|

Kavimlerin Önde Gelenleri
Elçileri inkar eden, onlara karşı en büyük mücadeleyi ve düşmanlığı
yapan kesimin, kavimlerin önde gelenleri olduklarını Kuran'da görmekteyiz.
Bu inkarcı önde gelenlerin en karakteristik özellikleri ise büyüklenmeleridir.
Bu konuya örnek bazı ayetler şöyledir:
Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar
(müstekbirler), içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara
(müstaz'aflara) dediler ki: "Salih'in gerçekten Rabbi tarafından
gönderildiğini biliyor musunuz?" Onlar: "Biz gerçekten onunla gönderilene
inananlarız." dediler.
Büyüklük taslayanlar dedi: "Biz de, gerçekten sizin
inandığınızı tanımayanlarız." (Araf Suresi, 75-76)
Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar
dediler ki: "Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya
ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz."
(Şuayb:) "Biz istemesek de mi?" dedi. (Araf Suresi, 88)
Önde gelenlerden bazıları büyüklenmede öyle ileri gitmişlerdir
ki kendilerine de peygamber gibi vahiy gelmedikçe iman etmeyeceklerini
ilan etmişlerdir:
Böylece biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada
hileli- düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları kıldık.
Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna
varmazlar. Onlara ne zaman bir ayet gelse, derler ki: "Allah'ın
elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilene kadar biz kesin
olarak inanmayacağız." Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha
iyi bilir. Bu, suçlu-günahkarlara, kurdukları hileli-düzenleri nedeniyle
şiddetli bir azab ve Allah katında bir küçüklük isabet edecektir.
(Enam Suresi, 123-124)
Böyle bir tavır içine girmelerinin en büyük sebeplerinden birisi,
elçileri Allah'ın seçip göndermiş olmasını hazmedememeleri, elçilere
tabi olup onlara itaat etmeyi kendi makam, şöhret, zenginlik ve
itibarlarına yakıştıramamalarıdır. Bu yüzden her devirde kavimlerin
inkarcı önde gelenleri kendilerine gönderilen elçileri, kurulu düzenlerine,
halkın gözündeki makam ve itibarlarına yönelik bir tehdit olarak
görmüşlerdir. Bu durum onların peygamberler ve tebliğ ettikleri
gerçekler karşısında kibir ve nefretlerini ortaya dökmelerine yol
açmıştır.
"Kavmin önde gelenleri" kavramı her dönemde, her toplumda var olan
"elit" kesimi tanımlar. Bilindiği gibi elit kesimin özelliği, malca-mülkçe
çok zengin, hatırı sayılır kişiler olmaları, "çevrelerinin" kuvvetli
olması, kısaca zahiri bir güce sahip olmalarıdır. Bu sayılan özellikler
kitabın başında da anlatıldığı gibi iman etmeyen, akledemeyen kimselerde
enaniyete, kibire sebep olmaktadır. Bu kişiler zahiri özelliklerine
(mal, servet, güç, iktidar vs.) güvenerek toplumda söz sahibi olmak
isterler. Öylesine kibirlenirler ki bu onları Allah'a ve elçisine
başkaldırmaya kadar götürür. Üstünlüğün takvaya göre olduğunu kabul
etmeye yanaşmazlar, çünkü bu durumda kendilerinin hiçbir değerleri
olmadığı ortaya çıkacaktır. Göğüslerinde çok şiddetli bir büyüklenme
arzusu vardır, inkarlarının altında yatan asıl sebep de budur. Akılları
o derece kapalıdır ki öldüklerinde toprağın altına hiçbir şeylerini
götüremeyeceklerini, zenginin de, fakirin de, güçlünün de, zayıfın
da sonuçta birkaç metrelik beze sarılacağını, kısa bir süre içinde
geriye sadece iskeletlerinin kalacağını düşünmezler. Sahip oldukları
özelliklerin ahirette bir faydasını göremeyeceklerini akıllarına
bile getirmezler.
Bu önde gelenlerin kibir ve enaniyetlerinden, dolayısıyla inkarlarından
kaynaklanan belli başlı sapkın özellikleri Kuran'da müminlere tarif
edilmiştir. Bunun amacı da müminlerin, her devirde karşılarına çıkarak
kendilerine düşmanlık yapacak olan bu kimseleri tanımaları, onlardan
sakınmaları ve onlardan gelecek zararlara karşı önlem almalarıdır.
Bir de elbette onların bu hallerinden ibret almaları ve aynı duruma
düşmemek için kendilerine dikkat etmeleridir. Çünkü hiç kimse Kuran'ın
hiçbir ayetinden müstağni değildir; müminler de inkarcılar hakkındaki
ayetleri kendi üzerlerinde düşünüp, inkarcılara ait yanlışlardan
tam olarak arınmaya gayret göstermekle yükümlüdürler.
