|

Enaniyetin İnsan Bedeni Üzerindeki
Olumsuz Etkileri
Enaniyet, kişinin sürekli olarak dış dünyaya karşı temkinli davranmasına
sebep olduğundan insanda bir müddet sonra yoğun bir stres meydana
getirir. Hata yapma, eleştiri alma, küçük düşme, prestij kaybetme,
ön plana çıkma, üstün olma, enaniyetini yaptığı şeyleri kaybetme
gibi kaygılar kişiyi çok yorar, sürekli dikkatli olmasını gerektirir.
Bu da stresin meydana gelmesi için ideal bir ortam oluşturur. Dolayısıyla
enaniyetli bir insanın yüz ifadesi ve hali, tevazulu, tevekküllü
bir insanınkinden çok farklıdır.
Stres içinde geçirdikleri hayatlarıyla enaniyetli kişiler, çevreye
verdikleri zarardan çok daha fazlasını kendi bedenlerine verirler.
Ama çoğunlukla bu durumun farkına varamazlar. Dışarıya karşı hep
en iyi ve en üstün görünmek istedikleri için, kafalarında büyük
bir baskı vardır. Bunun belirtilerini tüm vücutlarında görmek mümkün
olur.
Ruhlarındaki huzursuzluk, bedenlerinde çeşitli etkilerle ortaya
çıkar. Örneğin saçları zor uzar, mat ve cansız olur. Ciltleri parlaklığını
yitirmiştir, kuru ve yaşlanmaya müsaittir. Yaşlılık etkileri çok
fazla görülür. Ani kırışmalar olabilir. Ağızda kuruluk olur. Fiziki
anlamda gösterişli bir insan bile olsalar, dikkatli bakıldığında
bedenlerinde bir iticilik göze çarpar. Gözlerinin canlılığı gitmiştir,
bakışları donuk olur. Yüz kaslarının kasıldığı, doğal olmadığı çok
rahat anlaşılır. Enaniyetin etkisiyle kadınların ciltlerinde anlaşılmayan
bir şekilde erkeksileşme görülür; ciltleri kalınlaşır, tüylenir,
damarları çıkar, ellerindeki kemikler belirginleşir. Yine ciltlerinde
genel bir sararma hakim olur.
Enaniyetli insan fiziki anlamda güzel ve gösterişli olsa bile,
kibirden ve akıl eksikliğinden kaynaklanan bedeni bir "kavrukluk"
hemen göze çarpar. Ancak bunun yanında samimi ve tevazulu bir mümin,
orta bir güzellikte bile olsa imanın etkisiyle göze çok hoş ve heybetli
gelir.
Diğer yandan enaniyetli kişide konuşma bozukluğu dikkati çeker.
Rahat, akıcı ve samimi konuşamaz. Bu tür insanlar akıllarını beğendikleri
için, mantık örgüleri çok bozuk olur. Samimi ya da hikmetli konuşmak
yerine, kusurlarını örtecek şekilde süslü ve güzel konuşma yapma,
hatalarının ortaya çıkmasını engelleme ya da insanların hoşnutluğunu
kazanma amacıyla konuşurlar. Bu yüzden de kurdukları her cümle hem
akılsızca olur, hem de dürüst olmadıkları rahatça anlaşılır. Özellikle
de nefisleri köşeye sıkıştığı zaman, yani hataları ortaya çıktığında
veya hoşlanmadıkları bir hatırlatma yapıldığında bu sayılan özellikler
çok daha yoğun olarak kendini gösterir.
Enaniyetin kişinin fizik görünümüne yaptığı bu etkiler, iç organlarında
da hasara yol açar. Kibirden kaynaklanan yoğun stres, tıpkı içki,
sigara gibi etkisini yavaş yavaş gösterir ve sonunda önemli problemlere
yol açar. Stresin birçok hastalığa sebep olduğu, uzmanlar tarafından
da hemfikir olunan bir gerçektir. En çok görülen sonucu, mide ağrıları,
gastrid, sindirim bozuklukları şeklindedir. Diğer iç organlarda
da bu ve benzeri birçok hasar meydana gelir.
