|

Batıl İnançlar ve Gerçekler
İnsanlar tarih boyunca karşılarına çıkan pek çok soruna çözüm
bulmuşlar ancak ölüme çare bulamamışlardır. Her canlı varlık bir
gün ölmek üzere doğar. Kimileri çok küçük yaşta hayata veda ederken,
kimileri genç, kimileri orta, kimileri de ileri yaşlarda bu dünyayı
terk ederler. Kimsenin sahip olduğu malı-mülkü, serveti, makamı,
mevkisi, şöhreti, itibarı, kuvveti ve güzelliği, ölümü kendisinden
uzaklaştıramaz. Herkes istisnasız ölüme boyun eğmiş ve bundan sonra
da eğmeye devam edecektir.
Pek çok insan, ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak sonun kendi başına
da geleceğini aklına getirmez. İnsanlar arasında düşünülmediği sürece,
ölümle karşılaşılmayacağı gibi batıl bir inanç gelişmiştir. Ölümle
ilgili konu açan herhangi bir kişi hemen "şom ağızlı"
olarak nitelenir ve bu konu hemen, "ağzından yel alsın"
gibi anlamsız sözlerle kapattırılır. Halbuki ölümden söz eden bir
insan, isteyerek veya istemeyerek, Allah'ın çok büyük ayetlerinden
birini hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet perdesini
biraz da olsa aralamaktadır. Ancak gafleti, yaşam biçimi haline
getirmiş geniş bir kitle, kendilerini rahatsız eden bu tür gerçeklerin
akıllarına gelerek gafletlerini zedelemesinden çok huzursuz olurlar.
Oysa bu kişiler, hayattayken ölümü düşünmekten ne kadar kaçarlarsa,
ölümün gerçeğiyle karşılaştıklarındaki rahatsızlıkları da o kadar
şiddetli olur. Bu dünyadaki gafletleri ne kadar büyükse ölüm anında,
kıyamet gününde ve ebedi azaptaki dehşet, şaşkınlık ve azapları
o derece büyük olur.
Zamanın ilerlemesine rağmen kendini yaşlanmaya ve ölüme karşı
koruyabilmiş tek bir insan gösteremezsiniz. Ölmeyecek tek bir insan
bulamazsınız. Çünkü insan kendi bedeninin ve kendi hayatının sahibi
değildir. Yaşamaya karar verip hayatını kendisinin başlatmamış oluşu,
bunun bir göstergesidir. Bir diğer göstergesi ise, hayatını sona
erdiren ölüme müdahale edemeyişidir. Hayatın sahibi, onu verendir.
Ve O, dilediği zaman da o hayatı geri alır. Hayatın sahibi olan
Allah, Peygamberimize vahyettiği "Senden
önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar
ölümsüz mü kalacaklar?" (Enbiya Suresi, 34) ayetiyle,
bunu haber verir.
Yalnızca şu anda, dünyada milyarlarca insanın var olduğu göz önünde
bulundurulursa, ilk insandan bu yana, sayısız insan yaşamıştır.
Bu insanların hepsi de istisnasız ölümü tatmışlardır. Günümüzden
önce yaşayanların da şu anda yaşamakta olanların da kesinlikle başlarına
gelmiş ya da gelecek olan kesin bir sondur ölüm. Kimse kendini bu
kaçınılmaz sondan kurtaramaz. Kuran'da, bu konu şu şekilde bildirilir:
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette
ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve
cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı,
aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i İmran Suresi, 185)
ÖLÜMÜ TESADÜF YA DA TALİHSİZLİK SANMAK
Ölüm tesadüfen değil, her olay gibi, Allah'ın dilemesiyle hayır
ve hikmetle gerçekleşir. Bir insanın doğum tarihi nasıl belliyse,
aynı şekilde ölüm tarihi de daha o doğmamışken, dakikasına, saniyesine
kadar bellidir. İnsan da kendisine verilen süreyi her saniye biraz
daha tüketerek, o son ana doğru hızla yaklaşır. Herkesin ölümünün
yeri, zamanı ve şekli kaderinde belirlenmiştir.
Buna rağmen insanların çoğu ölümün, Allah'ın ona sebep olarak
yarattığı olaylar zincirinin bir sonucu olduğunu sanırlar. Her gün
gazetelerde ölüm haberleri okunur. Ardından da, "Eğer bir tedbir
alınsaydı sonuç bu şekilde olmazdı; şöyle yapılsaydı ölmezdi"
gibi cahilce mantıklar yürütülür. Halbuki her insan kendisine tanınmış
süreden ne bir saniye eksik ne de bir saniye fazla yaşayamaz. Ancak,
imanın verdiği bilinçten uzak olan insanlar, her olaya olduğu gibi
ölüme de tesadüfler zincirinin bir parçası olarak bakarlar. Allah
Kuran'da, tamamen inkarcılara özgü olan böyle çarpık bir zihniyetten
müminleri sakındırır:
Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde
gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri
için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi"
diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir
hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı
görendir. (Al-i İmran Suresi, 156)
Ölümü bir tesadüf sanmak büyük bir cahillik ve akılsızlıktır.
