|

Gerçek Ölüm ve Görünen Ölüm
RUHUN ÖLÜMÜ (GERÇEK ÖLÜM)
Nasıl öleceğinizi, ölümün nasıl bir şey olduğunu, ölürken neler
olacağını hiç düşündünüz mü?
Şimdiye dek, önce ölüp sonra da dirilerek insanlar arasına dönen
ve neler görüp, neler hissettiğini anlatan hiç kimse olmamıştır.
Bu nedenle ölümün nasıl bir şey olduğunu, bir insanın ölüm anında
neler hissettiğini bilmemize teknik olarak imkan yoktur.
Ancak insana hayatını veren ve zamanı gelince de geri alan Allah,
ölümün nasıl gerçekleştiğini Kitabında bizlere bildirmiştir. Bu
nedenle, ölümün nasıl gerçekleştiğini, ölmekte olan bir insanın
gerçekte neler yaşayıp, neler hissettiğini ancak Kuran'dan öğrenebiliriz.
Kuran'a baktığımızda ise oldukça ilginç bir gerçekle karşılaşırız.
Çünkü Kuran'da haber verilen ve tarif edilen ölüm, "tıbbi ölüm"den,
yani diğer insanlar tarafından gözlemelenen ölümden çok farklıdır.
Öncelikle, bazı ayetler de ölüm anında, ölecek kişi tarafından
görülen, fakat diğer insanlar tarafından gözlemlenemeyen olaylar
yaşandığı bize haber verilir. Vakıa Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır:
Hele can boğaza gelip dayandığında,
Ki o sırada siz (sadece) bakıp, durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)
Bir başka ayette de, bu "gözlemlenemeyen olaylar"ın
inkarcılar için bir zorluk anı olduğundan şöyle bahsedilir:
Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin;
Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının
onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. (Tevbe Suresi,
85)
Buna karşın, müminlerin ölümü ise "güzellikle" olur:
Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında:
"Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak
üzere cennete girin." (Nahl Suresi, 32)
İşte bu ayetlerde bize ölüm hakkındaki çok önemli ve değişmez
bir gerçekler haber verilir: Ölüm anında, ölen kişinin yaşadıkları
ile dışarıda onu izleyen kişilerin gördükleri şeyler çok farklıdır.
Örneğin bir insan hayatı boyunca iflah olmamış azılı bir inkarcı
olmasına karşın, dışarıdan, uykusu sırasında "rahat" bir
ölümle ölmüş gibi algılanabilir. Oysa o anda başka bir boyuta geçen
ruhu, büyük acılar içinde ölümü tadmaktadır. Ya da tam tersine,
acı çektiği sanılan bir müminin ruhu, ayette de bildirildiği gibi
bedeninden, melekler tarafından "güzellikle" ayrılır.
Kısaca, "bedenin tıbbi ölümü" ile, Kuran'da tarif edilen
ölüm gerçekte çok farklı olaylardır.
İşte "tadılan" bu gerçek ölüm, az önce belirttiğimiz
gibi inkarcılar için büyük bir azap, müminler içinse büyük bir nimet
ve güzelliktir. İnkarcıların canlarının "zorluk" içinde
çıktığını Kuran'dan biliyoruz. Ayetler de bu "zorluk"
ayrıntılı olarak tarif edilir.
- Ölüm anında inkarcının sırtına ve yüzüne vurularak canının alınması:
Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura
vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle; çünkü gerçekten
onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri
çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı.
(Muhammed Suresi, 27-28)
- Ölümün şiddetli sarsıntıları ve meleklerin inkarcıya ölüm anında,
ebedi azaplarını müjdelemeleri:
... Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları'
sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı
(bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız
olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz)
dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde)
bir görsen... (Enam Suresi, 93-94)
Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak:
"Yakıcı azabı tadın" diye o inkar edenlerin canlarını
alırken görmelisin. Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler
yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir. (Enfal
Suresi, 50-51)
Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, inkar eden bir kişinin ölümü
kendisi için büyük bir azaptır. Dışarıdaki yakınları onun rahat
yatağında huzurlu bir şekilde öldüğünü sanırlarken o, gerçekte,
maddi ve manevi çok büyük bir azabın içine girmiştir. Ölüm melekleri,
acı vererek ve aşağılayarak onun canını bedeninden çıkarırlar. Kuran'da,
bu melekler, kafirlerin canlarını bedenlerinden,
"ta en derinden acıyla sökerek çıkaranlar" (Naziat Suresi,
1) olarak tarif edilirler.