Bu nedenle söz konusu "elit" kesimin Kuran'da bildirilen temel
özelliklerini aşağıda bazı başlıklar altında ele alacağız.
Halkı Saptırmak İçin Çaba Harcamaları
İçinde yaşadıkları halkın iman etmesi çok ağırlarına gider; bu
nedenle onların iman etmelerini istemez, ellerinden geldiğince engellemeye
çalışırlar. Çünkü halk iman ettiği takdirde, üzerinde hakimiyet
kuracakları bir zemin kalmayacaktır. Herşeyden önce dünyevi üstünlük
ölçülerinin, değer yargılarının tümü yok olacaktır. Üstelik tüm
toplum, gözlerde büyütülen söz konusu kişilerin aslında ne derece
aciz ve basit insanlar olduğunu da anlayacaktır. Böylece artık onları
överek şımartacak, onlara tabi olacak kişiler kalmamış olacaktır.
Kendilerine tabi olan, bir nevi kendi malları gibi gördükleri ve
genelde de aşağıladıkları kişileri kaybetmek önde gelenlerin hiç
işine gelmez. Halkın kendilerini her ne pahasına olursa olsun izlemesini
isterler. Bu yüzden de onları doğru yoldan çevirmek için her yolu
denerler, hatta kimi zaman bunu o kişileri tehdit etmeye kadar vardırırlar.
Allah Kuran'da bunun örneklerini şöyle bildirmektedir:
Kavminin önde gelenlerinden inkar edenler, dediler
ki: 'Andolsun Şuayb'a uyacak olursanız, kuşkusuz kayba uğrayanlardan
olursunuz. (Araf Suresi, 90)
Firavun: "Ben size izin vermeden önce O'na iman
ettiniz. öyle mi? Mutlaka bu, halkı burdan sürüp -çıkarmak amacıyla
şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne
yapacağımı) bileceksiniz." (Araf Suresi, 123)
Vicdanları Kabul Ettiği Halde İnkar Etmeleri
Kavmin ileri gelenlerinin inkarlarının altında yatan sebep, aynı
Firavun'da olduğu gibi anlamamaları değil inatla büyüklenmeleridir.
Allah'ın ve ahiretin varlığını kavrayabilecek olsalar dahi kibir
ruhlarına işlediği için karşı koyarlar. Kuran'da bu insanlar için,
"... vicdanları kabul ettiği halde gurur ve büyüklenmeleri dolayısıyla
inkar ettiler" (Neml Suresi, 14) ifadesi geçmektedir. Bu
kibirin sebebi de daha önce belirtildiği gibi zenginlik ve güçtür:
Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka
oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri': "Gerçekten biz, sizin
kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz." demişlerdir. Ve: "Biz
mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve bir azaba uğratılacak
da değiliz." demişlerdir. (Sebe Suresi, 34-35)
Oysa malların, evlatların ve sahip olunan diğer şeylerin, Allah'ın
rızasına uygun yaşanmadığı sürece bir değeri ve faydası yoktur.
Ancak Allah'ın dinine faydalı olmak koşuluyla salih amellerde bulunulursa,
dünyanın bu geçici süslerinden ahirette bir karşılık umulabilir.
Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Bizim katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan
ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Ancak iman edip salih amellerde
bulunanlar başka. İşte onlar, onlar için yaptıklarına karşılık olmak
üzere kat kat mükafat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.
(Sebe Suresi, 37)
Atalarının Dinine Uymaları
Refah içinde şımaran bu kişilerin en çok kullandıkları misal(Allah'a
karşı hak olmaksızın getirdikleri izah)lerden biri de, elçinin onları
babalarının dininden koparmak istediğini söylemeleridir:
Onlara, apaçık olan ayetlerimiz okunduğunda: "Bu
sizi babalarınızın taptıkların (ilahlar)dan alıkoymak isteyen bir
adamdan başkası değildir." dediler... (Sebe Suresi, 43)
Enaniyetli önde gelenlerin ağızlarından düşmeyen bir söylem de
"atalarının dini"dir. Elbette bu da enaniyetlerinin sonucu olarak
ortaya çıkan bir kavramdır. Kendi babalarının, atalarının üzerinde
bulundukları yolun doğruluğundan son derece emindirler. Soyunu,
geleneklerini, kültür mirasını üstün görme ve kendilerinden daha
üst bir aklın varlığını kabul edememe, en büyük hastalıklarıdır:
İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete
bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah içinde şımarıp
azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: 'Gerçekten biz, atalarımızı
bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine
(eserlerine) uymuş kimseleriz." (O peygamberlerden her biri de şöyle)
Demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru
olanını getirmiş olsam da mı? Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz,
kendisiyle gönderildiğiniz şeye karşı kafir olanlarız." (Zuhruf
Suresi, 23-24)
Allah'ın Gönderdiği Kitaplara Tabi Olmamaları
Kibirli kişilerin Allah'ın gönderdiği kitaplara tabi olmadıkları
görülür. Onları bu noktaya getiren etken içlerindeki "yüce ve herkesten
üstün olma" arzusudur. Bu arzuyu inkar etme mantıklarında da görmek
mümkündür. Kendilerinden çok emindirler ve yanlış yolda olduklarına
ihtimal dahi vermezler. Kendi çarpık mantıklarına göre eğer doğru
bir yol varsa, o, kendi bulundukları yoldur:
İnkar edenler, iman edenler için dediler ki: "Eğer
O (Kuran veya iman) hayırlı bir şey olsaydı, ona bizden önce koşup-yetişemezlerdi."
