Müminlerin Tevazusu

Giriş
Enaniyetin Sebepleri
Enaniyetin Ruha Etkileri
Enaniyetin İnsan Bedeni Üzerindeki Olumsuz Etkileri
Gizli Enaniyet
Kuran'da Bahsedilen Enaniyet Örnekleri
Firavun, Karun, Haman, Hz. İbrahim'in Babası...
Kavimlerin Önde Gelenleri
İnkarcı Kavimler
Müminlerin Tevazusu
Enaniyetle Birlikte Din Ahlakı Yaşanır Mı?
Enaniyetli İnsanların Ahiretteki Durumları
Enaniyetli Kişilerin Saptırdıklarının Ahiretteki
Durumları
Sonuç

Kuran'da haber verilen, "Bizim ayetlerimize ancak onlarla kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar iman eder" (Secde Suresi, 15) ayetinden, imanın en önemli şart ve en açık göstergelerinden birinin büyüklük taslamamak olduğu anlaşılmaktadır. Müminler de Secde Suresi'ndeki bu ayetin gereği olarak ve Allah'ın büyüklük taslayıp böbürlenen kimseleri sevmeyeceğini (Nisa Suresi, 36) bildikleri için daima tevazu gösterirler:

O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçakgönüllü olarak yürürler ve cahiller kendilerine muhatap oldukları zaman da "Selam" derler. (Furkan Suresi, 63)

Din ahlakı beraberinde Allah'a teslimiyeti, teslimiyet de insanın aczini bilmesini getirir. Herşeyin Allah'a ait olduğunu ve kendilerinin O'na karşı eksikliklerini, acizliklerini bilen müminler, doğal olarak O'nun yarattığı diğer insanlara karşı da tevazu gösterirler.

Enaniyetli ve tevazulu davranışlar asıl olarak insanlar arasındaki ilişkilerde de açığa çıkar. Bu konuya örnek olarak Kuran'da haber verilen İblis'in davranışlarını verebiliriz. O da, Hz. Adem'e secde etmeyi kabul etmemiştir. Allah'ın sonsuz kudretini bildiği ve tanıdığı için O'na karşı açıkça bir üstünlük iddia etmesi zaten mümkün değildir. Ama Allah'ın "Adem'e secde et" emri ona çok ağır gelmiş, Hz. Adem'e karşı enaniyet göstermiş ve tabii ki aslında Allah'a karşı isyankar olmuştur.

Dolayısıyla Allah'a karşı bir suç olan enaniyetin ortaya çıktığı yer, asıl olarak bir insanın diğer insanlarla olan ilişkileridir.

Elbette tevazu da yine aynı şekilde ortaya çıkar. Müminler, Allah'a olan boyun eğmişliklerini, O'nun mümin kullarına karşı gösterdikleri tevazuyla belli ederler. Zira sahip oldukları özelliklerin hiçbirinin kendilerine ait olmadığının farkındadırlar. Bundan dolayı daima şükreder ve ellerindeki herşeyi Allah'ın dilediği anda geri alabileceğini unutmazlar. Kendilerini yaratan sonsuz kudret sahibinin azabından korkarlar ve sığınılacak tek güç olarak da yine O'nu bulurlar. İnananların bu teslimiyetli ruh halleri ve Allah korkuları bir ayette şöyle tarif edilmiştir:

De ki: "Muhakkak beni Allah'tan (gelebilecek bir azaba karşı) hiç kimse asla kurtaramaz ve O'nun dışında asla bir sığınak da bulamam." (Cin Suresi, 22)

Tüm bu nedenlerden dolayı inananların ruh halleri, davranışları, fiziki özellikleri enaniyetli insanlardan tamamen farklıdır. İnanmayanların enaniyet yaptıkları durumlarda müminlerin gösterdikleri tavırları aşağıdaki gibi maddelendirebiliriz.

Allah'a Karşı Acizliklerini Bilirler

Malıyla, güzelliğiyle, gençliğiyle, itibariyle ve sahip olduğu herşeyle baki kalmak isteyen kibirli insanlar, tek baki olan varlığın Allah olduğunu, O'nun en büyük kuvvet sahibi, en güçlü ve en üstün varlık olduğunu kavrayamazlar. Bu yüzden de Allah'ın ayetlerine karşı çirkin bir cesaretle başkaldırırlar.