Başka ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, "Son
müdahaleyi yapacak kim" denir.
Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu
anlamıştır. (Kıyamet Suresi, 26-28)
İşte inkarcı, artık hayatı boyunca inkar etmiş olduğu o büyük
gerçekle yüzyüzedir. Ölümle birlikte, yaşamı boyunca işlediği büyük
suçun, inkarının cezasını çekmeye başlayacaktır. Meleklerin sırtına
vura vura, canını en derinden sökerek almaları, kendisini bekleyen
sonsuz azabın yalnızca çok hafif bir başlangıcıdır.
Bunun aksine, ölüm, mümin için büyük bir mutluluk ve neşenin başlangıcıdır.
Ruhu en derinden acıyla sökülen kafirin aksine müminin ruhu, "yumuşacık
çekip alanlar" tarafından (Naziat Suresi, 2), "güzellikle"
ve "selamla" (Nahl Suresi, 32), adeta uykuda ruhun acısızca
bedenden ayrılıp farklı bir boyuta geçmesi gibi (Zümer Suresi, 42)
alınır.
Ölümün gerçeği işte budur. Dışardaki insanlar, yalnızca tıbbi
ölümü bilirler; hayati fonskiyonları sona ermek üzere olan bir beden
görürler. Ölen kimseyi seyredenler, ne onun yüzüne ve sırtına vurulduğunu,
ne ayaklarının dolaştığını, ne de canının köprücük kemiğine dayandığını
görürler. Bu görüntü ve hislerle yalnızca ölen kişinin ruhu muhatap
olur. Oysa gerçek ölüm, dışarıda insanların göremeyeceği bir boyutta
ölen kişi tarafından bütün yönleriyle "tadılmakta"dır.
Bir başka deyişle, ölüm sırasında yaşanan olay, bir "boyut
değişikliği"dir.
Buraya kadar incelediğimiz ayetlerden anlaşılan gerçekleri kısa
maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz: Mümin de kafir de, ecelleri
gelince ne bir saat ertelenir ne de bir saat öne alınırlar. Her
nerede olurlarsa olsunlar vakitleri gelince ölüm onları bulur. Dışarıdan
seyredenler fark etmese de, ölüm anı gelen bir kişi çok farklı olaylar
yaşamaya başlar.
MÜMİNİN ÖLÜMÜ:
- Kaçınılmaz olduğunu bildiği ve yaşamı süresince hazırlık yaptığı
ölümle karşılaşır.
- Canını almaya gelen melekler ona selam verip, onu cennetle müjdelerler.
- Melekler güzellikle canını alırlar.
- Ruhu bedeninden yumuşakça çekilip alınır.
- Arkasından gelecek müminleri müjdelemek, Allah'ın vaadinin hak
olduğunu ve müminler için bir korku ve üzüntü olmadığını haber vermek
ister. Ama buna izin verilmez.
İNKARCININ ÖLÜMÜ:
- Hayatı boyunca kendisinden kaçıp durduğu ölümle buluşur.
- Ölümü şiddetli sarsıntılar içinde olur.
- Melekler, ellerini ona doğru uzatır ve onu alçaltıcı ve yakıcı
bir azapla müjdelerler.
- Melekler, yüzüne ve sırtına vura vura canını alırlar.
- Ruhu en derinden acıyla sökülür.
- Ruhu köprücük kemiklerine kadar çekilir ve son müdahale yapılır.
- Canı o inkar içindeyken zorluk içinde çıkar.
- Ölümle yüzyüze geldiği andaki imanı ve tevbesi kabul edilmez.
-Gerçeği görmenin verdiği büyük pişmanlık içinde Allah'tan kendisini
dünyaya geri çevirmesini ve kaybettiği ömrünü telafi etmeyi talep
eder. Ama şansını kaybetmiştir. Bu isteği kabul edilmez.
Dışarıdaki insanların gördüğü "tıbbi ölüm"ün de insana
ders veren çok önemli bir yönü vardır. Tıbbi ölümün insan bedenini
yok edişi, insana çok önemli bazı gerçekleri kavrama fırsatı verir.
Bu nedenle, gerçek ölümün ardından söz konusu tıbbi ölüme de değinmek,
hepimizin bedenini bekleyen mezar hakkında biraz düşünmek gerekir.
BEDENİN ÖLÜMÜ (DIŞARIDAN GÖRÜNEN ÖLÜM)
Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları boyuttan
ayrılırken, geride cansız bedenini bırakır. Deri değiştiren canlılar
gibi, bu dünyadaki bedenini geride bırakır ve asıl hayatına doğru
ilerler.