Oysa onlar, onunla hidayete ermediklerinden: "Bu eski bir yalandır."
diyecekler. (Ahkaf Suresi, 11)
Elçilere İtaat Etmemeleri
Allah'ın kavimlere gönderdiği elçiler çok üstün ahlaklı, akıl,
ileri görüşlülük ve basiret yönünden çok gelişmiş, Allah'ın özel
olarak seçerek hikmet verdiği kimselerdir. Nitekim bir ayette "Kime
dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük
bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt
alıp düşünmez" (Bakara Suresi, 269) şeklinde belirtilmiştir.
Bu ilim sahibi kişiler takvaca, bilgice ve akılca çok üstün olmaları
dolayısıyla müminler için çok kıymetlidirler. Kavmin refahtan şımaran
önde gelenleri ise kibirlenerek toplumun en güvenilir, en kıymetli
kişileri olan elçilere karşı gelirler. Bununla da kalmayarak onlara
hakaret ve iftirada bulunurlar, hatta tuzak kurup öldürmeye bile
kalkarlar. Bu durum, kalplerindeki büyüklenme hastalığından kaynaklanır.
İçlerindeki kibir teslim olmalarını engelleyip inkarlarına sebep
olur:
Sizden öncekilerin, Nuh kavminin, Ad ve Semud ile
onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan
başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de,
ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler
ki: "Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkar
ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici
bir tereddüt içindeyiz." (İbrahim Suresi, 9)
Bu ileri gelen, enaniyetli ve azgın insanların hakka çağrıldıklarında
peygamberlere karşı nasıl tavırlar gösterdikleri ve ne denli bozuk
mantık örgüleri geliştirdikleri de ayrıca Kuran'da bildirilmiştir:
Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler
dediler ki: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir.
Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini)
dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan
da bunu işitmiş değiliz." (Müminun Suresi, 24)
Kendi kavminden, inkar edip ahirete kavuşmayı yalanlayan
ve kendilerine, dünya hayatında refah verdiğimiz önde gelenler dedi
ki: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir, kendisi
de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir."
(Müminun Suresi, 33)
Bu ayetlerde dikkat çeken nokta ileri gelenlerin, elçilerden mucize
göstermelerini beklemeleridir. Elçilerin akıl, ilim, ahlak, fazilet,
maneviyat ve bunlar gibi pek çok nimet bakımından seçilmiş bir üstünlüğe
sahip olmaları gururlarına ağır gelmiştir; bu gerçeği kabul etmek
istemedikleri için de onları sıradan insanlar olmakla suçlamışlar
ve birtakım mucizeler göstermelerini istemişlerdir. Hatta peygamberlerin
yemek yemeleri, su içmeleri gibi insani vasıflarını şaşkınlıkla
karşılamışlar, bu özelliklerini onlara inanmamak için bahane olarak
öne sürmüşlerdir. Nitekim inatçı önde gelenler mucize de görseler
zaten inanacak değillerdir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak
her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler.
(Araf Suresi, 132)
Önde gelenleri rahatsız eden şey, sahip oldukları güç, itibar ve
iktidara rağmen, kendilerinden olmayan, dahası kendilerini ve sistemlerini
kötüleyen bir insanın din ahlakını yayarak toplumda kabul görmesidir.
Olayı tümüyle bir kişisel çekişme olarak görmüşler ve peygamberin
kendilerine üstün oluşunu hazmedememişlerdir. Bu nedenle Peygamberimiz
(sav)'e karşı da saldırganlık göstermiş, "bu
Kur'an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil
miydi?" (Zuhruf Suresi, 31) diyerek kendileri gibi önde gelenlerden
bir kişinin peygamberlik etmesini istemişlerdir. Bu isteklerine
karşılık Allah ise şöyle buyurur: "Senin Rabbinin
rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?..." (Zuhruf Suresi, 32)
Elçilere Çeşitli Yöntemlerle Zarar Vermek
İstemeleri
Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: 'Bu
gerçekten bilgin bir büyücüdür." (Araf Suresi, 109)
Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa
ve kavmini bu toprakta bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını
terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın? (Firavun) Dedi ki:
"Erkek çocuklarını öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç
şüphesiz Biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz." (Araf Suresi,
127)
Ayetlerde açıkça görüldüğü gibi, Firavun'un yanı sıra kavminin
önde gelenleri de çok azgın kişilerdir. Hatta Firavun'u şiddet konusunda
sürekli teşvik edenler de bunlardır. Büyücülük, bozgunculuk gibi
suçlamalarla Firavun'un Hz. Musa'ya ve beraberindekilere karşı daha
azgınlaşacağını tahmin etmiş ve müminlere karşı zalimce bir karar
vermesini sağlamaya çalışmışlardır.