Müminler ise Allah'ın büyüklüğünü kavrayabilme gayreti içindedirler. Bu sebeple de tüm yaratılmışlarla beraber kendi acizliklerini bilirler. İnkarcıların kibirli başkaldırışlarının aksine onlar içleri titreyerek Allah'tan korkarlar ve Rabbimiz karşısındaki acizliklerini dile getirmekten çekinmezler:

De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı artırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı..." (Araf Suresi, 188)

Allah'a Karşı Hiçbir Şeyi Ortak Koşmazlar

İnsanlar içinde Allah'tan başkasını eş ve ortak tutanlar vardır ki, onlar Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler azaba uğrayacakları zaman muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)

Allah'tan başkasını eş ve ortak tutanların şirk koştukları şeyler, genelde kendi nefisleri, heva ve hevesleri, paraları, güzellikleri, malları veya sahip oldukları diğer şeylerdir. Bu kişiler herşeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu kavrayamazlar. Bunun da en önemli sebebi enaniyetleridir.

Müminler ise, Allah'tan başka ilah olmadığına "kesin bir bilgiyle" iman ederler. Bir şey istediklerinde bunu verebilecek olanın yalnız Allah olduğunu bilirler. Dolayısıyla tek dost ve yardımcılarının onları Yaratan olduğunun farkındadırlar. Rabbimizin verdiği sayısız nimet karşısında da O'na gönülden boyun eğer ve içli bir teslimiyetle teslim olurlar.

Müminlerin gösterdikleri bu teslimiyet "Firavun enaniyeti"ni yaşayan kişilerle aralarında tam bir tezat oluşturmaktadır. Zira enaniyetli kişiler içinde bulundukları acizliğin derecesini kavramaya güç yetiremezler. Müminler ise, "Ey insanlar (size), bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de" (Hac Suresi, 73) ayetine kesin olarak iman ettikleri için asla kendi nefislerine bir pay çıkarmaz; herşeye güç yetirenin yalnızca Allah olduğunu bilirler.

Allah'ın Elçilerine İtaat Ederler

Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi. (Enbiya Suresi, 73)

Allah, kafirler için ateşe çağıran kişiler var ettiği gibi, müminler için de hidayete yönelten önderler göndermiştir. Elçilerini gönderdiği toplumlara da, kendilerini Allah'ın doğru yoluna davet eden bu önderlere itaati emretmiştir. Ancak Kuran'da bahsedilen kavimlerde gördüğümüz gibi bu toplulukların birçoğu ve o toplulukların içinde bulunan "kavmin önde gelenleri" içlerindeki büyüklenme dolayısıyla elçilere karşı gelmişler, onları tanımamışlar, isyan etmişlerdir.

Müminler ise, "Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik..." (Nisa Suresi, 64) ayeti gereği, elçilere itaat etmenin Allah'ın emri olduğunu bilirler. Dolayısıyla elçilere gösterilen itaat Allah'a teslimiyetin, büyüklenmemenin en önemli alametidir. İnananlar Fetih Suresi'nin 9. ayetinde de belirtildiği gibi hayatları boyunca elçileri savunup destekler ve onlara karşı derin bir saygı gösterirler.

Hatalarında Direnmezler

Müminler Allah'a karşı acizliklerini bildikleri ve dünyada onlara verilen eksiklikleri kabul ettikleri için hata yapmaktan korkmazlar. Büyüklük iddiası ile ortaya çıkmadıkları için eksiklikleri, yanlışları olması onları etkilemez. Çünkü insanlara karşı "prestijlerini koruma" derdinde değildirler; tek amaçları Allah'a kul olmak, O'nu razı etmektir.

Bir hata işlediklerinde çok güzel bir teslimiyet göstererek hemen tevbe eder ve Allah'a yönelip dönerler. Kuran'da bu konuyla ilgili olarak müminlere şöyle dua etmeleri haber verilmektedir.

... Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et. (Bakara Suresi, 286)

Önceki bölümlerde müstekbirlerin hata veya eksikliklerinin ortaya çıkmasından çok korktukları, eleştirilince hiddetlendikleri ve kabul etmediklerinden bahsetmiştik. Müminler ise tam tersine kusur işlediklerinde ya da kendilerine hataları söylendiğinde hemen boyun eğer ve Allah'tan bağışlanma dilerler. Böyle bir durumda asla gurur yapmazlar; hemen kabul ederler:

Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile halde ısrarla durmayanlardır. (Al-i İmran Suresi, 135)

Azgın gurur sahiplerinin aksine müminler, kendilerine özellikle ayetlerle bir hatırlatma yapıldığında hemen boyun eğerler. Nitekim Secde Suresi'nde müminlerin bu özelliği ayetlere imanın bir göstergesi olarak belirtilmiştir:

Bizim ayetlerimize, ancak onlarla kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar iman eder. (Secde Suresi, 15)

Ellerine Geçenlerle Şımarmazlar

Büyüklük taslayanları yanıltan şey, Allah'ın kendilerini denemek amacıyla verdiği özellikler ve imkanlardır. Sahip oldukları bu imkanlardan dolayı şımarıp, haksız bir büyüklenme içine girerler. Müminler ise şartlar her ne olursa olsun tavırlarını ve ahlaklarını değiştirmezler. Mal, mülk ve güç sahibi olduklarında da tevazulu ve güzel huyludurlar, bu imkanlara sahip olmadıklarında da. Kuran'da müminler şöyle tanıtılır:

Onlar ki yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, marufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir. (Hac Suresi, 41)

Müminlerin verilen imkanlara göre tavır değiştirmediklerine, şımarıklık göstermediklerine en güzel örneklerden biri Hz. Yusuf Peygamberdir. Kendisine büyük bir makam, mülk ve ilim verilen Hz. Yusuf eline geçen tüm imkanların Allah'ın izniyle olduğunu bilmiş ve bu durumda yine Rabbimize yönelmiştir. Aşağıdaki ayette Hz. Yusuf'un tevazusu ve Allah'a olan teslimiyeti şöyle bildirilmektedir:

"Rabbim, Sen bana mülkten verdin, sözlerin yorumundan öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat." (Yusuf Suresi, 101)

Dünyayı Değil Ahireti İsterler

Enaniyetli insanlar dünyaya sıkı sıkıya bağlıdırlar. Sahip oldukları herşeyle beraber sonsuza kadar yaşayacaklarmış gibi bir tutum içerisine girerler. Allah'ı ve ahiret gününü hiçbir zaman akıllarına getirmek istemezler. Bu yüzden aslında Allah'a ait olan maldan, güzellikten veya imkandan dolayı sürekli büyüklenirler. Müminler ise asıl olarak ahiret yurdunu isterler ve dünyadaki herşeyin gelip geçici olduğunu bilirler. Kuran'da salih müminler şöyle tanıtılmaktadır:

Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık. (Sad Suresi, 46)

Ayrıca müminler dünyaya neden geldiklerini, burada imtihan olduklarını ve Allah'ın rızasını kazanabilecekleri işler yapmaları gerektiğini bilirler. Ayetlerde de belirtildiği gibi onlar "dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar"dır. (Nisa Suresi, 74) Dünyada ellerine geçenlerle büyüklenmeyi değil, Rabbimize kulluk etmeyi seçmişlerdir. Tevbe Suresi'nin 111. ayetinde müminlerin dünyada mallarını ve canlarını satarak ahireti kazandıkları şöyle bildirilir:

Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu) Tevrat'ta, İncil'de ve Kuran'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)

Hiç Kimseyle Alay Etmezler

Enaniyetli insanların alaycı tavrına karşın müminler asla böyle bir şeye tenezzül etmezler. Bu tavrın müstekbirlere ait olduğunu bilirler. Çünkü üstünlük dış görünüşle, malla, mülkle değil takva (Allah'tan korkup sakınma) iledir. Kimin daha takva, Allah'a yönelen bir kişi olduğunu ise ancak Allah bilebilir. Dahası alaycı tavır Kuran'da yerilmiş ve müminler bundan men edilmişlerdir:

Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar... (Hucurat Suresi, 11)

Şeytanın Adımlarını İzlemezler

Allah inananları Kuran'da en büyük düşmanlarına karşı şöyle uyarmıştır:

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi,168)

Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, gerçekten o çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder... (Nur Suresi, 21)

Şeytanın peşinden gidenler ancak içlerindeki isyan ve büyüklük arzusundan dolayı Allah'ın emrine karşı gelmekten zevk alan kişilerdir. Şeytan onlara Allah'ın güzel gördüğü herşeyi çirkin ve zor göstermeye çalışır; insanları bu şekilde kışkırtır. Allah'ın yasakladığı ve çirkin gördüğü şeyleri de insanlara süslü gösterir. Bunlar onun en önemli tuzaklarıdır. Kalbinde büyüklenme, farklı olma, isyan etme arzusu olanlar da onun peşinden giderler.