Unutmamak gerekir ki sayılan tüm bu etkiler ancak dikkatli gözle
değerlendirilirse görülebilir. Bu özelliklerin meydana geldiği kişilere
sorulsa onlar bu belirtileri reddedebilir ya da başka açıklamalar
da getirebilirler. Ama kibirli bir kişi ile Allah'a teslimiyetli
bir mümin kıyaslandığında, aralarındaki bu fiziksel ve ruhsal farklılık
hemen göze çarpar. Özellikle yaş ilerledikçe bu fark inkar edilemez
hale gelir. Enaniyetli insan bu şekilde en büyük zararı kendine
vermiş olur. Oysa müminler Allah'a teslim olmanın ve kadere inanmanın
getirdiği ruh hali ile son derece neşeli, rahat ve huzurlu bir hayat
sürerler. Doğal yaşlanma belirtileri elbette onlarda da görülür.
Ama bu belirtiler enaniyetin getirdiği stresin ve karanlık ruh halinin
etkisiyle meydana gelen çöküntüden çok farklıdır. Böylece müminler
hem dünyada rahat ve kazanç içinde olurlar, hem de ahirette güzel
bir hayat yaşarlar.
GİZLİ ENANİYET
Enaniyetin, yani kendini üstün görmenin bir başka türü de gizli
enaniyettir. Gizli enaniyete sahip kişiler, tavır olarak klasik
enaniyetlilerden farklıdırlar. Aralarındaki en büyük fark, enaniyetli
kişinin dışarıdan çok rahat fark edilebiliyor olması, fakat gizli
enaniyete sahip olanların zaman zaman dışarıdan anlaşılmasının mümkün
olmamasıdır.
Enaniyetli kişiler enaniyetlerini dışarı vurmaktan, açık açık büyüklenmekten
çekinmezler. Ancak diğerleri enaniyetlerini gizlerler. Şeytani bir
zekaya sahip olan bu kişiler, enaniyetlerinin anlaşılmaması için
büyük çaba harcarlar. Burada elbette ki akla şöyle bir soru gelebilir:
Bu kişiler enaniyetlerini neden gizlerler? Bunun için neden yoğun
bir enerji harcarlar?
Bunun nedenleri çeşitlidir. Klasik enaniyetlilerden farklı olarak
daha zeki olan bu kişiler, aslında neyin doğru, neyin yanlış olduğunun
farkındadırlar. Bu nedenle de, enaniyetli bir tavrın diğer kişilerde
olumsuz bir etki uyandıracağını, doğal bir öfkeye sebep olacağını
bilirler. İnsanların rızasına da son derece önem verdikleri için,
onların beğenisini kaybetmemek amacıyla enaniyetlerini gizleme yoluna
giderler. Mütevazi olmanın bir meziyet olduğunu bildikleri için,
öyle görünmeye çalışırlar.
Bu kişiler gizli gizli "en akıllı", "en haklı" olanın kendileri
oldukları kanaatindedirler. Kendi gözlerinde kendilerini neredeyse
ilahlaştırmışlardır. Bu durumda herhangi bir eksikliği ya da hatayı
gururlarına yediremezler. Dolayısıyla dışarıya, yani diğer insanlara
karşı hiçbir "açık" vermemeye gayret ederler. Bu nedenle de, kendilerinin
enaniyetli bilinmelerini hiç istemez, bu özelliklerinin bilinmesinden
büyük bir utanç duyarlar. Yalnızca Allah'tan korkmaları, O'ndan
sakınmaları gerekirken, insanların rızalarını kaybetmekten korkarlar.
Bu kişilerin en hoşlandıkları şeylerden biri de, insanlarla içten
içe, gizlice alay etmektir. Bu yolla kendi nefislerini tatmin etme
niyetindedirler. Her zamanki gibi, bunun da dışarıdan anlaşılmamasına
dikkat ederler.
Enaniyetlerini gizleme taktikleri ise oldukça şeytanidir. Öncelikle
şunu belirtmek gerekir ki, bu kişiler bulundukları ortamda en ideal
kişi izlenimi uyandırmaya çalışırlar. İnsanların onları "temiz kalpli"
bilmeleri onlar için hayati konulardan biridir. Bu nedenle kendilerini
kusursuz ve masum tanıtmaya özen gösterirler. Böylelikle insanların
takdir ve beğenisini kazanmak, insanların gözünde yücelmek ve bu
sayede içten içe enaniyetlerini beslemek isterler.