Ve bu durum, üstteki ayetten de anlaşılacağı gibi, insana büyük
bir manevi azap, karşı konulamaz bir sıkıntı verir. İnkar edenler
ya da Kuran'da belirtildiği şekilde iman etmemiş olanlar, yakınlarını
ve sevdiklerini kaybettiklerinde bu büyük azabı, "onulmaz hasret"i
yaşarlar. Ölenin aslında bir kurtulma ihtimali olduğunu, fakat şanssızlık,
aksilik, tedbirsizlik gibi durumlar yüzünden zamansız veya yok yere
öldüğünü düşünürler. Bu düşünce de onların üzüntü, pişmanlık ve
acılarının katlanarak artmasına neden olur. Çektikleri bu sıkıntı
ve acı, gerçekte inançsızlıklarının azabından başka bir şey değildir.
Oysa olayın çok önemli bir sırrı vardır; ölümün sebebi, ne bir
kaza, ne bir hastalık, ne de başka bir şeydir. Bütün bu sebepleri
yaratan Allah'tır. Kaderimizde belirtilen süre olduğu zaman, yukarıda
sayılan sebeplerden herhangi bir tanesi nedeni ile hayatımız sona
erer. Ve insan, elindeki tüm maddi imkanını seferber etse dahi,
kendileri için belirlenmiş olan ölüm zamanından bir an bile fazla
yaşayamazlar. Kuran'da bu İlahi kanun şöyle vurgulanır:
Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek
yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır... (Al-i İmran Suresi,
145)
ÇARPIK KADER ANLAYIŞI
Özellikle ölüm konusuyla ilgili olarak, halk arasında kader hakkında
pek çok yanlış kanaat vardır. "Kaderini yenmek", "kaderini
değiştirmek" gibi yanlış mantıklar toplumda oldukça yaygındır.
Kimi insanlar birtakım beklenti ve tahminlerini kader zannedip,
bunların gerçekleşmediğini görünce de kaderin belirlendiği gibi
gitmediğini, değiştiğini sanırlar. Sanki kaderi önceden okumuş da,
olaylar okudukları şekilde gelişmemiş gibi akılsızca bir tavır takınırlar.
Bu tür çarpık ve tutarsız mantıklar, aklın tam olarak gelişememiş
ve buna bağlı olarak kaderin anlamının tam olarak kavranamamış olmasından
kaynaklanır.
Kader, zaman ve mekan kavramlarını yoktan var eden ve bunları
tamamen kontrol ve hakimiyetinde bulunduran, zaman ve mekana tabi
olmayan Allah'ın, geçmiş ve gelecekteki tüm olayları zamansızlık
boyutunda tespit etmesi ve yaratmasıdır. Yaşanmış ve yaşanacak bütün
olaylar zinciri, an an, detay detay Allah katında planlanmış ve
yaratılmıştır.
Zamanı Allah yaratmıştır, bu yüzden O, zamana bağımlı değildir.
Allah'ın katında herşeyin başı da, sonu da, sonsuzluk şeridindeki
yeri de bellidir. Herşey olup bitmiştir. Nasıl bir filmi seyreden
kişinin o film üzerinde herhangi bir değişiklik yapmaya güç ve imkanı
yoksa, hayat şeridinde rol alan insanların da tabi oldukları kader
şeridi üzerinde bir etkileri olamaz. İnsanlar kader üzerinde değil,
kader insanlar üzerinde belirleyici ve yaptırıcı bir unsurdur. Herşeyiyle
kaderin bir parçası olan insan o kaderden bağımsız bir şekilde davranamaz.
Kaderin dışına çıkamaz. Bu bir video kasetteki filmde yer alan oyuncunun,
kasetten dışarı sıyrılıp maddi bir boyut kazanarak videonun başına
oturması ve kendi bulunduğu kasette silmeler, eklemeler, değişiklikler
yapmasına benzer ki, elbette bu kendi içinde çelişkili ve mantıksız
bir durumdur.
Dolayısıyla, kaderi yenme, kaderin akışını değiştirme gibi bir
duruma söz konusu bile olamaz. Ancak unutulmamalıdır ki, "ben
kaderimi değiştirdim" diyen bir insan da, aslında kaderinde
yazılı olan bir cümleyi söylemektedir.
Bunu bir örnekle açıklamak istersek; bir insan günlerce komada
kalabilir, yeniden yaşama dönmesi imkansız gibi gözükebilir. Fakat
aynı insanın, beklenenin aksine, tekrar eski sağlığına kavuşması,
onun "kaderini yendiği" ya da doktorların onun "kaderini
değiştirdiği" anlamına gelmez. Bu olay, o kişinin, kaderinde
kendisi için belirlenmiş süreyi doldurmadığını gösterir. Bu da aynı
kaderin bir parçasından başka bir şey değildir. Herşey gibi hastalanması
ve tekrar iyileşmesi de Allah katında yazılıp tespit edilmiştir.
