onlar içindir ve hiç şüphesiz
onlar (cehennemde) öncülerdir. (Nahl Suresi, 62)
Allah'tan korkan insanlar, her zaman her konuda Allah'ın yardımını
ve desteğini beklerler. Hz. Musa'nın Kuran'da haber verilen, "Rabbim,
doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım" (Kasas Suresi, 24)
sözüyle örnek verildiği gibi, her an kendilerini yaratana muhtaç
olduklarının farkındadırlar. İşte müminlerle tamamen zıt özellikler
taşıyan münafıkların 'müstağniyeti' bu noktada açığa çıkar.
'Müstağni' kelimesi Kuran'da 'hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını sanan'
kişiler için kullanılır. Oysa hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, 'müstağni'
olan yalnızca Allah'tır. İnsanlar ve diğer tüm canlılar da Allah'ın
yarattığı ve her an O'nun dilemesiyle yaşamlarını sürdüren aciz,
ihtiyaç içinde olan varlıklardır. Allah insanlara acizliklerini
göstermek için şöyle seslenmektedir:
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu
dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun
için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar.
Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar.
İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)
Ancak münafıklar, Allah'a karşı acz içinde olduklarının farkında
değildirler. İçlerinde şeytanınkine benzer bir kibir taşırlar. İnsanları
kandırabildiklerini sandıkları için hem Allah katında hem de müminlerin
gözünde küçük düşmüş olmalarına rağmen, kendilerini çok akıllı ve
üstün görürler. Hep doğru yolda olduklarını düşünürler. Eksik ve
hatalı olabileceklerine asla ihtimal vermezler. Bütün bunlar da,
aslında bir hastalık çeşidinin alametleridir. İşte bu hastalığın
adı yukarıda belirttiğimiz gibi 'müstağniyet'tir.
Nitekim Allah münafıkların kalplerinde hastalık taşıyan insanlar
olduklarını ve ikiyüzlülükleri sebebiyle bu hastalıklarının artırıldığını
bize şöyle bildirmektedir:
İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve
ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde)
Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini
aldatıyorlarlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır.
Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından
dolayı, onlar için acı bir azab vardır. (Bakara Suresi, 8-10)
'Müstağniyet' hastalığı tarih boyunca bütün inkarcılarda görülmüştür.
Allah, insanı cehenneme sürükleyen bu hastalığa Kuran'ın birçok
ayetinde işaret etmiştir. Hastalığın tarihi şeytanla başlamıştır.
Kendini, yaratılmışların en üstünü gören şeytanın müstağniyetinin
ilk belirtisi, Allah emrettiği halde Hz. Adem'e secde etmemesi olmuştur.
Bu şekilde davranmasının kendince açıklaması da, Hz. Adem'in topraktan,
kendisinin ise ateşten yaratılmış olmasıdır.
Dolayısıyla dünya kurulduğundan beri tarih sahnesine gelen her
inkarcı, şeytanla aynı karakter yapısını taşıması itibariyle onun
bu özelliğini de üzerinde barındırır. İnkarcıların bir grubunu teşkil
eden münafıklar için söz konusu olan müstağniyet de, ilk olarak
şeytanın üzerinde tecelli eden bu müstağniyetin aynısıdır.
Müstağniyetin ilk belirtisi, kişinin, kalbinde hastalık bulunduğuna
kesinlikle inanmamasıdır. Nitekim münafıklar da -Kuran'daki ifadeyle-
kalplerinde 'hastalık' bulunduğuna hiçbir şekilde inanmazlar. Bu
da hastalıklarının daha artmasına neden olur. Zira kendini müstağni
yani eksiksiz, hatasız gören kişi, kötülüklerden ve günahlardan
sakınmaz, buna ihtiyaç duymaz. Nitekim Allah Kuran'da, kendini müstağni
görenin azgınlaşacağını haber vermektedir. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Hayır; gerçekten insan, azar.
Kendini müstağni gördüğünden. (Alak Suresi, 6-7)
Münafıkların içlerinde yaşattıkları müstağniyetin çeşitli belirtileri
ve sonuçları da vardır. Bunlar, Kuran ayetleriyle detaylı olarak
tarif edilmiştir ve bu doğrultuda maddelendirilmesi konuya netlik
getirecektir.