Enaniyetli kişilerin kendilerini sürekli olarak övmeleri ve ön
plana çıkarmalarının yanında, gizli enaniyete sahip olanlar kendilerini
bu kadar çok övmeyebilirler. Onların planları daha ince, daha doğrusu
daha şeytanidir. Çoğunlukla başkalarının kendilerini övecekleri
doğal ortamlar oluştururlar.
Bu tip enaniyet çok tehlikelidir; adeta bir buzdağı gibidir. (Görünen
kısmı dıştan anlaşılmayan kısmıyla kıyaslandığında çok küçük kalmaktadır.)
Klasik enaniyetli kişilerin tavırları kolayca fark edildiği için
onlardan sakınmak, önlem almak mümkündür. Ancak enaniyetlerini gizleyenlerin
durumları daha farklıdır. Onların enaniyetleri geç fark edilir.
Böylece onlara öğüt vermek, içinde bulundukları durumu anlatmak
daha zor olur.
Bu tip kişiler genelde iyi bir mevki ya da sorumluluğun ardından
böyle bir ruh haline girerler. Daha doğrusu içlerindeki hastalık,
böyle durumlarda iyice pekişir. Sorumluluğun, kendilerindeki üstün
özelliklerden dolayı verildiğini düşünürler; onları bunun aksine
inandırmak da çok zordur. Özellikle bu görevde başarılı olurlarsa,
içlerini iyice kibir kaplar.
Gizli enaniyetin ortaya çıktığı daha pek çok alan vardır. Örneğin
dış görünüşte tevazulu olan makam sahibi bir insan, bu makamını
kaybettiğinde bir anda kendinden hiç umulmadık bir ruh haline girebilir.
İçine kapanık, ezik ve durgun bir yapı gösterebilir. İşte bu, onun
enaniyetinin en önemli belirtisidir. Tevazu sahibi bir kişi mal,
makam, mevki gibi özelliklerin verilmesi veya alınması durumunda
tavrını değiştirmez. Çünkü hepsinin hayırlı olduğunu bilir ve içinde
bulunduğu konumda Allah'ı hoşnut etmek için uğraşır. Aksi bir tavır
gösteren insanın ise prestije, itibara önem verdiği, dolayısıyla
kibirli bir yapısı olduğu anlaşılır.
Tevazulu bir insan gayet sade bir kişiliğe sahiptir, rahatsız edici
hiçbir yönü yoktur. Ancak belirtmek gerekir ki, abartılı tevazu
gösterileri de enaniyetin önemli bir belirtisidir. Çünkü içinde
gizli bir enaniyet büyüten kişi, tevazulu olmanın takdir edildiği
çevrelerde sahte bir tevazu takınarak insanların hoşnutluğunu, takdirini,
beğenisini kazanmak ister.
Gizli enaniyet daha önce de belirtildiği gibi beklenmedik anlarda
ortaya çıkması sebebiyle önemli bir tehlike arzeder. Etrafındakiler,
kişinin ilk defa karşılaştıkları bu gerçek yüzü karşısında şaşkınlığa
düşerler. Örneğin çevresinde enaniyetsiz olarak bilinen biri hata
yaptığı ya da eleştiri aldığı bir anda çok öfkelenip, kontrolsüz
hareketler yapabilir. Bunun sebebi hatasının diğer insanlar tarafından
öğrenilmesidir; bu durum çok ağırına gitmiştir. Enaniyetinin o güne
kadar ortaya çıkmamasının sebebi ise, çıkarları ile çatışacak bir
durumun oluşmamış olmasıdır. Ancak şimdi insanların gözünde tüm
prestijinin sarsıldığını düşünür ve öyle tavırlar gösterir ki içindeki
bütün büyüklenme ve azgınlık meydana çıkar.
Gizli enaniyet ahlaki bozukluklar ile de kendini belli edebilir.
Kişi kendi eksikliği ortaya çıkmasın diye yalan söyleyebilir ya
da üstün konuma gelmek için başkalarının kusurlarını ortaya çıkartmaya
çalışabilir. Hata yapmaktan şiddetle korkar. Bir eksikliğinin anlaşılması
durumunda kendini acındırarak ya da ağlayarak şahsına gelebilecek
muhtemel tepkileri uzaklaştırmaya, böylece nefsini korumaya çalışır.