Ayetlerde şöyle belirtilir:
... Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen
kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu Allah'a
göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
Allah, bu tür olaylar vasıtasıyla iman edenlere imtihan sistemindeki
ve yaratmasındaki sonsuz akıl ve zekayı, sonsuz çeşitlilik ve zenginliği
gösterir. Bu da, iman edenlerin hayret ve takdirlerini, dolayısıyla
imanlarını arttırır. Diğer yandan da, kendi ilkel mantıklarını Allah'a
başkaldırmalarına delil olarak getiren inkarcıların küfür ve sapkınlıklarını,
şaşkınlıklarını arttırır. Müminlerin, inkarcıların bu akılsızlık
ve anlayışsızlıklarından ibret alıp, kendilerini iman ve akıl ile
onlara üstün kılan Allah'a şükretmelerini sağlar.
İnsanlar arasında yaygın olan bir başka yanlış kanaate göre de,
80 yaşında birinin ölümü "ecel", küçük bir çocuğun, genç
bir insanın ya da orta yaşlı bir kişinin ölümü "beklenmedik
acı bir olay"dır. Bu yanlış mantıkla düşünen insanlar, ölümü
kabullenip, olağan karşılayabilmek için kendi belirledikleri bazı
şartların bulunmasını isterler. Bunlara göre, uzun süren ağır bir
hastalık sonucu gelen ölüm genellikle doğal karşılanabilir, fakat
ani bir hastalık ya da kaza sonucu gelen ölüm zamansız bir felakettir!
Bu yüzden, çoğu zaman ölümler isyankar bir ruh haliyle karşılanır.
Ancak bu mantık, Allah'ın adaletinin, sonsuz merhametinin, herşeyi
hayır ve hikmetle yarattığının tam olarak takdir edemediğinin göstergesidir.
Bu psikolojiye sahip olan herkes Allah'a tam bir teslimiyetle teslim
olmadıkları için dünya hayatında sürekli bir sıkıntı ve keder içinde
yaşamaya mahkum kalacaktır.
REENKARNASYON İNANCI
Ölüm hakkında çeşitli kesimlerde yaygın olan batıl inançlardan
birisi de "reenkarnasyon"dur. Öldükten sonra çeşitli kereler
farklı yer ve zamanlarda ve farklı kimliklerle dirilerek yeniden
dünyaya gelme şeklinde açıklanan reenkarnasyon, gerek iman etmeyenler
gerekse çeşitli batıl inanışların mensupları arasında, son zamanlarda
ilgi gören sapkın bir akım haline gelmiştir.
Teknik olarak hiçbir delile dayanmamasına rağmen bu tür batıl
inançların taraftar toplamasının başlıca sebebi, dini inancı olmayan
insanların bilinçaltlarındaki, öldükten sonra yok olma endişesidir.
Dini inançları zayıf olan kimseler de, dünyada yaptıklarının karşılığı
olarak ahirette cehennem gibi bir cezanın kendilerini beklediğini
bildikleri için ya da en azından ihtimal verdikleri için öldükten
sonra ahirete gitme gibi bir gerçekten rahatsız olurlar. Her iki
sınıf için de öldükten sonra dünyaya tekrar tekrar gelmek son derece
cazip bir durumdur. Bu yüzden bu işin istismarını yapan belirli
kesimlerin birkaç göz boyama seansıyla, daha fazla delil aramadan
reenkarnasyon gibi bir safsatayı seve seve benimserler.
Ne yazık ki bu sapkın düşünceye, son zamanlarda Müslüman çevrelerden
kendisine aydın, entellektüel, ilerici görünümü vermek isteyen bazı
kişiler de olumlu bakmaktadır. Olayın asıl ciddi yönü ise, bu tür
kimselerin söz konusu sapkın iddialarına Kuran ayetlerinden delil
getirmeye ve ayetlerin açık ve net ifadelerini, "dillerini
eğip bükerek" kendi yorumlarına uydurmaya çalışmalarıdır. Burada
vurgulanmak istenen temel konu da, bu sapkın itikadın kesinlikle
Kuran ve İslam dışı olduğu ve Kuran'ın açık ayetleriyle tamamen
çeliştiğidir.
Reenkarnasyonun Kuran'da geçtiğini iddia edenlerin delili olarak
öne sürdükleri birkaç ayetten biri Mümin Suresi'nin 11. ayetidir.
Ayet şöyledir:
Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün
ve iki kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi
çıkış için bir yol var mı ?" (Mümin Suresi, 11)
Reenkarnasyoncular bu ayette, insanın dünyada bir kere yaşayıp
öldükten sonra tekrar diriltilerek dünyada ikinci bir yaşama başladığını,
bu suretle ruhunun gelişimin tamamladığını ve bu ikinci yaşamını
takip eden ikinci ölümünden sonra ahirette diriltildiğini iddia
ederler.