Ancak geride kalan bedenin hikayesi de anlamlı ve önemlidir. Özellikle
bu bedene hayattayken gereğinden fazla değer verenler için.
Peki öldükten sonra bu bedenin başına neler geleceğini ayrıntılı
olarak düşündünüz mü hiç?
Bir gün öleceksiniz. Belki hiç beklenmedik bir şekilde. Ekmek
almak için bakkala giderken yolda biraraba tarafından çiğneneceksiniz.
Ya da amansız bir hastalık hayatınıza son verecek. Veya bir anda
kalbiniz atmaktan vazgeçecek.
Böylece ölümü tatmaya başlayacaksınız.
Bu andan itibaren de, bedeninizle hiçbir ilişkiniz kalmayacak.
Hayat boyu "ben" dediğiniz ve sahiplendiğiniz o beden,
sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümünüzle birlikte bedeninizi
başka insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar, "daha
dün buradaydı", "dağ gibi adamdı" diyenler olacak.
Sonra o bedeni alıp evin bir odasına, belki de morga koyacaklar.
Orada bir gece bekleyecek. Ertesi gün gömme işlemleri başlayacak.
Cansız bedeni alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmiş
olan bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada ölümün izleri
de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar başlayacak.
Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar. Sonra da
tahta tabuta koyup üstüne yeşil bir örtü örtecekler. Cenaze arabası
gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarlığa doğru ilerlerken, yolda
hayat devam edecek. Bazı insanlar cenaze geçiyor diye saygı gösterecek,
çoğu kendi işine bakacak. Sonra mezarlığa gelinecek. Tabut, sizi
sevenler ya da seviyor gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak.
Etrafta muhtemelen yine ağlayanlar, sızlananlar olacak. Sonra o
kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin isminiz yazılı...
Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle birlikte mezarın içine atacaklar.
Dualar okunacak. Ve sonra son iş yapılacak. Ellerine kürek alanlar,
beyaz kefenin içindeki bedenin üzerine toprak atmaya başlayacaklar.
Kefenin ağzını açıp içine de toprak atacaklar. Ağzınıza, burnunuza,
boğazınıza, gözlerinize topraklar dolacak. Topraklar yavaş yavaş
kefeni örtecek. Biraz sonra işleri bitecek ve gidecekler. Mezarlık
her zamanki derin sessizliğine bürünecek. Gidenler, kendi hayatlarına
geri dönecekler, ama gömülen beden için artık hayatın hiçbir anlamı
kalmamış olacak. Dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir güzel ev, güzel
insan, güzel manzara artık o beden için bir şey ifade etmeyecek.
Bedeniniz, hiçbir dostunuzla artık görüşemeyecek. Beden için var
olan tek şey, artık yalnızca toprak ve onun içindeki bakteri ve
kurtlar olacak.
Öldükten Sonra Ne Hale Geleceğinizi Hiç Düşündünüz mü?
Zaten gömülmenizle birlikte bedeniniz hem içten hem de dıştan
gelen etkilerle hızlı bir parçalanma sürecine girecek.
Vücutta oksijen kalmayacağından, bir süre sonra mikroplar faaliyete
geçerek bedene yayılacaklar.
Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik vücudun
her tarafına yayılarak, bedeni tanınmaz hale getirecek.
Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağızdan
ve burundan kanlı köpükler gelmeye başlayacak.
Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar, avuç içleri ve tabanlar
yerlerinden ayrılacaklar.
Bu dış değişmeyle beraber, iç organlarda da (akciğer, kalp ve
karaciğerde) çürüme başlayacak.
En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek; karın bölgesinde
toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatacaklar ve bedenden
tahammül edilmez derecede pis kokular yayılacak. (Ölü insan kokusu,
dünyanın en iğrenç kokusudur.)
Bu süre içinde kafadan başlamak üzere, adaleler de yerlerinden
ayrılacak.
Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek ve iskelet gözükmeye
başlayacak.
Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler bağlantılarından
ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak...
Bu olay, ceset bir toprak ve kemik yığını haline gelene kadar
böylece devam edecek.
"Ben" sandığınız bedeniniz böylelikle korkunç ve iğrenç
bir şekilde yok olacak. Geride kalanlar sizin için "helva"lar
yapıp yerken, topraktaki tüm kurtlar, böcekler ve bakteriler sizin
etlerinizi kemirecekler.