İtaatli ve güzel huylu müminler ise Allah'ın emirlerinden taviz vermezler. Bu kararlılıklarının bir sonucu olarak şeytanın kışkırtmalarından ve vesveselerinden etkilenmeyen tek topluluk müminlerdir. Onlar şeytanın vaat ettiği boş kuruntulara aldanmaz, Kuran'a sımsıkı uyarlar. Şeytandan kendilerine bir kışkırtma geldiğinde ise hemen Rabbimize sığınıp gerçeği görürler ve şeytanın aldatmacasının boş olduğunu anlarlar. Çünkü onlar Allah'ın rızasını ve ahireti isterler; dünyadaki yegane amaçları budur. Amaç edindikleri yolda son derece azimlidirler çünkü Allah'ın rızasına muhalif olacak şekilde dünyevi ve nefsani amaçlara uydukları takdirde kendilerine zulmetmiş olacaklarının farkındadırlar.

Kibirli İnsanlara Boyun Eğmezler

Daha önceki bölümlerde anlatıldığı gibi, Firavun'un kavmi içinde çok büyük bir çoğunluk Firavun'un korkusundan iman etmezken, bir grup azınlık Hz. Musa'ya tabi olmuştu. Kuşkusuz azınlık olan bu grup için büyük bir tehlike vardı çünkü Firavun onların erkek çocuklarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakıyordu. Üstelik Firavun öyle zorba biriydi ki, kendi yanında bulunan büyücüler Hz. Musa'ya tabi olup Allah'a iman ettiklerinde, onların ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesip sonra da asmakla tehdit etmişti. Samimi müminler ise tüm bu caydırıcı şartlara rağmen Hz. Musa'ya uymakta bir an bile çekimser davranmamışlardı:

Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı." (Yunus Suresi, 83)

Görüldüğü gibi diğer insanların iman etmemeleri müminleri etkilemez, aksine şevklerini artırır. Çünkü ayetlerde insanlardan çok azının iman edeceği önceden bildirilmiştir. Ayrıca iman edenlerin inkarcılarla denemeden geçirileceklerinden de bahsedilmiştir. Bu durumda "Firavun enaniyeti" taşıyan önde gelenlerin tüm fiili ve manevi saldırılarına karşın müminler hak yoldan taviz vermez, gevşeklik göstermezler. Aşağıdaki ayette de bildirildiği gibi bu kişilerin zulümlerine de asla boyun eğmezler:

Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani(bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet edenden dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)

Cennetle Müjdelenmişlerdir

İnkarcılar Allah'ın kendilerine verdiği imkan ve nimetlerle şımarıp azarken, müminler şımarıklığın ve kibirin Allah katında sevilmeyen bir hareket olduğunu bilirler. Alçakgönüllü ve teslimiyetli davranarak Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışırlar. Allah'ın rızasını kazanabilmek için gösterdikleri bu ahlakı hayatlarının her anında ve herkese karşı uygularlar. Müminler nefislerine ters gelen bir olayda veya zorda kaldıkları bir anda da çevrelerindeki insanlara tevazulu davranır ve güzel ahlak gösterirler. Çünkü onlar için en önemli şey Allah'ın razı olmasıdır. Allah'ın her an herşeyi gördüğünü bildiklerinden bu konuya çok titizdirler. Buna karşın Allah onları alçakgönüllü olmaları sebebiyle cennetle müjdelemiştir:

Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir (o gün), yakınlaştırılmıştır. Bu, size vaadolunandır; (gönülden Allah'a) yönelip-dönen, koruyan. Görmediği halde Rahman'a karşı içi titreyerek korku duyan ve içten Allah'a yönelmiş bir kalb ile gelen içindir. "Ona esenlik ve barış (selam)la girin. Bu, ebedilik günüdür." (Kaf Suresi, 31-34)