Önde gelen inkarcıların batıl düzenlerini temelinden sarsan elçilere
karşı saygısız tavırlar sergilemeleri çok yaygındır ve Kuran'da
da sık sık tarif edilmiştir. Onlara karşı takındıkları tutumlar
son derece çirkin bir saygısızlık gösterisi şeklindedir. Bu konudaki
birkaç örnek şöyledir:
Kavminin önde gelenleri: "Gerçekte biz seni açıkça
bir şaşırmışlık ve sapmışlık içinde görüyoruz" dediler. (Araf Suresi,
60)
Kavminin önde gelenlerinden inkar edenler dediler
ki: "Gerçekte biz seni akli bir yetersizlik içinde görüyoruz ve
doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz." (Araf Suresi,
66)
Allah'ın gönderdiği elçilerin en önemli özellikleri akıllı olmalarıdır.
Zira Allah'ı hakkıyla takdir edebilmek, din ahlakını kavrayabilmek
ve yaşayabilmek akla bağlıdır. Bu yüzden Allah'ın takdirine karşılık
inkar edenlerin bu "akılsızlık" ithamları hem kendi kompleks ve
kıskançlıklarını tatmin etmek hem de peşlerinden gelen halkları
olumsuz etkilemek amacıyladır. Bu tavırlarıyla da asıl akledemeyenlerin
kendileri olduklarını sergilemiş olurlar.
Hileli Düzenlerinin Kendilerini Kuşatması
Görüldüğü gibi her devirde inkarcıların önde gelenlerinin gösterdikleri
ortak tavır, çirkin cesaret ve pervasızlık aynıdır. Ancak aldıkları
karşılık da aynıdır. Bu, çağlar boyu her devirde böyle olmuştur.
Her zaman azgın önde gelenlerin inananlara kurdukları tuzaklar boşa
çıkmış, hatta bununla da kalmayarak kurdukları tuzaklar kendilerine
dönmüştür. Allah'ın insanlar arasında uyguladığı değişmez kanunuyla
ilgili olarak bir ayette şöyle buyurulmaktadır:
Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp
düzenleyerek. Oysa hileli düzen kendi sahibinden başkasını sarıp
kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler?
Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve
sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm bulamazsın. (Fatır
Suresi, 43)
İNKARCI KAVİMLER
Buraya kadar anlattığımız gibi, kavimlerin inkarcı önde gelenlerinin
hepsi her dönemde aynı azgınlık ve başkaldırıyla ortaya çıkmışlardır.
Allah'ın kendilerini doğru yola davet etmek için gönderdiği elçileri
büyüklenerek yalanlamış, onlara karşı çıkıp hakkı inkar etmişlerdir.
Allah'a karşı büyüklenmelerinin karşılığını da dünyada ve ahirette
benzer şekillerde almışlardır.
Şimdi de Kuran'da anlatılan kavimleri ve kendilerine gelen peygamberlere
karşı tavırlarını tek tek inceleyelim.
Nuh Kavmi
Nuh kavminin önde gelenleri tarihteki diğer benzerleri gibi son
derece gururluydular. Hz. Nuh onları din ahlakına davet ettiğinde
aralarından çok az kişi kendisine icabet etmişti. Buna rağmen Hz.
Nuh onların ahiret azabına uğramamaları için büyük çaba sarf etti.
Fakat onun tüm çabalarına karşı kavminin kendisine cevabı şöyle
oldu:
Kavminden ileri gelen inkarcılar: "Biz seni yalnızca
bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan
en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize
bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz"
dedi. (Hud Suresi, 27)
Bozuk ifadelerinden kibirleri çok rahat anlaşılan bu insanlar,
Hz. Nuh'un yanındaki müminlere de hakaret etmişlerdir. Onlara göre
üstünlük, mala, mülke, evlatça zengin, makam ve mevkice yüksek olmaya
bağlı olduğu için peygambere tabi olan müminlerde de bu özellikleri
aramışlardır. Üstünlüğün ahlaka, Allah'a yakınlığa bağlı olması
gerektiğini ise akledememişlerdir.