Şimdi herhangi bir ön yargıya kapılmadan bu ayeti inceleyelim:
Ayete göre insanın iki defa ölü iki defa diri hali olduğu anlaşılmaktadır.
Üçüncü bir ölü ya da dirilik hali söz konusu değildir. Bu durumda
doğal olarak akla, insanın en baştaki durumunun ölü mü ya da diri
mi olduğu sorusu gelir. Bu sorunun cevabını ise Bakara Suresi'nin
28. ayetinde buluruz:
Nasıl oluyor da Allah'ı inkar ediyorsunuz? Oysa
ölü iken sizi o diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir
ve sonra O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)
Ayet açıktır; insan başlangıçta ölüdür, yani yaratılışının temeli
başlangıçta, ayetlerde de bildirilen toprak, su, çamur gibi cansız
maddelerden oluşmaktadır. Daha sonra Allah bu cansız yığına "bir
düzen içinde şekil verip" diriltir. Birinci ölüm ve birinci
diriliş gerçekleşmiştir. Birinci dirilişten belli bir süre sonra
insan, yaşamı sona erince tekrar öldürülür, ilk ölümünde olduğu
gibi toprağa geri döner, çürüyüp-ufalanıp toz haline gelir. Bu da
ikinci defa ölü haline geçişidir. Geriye ise ikinci ve son diriltilmesi
kalmıştır. Bu da ahiretteki dirilmesidir. İkinci ve son diriliş
ahiretteki dirilme olduğuna göre, dünya hayatında ikinci bir diriliş
söz konusu olamaz. Aksi takdirde bu tür bir iddia üçüncü bir dirilişi
gerektirir ki böyle bir durumdan hiçbir ayette söz edilmez. Görüldüğü
gibi ne Mümin Suresi 11. ayetinden, ne de Bakara Suresi 28. ayetinden
insanın dünyada birden fazla kez diriltildiği anlamı çıkmaz. Tam
tersine bir kere dünyada bir kere de ahirettei dirilişin olduğu
ayetlerden açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Durum bu kadar açık olmasına rağmen reenkarnasyoncular her iki
ayeti de kendi anlamsız iddialarına delil olarak kullanmaya çalışırlar.
Ancak bu ayetle söz konusu kişilerin iddialarının aksine ölümün
ve dirilmenin gerçekte nasıl olacağı bizlere haber verilmektedir.
Bunun dışında, Kuran'daki pek çok ayet de insanın içinde imtihan
edildiği tek bir dünya hayatı olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin
ölümden sonra tekrar dünyaya dönüş olmadığı, Allah'ın buna kesin
olarak izin vermeyeceği ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der
ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da
salih amellerde bulunayım. "Asla, gerçekten bu, yalnızca bir
sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip
kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Müminun
Suresi, 99-100)
Ayette, kişiye ölüm geldikten sonra yeniden dünya hayatına bir
dönüş, bir telafi imkanı bulunmadığı anlatılırken inkarcıların,
bunun aksine ikinci bir diriliş ve dünyaya dönüş beklentisine sahip
oldukları da dikkat çekmektedir. Allah bunun hiçbir geçerliliği
bulunmayan ve inkarcının kendi söylediği bir sözden ibaret olduğunu
açıkça belirtir.
Bir başka ayette de cennettekilerin "ilk" ölümden başka
bir ölüm tatmayacakları şöyle bildirilir:
Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tatmazlar.
Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur. Senin Rabbinden,
bir fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş' budur.
(Duhan Suresi, 56-57)
Cennet ehlinin, birinci ölümleri dışında başka bir ölüm tatmayacaklarından
dolayı duydukları sevinç bir başka ayette şöyle geçer:
Nasıl, biz ölecek olanlar değil miymişiz? Yalnızca
birinci ölümümüzden başka (öyle mi)? Ve biz azaba uğratılacak olanlar
değil miymişiz? (Saffat Suresi, 58-59)
Üstteki ayetler o kadar açıktır ki, insanın tattığı tek bir ölüm
olduğu, hiçbir tevile yer bırakmayacak netlikte vurgulanmaktadır.
Burada, önceki ayetlerde iki ölümden bahsedildiği halde, neden burada
tek bir ölümden başka ölüm tadılmayacağının söylendiği gibi bir
soru akla gelebilir. Bunun cevabı Duhan Suresi'nin 56. ayetindeki
ölümü "tatma" ifadesinde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Zira, insanın bilinçli olarak tattığı, yani yaşadığı, karşılaştığı,
idrak ettiği ilk ve tek bir ölüm vardır; o da dünya hayatının sona
erdiği an karşılaştığı ölümdür. En baştaki ölü halinden önce diri
olmadığı dolayısıyla algılama ve şuur gibi özellikleri olmadığı
için bu birinci ölümünün şuuruna varması, bunu tatması gibi bir
durumu elbette ki olamaz.
Kuran'ın bunca açık ve kesin haberine rağmen, dünyada birden fazla
ölme, dirilme, yeni bedenlere girme gibi olayların bulunduğunu iddia
etmek Kuran'ın açık ayetlerini reddetmek anlamına gelecektir.