1) KENDİLERİNİ AYETLERE KARŞI SORUMLU HİSSETMEZLER
Kendilerini Allah'ın ayetlerinden müstağni gören, yani ayetlerin
kendi durumlarını tarif ettiğinden habersiz olan inkarcı gruplarından
biri münafıklardır. Kuran'ı okudukları halde, kendilerini birçok
ayetin hükmünden uzak görürler. Örneğin, cehennemi tasvir eden ayetler
mümin olanların korkusunu artırır, zira Allah'ın rızasını kaybetme
ve cehenneme girme ihtimali her zaman vardır. Ancak münafık olanlar,
kendilerini kesin olarak cennetlik gördükleri için bu ayetler onların
üzerinde hiçbir etki uyandırmaz. Bu doğrultuda, birçok ayetin aslında
tam da kendilerine hitap ettiğini göremez ve anlayamazlar.
Mümine ayetler hatırlatıldığında, ayetlerle öğütte bulunulduğunda,
korkusu artar, büyük bir içtenlik göstererek, ayetlere icabet eder.
Münafığa ayetle hatırlatma yapıldığında ise, neredeyse ayetleri
duymuyormuş gibi davranır. Allah'ın hikmet dolu olan sözlerinden
asla öğüt alıp düşünmez:
Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki, öğütten yüz
çevirip duruyorlar?. (Müddessir Suresi, 49)
Ayrıca münafıkların en belirgin özelliği inançlarının yalnızca
dillerinde olmasıdır. Nitekim ayetlere uyma konusunda da bu sahtekar
yüzleri ortaya çıkar. Allah'ın ayetleri konusunda ne kadar duyarsız
oldukları ve hatta ayetlerin hükümlerinden mümkün olduğunca uzak
durmaya çalıştıklarını Allah çeşitli ayetlerle bildirmiştir:
Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten
inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut'un önünde
muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır.
Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister. Onlara: "Allah'ın
indirdiğine ve elçiye gelin" denildiğinde, o münafıkların senden
kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün. (Nisa Suresi, 60-61)
Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmedin
mi? Aralarında Allah'ın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da,
onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.
(Al-i İmran Suresi, 23)
2) KENDİLERİNİ ÇOK AKILLI ZANNEDERLER
Münafıklar gerçekte akıl sahibi olmadıkları halde "kendi akıllarına"
gereğinden çok fazla güvenirler. İçinde bulundukları durumun ne
derece 'vahim' olduğunu fark edemezler. Yaptıkları her hareketin,
verdikleri her kararın hep en isabetlisi olduğu zannı ile yaşarlar.
Özellikle de din konusunda tek otorite olarak kendi doğrularını
görürler. İçlerinde taşıdıkları bu çarpık mantık sebebiyle, müminlerin
yanlış yolda olduğunu dahi düşünürler. Nitekim bu mantıksız düşünceleri
ayette şöyle bildirilir:
Münafıklar ve kalblerinde hastalık olanlar şöyle
diyorlardı: "Bunları (Müslümanları) dinleri aldattı." Oysa kim Allah'a
tevekkül ederse, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve
hikmet sahibidir. (Enfal Suresi, 49)
Ayetten de anlaşıldığı gibi yalnızca kendilerinin doğru yolda olduklarını
zannettikleri için, müminlerin aklını da beğenmezler. Halbuki müminler
dünyada Allah'ın 'temiz akıl' verdiği yegane insan topluluğudur.
Buna rağmen kendilerini herkesten üstün gören münafıklara, din konusunda
akıl sahibi müminler örnek verildiğinde, onların aklını beğenmediklerini
açıkça belirtirler. Münafıkların müminler hakkındaki bu isabetsiz
zannı ve aslında kendilerinin ne kadar 'zavallı' bir konumda bulundukları
bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği
gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği
gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar
kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13)
Ayette bildirildiği gibi münafıklar 'düşük akıllıdırlar' çünkü
çok galiz yalanlar söyledikleri, dayanaksız tuzaklar kurdukları
halde müminlerin bunları anlamadığını, elçinin bu oyunlarını ortaya
çıkarmayacağını sanmaktadırlar. Ancak Allah zamanı geldiğinde ne
kadar küçük duruma düştüklerini onlara da, diğer insanlara da gösterir.