Aşağıdaki ayetlerde Nuh kavminin elçilerine karşı kullandıkları
enaniyetli üslup açıkça görülmektedir:
Dediler ki: "Ey Nuh, bizimle çekişip durdun, bu
çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bize vaadettiğini
getir." (Hud Suresi, 32)
Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece
kulumuz (Nuh'u) yalanladılar ve "Delidir" dediler. O, baskı altına
alınıp engellenmişti. (Kamer Suresi, 9)
Tüm bu çirkin hareketlerine karşın Hz. Nuh kavmine karşı çok sabırlı
davranmış, kendisine verilen hakka davet görevini ihlasla yerine
getirmiştir. Ancak düzelmeyeceklerini anlayınca da Allah'a kavminin
büyüklendiğini anlatmış ve O'dan yardım dilemiştir:
Dedi ki, "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz
davet edip durdum. Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını artırmadı.
Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını
kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük
tasladıkça büyüklük gösterip direttiler. Sonra onları açıktan açığa
davet ettim. Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine
gizli gizli yollarla yanaşmak istedim." (Nuh Suresi, 5-9)
Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler;
mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi artırmayan kimselere
uydular. Ve büyük büyük hileli düzenler kurdular. Ve dediler ki:
Kendi ilahlarınızı bırakmayın; bırakmayın ne Vedd'i, ne Suva'ı,
ne Yeğus'u, ne Yeuk'u ve ne de Nesr'i. Böylece onlar, çoğu kimseyi
şaşırtıp saptırdılar. Sen de o zalimlere sapıklıktan başkasını artırma...
Nuh :"Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiçkimseyi bırakma"
dedi. (Nuh Suresi, 21-24,26)
Hz. Nuh'un bu duası üzerine Allah ona icabet etmiş ve kavmine büyüklenmeleri
ve elçisini yalanlamaları nedeniyle dünyada ve ahirette bela vermiştir:
Bunlar, hataları dolayısıyla suda boğuldular, sonra
ateşe sokuldular. O zaman da Allah'ın dışında hiçbir yardımcı bulamadılar.
(Nuh Suresi, 25)
Ad Kavmi
Allah Ad kavmine peygamber olarak Hz. Hud'u göndermişti. O da kavmini
Allah'ın yoluna davet etmiş ama diğer peygamberler gibi büyük bir
azgınlık ve inkarla karşılaşmıştı. Kuran'da Ad kavminin büyüklenmesi
şu şekilde bildirilir:
Ad (kavmin)'e gelince; onlar yeryüzünde haksız
yere büyüklendiler ve dediler ki: "Kuvvet bakımından bizden daha
üstünü kimmiş?" Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler
mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar,
bizim ayetlerimizi (bilerek) inkar ediyorlardı. (Fussilet Suresi,
15)
Allah'a karşı gösterilen böylesine bir gurur, sapkınlığın en üst
derecesidir. Çünkü hiçbir varlığın cüret edemeyeceği bir şeye cüret
etmişlerdir. Kendi güç ve kuvvetlerini gözlerinde öylesine büyütmüşlerdir
ki, kalpleri körelmiş ve bu çok önemli gerçeği dahi fark edemeyecek
hale gelmişlerdir. Allah'ın kendilerine verdiği ve her an ellerinden
alabileceği bir güçle, Allah'a ve peygamberine karşı gelmişlerdir.
Karşılığında ise dünyada da kıyamet gününde de lanete tabi tutuldukları
ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
İşte Ad (halkı): Rablerinin ayetlerini tanımayıp
reddettiler. O'nun elçilerine isyan ettiler ve her inatçı zorbanın
emri ardınca yürüdüler. Ve bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete
tabi tutuldular. Haberiniz olsun; gerçekten Ad (halkı) Rablerine
(karşı) inkar ettiler. Haberiniz olsun; Hud kavmi Ad'a (Allah'ın
rahmetinden) uzaklık (verildi.)" (Hud Suresi, 59-60)
Semud Kavmi
Semud kavmine Allah Hz. Salih'i peygamber olarak göndermiştir.
Her elçi gibi Hz. Salih de kavmini hakka davet etmiş, gerçekleri
görebilmeleri için onlara yaratılışlarını hatırlatmıştır. Fakat
kavmi kendisini sürekli yalanlamıştır. Kuran'da bu olay şöyle haber
verilir:
Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki:
"Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz
bir sapıklık ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr içimizden ona
mı bırakıldı? Hayır o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır."
(Kamer Suresi, 23-25)
Dikkat edilirse peygamberin de kendileri gibi bir insan olması
onları yanıltmıştır. Onların ilkel mantığına göre tabi olabilmeleri
için elçinin kayıtsız şartsız insandan üstün bir varlık olması (melek
gibi) veya mucize göstermesi gerekiyordu. Çünkü azgın enaniyetleri
kendileri gibi bir insana tabi olmalarına müsade edemezdi. Bu nedenle
de elçileri yalancılıkla itham edip iftiralar attılar.
İsrailoğulları
Kuran'da kavim olarak en çok üzerinde durulan halklardan birisi
İsrailoğullarıdır. Ayetlerde Allah'ın verdiği nimetlere karşı nankörce
bir tavır içinde olmalarından dolayı sıkça zikredilmiş olan bu topluluk,
tarihe azgın bir kavim olarak geçmiştir. Tarihin akışıyla beraber
düşünüldüğünde bu kavmin, Allah'ın merhametine ve bağışlayıcılığına
rağmen sürekli olarak bir büyüklenme ve inatçılık göstermesi oldukça
şaşırtıcıdır.