Tevazunun Sırrı

Kuran'da haber verilen tüm bu mümin özelliklerine baktığımızda, tevazunun imanın doğal bir sonucu olduğunu görürüz. Nitekim Kuran'da iman edenlerden söz edilirken, tevazunun onların doğal hali olduğu anlatılır. Yani müminler mütevazi davranmaya çalışan insanlar değildirler; içlerinde bulundukları ruh hali nedeniyle zaten doğal olarak öyledirler. Bir ayette müminlerden söz edilirken "O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman 'Selam' derler" diye bildirilir. Bir sonraki ayet ise bu doğal tevazunun nedeni açıklanır:

Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler. (Furkan Suresi, 64)

Yani müminlerin tevazusu, Allah'a karşı olan teslimiyetlerinin bir sonucudur. Alçakgönüllülükleri, dünyanın sırrını anlamış olmalarından, yani Allah'ın varlığını ve gücünü kavramalarından kaynaklanır.

Dolayısıyla bu kitapta sözünü ettiğimiz gerçek tevazu, ancak ve ancak imanla elde edilir.

İman dışında bir yolla gerçek bir tevazunun elde edilmesi ise imkansızdır. Çünkü iman etmeyen insanların dünyasındaki "mütevazi" kişiler, aslında "ezik" kişilerdir. Bu dünyada dünyevi kıstaslar tek ölçü olduğu için, bu kıstasları elde edenler kibirlenirler, elde edemeyenler ise ezik ve güvensiz bir karakter geliştirirler. Zenginler her zaman için kibirli, fakirler ise her zaman için eziktirler. Bu eziklik ise gerçek tevazudan, yani asil ve vakarlı bir alçakgönüllülükten çok uzaktır.

Kuran'daki Karun kıssası bu konuda bize önemli bir yol gösterir. Ayetlerde Karun'un zenginliği dolayısıyla kibirlenişinden söz edilirken, bir yandan da Karun'a özenen ve onun gibi olamadıkları için hayıflayan kişilerden bahsedilmektedir. Bu iki grubun dışında kalanlar ise imanın sırrını kavramış olan salih müminlerdir:

Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler.

Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler.

Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi.

Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkâr edenler felah bulamaz" demeye başladılar.

İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 79-83)

Karun'a özenenler belki Karun kadar kibirli değildiler, hatta belki "ezik" insanlardı. Ama eğer onun yerine konulsalar, bu kez belki de onlar Karun gibi kibirleneceklerdi. Çünkü onlar da Karun gibi, mülkün gerçek sahibini ve gücünü kavrayamamışlardı. Bunu kavramaları ancak Karun'un helak edilmesiyle mümkün olmuştur.

Gerçek tevazuya sahip olanlar ise, "kendilerine ilim verilen", yani dünyanın sırrını kavramış müminlerdi. Karun'a özenmemişlerdi, çünkü onun sahip olduklarının önemli bir şey olmadığının farkındaydılar. Eğer kendilerine Karun gibi bir zenginlik verilecek olsa, asalet ve tevazularını hiç değiştirmeden yaşamaya devam ederlerdi.

İşte Karun kıssasında sözü edilen bu "ilim sahipleri", tüm müminler için birer örnektirler. Gerçek tevazunun sadece Allah'a kul olmakla elde edileceğini ve Allah'ın da sadece böylelerine nimetlerini vereceğini insanlara öğretirler. Çünkü onlar "yeryüzünde büyüklenmeyenler ve bozgunculuk yapmak istemeyenler"dir. Verilen nimete, kibirle değil, şükürle karşılık verirler.

ENANİYETLE BİRLİKTE DİN AHLAKI YAŞANIR MI?

Enaniyetle din ahlakının gereklerinin birarada yaşanamayacağı kesindir. Çünkü din ahlakının en önemli şartı yalnızca Allah'ı büyük tanımak, yalnızca O'nu ilah edinmektir. Enaniyetli bir kimse ise kendini Allah'tan bağımsız müstakil bir varlık olarak görür ve hevasının emirlerini yerine getirir. Allah'ın kulu olduğunun şuuruna varamaz. Allah'ın kendisine vermiş olduğu özelliklerden ötürü büyüklenerek nefsini yüceltir. Kısaca kendi nefsini ilah edinir, onu Allah'a ortak koşar. Dolayısıyla enaniyetle din ahlakı değil, ancak şirk yaşanabilir.