Eğer bir kaza sonucunda ölür de, gömülmezseniz, o zaman çok daha
feci bir manzara ortaya çıkacak. Bedeniniz, sıcak havada açıkta
kalmış bir et gibi, kurtlanacak, birkaç gün içinde bir kurt yumağı
haline dönüşecek. Kurtlar, son et parçasını da yiyene kadar iskeletin
kıvrımları arasında dolaşacaklar.
Böylece "en güzel bir biçimde" yaratılmış olan insan
hayatı, olabilecek en korkunç biçimde sona erecek.
Peki neden?
İnsan vücudunun öldükten sonra bu hale getirilmesi Allah'ın dilemesiyledir.
Ve bunun çok büyük bir anlamı vardır. İnsan, kendisinin aslında
beden olmadığını, bedeninin yalnızca kendisine giydirilmiş geçici
bir kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek anlamalı, bedenin ötesinde
bir varlığı olduğunu hissetmelidir. Kendini "et ve kemikten"
ibaret sanan insana, bunun bir aldanış olduğunu kavratmak için böyle
çarpıcı ve ibret verici bir son hazırlamıştır.
İnsan, bedeninin ölümüne bakmalı, bu geçici dünyada adeta sonsuza
kadar kalacakmış gibi sahiplendiği ve bütün arzularına boyun eğdiği
bedeninin akıbeti hakkında düşünmelidir. O beden toprağın altında
çürüyecek, kurtlanacak ve iskelete dönüşecektir.
Dünya Hayatının Geçiciliği
Hiç düşündünüz mü?
Neden insan sık sık temizlenmek zorundadır? Neden temizliğine,
bakımına dikkat etmezse, vücudu, ağzı kokar, cildi ve saçı yağlanır?
Neden terler ve bu terin kokusu son derece kötüdür?
İnsanın aksine, çicekler son derece güzel kokulara sahiptirler.
Gül ya da karanfil, pis çamurlu bir toprakta yetişmelerine rağmen
binlerce yıldır son derece güzel kokarlar. Ama insan, kötü kokmaya
mahkumdur ve bunu ancak iyi bir bakımla engelleyebilir.
Neden böyle olduğunu, insanın neden bu şekilde bir eksiklikle
yaratıldığını hiç düşündünüz mü? Allah'ın neden çiçekleri güzel
kokulu yaparken, insan bedeninin bu şekilde acizliklerle dolu olduğunu
hiç aklınıza getirdiniz mi?
İnsan yalnızca bu saydığımız özelliklerle kalmaz; yorulur, acıkır,
susar, canı acır, midesi bulanır, hastalanır...
İnsanlara bunlar doğal şeylermiş gibi gelir, ama bu bir aldanıştır.
İnsan hiçbir zaman kötü kokmayabilir, hiçbir zaman baş ağrısı çekmeyebilir,
hiçbir zaman hasta olmayabilirdi. Sahip olduğu tüm bu kusurlar,
"tesadüfen" oluşmuş değil, özel olarak yaratılmışlardır.
Allah, insanı belirli bir amaç, belirli bir hikmet doğrultusunda
bu şekilde eksik yaratmıştır.
Bunun iki amacı vardır: Birincisi, insanın aciz bir varlık, bir
"kul" olduğunu anlamasıdır. Eksiksiz, mükemmel olmak Allah'ın
vasfıdır, O'nun kulu olan insan ise sonsuz derecede eksiktir, zayıftır
ve dolayısıyla O'na sonsuz derecede muhtaçtır. Bir ayet, konuyu
çok hikmetli bir biçimde özetler:
Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız;
Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye
layık)tır. Dileyecek olsa, sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir
halk getirir. Bu, Allah'a göre güç değildir. (Fatır Suresi, 15-17)
İnsanın bedenindeki eksiklikler, ona aczini ve zaafını sürekli
olarak hatırlatır. İnsan, kendini üstün ve kusursuz bir varlık sanmaya
başlayabilir, ama her gün tuvalete gitmek zorundadır ve orada içine
düştüğü zavallılık, gerçek mahiyetini kendisine bildirir.
İnsanın sahip olduğu kusur ve eksikliklerin ikinci amacı ise,
bu yurdun geçiciliğini hatırlatmasıdır. Çünkü söz konusu kusur ve
eksiklikler, bu dünyadaki bedene mahsusturlar. Ahirette, cennet
ehli yeni bir bedenle, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde yaratılacaktır.
Bu dünyadaki zayıf, eksik, kusurlu beden, müminin gerçek bedeni
değildir, geçici bir süre içinde kaldığı bir kalıptır.