Bilindiği gibi İsrailoğulları, bir dönem alemlere üstün kılınacak
şekilde nimetlerle donatılmış ve kendilerinden bunların karşılığında
sadece "Allah'ın ahdine bağlı kalmaları" istenmiştir. Kendilerine
bunca nimet veren Allah'a itaat ve sadakat, şevkle yerine getirmeleri
gereken bir konuyken onlar, eşi benzeri görülmemiş bir şekilde Rabbimizin
emirlerini yerine getirmemişler ve kendi nefislerine zulmetmişlerdir:
... Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan
çoğunun taşkınlıklarını ve inkarlarını artıracaktır... (Maide Suresi,
68)
... Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar
sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla
bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa
çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)
Allah, bu kavmi pek çok defa nimetlerle veya sıkıntılarla denemeden
geçirdiğini Kuran'da bildirmiştir.
Bilindiği gibi İsrailoğulları, Firavun döneminde köle olarak çalıştırılan
ve Firavun'un zalim düzeninden dolayı bu konumlarında yüzyıllar
boyunca değişiklik yapamamış olan bir halktı. Egemen olan Firavun'un
ahlak sistemi ve hükümdarlık anlayışı, son derece katı ve zalim
bir yönetim biçimi olduğu için, yüzyıllarca bu despot sistemin içinde
ezilmişler, ayette bildirildiği gibi "kadınlarını diri bırakıp erkek
çocuklarını boğazlayan" bu yapıya çaresiz mahkum olmuşlardır. Bu
büyük imtihanın sonucunda Allah bu köle topluma Hz. Musa'yı peygamber
olarak göndermiş ve onlara "denizin yarılması" gibi büyük bir mucizeyi
göstererek Firavun'un zalim yönetiminden kurtarmıştır:
Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi ve
sizi (bir dönem) alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun
ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı
diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardır. Bunda sizin
için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Ve sizin için denizi ikiye yarıp sizi kurtardığımızı
ve Firavun'un adamlarını -gözlerinizin önünde- boğduğumuzu hatırlayın.
(Bakara Suresi, 47, 49, 50)
Kalbi katılaşmamış her kişi tarafından büyük bir şükür vesilesi
olarak değerlendirilecek bu olay, İsrailoğullarının kalplerinde
Allah korkusundan dolayı bir yumuşama meydana getireceği yerde,
bir gevşeklik ve rahatlamaya sebep olmuştur. Bu büyük mucizeyle
imanlarının kat kat artması gerekirken bu kavim, aradan bir süre
geçtiğinde Hz. Musa'nın ilk yokluğunu fırsat bilerek hemen taşkınlıkta
bulunmuşlardır. Olmadık bir sapkınlık sergileyerek buzağıyı şirk
koşmaya kalkışmışlardır:
Andolsun, Musa size apaçık belgelerle geldi. Sonra
siz onun arkasından buzağıyı (tanrı) edindiniz. İşte siz (böyle)
zalimlersiniz. Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik
(ve): "Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin" (demiştik).
Demişlerdi ki: "Dinledik ve baş kaldırdık." İnkarları yüzünden buzağı
(tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: "İnanıyorsanız, inancınız
size ne kötü şey emrediyor?" (Bakara Suresi, 92-93)
Kuran'da tüm insanlara ibret olarak gösterilen bu kavmin azgınlığı
ve Allah'a karşı büyüklenmeleri bu örnekle sınırlı değildir. Allah'ın
kendilerini bağışlamasını takdir edemeyip taşkınlıklarını sürdüren
bu kavimle ilgili daha pek çok örnek bildirilmiştir.
Örneğin, Allah İsrailoğullarına şükretmeleri için arka arkaya pek
çok nimet vermişti. Bunun karşılığında ise yalnızca nimetlerle dolu
şehrin kapısından girerken secde etmelerini istemişti. Ancak onlar
nefislerine zulmetmişler ve Allah'a başkaldırmışlardı:
Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret
helvası ve bıldırcın indirdik. "Size rızık olarak verdiklerimizin
temizinden yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi
nefislerine zulmettiler. Ve hatırlayın, demiştik ki: "Şu şehre girin
ve orada istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnızca secde ederek
kapısından girerken 'dileğimiz bağışlanmadır' deyin; (biz de) hatalarınızı
bağışlayalım; iyilik yapanların (ecirlerini) artıracağız". Ama zulmedenler,
kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de o
zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç
bir azab indirdik. (Bakara Suresi, 57-59)
Diğer bir örnek ise kendilerine "Allah'ın verdiği rızıktan yiyin,
için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın" denildiğinde,
Hz. Musa'ya tek çeşit yemeğe katlanamayacaklarını söylemeleridir.