3) KAZANÇLI OLDUKLARINI DÜŞÜNÜRLER
Münafıkları mümin topluluğunun içinde iken ayıran bir diğer yönleri
de din konusunda sürekli kendilerini geride tutmalarıdır. Kuran'da
münafıkların kendilerini mümkün olduğunca mümin topluluğunun mücadelesinde
geride tutmaya çalıştıkları, ağır davrandıkları şöyle bildirilmektedir:
Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet
size bir musibet isabet edecek olsa: "Doğrusu Allah, bana nimet
verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım" der. (Nisa Suresi, 72)
Allah'a ve elçisine teslim olmamakla, mücadele etmemekle infak
etmemekle ve daha birçok ibadeti uygulamamakla kendilerini 'karda'
zanneden münafıklar, bu ibadetleri yerine getirirlerse kayba uğrayacaklarını
düşünürler. Dolayısıyla Allah'ın rızasını aramadıkları ve kendilerini
müstağni gördükleri için, bu ibadetleri yapmak onlara zor gelir.
Münafıkların kendilerini geri tutmakla kâr elde ettiklerini zannettikleri
birkaç noktayı şöyle maddelendirebiliriz:
a) Mücadeleden kaçındıkları için:
Münafıklar ölümden çok korkarlar. Dünya hayatına şiddetle bağlı
oldukları için, ölümün düşüncesi bile onları tedirgin eder. Ölümün
Allah'ın emri olduğunu, kendilerine düşenin ölüm gelene kadar ihlasla
ibadetlerini devam ettirmek olduğunu düşünmezler. Nitekim Allah
Kuran'da Peygamberimiz (sav) dönemindeki münafıkların bu durumlarını
haber vermiştir. Onlar, savaşa gitmeyerek de, kendi akıllarınca
ölüm ihtimalini ortadan kaldırdıklarını zannetmişlerdir. Dolayısıyla
bir bahane bularak savaşa çıkmamalarını kendilerince bir akıl gösterisi
olarak değerlendirmişlerdir. Savaştan geri kaldıkları için içlerinde
sakladıkları sevinci de Allah Kuran'da müminlere haber vermektedir.
Ayette şöyle buyrulur:
Allah'ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri
kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler... (Tevbe Suresi, 81)
Oysa münafıklar yüzeysel düşünen insanlar oldukları için şunu hiç
akıllarına getirmezler; ölüm insanı her yerde yakalayabilir. Tehlikeden
kaçarak geride kalan kişinin, evinde otururken ölmeyeceğinin hiçbir
garantisi yoktur. Ama başta da belirttiğimiz gibi münafıklar, içinde
bulundukları yüzeyselliği kavrayabilecek bir anlayışa sahip değillerdir.
Dolayısıyla da geçici bir kurtuluşu daha doğrusu kısa süreli bir
ertelenmeyi kendilerine kar olarak görürler.
b) Müminlerle beraber olmadıkları için:
Allah mümin topluluğunu hayırla da şerle de denemeden geçireceğini
bildirmektedir. Müminler dünyada ahireti kazanmak için bir imtihandan
geçirilmektedirler. Dolayısıyla karşılarına kimi zaman hayırlı görünen,
kimi zaman da şer gibi görünen ama Allah'ın sonucunu müminlerin
hayrına çevirdiği çeşitli olaylarla karşılaşırlar. Kendileri bunun
imtihanın bir sırrı olduğunun farkına vardıkları için her zaman
aynı şevk ve gayretle Allah'ın rızasını kazanma yarışı içerisindedirler.
Asla ümitsizliğe, korkuya kapılmazlar.
Ancak mümin topluluğunun arasında imtihanın sırrını kavrayamamış
ve olayları yalnızca zahiri (yüzeysel) olan yönüyle değerlendiren
bir grup vardır ki bunlar, münafıklardır. Münafıklar biraz önce
de bahsettiğimiz gibi kendilerini olaylardan mümkün olduğu kadar
geride tutmaya çalışırlar. Hatta imkanları varsa mümin topluluğundan
da ellerinden geldiğince uzak dururlar. Bunun nedeni, müminlerin
karşılaştıkları zorluklarla karşılaşmak istememeleridir. Nitekim
özellikle savaş zamanlarında münafıkların, müminleri mümkün olduğunca
uzaktan izlemeyi tercih ettiklerini geçmişteki örnekleriyle Allah
müminlere haber vermiştir:
Onlar (münafıklar, düşman) birliklerinin gitmediklerini
sanıyorlardı. Eğer (askeri) birlikler gelecek olsa, çölde bedevi-Araplar
arasında olup sizin haberlerinizi (ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı.