Gafletin Kalın Perdesi
İnsan bencil yaratılmıştır ve kendi çıkarlarını ilgilendiren şeyler
hakkında son derece hassastır. Ancak her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini
en ince ayrıntısına kadar düşünen ve hesaplayan insanın doğrudan
doğruya kendisini ilgilendiren ölüm konusunda kayıtsız ve umursuz
olması son derece hayret vericidir. "Kesin bilgiyle iman etmeyenler"e
özgü olan bu ruh halini Allah, Kuran'da tek bir kelimeyle tanımlamıştır:
"Gaflet".
Gafletin kelime anlamı, şuurundaki bulanıklık ve kapalılıktan
ötürü, bir insanın gerçekleri tam olarak algılayamayıp, sağlıklı
değerlendirmeler yapamaması ve buna bağlı olarak, gereken sağlıklı
tepkileri verememesidir. Bir ayette şöyle geçer:
İnsanların sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri
ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)
Ölümcül, çaresiz bir hastalığa yakalanan birisinin öleceğine kesin
gözüyle bakılır. Fakat ona bu gözle bakanların da er ya da geç ölecekleri
kesindir. Gaflet yüzünden, işin bu yönü kimsenin aklına gelmez.
Örneğin ölümcül bir hastalığa yakalanmış birinin yakın bir zamanda
ölme ihtimali epeyce yüksektir. Fakat yanında duran sapasağlam birinin
bir gün mutlaka öleceği çok daha yüksek ihtimal, daha da doğrusu
kesindir. Belki de ölüm, kendisini bu "ölümcül hasta"dan
çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır.
Yakınları, ölüm döşeğindeki hastalarının durumuna üzülürler. Ama
bir gün kesinlikle ölecek olan kendilerine de üzülmek akıllarına
gelmez. Oysa mantıksal olarak, bir olayın eninde sonunda gerçekleşeceği
kesinse, bunun yakın ya da uzak olması verilen tepkiyi değiştirmemelidir.
Eğer ölmek üzere olanlar için üzülmek gerekiyorsa, yalnızca ölüm
anında değil herkes birbiri ve kendisi için şimdiden üzülmeye başlamalıdır.
Ya da içinde bulunduğu gafleti yırtmalı, ölümün gerçek anlamını
kavramalıdır.
Bunun için de, öncelikle gafleti doğuran sebepleri tanımak yararlı
olabilir.
GAFLETİN NEDENLERİ
- Tefekkür ve akletme eksikliği: Toplumun çoğunluğunu oluşturan
geniş bir kitle ciddi konular üzerinde düşünmeye, kafa yormaya pek
alışık değildir. Düşünmeden yaşamaya alışık olduklarından, ölümü
de -kendi tabirleriyle- kafalarına fazla takmazlar. Üstesinden gelemedikleri
günlük sorunlar, onların zihnini zaten yeterince meşgul etmektedir.
Küçük konuları düşünerek o dar zihinlerini doldururlar, küçük sorunlarda
boğulur ve ölüm gibi büyük konuları düşünemezler. Herhangi birinin
ölümüyle karşılaştıklarında ya da ölümle ilgili bir konu açıldığında,
"Allah gecinden versin, Allah kimsenin başına vermesin, Allah
sıralı versin..." gibi sözlerle kendilerini avutur, konuyu
en kısa zamanda geçiştirmeye çalışırlar.
- Yaşamın karmaşa ve hareketliliği: Yaşam öylesine akıcı ve hareketlidir
ki kendini olayların akışına kaptıran insan özel bir çaba göstermezse,
eninde sonunda kendisini yakalayacak olan ölüm gerçeğini göz ardı
eder. Gerçek imana sahip olmadığı için kader, tevekkül, Allah'a
teslim olma gibi kavramlara son derece yabancıdır. Bu nedenle kendini
bildiği andan itibaren "dünyasını kurtarmaya" bakar. Bu
tip insan ölümü düşünemeyecek kadar meşguldür. Sürekli yeni dünyevi
planlar, çıkarlar, hedefler peşinde koşar. Hiç ummadığı bir anda
da hazırlıksız ve şaşkın bir şekilde ölüm gerçeğiyle karşılaşır.
Son bir pişmanlıkla geri dönmeyi talep eder. Ama artık çok geçtir.
- Doğum yanılgısı: Gafletin sebeplerinden birisi de doğumun varlığıdır.
Her gün doğumlar ve ölümler olur. Yeryüzünün nüfusu hiç eksilmez,
hatta günden güne artar. İnsan kendisini bu döngünün etkisine kaptırınca
sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor, sıfırlıyor, yaşam böylece
dengeleniyor gibi bir illüzyona kapılabilir. Bu da ölüme karşı bir
gaflet perdesi oluşmasına sebep olur. Oysa şu andan itibaren hiçbir
doğumun gerçekleşmeyeceği bir döneme girsek, insanların birbiri
ardına öldüğünü ve dünya nüfusunun hızla sıfıra doğru gittiğini
görürüz. İşte o zaman ölüm insana tüm dehşetiyle kendisini hissettirir.