Enaniyetli kişiler hoşnutsuzluklarını sessiz protestolara başvurarak,
'trip atarak', bozularak, küserek, etrafındakileri tersleyerek ifade
ederler. Dolayısıyla herkes bu belirtileri gördüğünde enaniyetli
bir tavırla karşı karşıya olunduğunu anlayabilir. Oysa gizli enaniyette
bu sayılanların hemen hemen çoğu yoktur. Gizli enaniyet taşıyan
kişiler dışarıdan bakıldığında neşeli, canlı, normal bir kişi gibi
görünürler. Günlük hayattaki tepkileri de genel olarak doğaldır.
Hatta bazı konularda tevazunun taklidini çok iyi yaptıkları için
gerçekten öyleymiş gibi de bilinebilirler. Fakat bu tip insanların
en belirgin özellikleri, kendilerini gözlerinde çok büyütmeleridir.
Mesleklerinde, okullarında, bulundukları ortamda veya üzerinde çalıştıkları
konuda 'en iyisi' olduklarına inanmışlardır. Bu durum bilinçaltlarına
iyice işlemiştir. Yukarıda da anlatıldığı gibi, dışarıdan buna ters
düşebilecek bir tepki aldıklarında bu kişilerin durumu ortaya çıkar;
aniden saldırgan davranabilir, sinirlenebilirler. Haklarının yendiğini
düşünerek kendi içlerinde karmaşık bir ruh hali yaşamaya başlarlar.
Bu da bahsedilen kişilerin 'bam telleri'nin olduğunu göstermektedir.
Bam tellerine dokunulduğu anda, enaniyetleri ortaya çıkar ve aniden
bir nevi 'delilik' gösterisine başlarlar.
Gizli enaniyete sahip, kendilerini sürekli temize çıkarmaya çalışan
kişiler, belki bir müddet kalplerindeki gurur ve kibiri insanlardan
saklayabilirler ama Allah kalplerindekini en iyi bilir ve mutlaka
ortaya çıkartır. Nitekim bir ayette de buna şöyle dikkat çekilir:
Şüphesiz ki, Allah, onların saklı tuttuklarını
ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O müstekbirleri sevmez. (Nahl
Suresi, 23)
Anlatılan her iki grubun en önemli ortak noktalarından biri, kaçınılmaz
olan mutlak sonlarıdır: Cehennem. Kuran'da dünya hayatında Rabbimize
karşı büyüklenenlerin -gizli veya açık enaniyetli olması ayırt edilmeden-
nasıl bir sonla karşılaşacakları birçok ayette haber verilmiştir.
Bu ayetlerden bir tanesinde şöyle buyrulmaktadır:
Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin
kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür.
(Nahl Suresi, 29)
KURAN'DA BAHSEDİLEN ENANİYET ÖRNEKLERİ
Enaniyetli İnsanların Lideri: "Şeytan"
Şşeytanın büyüklenmesi ve bundan dolayı Allah'ın rahmetinden kovulması
Kuran'da insanlara ibret olarak anlatılmıştır. Bu kitabın girişinde
de değindiğimiz gibi, Allah Hz. Adem'i yaratmış ve meleklere ona
secde etmelerini emretmiştir. Melekler Allah'ın emrini yerine getirirken
cinlerden olan İblis Hz. Adem'e secde etmemiştir. Kendisinin insandan
daha üstün bir yaratık olduğunu öne sürmüş, enaniyeti nedeniyle
itaatsiz bir tavır göstermiştir. Bu tavrı da Allah'ın huzurundan
kovulmasına neden olmuştur.
Kuran'da şeytan kıssasında, İblis'in Allah'a isyanının sebebi şöyle
bildirilir:
(Allah) Dedi: 'Sana emrettiğimden seni secde etmekten
alıkoyan nedir neydi?' (İblis) Dedi ki: 'Ben ondan daha hayırlıyım
beni ateşten yarattın onu ise çamurdan yarattın.' (Araf Suresi,
12)
İblis kendisinin daha üstün bir varlık olduğunu öne sürerek insana
secde etmeyi reddeder. Ancak isyanını dayandırdığı temel son derece
çürüktür. Kendisinin ateşten, insanın ise çamurdan yaratıldığını
belirtir ve ateşin çamura göre daha üstün bir madde olduğunu öne
sürer. Yani kibirlenmesinin bütün nedeni iki madde arasındaki fiziksel
yapı farkıdır. Ancak yapıları ister çamur, ister ateş olsun İblis'i
de, insanı da Allah yaratmıştır. Yaratılmış bir varlığın kendisini
yaratanın emrine, yaratıldığı maddeyi öne sürerek isyan etmesi hem
büyük bir akılsızlık hem de büyük bir nankörlüktür.