Bundan dolayıdır ki, dünyada kusursuz bir güzellik elde edilemez.
Fiziksel yönden en güzel, en çekici, en kusursuz olduğunu sandığımız
bir insan da, diğer tüm insanlar gibi tuvalete gitmekte, terlemekte,
kimi zaman ağzı kokmakta, kimi zaman yüzünde sivilce çıkmaktadır.
Temiz kalabilmek için sürekli yıkanmak ve bakım yapmak zorundadır.
Kimi insanın yüzü güzeldir, ama fiziği o kadar düzgün değildir.
Bunun tersi de mümkündür. Kimisinin gözü güzel, fakat burnu eğri
olabilir. Bu özelliklerin sonsuz varyasyonlarını sayabiliriz. Dış
görünüş olarak gerçekten kusursuz gibi görünen bir kimsede de hiç
umulmadık bir hastalık, rahatsızlık ya da kusur bulunabilir.
Herşeyden önemlisi, en mükemmel görünen insan bile mutlaka yaşlanır
ve ölür. Beklenmedik bir anda bir kazayla paramparça olabilir. Dünyadaki
beden gibi, dünyanın bizzat kendisi de eksik, kusurlu, yetersiz
ve geçicidir. Bütün çiçekler mutlaka solar, en güzel yiyecekler
çürür, bozulur, kokuşur. Tüm bunlar bu dünyaya mahsus eksik ve kusurlardır.
Bizlere tanınan kısa dünya hayatı da, taşıdığımız beden de Allah'ın
çok kısa bir süre için verdiği geçici emanetlerdir. Sonsuz bir yaşantı
ve mükemmel bir yaratılış ise yalnızca ahirete mahsustur. Bir ayette
şöyle denir:
Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının
metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah katında olan ise, daha
hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül
edenler içindir. (Şura Suresi, 36)
Bir başka ayette, dünyanın gerçek mahiyeti şöyle anlatılır:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence
türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme
(süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur.
Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin)
hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı
kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli
bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır.
Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid
Suresi, 20)
Kısaca bu dünyada Allah sonsuz kudret ve bilgisinin bir göstergesi
olarak birçok güzellik, sanat ve harikalık ile çok çeşitli kusur
ve eksiklikleri de aynı anda yaratmaktadır. Mükemmellik ve kalıcılık
bu dünyanın kanununa aykırıdır. Gelişen teknoloji de dahil olmak
üzere, insan aklının düşünebileceği hiçbir şey Allah'ın bu kanununu
değiştiremeyecektir. Böylece insanlar bir yandan ahireti özleyip
ona kavuşmak için çabalasınlar ve Allah'a gereken şükür ve takdiri
göstersinler. Bir yandan da bunların gerçek yerinin bu geçici dünya
değil, eksik ve kusurlardan arındırılmış ve müminler için hazırlanmış
ebedi cennet hayatı olduğunu anlayabilsinler. Kuran'da, bu gerçek
çok açık bir biçimde özetlenir:
Hayır, siz dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz.
Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)
Bir başka ayette ise, "gerçekten ahiret
yurdu ise, asıl hayat odur" (Ankebut Suresi, 64) denir.
"Asıl hayat"ımız olan ahiret ile geçici bir yurt olan
dünya arasında, perde kadar ince bir sınır vardır. Ölüm, işte bu
perdeyi kaldıran araçtır. Ölümle birlikte bu dünya ve bedenle olan
ilişki kesilecek, yepyeni bir yaratılışla sonsuz hayata başlangıç
yapılacaktır.
Ölümle birlikte başlayacak olan hayat gerçek hayattır. Eksiklik,
kusur, geçicilik dünyaya ait kanunlardır. Gerçek kanunlar; kusursuzluk,
ölümsüzlük, mükemmellik üzerine kuruludur. Bir başka deyişle, normal
olan, bir çiçeğin hiç solmaması, bir insanın hiç kirlenmemesi, hiç
yaşlanmaması, bir meyvenin hiç çürümemesidir. Asıl kanunlar, insanın
her istediğinin anında gerçekleşmesini, insanın hiçbir acı ve hastalık
yaşamamasını, hiçbir zaman üşümemesini, ya da terlememesini gerektirir.
Ancak asıl kanunlar, asıl hayatta; geçici kanunlar da geçici olan
bu dünya hayatındadır. Bu dünyada yaşanan tüm eksiklik ve kusurlar,
asıl kanunların özel olarak bozulup, yerlerine geçici kanunların
konmasıyla oluşmaktadır.