İnsan etrafındakilerin birer birer eksildiğini görür ve kaçınılmaz
sonun er geç kendisine de geleceğini kesin olarak fark eder. Aynen
ölüm hücresine kapatılmış mahkumlar gibi. Her gün birer ikişer insanlar
idama götürülür. Hücredekilerin sayısı azalır. Aradan yıllar bile
geçse, hala hayatta olanlar ertesi gün sıranın kendilerine gelip
gelmeyeceği endişesiyle yatarlar. Ölüm bir an bile akıllarından
çıkmaz.
Halbuki olayın aslı da bundan farklı değildir. Yeni doğanların
öleceklere hiçbir etkisi yoktur. Bu, yalnızca psikolojik bir yanılgıdan
ibarettir. Günümüzden 150 yıl önce yaşayanlardan bugün hiçbiri hayatta
değildir. Kendilerinden sonra doğanların bu kişilerin ecellerine
hiçbir faydası dokunmamıştır. Aynı şekilde 100 yıl sonra da şu anda
yaşayan insanlardan hemen hemen hiçbirisi kalmayacaktır. Çünkü dünya
bir tür durak yeridir; sürekli dolar ve boşalır.
KENDİNİ KANDIRMA YÖNTEMLERİ
Ölümü göz ardı ettiren ve gafleti doğuran nedenlerin dışında bir
de insanların kendi kendilerini avutmak için kullandıkları savunma
mekanizmaları vardır. Bu kendini kandırma yöntemlerini birkaç madde
halinde inceleyebiliriz.
- Yaşlılık dönemine erteleme düşüncesi:
Bu savunma mekanizması gençlerde ve orta yaşlılarda görülür.
Bunu kullanan insan, genelde 60-70 yıl yaşayacağını hesaplar ve
ancak ömrünün son yıllarını bu tür "iç karartıcı" konulara
ayırmaya karar verir. Hayatının en güzel yıllarında böyle "kasvetli"
konularla kafasını yormak istemez. Bunun için dünyadan elini eteğini
çekeceği bir zamanı uygun görür. Böylece, ölüme ve öbür dünyaya
hazırlanmak için de yaşamından bir pay ayırmış olduğunu düşünür
ve vicdanını rahatlatır.
Halbuki bir saniye sonra yaşayacağının bile garantisi olmayan,
daha ne kadar yaşayacağını, nerede ve ne zaman öleceğini asla bilmeyen
bir insanın böyle uzun vadeli sonuçsuz hesaplar yapmasının ne büyük
bir gaflet olduğu ortadadır. Her gün etrafında kendisiyle yaşıt
hatta daha genç pek çok kişi ölür. Gazeteler ölüm ilanlarıyla doludur.
Televizyonlarda her gece birçok ölüm haberi izler. Çoğu zaman, büyük
küçük, kendi yakınlarının ölümlerine tanık olur. Fakat etrafındaki
insanların bir gün hatta belki de yarın, kendi ölümüne de tanık
olacaklarını, kendi ölüm ilanını okuyacaklarını aklına getirmez.
Kaldı ki, o beklediği "yaşlılık" sınırına kadar yaşasa
bile bir şey değişmeyecek, sahip olduğu zihniyeti değiştirmediği
sürece, ölümle karşı karşıya gelene dek erteleme mantığını sürdürecektir.
-"Cehennemde cezamı çeker ve
çıkarım" mantığı: Toplumda oldukça yaygın olan bu görüş,
gerçekte batıl inançtan başka bir şey değildir. (Çünkü hiçbir Kurani
temeli yoktur.) Kuran'ın hiçbir yerinde bir süre cehennemde ceza
görüp, sonra bağışlanarak cennete alınanlardan söz edilmez. Tam
tersine, konu ile ilgili tüm ayetlerde, kıyamet günü müminlerin
ve kafirlerin kesin bir biçimde ayrılacakları, müminlerin ebediyen
cennete girecekleri, kafirlerin ise ebediyen cehenneme, aşağılık
bir azabın içine sürülecekleri bildirilmiştir:
Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş
asla bize değmeyecektir." De ki: "Allah katından bir ahid
mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı
bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim bir kötülük
işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar,
orada süresiz kalacaklardır. İman edip salih amellerde bulunanlar
ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi,
80-82)
Bir diğer ayette şöyle denir:
Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında
kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları,
dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran
Suresi, 24)
Cehennem, insanın hayal gücünün alamayacağı kadar büyük acıları
yaşayacağı bir yerdir. cehennem Allah'ın "Kahhar", "Cebbar"
sıfatlarının en şiddetli tecelli ettiği ve dünyadaki hiçbir azapla
kıyaslanamayacak azaplarla dolu, korkunç bir ortamdır. Parmağının
ucu yanınca bile canı çok acıyan aciz bir insanın rahat ve umursuz
bir şekilde böyle bir azabı göze aldığını söylemesi, akletmediğinin
açık bir göstergesidir. Allah'ın azabını hafife alan, rahatlıkla
karşılayan bir kimse gerçekte Allah'ın kadrini gereği gibi takdir
edemeyen, akledemeyen bir insandır.