Enaniyetli bir kimse, dediğimiz gibi, nefsini ilahlaştırmış olduğu için, Allah'tan başka ilah olmadığını bildiren hak dinle daha en temel noktada çatışmaktadır. Dolayısıyla din ahlakını yaşaması gibi bir durum söz konusu olamaz. Zaten biraz ileride bahsedeceğimiz özel bir kesim dışında, enaniyetli kimselerin genelde din ahlakını yaşama gibi bir talepleri de yoktur. Büyüklenenlerin din ahlakına karşı nasıl inatla direndikleri ve dinden kaçarcasına uzaklaştıkları birçok ayette bildirilir. "Çünkü onlara "Allah'tan başka ilah yoktur" denildiği zaman, büyüklük taslarlardı. Ve derlerdi ki: "Biz ünlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz" (Saffat Suresi, 35-36) ayetinde de görüldüğü gibi içlerindeki büyüklenme isteği, Allah'ı ve elçilerini tanımalarını engeller. Hatta inkarcıların kibirleri bazen öyle dehşetli boyutlara varır ki, açıkça Allah'a düşmanlık gösterirler. Kuran'da boş bir büyüklenme içinde olan bu insanların Allah'ın anılmasına karşı olan tavırları şöyle bildirilmiştir:

... Sen Kuran'da sadece Rabbini bir ve tek '(ilah olarak) andığın zaman 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler." (İsra Suresi, 46)

Din ahlakının amacı insanın Rabbimizi tanıyıp takdir etmesi ve O'na yakınlaşması, O'nun rızasını kazanmasına vesile olacak ahlaki yapıyı kazanmasıdır. Bu açıdan bakıldığında enaniyet zaten dinin amacına tamamen ters bir unsurdur. Çünkü enaniyet ve büyüklenme Allah'ın sevmediği, gazaplandığı bir özelliktir. Bunu ayetler şöyle belirtir:

İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Lokman Suresi, 18)

Şüphesiz Allah, onların saklı tuttuklarını ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri sevmez. (Nahl Suresi, 23)

Dolayısıyla hedefi Allah'ın rızası olan din ahlakını, Allah'ın razı olmadığı enaniyetten taviz vermeden yaşamaya çalışmak, anlamsız ve kendi içinde çelişkili bir davranış olacaktır.

Din ahlakı tevazu, teslimiyet, alçakgönüllülük, Allah'a karşı boyun eğicilik gerektirir. Enaniyetli bir kişide ise bu tür mümin özellikleri barınamaz. Bu yüzden böyle bir kişi gerçek anlamda iman edemez.

Tevazu ve alçakgönüllülüğün en büyük alametlerinden birisi de Allah'a ve elçisine itaattir. Tevazulu olmayan biri itaat edemeyeceği için din ahlakıyla enaniyetin birarada olamayacağı burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Enaniyetli kimseler bulundukları ortamda hiçbir otorite tanımazlar. Her konuda en iyi düşünüp en doğru davrananın kendileri olduğunu sanırlar. Kendilerinden çok emin oldukları için daha iyi bir bilen olduğuna ihtimal bile vermezler.

Bilindiği gibi şeytanın gizli enaniyeti de itaat noktasında ortaya çıkmış ve büyüklenmesi sebebiyle itaatten kaçmış, kafirlerden olmuştur. Kuran'da itaat konusu üzerinde çok sık ve önemle durulur. Müminde nasıl bir itaat olması gerektiği bütün ayrıntılarıyla tarif edilir. İtaat, Kuran'a göre kalben ve fiilen yerine getirilmesi gereken çok hassas bir konudur. Elçinin verdiği karara fiilen boyun eğdiği halde kalben sıkıntı ve burkuntu duymak bile imansızlık göstergesi olarak belirtilmiştir:

Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar. (Nisa Suresi, 65)