Bunun yanı sıra, İblis'in kendini üstün gördüğü nokta dikkatlice
incelenirse, zahiren bile ne kadar yanıldığı, zannının ne kadar
yanlış olduğu kolayca görülür. Belki görünüşte ateş topraktan daha
parlaktır, daha göz alıcıdır fakat bunun yanında toprak birçok mineral
ve zenginlik içerir. Bütün değerli maddeler, cevherler toprakta
gizlidir. Toprak -Allah dilemedikçe- kolay kolay bozulmaz, yok olmaz,
ancak ateş bir anda sönebilir. Ayrıca toprağın bir başka üstün özelliği
daha vardır; ateşin üzerine atıldığında ateşi söndürür.
Bütün bunların ötesinde zaten Allah'ın verdiği bir hükmün sorulması
hangi nedenle olursa olsun söz konusu olamaz. Ancak İblis'in taşıdığı
şiddetli enaniyet aklını kullanamamasına ve tüm varlıkları yaratan
Allah'ın üstün kudretini kavrayamamasına, gerektiği gibi takdir
edememesine sebep olmuştur. Bu akılsızlığının bir sonucu olarak
da basit bir fiziksel farklılık aldanmasına yeterli olmuştur. Enaniyetinden
kaynaklanan bu aldanış, Allah'ın huzurunda olmasına, cennetteki
güzelliği ve cehennemdeki azabı bilmesine rağmen kendisini yaratanın
emrine isyan etmesi sonucunu doğurmuştur:
Hani meleklere "Adem'e secde edin "demiştik. İblis'in
dışında hepsi secde etmişlerdi . Demişti ki : "bir çamur olarak
yarattığın kimseye ben secde eder miyim?" (İsra Suresi, 61)
Ayetteki son ifade, İblis'in ne denli büyük bir gurur taşıdığının
çok açık bir göstergesidir. Başka bir kimsenin yüceltilmesi, kendisinin
ise geri planda kalması hatta o kimseye secde etmesinin istenmesi,
onun o ana kadar içinde gizlediği büyüklük hissini, gururunu açığa
çıkarmış, gözler önüne sermiştir. Bu ruh halinin kendisine verdiği
şuursuzluk içinde Allah'ı gereği gibi takdir edemez. Bu tavrına
karşılık Allah Kuran'da şeytana şöyle buyurur:
(Allah) Dedi ki: "Ey İblis iki elimle yarattığıma
seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi yoksa yüksekte
olanlardan mı oldun?" (Sad Suresi, 75)
Şeytanın kendisini yükseltmek için yaptığı isyan tersine dönmüştür.
Allah onu -onun batıl yoluna uyan tüm enaniyet sahiplerine bir ibret
olarak- alçaltmış ve cennetten kovmuştur:
(Allah) dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş
olarak oradan çık. Andolsun onlardan kim seni izlerse cehennemi
sizlerle dolduracağım. (Araf Suresi, 18)
Ayetlerden anladığımız kadarıyla şeytanın yapmış olduğu en büyük
akılsızlık, kendi bozuk mantığı ile yorumlar üretmesi ve bunları
doğru olarak benimsemesidir. Bu mantık bozukluğu, şeytanın izine
uymuş ve "şeytan enaniyeti" taşıyan her kişide rastlanan temel özelliklerden
biridir. Kibirin, kişiyi ne derece kör edebildiği, şeytanın ve ona
uyanların kendilerini yaratan sonsuz kudret sahibi Allah'a karşı
isyan etmelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Olayları tek bir bakış
açısıyla, kendi çıkarı ve hoşnutluğu çerçevesinde değerlendiren
kişinin kalp gözünün tamamen kapanması çok doğaldır. Böyle kişiler
herşeyi olduğundan farklı algılamaya, tersine yorumlamaya başlarlar.