Fakat içinizde olsalardı ancak pek az savaşırlardı. (Ahzab Suresi,
20)
Ve yine bir başka ayette, müminlerden uzakta kalmaya, onların başlarına
gelen olaylardan etkilenmemeye çalışan münafıkların kendilerini
nasıl karda saydıkları şöyle bildirilir:
Sana iyilik dokunursa bu onları fenalaştırır, bir
musibet isabet edince ise: 'Biz önceden tedbirimizi almıştık' derler
ve sevinç içinde dönüp giderler. (Tevbe Suresi, 50)
c) Allah'ın elçisine itaat etmedikleri için:
Allah'ın elçisine itaat eden mümin, Allah'ı ve O'nun kitabını herşeyden
üstün tutuyor demektir. Çünkü Allah'a ve Kuran'a itaat, elçiye de
itaat etmek demektir. Allah'a gönülden bağlı ve itaatli olan müminler,
elçiye de aynı bağlılığı ve itaati gösterirler. Allah'ın elçisi
onlar için kendi canlarından, kendi öznefislerinden daha değerlidir.
Kuran'da Peygamberimiz (sav)'i canları pahasına koruyan, onunla
birlikte savaşa giderek, onun nefsini kendi nefislerinden üstün
tutan müminlerden söz edilmektedir.
O dönemin münafıkları ise savaşa gitmemiş ve Peygamber Efendimizi
korumak zorunda kalmamış oldukları için kendilerini son derece karlı
ve akıllı saymışlardır. Savaşa katılan, ancak korkup geri dönen
münafıklar ise Hz. Muhammed (sav)'in kendilerini çağırmasına kulak
vermemişler ve ardlarına bakmadan kaçmışlardır:
Siz o zaman durmaksızın uzaklaşıyor, kimseye dönüp
bakmıyordunuz. Elçi de sürekli sizi arkadan çağırıyordu... (Al-i
İmran Suresi, 153)
Bu kaçışın onları kurtardığı kanaatindedirler. Oysa Peygamberimiz
(sav)'in emrinden çıktıkları için, çok büyük bir hataya düşmüşler,
Allah'ın hoşnutsuzluğunu kazanmışlar ve dolayısıyla sonsuz bir azaba
mahkum olmuşlardır.
'İYİ NİYETLİ ' OLDUKLARINI İDDİA EDERLER
Münafıklar fitne ve nifak konusunda adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar.
Ancak müminlerden çekindikleri için yaptıkları her bozgunculuk ortaya
çıktığında yemin ederek, kendilerinin aslında 'iyi niyetli' ve uzlaştırıcı
olduklarına müminleri inandırmaya çalışırlar. Yaptıkları her bozgunculukta
özellikle elçiye giderek yaptıkları şeyin iyi niyetli olduğuna onu
inandırmak için çaba harcarlar. Bunun açık bir örneğini Kuran'da
görmek mümkündür:
Öyleyse nasıl olur da, kendi ellerinin sundukları sonucu, onlara
bir musibet isabet eder, sonra sana gelerek: 'Kuşkusuz biz iyilikten
ve uzlaştırmaktan başka birşey istemedik' diye Allah'a yemin ederler.
İşte bunların Allah kalplerinde olanı bilmektedir... (Nisa Suresi,
62-63)
Elbette ayette de belirtildiği gibi Allah, onların yalan söylediklerini
ve kalplerinde neler gizlediklerini çok iyi bilir. Ve bunu 'dilediği
bir zamanda' mutlaka ortaya çıkarır. Elçisini de onların bu durumundan
haberdar eder.
KENDİLERİNİ ÖVGÜYLE TEMİZE ÇIKARMAYA ÇALIŞIRLAR
Kendilerini (övgüyle) temize
çıkaranları görmedin mi? Hayır; Allah, dilediğini temizleyip yüceltir...
(Nisa Suresi, 49)
Münafıklar için insanların rızasının ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştık.