-Ben zaten cennete gireceğim mantığı:
Kendilerinin mutlaka cennete gireceğini iddia eden insanlar
vardır. Dünyada iyilik olarak tanımladıkları ufak tefek birtakım
şeyleri yaparak ve kötülük olarak tanımladıkları birtakım şeylerden
uzak durarak, cennete gideceklerini sanırlar. Din hakkındaki bilgileri
kulaktan dolma, hurafelerle dolu safsatalardan öteye geçmeyen bu
insanlar, gerçekte Kuran'da tarif edilen güzel ahlakla hiçbir ilgisi
olmayan, kendi uydurdukları bir din anlayışına sahiptirler. Sorulduğunda
kendilerini en Müslüman olarak tanıtırlar. Oysa Kuran'a göre bu
inanca sahip olan kişiler Allah'a birçok şeyi ortak koşan gerçek
Müslümanlar değillerdir. Kehf Suresi'nde böyle bir insanın durumu
şöyle anlatılır:
Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine
iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin
arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş,
ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında
bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri
de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben,
mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da
daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına
girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum"
dedi. "Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen
Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç
bulacağım." Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki:
"Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni
düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı
inkar mı ettin?" "Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben
Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam." (Kehf Suresi, 32-38)
Yukarıdaki ayetlerde anlatılan bahçe sahibi, "Rabbime döndürülecek
olursam" ifadesiyle, Allah'a ve ahiret gününe kesin bilgiyle
iman etmediğini, dolayısıyla bu konuda şüphe içinde olduğunu ortaya
koymaktadır. Buna karşın, kendisinin üstün bir mümin olduğu iddiasındadır
ki Allah'ın kendisini cennetle ödüllendireceğinden emindir. Günümüzde
bu zihniyete sahip pek çok kişinin var olduğunu görmekteyiz.
Bu kişiler Allah'a karşı samimiyetsiz bir tutum içinde olduklarını
aslında için için kendileri de bilirler, fakat kendilerine bu gerçek
hatırlatılmak istense bunu kabul etmeyip hemen kendilerini temize
çıkarmaya çalışırlar. Dinin hükümlerini uygulamanın önemsiz olduğunu
öne sürer, mahalledeki dindar görünümlü kişilerin aslında ne kadar
namussuz, ahlaksız olduğunu iddia ederek kendilerini aklamaya uğraşırlar.
Kalplerinin temiz olduğunu, kimsenin kötülüğünü istemediklerini,
kimsenin malında, mülkünde, karısında, kızında gözleri olmadığını
söyleyerek "iyi insan" olduklarını ispatlamaya kalkarlar.
Dilencilere sadaka verdiklerini, komşuya helva ikram ettiklerini,
senelerce gece gündüz çalıştıklarını, insanlara hizmet ettiklerini,
bundan daha iyi Müslümanlık olmadığını savunurlar. Ancak bu kişinin,
Müslüman olması şartınınçevresiyle iyi geçinmek değil, Allah'a kul
olmak ve O'nun hükümlerine itaat etmek olduğunu bilmez ya da bilmezlikten
gelirler.
Samiyetsizliklerinin en büyük göstergesi ise, sahip oldukları
sapkın din anlayışına dayanak bulmak için birtakım bahaneler üretmeleridir.
Kendi yaşamlarını meşrulaştırmak için kullandıkları, "en büyük
ibadet çalışmaktır", "mühim olan kalp temizliğidir"
gibi ifadeler en çok rastlanılan örneklerdendir. Bu ifadeler Kuran'da
bildirildiği üzere din öne sürülerek Allah'a karşı yalan söylemekten
ibarettir. Ve Allah böyle bir ahlaka karşılık olarak sonsuz azap
yurdu cehennem ile insanları uyarmaktadır. Bu tür kişiler, Bakara
Suresi'nin 9. ayetinde bildirildiği üzere; "(sözde)
Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini
aldatırlar da şuurunda değildirler." (Bakara Suresi, 9)
- Çifte standart mantıklar: İnsan,
farklı bir kendini kandırma yöntemi daha geliştirmiş olabilir. Ölüm
aklına geldiğinde sonsuza dek yok olacağını düşünür ve bunun dehşetiyle
Allah'ın vaat ettiği sonsuz bir hayatın "var olabileceğine"
yüzde elli ihtimal verir. Böylece kendi içinde bir nevi umut ışığı
yakar. Öte yandan, Allah'ın kendisine yüklediği birtakım sorumluluklar
olduğu aklına gelince de, diğer yüzde elli ihtimali düşünür. "Nasılsa
toprak olup yok olacağım, ölümden sonra hayat yoktur" diyerek
hesap verme, cehennem azabıyla karşılaşma gibi korku ve endişelerini
bastırır. Her iki durumda da gaflet halinin ona verdiği bir nevi
sarhoşluk hali içerisinde ölüm onu yakalayıncaya kadar yaşamını
sürdürür.