Şeytanın İnsanları Kışkırtması
Şeytanın bozuk mantığına göre onun küçük düşmesine neden olan varlık
insandı. O da Allah'ın huzurundan ayrılmadan önce bu duruma düşmesine
neden olan insanı kendisi gibi saptırıp intikam almak için Allah'tan
süre istemişti. Böylece kıskandığı, kendisinden üstün olmasını istemediği
insanı çok çeşitli yöntemlerle doğru yoldan saptıracak, Allah'a
karşı büyüklenmesine neden olacaktı. Kendisi aşağılanmışken insanın
üstün olması onun enaniyetine çok ağır gelecek bir durumdu. Kuran'da
yer alan şeytan kıssasında bu olay şu şekilde anlatılmıştır:
(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimden seni secde etmekten
alıkoyan neydi?
(İblis) Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım beni
ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.
(Allah): "Öyleyse oradan in büyüklenmen senin hakkın
olmaz hemen çık. Gerçekten sen küçük düşenlerdensin."
O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni
gözle(yip ertele)" dedi.
(Allah) "Sen gözlenip-ertelenenlerdensin."
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı
onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda
(pusu kurup) oturacağım;
Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından
ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Araf Suresi, 12-17)
Bu olaydan sonra İblis'in insana karşı verdiği mücadele başladı.
İblis kendisine tanınan süre içinde insanları Allah'ın doğru olan
yolundan engelleyecek, bunun için de her yolu deneyecek ve insanların
çoğunu kendisine uyduracaktı. Nitekim Kuran'da bize insanların çoğunun
gerçekten ona uydukları ve bundan dolayı aşağıların aşağısına konuldukları
bildirilir. O tarihten sonra İblis insan neslinden pek çok kişiyi
kandırdı ve kendi safına çekti. Kendi türünden olan cinlerden de
pek çok yandaşı oldu.
İblis'in yandaşı olan bu cinler ve insanlar da onun sahip olduğu
"şeytan" sıfatını taşırlar. "Şeytan", uzak olmak kökünden gelen
bir kelimedir ve büyüklenerek Allah'ın rahmetinden kovulup uzaklaştırılmış
her azgın-günahkar olan kulun sıfatıdır. Bu cin ve insanlar, İblis'in
yolunu izler, kendileri büyüklenerek saptıkları gibi başka insanları
da saptırmaya çalışırlar. Kuran'da bu cin ve insan şeytanlardan
şöyle bahsedilmektedir:
Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından
bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı
sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları
yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak. Bir de ahirete
inanmayanların kalpleri ona meyletsin de ondan (bu yaldızlı ve içi
çarpık sözlerden) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını yüklenedursunlar.
(Enam Suresi, 112-113)
Şeytanın enaniyeti aynı zamanda, onun saptırdığı, kendine bağladığı
ve kendine benzettiği kimselerin de en büyük alametidir. Enaniyet
şeytanın mührü, imzası gibidir. Kendi kontrolü altına aldıklarını,
kendine bağladıklarını bununla damgalar.
Görüldüğü gibi, enaniyeti yüzünden Allah'ın huzurundan kovulmuş
olan şeytanın söz konusu hastalığı insanlar için büyük bir tehlike
arz etmektedir. Çünkü şeytan insanı kendisine yakın kılmak için
öncelikle kendi hastalığını insanlara bulaştırmaya çalışır. Gurur
hastalığına yakalanan kimsenin aklı örtülür, şuuru kapanır, kalp
gözü körelir. Bu nedenle Kuran'da, müminler şeytanın tam aksi olarak
alçakgönüllü olmaları konusunda teşvik edilmişlerdir:
... İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır, artık
yalnızca O'na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver.
(Hac Suresi, 34)
Şeytanın etkisi farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Bilindiği gibi
şeytan Allah'ın kendine verdiği şeyleri O'na yakınlaşmak ve şükretmek
için kullanacağı yerde bunlarla azgınlaşmıştır. Allah'ın sadece
dilemesiyle kendisini yok edebileceğini düşünmeden Allah'ın emrine
başkaldırmıştır. Bu özellik şeytana tabi olanlarda çok çeşitli şekillerde
görülebilir. Örneğin bir insan zahiren dine hizmette bulunmuş olabilir.