Nitekim insanların rızasını kazanabilmek maksadıyla, yukarıdaki
ayette de bildirildiği gibi durmaksızın kendilerini överler. Yaptıkları
tüm hataları örtmeye, saklamaya ve eğer bir hataları ortaya çıkarsa
da çeşitli bahanelerle nefislerini temize çıkarmaya çalışırlar.
Üstelik kendilerini -hiç öyle olmadıkları halde- insanlara karşı
takva olarak tanıtmaya özen gösterirler.
Ancak elbette ki bu uğraşıları da ancak kendileri gibi kişiler
arasında başarı sağlar. Samimi müminler onların bu ikiyüzlü tavırlarını
çok geçmeden teşhis eder ve ona göre bir tavırla gerekli karşılığı
verirler.
ÖĞÜT ALMAYA DAYANAMAZLAR
Kitabın başından beri üzerinde durduğumuz gibi münafıkların en
önemli özelliklerinden biri şeytani kibirleridir. Bu kibir içlerinde
o derece büyümüştür ki hiçbir konuda eksik olduklarını, hatalı olduklarını
kabul etmeye yanaşmazlar. Eğer bir eksiklikleri ya da hataları kendilerine
söylenirse de bunu söyleyen kişiye karşı müthiş bir öfke duyarlar.
Ancak müminlerin ve özellikle elçilerin en önemli vasıfları 'iyiliği
emretmek ve kötülükten men etmek'tir. Yani inananlar sürekli olarak
birbirlerine öğüt verir, hatalarını, eksikliklerini gidermeye çalışırlar.
Münafıklar da mümin topluluğunun içinde bulunduğu için onlar da
müminlerin Allah'ın rızasını kazanmak için uyguladıkları bu ibadetle
sık sık muhatap olurlar.
Kendilerini kusursuz gören münafıkların, verilen öğütler karşısında
öfkeye kapıldıklarını, Hz. Muhammed (sav) döneminde yaşamış münafıkların
anlatıldığı ayetlerde görürüz. Kuran'dan kendilerine yapılan hatırlatmalar
karşısında öylesine azgınlaşmışlardır ki,
"... seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi..." (Kalem Suresi,
51) ayetinde ifade edildiği gibi, peygambere duydukları kini,
öfkeyi, nefreti gizlemeye dahi gerek görmemişler, bunu bakışlarıyla
açıkça ortaya koymuşlardı.
Şüphesiz bu, peygamberin onlara öğütlerde bulunması nedeniyleydi.
Eğer elçi onlara ölümün yakınlığı, ahiretteki cehennem azabının
şiddeti, Kuran'a muhalefet edenlerin dünyadaki ve ahiretteki durumları
gibi önemli konuları hatırlatmasaydı ve onları bütün kavme karşı
övseydi, kuşkusuz münafıklar elçiye karşı kinlenmezlerdi. Fakat
Allah'ın değişmez bir kanunu olarak elçiler, kendi üzerlerine düşeni
eksiksiz yapar ve kim olursa olsun iyiliği emredip, kötülükten men
etmeyi sürdürürler.
BELA GELMEZ ZANNEDERLER
... Ve kendi kendilerine: 'Söylediklerimiz dolayısıyla
Allah bize azap etse ya' derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir.
Artık o ne kötü bir gidiş yeridir. (Mücadele Suresi, 8)
Yapıp ettiklerini sürdürmelerinin, yaptıklarından hiçbir şekilde
vazgeçmemelerinin bir nedeni de "bela gelmez" zannetmeleridir. "Bela
gelecek olsaydı şimdile kadar gelirdi" şeklinde mantıksız bir düşünceye
sahiptirler. Oysa bu tamamen onların zannıdır zira Allah'ın kuralları
çok farklıdır. O dilerse hemen bela verir, dilerse de belli bir
süreye kadar erteler.
Üstelik münafıklar, zannettiklerinin aksine sürekli belaya uğramaktadırlar
da kendileri farkında değildirler. Anlatımlarında ve bakışlarında
bozukluk olması, akledemiyor olmaları, sürekli devam eden bir huzursuzluk,
tevekkül edememekten kaynaklanan daimi bir stres, güzelliklerden
zevk alamama ve nimetin değerini bilememe onlara musallat olan belalara
örnektir.