Kibirli insanların önemli bir alameti, daha önce de gördüğümüz gibi, Allah kendilerine elçi gönderdiğinde, onun elçiliğini kabul etmemeleri ve onunla mücadeleye girmeleridir. Çünkü güzel ahlak, akıl, takva gibi üstün özellikleri olan ve o topluluktaki herkese lider olarak gönderilen bu kişiye itaat etme fikri son derece ağırlarına gider. Oysa elçiye itaat edilmeyince Allah'a itaat edilmemiş olur. Allah'a itaatin olmadığı yerde din ahlakı da yoktur. Pek çok ayette Resule itaatin gerçekte Allah'a itaat etmek olduğu belirtilir. Örneğin bir ayette şöyle buyurulmaktadır:

Kim Resule itaat ederse gerçekte Allah'a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik. (Nisa Suresi, 80)

Görüldüğü gibi itaat konusu, enaniyetli insanların din ahlakını yaşamalarına kesinlikle geçit vermeyen bir kale gibidir. Bu kalenin kapıları ancak tevazu, teslimiyet ve alçakgönüllülükle açılır.

Bütün bunların yanı sıra enaniyet, bir kişinin bütün ahlaki vasıflarının körelmesine, kalbinin katılaşmasına yol açan bir hastalıktır. Yani enaniyet din ahlakında istenmeyen bir özellik olduğu gibi enaniyetin doğurduğu diğer olumsuz karakter özellikleri de Kuran'da haber verilen üstün ahlak modeliyle bütünüyle tezat teşkil eder. Örneğin mümin, cömertlik, fedakarlık, sabır, anlayış, şefkat, merhamet, kararlılık, vefa, hoşgörü ve bunlara benzer pek çok üstün ahlaki özelliğe sahiptir. Oysa enaniyetli bir kimsede bu mümin özelliklerinin gerçek manada bulunması mümkün değildir. Bunların aksine enaniyetli kişi, cimri, sadece nefsinin çıkarlarını düşünen, sabırsız, kararsız, anlayışsız, zalim ve benzeri özelliklerin toplandığı bir karakter yapısı sergiler. Böyle bir yapıyla da din ahlakını yaşamak ve onun hükümlerini gereği gibi yerine getirebilmek mümkün değildir. Zaten din ahlakının en önemli amacı insanın, Allah'ın razı olduğu, beğendiği bu üstün ahlaki vasıfları kazanmasıdır.

Enaniyetli Bir Kimse Dini Yaşadığını İddia Ederse Ne Olur?

Buraya kadar enaniyetli bir kişinin samimi olarak din ahlakını yaşayabilmesinin kesinlikle mümkün olamayacağını, Kuran'da tarif edilen mümin modeliyle enaniyetli bir insan modelinin taban tabana zıt olduğunu gördük. Ancak bunun aksi tavır gösterenler de vardır. Daha doğrusu din ahlakını yaşadığını iddia ederken gerçekte koyu bir enaniyete sahip olan "ikiyüzlüler" vardır.

Bu, İslam tarihinde alışılmadık bir durum değildir. Kuran'da bize başta Peygamberimiz (sav)'in dönemi olmak üzere her devirde müminlerin arasından çıkan bu tür insanlar hakkında bilgi verilir. Müminlerin bunlar hakkında yanılgıya düşmemeleri, bunlara aldanmamaları için de, bu kimselerin gerçek yüzleri açığa çıkarılır, temel özellikleri, belirleyici alametleri tarif edilir.

Kuran'da, müminlerin arasında bulunup da iman ettiklerini iddia eden ancak gerçekte iman etmeyen bir grup insandan bahsedilir. Bu kişiler enaniyetli insanların tüm vasıflarına (itaatsizlik, sadakatsizlik, döneklik, sahtekarlık... gibi) sahiptir. Bunlar, "münafıklar"dır. Münafıklar, çeşitli çıkar hesapları nedeniyle mümin toplumunun arasında yaşayıp küfürlerini gizlemeye çalışır, kendilerini iman etmiş gibi gösterirler. Ancak Kuran'a ve müminlerin genel hal ve tavırlarına aykırı yapıları ve davranışları nedeniyle hemen teşhis edilebilirler. Kuran'da bize onların pek çok tavır ve davranışlarından, konuşmalarından örnekler verilerek, ikiyüzlülükleri deşifre edilmiş, başta elçinin olmak üzere müminlerin de münafıkları rahatlıkla teşhis edebilmelerine imkan sağlanmıştır.