Asıl kanunların yurdu, yani ahiret ise sanıldığının aksine uzakta
değildir. Allah dilediği an insanın buradaki yaşamına son verip,
onu ahirete geçirebilir. Bu geçiş, bir göz açıp-kapaması kadar çabuk
gerçekleşecektir. Rüyadan uyanmak gibi... Ölümle birlikte sona erecek
olan dünyanın, ahirete göre ne denli kısa olduğu Kuran'da şöyle
anlatılır:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne
kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün
birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca
az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz," "Bizim,
sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp
getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115)
Ölümle birlikte rüya sona ermiş ve gerçek yaşam başlamıştır. Yeryüzünde
"bir gün ya da bir günün birazı kadar", hatta "bir
göz çarpması" kadar kalmış olan insan, yaptıklarının hesabını
vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkar. Eğer dünyada iken ölümü aklında
tutmuş, Allah'a kavuşacağının bilincinde olmuş ise, kurtulacaktır.
Kuran'da "kitabı sağ eline verilen" bu kurtulmuşların
şöyle diyeceği haber verilir:
"... Alın kitabımı okuyun. Çünkü ben,
gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım." (Hakka
Suresi, 19-20)
Ölümden İbret Almayanların Dünya ve Ahiretteki
Durumları
İnsanların çoğunda "ölüm yaşamın bittiği andır" şeklinde
eksik ve yetersiz bir inanış vardır. Oysa biraz daha derin düşünülse
ölümün diğer bir hayatın da başladığı an olduğu anlaşılacaktır.
Bu eksik bakış açısı yüzünden, inkar edenler hedefledikleri herşeyi
dünyadaki kısa sürenin içine sığdırmaya çalışırlar. Ahireti tanımayanların,
bu dünyadan gözü kapalı bir şekilde sınır tanımadan yararlanmak
istemelerinin sebebi de budur. Bunlar ölümle birlikte, herşeyden
mahrum kalacakları endişesiyle, doğru-yanlış ayrımı yapmadan yaşamaya,
bu dünyadan maksimum derecede faydalanmaya, nefislerini tatmin etmeye
çalışırlar. Önlerinde çok uzun yılların var olduğuna kendilerini
inandırıp, uzun vadeli planlar peşinde koşarlar. Böylelikle kendilerini
çok akıllı, Allah'a ve ahiret gününe inancı tam olan ve ölümden
sonrası için hazırlık yapan müminleri de akılsız olarak görürler.
Bu, şeytanın insanı aldatmak için kullandığı en klasik yöntemdir.
Şeytanın inkarcılar üzerinde uygulamak istediği oyununu Allah Kuran'da
şu ayetlerle haber verir:
Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan
sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun
emellere kaptırmıştır. (Muhammed Suresi, 25)
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık
kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan onlara bir aldanıştan başka bir
şey vaat etmez. (Nisa Suresi, 120)
Bu dünyada sonsuza dek yaşayacakmış gibi mal ve servet biriktiren
inkarcılar, hayatlarını mal ve evlat çokluğu ile övünecekleri bir
yarış haline getirirler. Bu sahte üstünlüğün verdiği gurura kapılarak
ahiretten tamamen uzaklaşırlar. Ancak içinde bulundukları büyük
yanılgının kendilerini nereye doğru yönlendirdiği, ayetlerle açıkça
bildirilmiştir:
Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine vermekte olduğumuz
mal ve çocuklarla, biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım
ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller. (Müminun Suresi, 55-56)
Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin;
Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azaplandırmak ve canlarının
onlar küfür içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (Tevbe Suresi,
55)
Allah insana, imtihan için gönderildiği bu dünyada ölümü ve ahireti
düşündürecek pek çok mesaj gönderir. Bir ayette, insana uyarı olsun
diye verilen belalara dikkat çekilir:
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir
veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar
ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi, 126)
Gerçekten çoğu insan, sık sık tevbe etmesine, öğüt alıp düşünmesine
vesile olacak belalarla karşılaşırlar. Bunlar, ayette denildiği
gibi yılda bir kaç kez karşılaşılabilen büyük belalar ya da günlük
küçük sıkıntılar olabilir. İnsan kaza, sakatlanma ve ölümle sonuçlanan
birçok olaya tanık olur. Gazeteler ölüm haberleriyle, ilanlarıyla
doludur. İnsana düşen, bu tip olayların kendi başına da gelebileceğini,
her an kendi imtihanının da sona erebileceğini hatırlamak, hemen
Allah'a sığınıp bütün samimiyeti ile bağışlanma dilemektir.