Allah onlardan kiminin ölümünü ise erteler, böylece dünyadaki inkarlarının
artması için onlara süre verir. Bununla birlikte cehennemde görecekleri
azabın şiddeti de, aynı oranda artmış olur:
Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin;
Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının
onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. (Tevbe Suresi,
85)
SAHİP OLDUKLARI DÜNYEVİ DEĞERLERİN KENDİLERİNİ
KORUYACAĞINI ZANNEDERLER
Bu kişilerin sahip oldukları dünyevi değerlerden dolayı üstünlük
tasladıklarına ve kendilerine olan güvenlerini bunlardan elde ettiklerine
daha önce de değinmiştik. Aileleri ve sahip oldukları mal-mülk özellikle
güvendikleri dayanakların başında gelmektedir.
Ailelerinin ve sahip oldukları maddi değerlerin kendilerini dünyada
da ahirette de koruyacağını düşünür ve bu şekilde kendilerini rahatlatırlar.
Dünyada Allah'tan gelecek bir belaya karşı, dünyanın en nüfuzlu,
en zengin insanlarının dahi engel olmaya güç yetiremeyeceklerinin
farkında değildirler. Bu yüzden de çok anlamsız bir müstağniyet
içindedirler.
Oysa güvendikleri herşeyin tek tek yok olduğuna şahit olacaklardır.
Hesap gününde yanlarında ne aileleri, ne de dünyadayken sahip oldukları
değerler hazır bulunmayacaktır. Tam tersine, orada yapayalnız ve
yardımcısız kalacaklardır. Üstelik bu sayılanların dünyada da kendilerine
bir fayda vermediğini, Allah'ın verdiği çeşitli musibetlerle anlayacaklardır.
Münafıklar, daha önce de bahsedildiği gibi, din ahlakını kabul
etmemekle, mümin topluluğundan uzaklaşmakla kendilerini karda zannederler.
Bu sayede nefislerinin arzularını "rahat rahat", "diledikleri gibi"
yaşayabileceklerini sanırlar. Ölümün ya da herhangi bir bir hastalığın,
belanın onları bulmayacağı, uzun yıllar güvenlik ve huzur içinde
yaşayabilecekleri düşüncesindedirler. Oysa tam tersine belalar,
sıkıntılar ve hastalıklar peşlerini hiç bırakmaz. Nitekim Allah
müminlere, dinden dönenlere dünyada da ahirette de bir sıkıntı isabet
ettireceğini ayetleriyle şöyle müjdelemiştir:
Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun
için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak
haşredeceğiz. (Taha Suresi, 124)
KENDİLERİNİ CENNETLİK SANIRLAR
Münafıkların taşıdıkları özelliklerden biri de ahiret inançlarının
çok zayıf ve çarpık olmasıdır. Birçoğu öldükten sonra dünyada işledikleri
suçların hesabını vereceklerine inanmaz; buna ihtimal verse dahi
yapması gereken herşeyi yaptığını zannettiği için kendini 'cennetlik'
olarak görür. Bu yanlış zanları Kuran'da şöyle örneklendirilmiştir:
'Kıyamet saatinin kopacağını da sanmıyorum.
Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı
bir sonuç bulacağım.' (Kehf Suresi, 36)
Kendi bozuk mantığına göre 'nasıl olsa mümin topluluğu ile beraberdir,
iyi -kötü yaptığı bazı hizmetler de vardır. O halde ahirette bunların
karşılığını görecek ve mutlaka cennete girecektir. Veya en kötü
ihtimalle cehennemde cezasını çekip yine cennete girecektir'. Allah
münafıkların bu gerçek dışı zanlarını Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle
dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda
kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran Suresi, 24)
Oysa ayette de ifade edildiği gibi, bu bir iftiradır ve bundan
dolayı münafıklar, dinleri konusunda yanılgıya düşmüşlerdir. Yukarıdaki
ayetin arkasından gelen ayette bu yanılgıları sonucu nasıl bir durumla
karşılaşacaklarına da şöyle hükmedilmektedir:
Artık onları, kendisinde şüphe olmayan bir gün
topladığımızda ve her bir nefse -haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı
tam olarak ödendiğinde nasıl olacak? (Al-i İmran Suresi, 25)

|