Ayetlerde bu basit tavırları, nankörlükleri ve dünyada gördükleri
karşılık şöyle anlatılmıştır:
Siz (ise şöyle) demiştiniz: "Ey Musa, biz bir çeşit
yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden
bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın." (O zaman Musa:)
"Hayırlı olanı, şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz?
Mısır'a inin, çünkü (orada) kendiniz için istediğiniz vardır" demişti.
Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'tan
bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allah'ın ayetlerini tanımazlıkları
ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. Bu, isyan etmelerinden
ve sınırı çiğnemelerindendi. (Bakara Suresi, 61)
Bir başka çirkin tavırları ise, peygamberleri tarafından Allah'tan
getirilen bir emre karşı gösterdikleri konuşma tarzlarıdır. Kullandıkları
kelimeler ve ifadeler kibirlerini ve saygısızlıkları ortaya çıkarmaktadır:
Hani Musa kavmine: 'Allah, muhakkak sizin bir sığır
kesmenizi emrediyor' demişti. 'Bizi alaya mı alıyorsun?' dediler..
(Musa): 'Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım.' dedi. (Bakara
Suresi, 67)
"Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı kutsal
yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar
olarak çevrilirsiniz." (Maide Suresi, 21)
Dediler ki: "Ey Musa, biz onlar durduğu sürece
hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git ikiniz savaşın.
Biz burada duracağız." (Maide Suresi, 24)
Allah'ın ve peygamberin, emrine karşı gelip böyle pervasız ifadeler
kullanmaları iman edenlerin ibret almalarına vesile olmuştur. Zira
bu tavırlarıyla ahirette çok büyük karşılık görecekleri açıktır.
Allah Kuran'da onları böylesine ciddi bir başkaldırıya sürükleyen
bozuk mantıkları ve görecekleri karşılık hakkında şöyle hükmetmiştir:
Allah'ın kullarından dilediğine kendi fazlından
(peygamberliği) indirmesini 'kıskanarak ve Hakk'a baş kaldırarak'
Allah'ın indirdiklerine tanımamakla, nefislerine ne kötü şeye karşılık
sattılar, böylelikle gazap üstüne gazaba uğradılar. Kafirler için
alçaltıcı bir azap vardır. (Bakara Suresi, 90)
Ayetlerden de anlaşıldığı gibi, hareketlerinin altında yatan yegane
sebep kibirleriydi. Peygamberliğin kendilerinden başkalarına indirilmiş
olmasını kıskanmışlar, elçilerin üstünlüğünü kabullenmek istememişlerdi.
En üstün olanların kendileri olmasını istiyorlardı. Kısacası bütün
bu ayak diretmelerinin, zorluk çıkarmalarının ve kendileriyle uğraştırmalarının
sebebi müstekbir oluşlarıydı. Böylece peygamberlerine zorluk çıkaran,
onlara eziyet etmeye çalışan kavim olarak tarihe geçtiler. Elbette
ki bu tutumlarının karşılığını gördüler ve doğru yoldan sapan ve
sonsuz azaba mahkum olan yine kendileri oldu:
Hani Musa kavmine demişti ki, "Ey kavmim gerçekten
benim sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz
halde niçin bana eziyet ediyorsunuz? İşte onlar eğrilip sapınca
Allah ta onların kalplerini eğriltip saptırmış oldu. Allah fasık
bir toplumu hidayete erdirmez. (Saff Suresi, 5)
İsrailoğulları yalnız Hz. Musa'ya karşı değil Allah'ın kendilerine
gönderdiği tüm elçilere karşı büyüklenmişler, hatta kimi zaman bu
kibirleri onları elçileri öldürmeye kadar götürmüştür:
... Demek size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı
bir şeyle gelse büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak,
bir kısmınız da onu öldüreceksiniz öyle mi? (Bakara Suresi, 87)
İsrailoğulları kibirlerinden kaynaklanan taşkın tavırlarına sonra
da devam etmiş, Hz. Davud döneminde kendilerinde "melik" (yönetici)
olarak atanan Talut'a karşı, inkarcıların önde gelenlerine benzer
örnekler getirmişlerdir:
Onlara peygamberleri dedi ki: "Allah size Talut'u
(melik olarak) gönderdi." Onlar: "Biz hükümdarlığa, ona göre daha
çok hak sahibiyken ve ona bir mal verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek
üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?" dediler. O (şöyle) demişti:
"Doğrusu Allah, size ona seçti ve onun bilgi ve bedeni gücünü artırdı.
Allah, kime dilerse, mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş
olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 247)
İsrailoğullarına verilen mucizelerin tek bir tanesi bile, inançlı
bir kişinin tüm davranışlarına ömür boyu Allah korkusunun yön vermesine
yetecektir. Oysa İsrailoğulları defalarca merhamet edilip bağışlanmış
olmalarına rağmen sürekli bir akılsızlık ve bozgunculuk içinde yaşamışlardır.