Ama bu hizmeti, yalnızca kendisine Rabbimiz tarafından lütfedilmiş,
sonucunda O'nun rızasını kazandıracak bir imkan olarak değerlendirmelidir.
Aksi halde Allah'ın kontrolü dışında kendi başına bir başarı kazandığını
düşünmesi ve bununla övünmesi yanlış olacaktır. Çünkü elde ettiklerini
kendinden bilmek ve özellikleriyle gurura kapılıp övünmek şeytana
ve ona tabi olanlara ait bir niteliktir. Nitekim sahip olduğu zenginliği
kendi kişisel özelliğinin bir sonucu sayan, bununla gururlanıp "...
bu bende olan bilgi dolayısıyla bana verildi..." (Kasas Suresi,
78) diyen Karun azgınlığı nedeniyle Allah'ın şiddetli bir cezayla
karşılık verdiği önemli bir örnektir.
Şeytanın kendisini fark ettirmeden insana çok sinsice yaklaşacağı
unutulmamalıdır. Şeytan gerektiğinde aceleci davranmayabilir. Kendini
üstün görme telkinini insanlara uzun vadede birçok farklı olay için
yavaş yavaş yapabilir. Eğer kişi bu yönteme karşı çok uyanık olmazsa
bu telkinlerin etkisi zamanla katlanarak büyür. Örneğin kazanılan
küçük bir başarının arkasından şeytan mutlaka telkin yapmak isteyecektir.
Bu telkin insanlara çok dikkat çekici ifadeler kullandırtmayabilir;
"Bu işi ben yaptım ben çok başarılıyım" gibi ifadeleri açıkça söyletmeyebilir.
Ancak şeytanın taktiği, açıkça söyletmek yerine bu hissi kalbe vererek
yavaş yavaş içten etki etmeye çalışmaktır. Eğer kişi, başarının
tek sahibinin Allah olduğunu kalben hissetmezse, şeytanın aralıksız
fısıltıları, telkinleri sonucunda başarı sahibinin kendisi olduğuna
zamanla inanmaya başlar.
Bu ruh hali devam ederse kibir insanın kişiliğine yerleşir. Artık
yalnızca kendi "bildiğini okuyan", kendi "başına buyruk", aklını
diğer insanların akıllarından üstün gören bir insan ortaya çıkar.
Kişinin içindeki kendini üstün görme fısıltısı sesini yükseltir.
Bu psikolojiye giren kimsenin ruhunda zamanla çok ciddi yaralar
oluşur. Bir süre sonra kalbi Allah'ın ayetlerine karşı duyarsızlaşır.
Nitekim Kuran'da ancak büyüklük taslamayanların Allah'ın ayetlerine
iman edebilecekleri bildirilmiştir:
Bizim ayetlerimize ancak kendilerine hatırlatıldığı
zaman hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler
ve büyüklük taslamayanlar (müstekbir olmayan) iman eder. (Secde
Suresi,15)
Şeytana Uyanların Sonları
Büyüklenmeye yatkın, kibirli karakter gösteren kimseler üzerinde
şeytanın etkisi büyüktür. Allah'ın gücünü tanıyabilecek bir imana
ve akla sahip olmayan kişiler -ki Kuran'da bunların "insanların
çoğu" olduğu bildirilmiştir- şeytanın adımlarına uymuş ve onun "fırkası"
(grubu) olmuşlardır. Ayette bu insanlardan şöyle bahsedilmektedir:
Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara
Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır.
Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta
kendileridir. (Mücadele Suresi, 19)
Onun peşinden gidenler ve ona aldananlar en büyük şaşkınlığı elbette
ahirette yaşayacaklardır. Çünkü hem cehennemle karşılaşacaklar,
hem de şeytan orada onları yalnız bırakacaktır. O zaman şeytanın
boş bir vaadde bulunduğunu ve sözlerinin bir aldatmadan başka bir
şey olmadığını göreceklerdir. Ama artık çok geç olmuştur; çünkü
şeytanın yalan söylediği ortaya çıkmıştır ve onları cehennem azabı
beklemektedir:
İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu
, Allah size gerçek olan va'di va'detti. Ben de size vaadde bulundum,
fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm
yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse
beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim,
siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak
koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab
vardır." (İbrahim Suresi, 22)

|