Müminlerin gördükleri olaylardan aldıkları ders ve ibret kalıcı
olur. Fakat, aynı olayların iman etmeyenler üzerindeki etkisi ve
bunlara verdikleri tepki çok daha farklıdır. İnkarcılar kendilerinde
uyandırdığı dehşet hissinin bir sonucu olarak ölümün gerçekliğini
kabullenmeyerek ya da unutmaya çalışarak kendilerini rahatlatmak
için uğraşıp-dururlar. Ancak bu yanıltıcı metodla kendilerine zarar
vermekten öteye gidemezler. Çünkü Allah, "Onları
adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir" (Nahl Suresi,
61) ve bu süre sandıklarının aksine aleyhlerine işlemektedir.
Kuran'da şöyle buyrulur:
O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi
sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, biz onlara, ancak günahları
daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir
azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 178)
Ölüm en yakınındaki kimseye isabet ettiğinde bile bu uyarıyı hiç
üzerine alınmayan, bundan bir öğüt ve ders çıkaramayan gaflet içindeki
insan, günün birinde kendisi ölümle karşı karşıya kalsa, içinde
bulunduğu durumdan kurtulmak için bir anda dünyanın en ihlaslı insanı
haline geliverir. Kuran'da bu psikoloji bir örnekle şöyle tasvir
edilir:
Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki
siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken
ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip
çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu
(dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na
'gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye
başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak
sana şükredenlerden olacağız." (Yunus Suresi, 22)
Ancak bu insanlar, Allah, kendilerini kurtardığında tekrar eski
gafletlerine geri döner ve Allah'a verdikleri sözü unutarak, en
ufak bir vicdani rahatsızlık duymadan sahtekarlık ve nankörlüklerini
ortaya koyarlar. Oysa bu sahtekarlıkları, kıyamet günü kendi aleyhlerine
bir delil olacaktır. Ayetin devamında şöyle denir:
Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere,
yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız,
ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır.
Sonra dönüşünüz bizedir, biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
(Yunus Suresi, 23)
Bu psikolojideki insan, ümitsiz bir çabayla aynı sahtekarlığı
ölüm esnasında da dener. Fakat kendisine tanınan süre artık sona
ermiştir:
Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der
ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da
salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir
sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip
kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Müminun
Suresi, 99-100)
İnkarcıların bu tutumunun Allah'ın huzurunda bile devam ettiğini
görürüz. Bu durum ayatlerde şöyle haber verilir:
Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları
öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi
(bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım,
artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları
zamanı) bir görsen... Öyleyse bu (azab) gününüzle karşılaşmayı unutmanıza
karşılık azabı tadın. Biz de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza
karşılık ebedi azabı tadın. (Secde Suresi, 12-14)
Aynı sonuçsuz çırpınışların cehennemde de devam ettiğini haber
veren ayetler şöyledir:
İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz,
bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım."
Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar
ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın;
artık zalimler için bir yardımcı yoktur. (Fatır Suresi, 37)
Ahiretteki bu ümitsiz çırpınışlar ve acı sonuç, hep insanın dünyanın
gerçek amacını ve değerini takdir edemeyişinden kaynaklanır. İman
etmemiş insan; dünyadayken Allah'ın etrafında yarattığı hikmetli
olaylardan ibret almaz, Allah'ın gönderdiği uyarıları dinlemez,
vicdanını bastırarak anlamazlıktan, görmezlikten gelir, ölümü kendinden
çok uzakta görür, Allah'ın rızası değil, nefsinin istekleri doğrultusunda
hareket eder. Tüm bunlar, sonunda geri dönüşü olmayan ölüme hazırlıksız
yakalanmaya ve yukarıdaki ayetlerde geçen umutsuz duruma düşmeye
sebep olur. Bu nedenle ölüm gelip uyandırmadan gafletin derin uykusundan
uyanmak gerekir. Çünkü ölüm anında uyanmak insana hiçbir fayda sağlamayacaktır.
Allah bu durumdan insanları şöyle sakındırır:
Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni
yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka
versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak
verdiklerimizden infak edin. Oysa Allah, kendi eceli gelmiş bulunan
hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
(Münafıkun Suresi, 10-11)
Biraz aklı olan insanın yapması gereken, ölümden sürekli kaçmak
değil onu her an hatırda tutmaktır. Ancak bu şekilde gerçek hedefinin
bilincinde olarak hareket edebilir, nefsinin ve şeytanın kendisini
bu geçici dünya hayatı ile aldatıp oyalamasına izin vermez.