Bu da şu gerçeği göstermektedir ki Allah kötü ahlaklarına karşılık
bu kavmin anlayışını kapamış, gözlerini köreltmiş, kulaklarını sağırlaştırmıştır.
Tarihe yaptıkları taşkınlıklarla geçen İsrailoğullarının dünyada
ve ahirette alacakları karşılıklar da Kuran'da bildirilmiştir. Bahsedilen
yönüyle bu kavim, verilen nimetlerden şımarma, kendine pay çıkarma,
böbürlenme ve yeryüzünde bozgunculuğa yeltenme konusunda tüm enaniyetli
kişilere bir ibret tablosu oluşturmaktadır.
Hz. Muhammed'in Kavmi
Peygamberimiz (sav) de kavmine gönderildiğinde onlara Allah'ın
elçisi olduğunu ve kendisine itaat etmeleri gerektiğini söylemişti:
De ki: "Ey insanlar ben Allah'ın sizin hepinize
gönderdiği bir elçisiyim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur.
O'ndan başka ilah yoktur. O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a
ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin, O da Allah'a ve O'nun
sözlerine inanmaktadır. O'na iman edin ki hidayete ermiş olursunuz."
(Araf Suresi, 158)
Görüldüğü üzere Peygamberimiz (sav) kavmine gönderildiğinde onları
Allah'a davet etmiş, hidayete çağırmıştı. Onun tebliğine karşılık
kavminin cevabı ise şöyle oldu:
"Hayır" dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir;
hayır onu kendisi uydurmuştur; hayır o bir şairdir. Böyle değilse
öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin."
(Enbiya Suresi, 5)
Kavminin bu cevabı Peygamberimiz (sav)'in anlattıklarını kavrayamadıklarından
dolayı verilmiş bir cevap değildi. Verilen karşılık kavmin sahip
olduğu azgınlığın bir göstergesiydi. Onlar da diğer kavimler gibi
gurur ve büyüklenmeleri nedeniyle Hz. Muhammed'i inkar etmişlerdi.
Kuran'da inkar edenlerin durumu şu şekilde anlatılmaktadır:
Çünkü onlara, "Allah'tan başka ilah yoktur." denildiği
zaman büyüklük taslarlardı. Ve derlerdi ki: "Biz ünlenmiş bir şair
için ilahlarımızı terk mi edeceğiz?" (Saffat Suresi, 35-36)
Aynı geçmiş kavimlerde olduğu gibi Mekke müşrikleri de, yine kibirlerinden
ve büyüklenme tutkularından ötürü Hz. Muhammed'in peygamberliğini
kabul etmediler. Aslında kendileri de öyle olmadığını bildikleri
halde Peygamberimiz (sav) hakkında şairlik iddiasında bulundular.
Aynı şekilde söylediklerini kendisinin uydurduğunu iddia ederek
yalancılık iftirasında bulundular.
Bu iftiralarının daha önceki kavimlerin sözlerine bu derece benzemesi
ise, bunun Allah'ın değişmeyen bir kanunu olduğunu göstermektedir.
Ancak Allah'ın değişmeyen bir sünneti daha vardır: Elçilerini inkar
eden, büyüklenen kavimlere azap indirmek, onları dünyada ve ahirette
aşağılık kılmak…
Her kavmin elçilere karşı kullandıkları ifadelerin benzerliği çok
dikkat çekicidir. Aralarında yüzlerce yıl zaman farkı, kültür ayrılığı
ve coğrafi farklılıklar olması hiçbir şey değiştirmemektedir. Enaniyetten
dolayı doğruyu göremeyen, görseler de görmezlikten gelen inkarcılar,
her dönemde aynı karakteri taşıyıp, aynı örnekleri verip, aynı savunmaları
yapmışlardır. Elbette ki sonları da aynı olmuş ve büyüklenmeleri
karşılığında aşağılatıcı azap ile karşılık görmüşlerdir.
Kuran'da bizlere bu yaptıklarının karşılığı olarak ahiret azabından
önce dünyevi azapla da cezalandırılmış olan birçok kavmin haberi
verilmektedir. Buraya kadar üzerinde durulan kavimlerden başka Eyke,
Medyen, Hicr, Ress halkları, Lut kavmi bu kavimlerden yalnızca birkaç
tanesidir. Bunların haricinde isimleri, yaşadıkları devirler, coğrafyaları
her ne kadar bilinmese de birçok kavmin helak edilerek yeryüzünden
silindiği ve hep aynı nedenle azaplandırıldığı kesin bir gerçektir:
(Halkı) Zulmediyorken yıkıma uğrattığımız nice
ülkeler vardır ki, şimdi onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız
durmakta: kullanılamaz durumdaki kuyuları (terk edilmiş bulunmakta),
yüksek sarayları (çın çın ötmektedir). (Hac Suresi, 45)

|