GAFLETİN SONUCU
Önceki bölümlerde, ölüm, insana yaşadığı sürece kendini hatırlatır
demiştik. Ya bu hatırlatmalar ona fayda verir ve birtakım konuları
tekrar gözden geçirmesi, hayata ve olaylara bakış açısını yeniden
düzenlemesi gerektiğini ciddi bir şekilde düşünmeye başlar. Ya da
sözünü ettiğimiz savunma mekanizmaları devreye girer, kalbinin ve
gözünün önündeki gaflet perdesi günden güne daha da kalınlaşmaya
başlar.
İşte inkarcıların bir kısmının yaşlanıp ölüme iyice yaklaştıkları
halde, ölümü büyük bir sakinlikle, akılsızca bir rahatlıkla beklemeleri
bu perdenin kalınlığının had safhaya ulaştığının göstergesidir.
Çünkü ölüm onlara artık yalnızca güzel ve tatlı bir uykuyu, huzur
ve sakinliği, ebedi bir rahatlığı çağrıştırmaktadır.
Oysa onları yoktan var edip yaratan, sonra öldürüp tekrar diriltecek
olan Allah onlara azapla geçirecekleri ebedi bir hayatı, ebedi bir
pişmanlığı ve mutsuzluğu vaat etmiştir. Onlar da bu gerçeği, tam
ebedi uykuya dalacaklarını sandıkları ölüm anında bizzat görürler.
Çünkü, ölümün bir yok oluş olmadığını, aksine kendileri için azapla
dolu yeni bir dünyanın başlangıcı olduğunu anlarlar. Canlarını alan
ölüm meleklerinin dehşet verici görüntüsü, o büyük azabın ilk habercisidir.
Bu nedenle Kuran'da, ölümden sonraki yaşamı reddeden inkarcılardan
söz edilirken "Öyleyse melekler, yüzlerine
ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?"
(Muhammed Suresi, 27) denir. Bu anda, inkarcıların ölümden
önceki küstah ve kibirli tavırları yerini dehşet, pişmanlık, çaresizlik
ve sonsuz bir acıya bırakır. Kuran'da, bu durum şöyle anlatılır:
Dediler ki: "Biz yer (toprağın için) de yok
olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız?"
Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir. De ki: "Size
vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize
döndürülmüş olacaksınız." Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda
başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi
bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım,
artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları
zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 10-12)
ÖLÜMDEN KAÇIŞ YOKTUR
İnsan özellikle gençliğinde ölümü hiç mi hiç aklına getirmek istemez.
Bunu bir son olarak gördüğü için ölümün düşüncesinden bile kaçar.
Düşünmemek onun için en rahat kaçış yoludur. Oysa fiziksel kaçış
ölüme bir çare olmadığı gibi, ölümü aklına getirmekten kaçınarak
ölümden kurtulabilmek de mümkün değildir. Dahası, ölümü aklına getirmemek
de mümkün değildir. İnsan, her gün önüne gelen gazetelerde mutlaka
ölüm haberleriyle, ölüm ilanlarıyla karşılaşır. Yolda giderken bir
cenaze arabasına rastlar ya da bir mezarlığın önünden geçer. Zaman
içinde yakınları ve akrabaları ölür. Onların cenazelerine gittiğinde
ve evlerini ziyaret ettiğinde, mutlak gerçekle yüzyüze kalır. Başkalarının,
özellikle de sevdiklerinin ölümünü gördükçe, kendi sonunu düşünür.
Bu düşünce, kalbini sıkar, ruhunu bunaltır.
İnsan ne kadar direnirse dirensin, nereye sığınırsa sığınsın,
nereye kaçarsa kaçsın, aslında farkında olmadan her an kendi ölümüne
doğru koşar. Önünde başka bir kapı, tercih veya çıkış yolu yoktur.
Geri sayım sürekli devam eder. Ne yöne dönerse ölüm onu oradan karşılar.
Çember sürekli daralarak ona doğru yaklaşır ve sonunda kıskıvrak
yakalar. Allah'ın kanununda yine bir değişme olmamıştır. Kaderde
belirlenmiş bir anda ve yerde ölüm onu yakalamıştır. Kuran'da, bu
sır şöyle haber verilir:
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız
ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da,
müşahede edilebileni de bilen (Allah) a döndürüleceksiniz; O da
size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)
Her nerede olursanız ölüm sizi bulur, yüksekçe
tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile... (Nisa Suresi, 78)
Bu nedenle yapmamız gereken, kendimizi kandırmayı ya da gerçekleri
göz ardı etmeyi bir kenara bırakıp Allah'ın kaderimizde tespit ettiği
süreyi en iyi şekilde değerlendirebilmektir. Bu sürenin ne zaman
biteceğini de yalnız Allah bilmektedir.

|