ÖLÜME HAZIRLIK YAPMAK
Bu dünya insanların eğitim yeridir. Allah insanlara dünyada çeşitli
sorumluluklar yüklemiş ve onlara gözetmeleri gereken sınırları bildirmiştir.
İnsan, bu sınırları gözettiği, emredilenleri yerine getirip, yasaklanan
şeylerden sakındığı ölçüde ruhen olgunlaşır, aklı ve şuuru gelişir.
Başına gelen olaylara sabretmesini, hiçbir durumda Allah'ın dininden
taviz vermemeyi, her durum karşısında Allah'a yönelip dönmeyi, yalnız
O'ndan yardım istemeyi öğrenir. Allah'ı gereği gibi takdir etmeyi,
O'na karşı içli bir sevgi ve saygı dolu bir korku duymayı öğrenir,
Allah'a karşı katıksız bir iman ve tam bir teslimiyet kazanır. Allah'ın
yarattığı nimetlerin değerini gerçek manada anlar ve bu sayede Allah'a
karşı olan şükrü, sevgisi, yakınlığı ve hayranlığı artar. Sonuçta,
Allah'ın beğendiği üstün akla ve ahlak özelliklerine sahip ideal
bir mümin haline gelir. Bu şekilde her yönüyle mükemmel yaratılmış
olan cennete girmeye layık, aynı mükemmellikte bir insan haline
gelir. Aksi takdirde dünya ortamında hiçbir eğitim almadan cennete
girmiş olsaydı pek çok yönden eksik, olumsuz ve yetersiz bir konumda
kalacak ve o mükemmel ortamda her türlü hatayı yapmaya açık bir
kişiliği olacaktı.
Nitekim Hz. Adem de, cennetteki sonsuz yaşamı için gereken eğitimi
almak üzere yeryüzüne gönderilmiş ve birçok imtihanlara tabi olmuştur.
Sonuçta Allah'ın Kuran'da övdüğü üstün ahlak ve kişiliğe sahip seçkin
bir insan haline gelmiştir.
Kısaca, Allah'ın özel olarak yarattığı bu hikmetli olay dünyadaki
eğitimin bir parçası olan imtihan ortamının sırrını içerir. İnsan
bu dünyada başına gelen sayısız olaylarla sınanır ve bu imtihandaki
başarısı oranında ebedi hayatında ceza veya mükafata kavuşur. Hiç
kimse kendi imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. Ölüm, Kuran'da
bizlere bildirildiği gibi "süresi belirtilmiş
bir yazıdır". (Al-i İmran Suresi, 145) Bu süre bazen
uzun, bazen de kısadır. Aslında en uzun olarak tanımladığımız süre
bile nadiren 70 ya da 80 senenin üzerine çıkabilir.
Bu nedenle, uzun yaşama hesapları yapmak yerine insan, Allah'a
karşı sorumlu olduğunu ve hesap gününde bütün yaptıklarının hesabını
vereceğini bilerek, Kuran'ın rehberliğinde ve onun gösterdiği yola
uygun olarak yaşamalıdır. Aksi halde, sonsuz hayatı için bir hazırlık
yapmaması, bunun için kendisine tanınan bu tek ve son fırsatı kaçırması
ve ebediyen cennetten mahrum kalması kendisi için gerçekten de çok
acı bir durum olur. Ebediyen cennetten mahrum olan biri sonsuz azap
mekanı olan cehenneme gidecek bir ahlak gösteriyor demektir. Bu
nedenle dünyada boşa geçen her saniye hem çok büyük bir kayıp hem
de çok acı bir sonuca doğru atılan yeni bir adımdır.
Madem gerçek budur, öyleyse bu gerçeğin dünyadaki herşeyden daha
önemli olması gerekir. Hayatımızda karşımıza çıkacak muhtemel olaylar
için önceden hazırlık yaptığımız gibi, hatta daha da fazla, ölüm
ve sonrası için benzeri bir hazırlık yapmamız en mantıklı hareket
olacaktır. Zira ölecek olan biziz. Ölümden sonra karşımıza gelecek
olaylarla da tek başımıza muhatap olacağız. Bu konu doğrudan doğruya
"bizi", yani "kendimiz"i ilgilendirmektedir.
Ebedi kurtuluşu isteyen insanlara, Allah Kuran'da şöyle emreder:
Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın
için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kendileri Allah'ı unutmuş,
böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın.
İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 18-19)

|