Kitabın bu bölümünde münafıklara değinmemizin asıl nedeni ise, en belirgin vasıfları enaniyet ve kibir olan bu grubun, enaniyetli insanların din ahlakını, taklidi ve göstermelik olarak bile yaşamadıklarını gösteren bir örnek teşkil etmeleridir. Gerçekten de münafıklar, başta elçiye itaat ve saygı olmak üzere, Kuran'ın pek çok hükmünü yerine getiremezler, görünürde yerine getirdikleri şeyler vardır ancak bunları son derece zorlanarak ve birçok açık vererek yaparlar.

İlerleyen sayfalarda münafıkların tarif edildiği ayetler doğrultusunda, enaniyetli insanların din ahlakını nasıl ve neden yaşayamayacaklarını, yaşamaya çalışınca ise ortaya ne tür çelişkilerin çıkacağını bazı maddeler altında inceleyeceğiz.

Allah'ı Gereği Gibi Takdir Edememeleri

Kibirin şeytanın vasfı olduğu daha önceki bölümlerde ele alınmıştı. İblis Allah'ın büyüklüğünü ve gücünü takdir edebilecek bir konumda olduğu halde, şiddetli enaniyeti sebebiyle akıldan tamamen uzaklaşmış ve çarpık bir mantık örgüsü geliştirmiştir. Bu nedenle Allah'a isyan etme cüretini göstermiştir. Kibirli insanlar da aynı şekilde bir kavrayış bozukluğu içindedirler. Bu özellik en çok münafıklarda görülür. Çünkü onların da en belirgin yönleri enaniyetli oluşlarıdır. Bu özellikleri de Allah'ın kudretini hakkıyla takdir edememelerinde kendini gösterir. Bu durum bir ayette şöyle haber verilir:

Bir sure indirildiğinde bazısı bazısına bakar: "Sizi bir kimse görüyor mu?" Sonra sırt çevirir giderler. Gerçekten onlar kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah onların kalplerini çevirmiştir. (Tevbe Suresi, 127)

Ayette de görüldüğü gibi büyüklenen münafıklar Allah'ın herşeye şahit olan, işiten ve bilen olduğunu dahi anlayamamaktadırlar. Nitekim Allah'ı aldattıklarını (Allah'ı tenzih ederiz) bile düşünebilmeleri, bu kibirli insanların ne derece akılsız varlıklar olduğu konusunda bize fikir vermek için yeterlidir. Aşağıdaki ayetlerde de bu özellikleri şöyle vurgulanmıştır:

İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar da şuurunda değildirler. (Bakara Suresi, 8-9)

İtaat ve Saygı Konusunda Uyum Gösterememeleri

Tevazu saygıyı, enaniyet ise saygısızlığı ve alaycılığı doğurur. Saygı kibirli insanların ağrına gider, özellikle de elçiye karşı saygı göstermekte çok zorlanırlar. Onlar ancak alaycılıktan, saygısızlıktan, farklı olduklarını hissettirip böbürlenmekten zevk alırlar. Kibirli insanlar kendi kararlarını üstün gördükleri için peygamberlerin hükümlerine hayır gözüyle bakıp teslim olamazlar. Bu yüzden de din ahlakı içinde en çok zorlandıkları konu elçiye itaattir. Ancak Allah bu derin itaati din ahlakının belirgin şartları arasında saymış ve zalimler olarak nitelendirdiği itaatsiz münafıkların durumlarını da ayetleriyle açığa çıkarmıştır:

Aralarında hükmetmesi için onlar Allah'a ve Resulüne çağrıldıkları zaman onlardan bir grup yüz çevirir. Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah'ın ve Resulünün kendilerine karşı haksızlık yapacağından mı korkmaktadırlar? Hayır, onlar zalim olanlardır. (Nur Suresi, 48-50)

Allah'ı Anamamaları

Kendi nefislerinde büyüklüğe kapılan kişilerin en önemli özelliklerinden birisi, Allah'ı anmamalarıdır. Çünkü Allah'ı övmek, O'nu yüceltmek, gücünü ve kudretini takdir etmek aynı zamanda kendi kulluklarını ve acizliklerini de görüp tasdik etmek anlamına gelir. Büyüklük hevesindeki insanlara işte bu çok ağır gelir. Bunlardan dolayı Allah'ı anamayacak durumdadırlar. Bu durumları sonucu şeytanın etkisine girdikleri için tamamen dünyaya bağlanmışlardır; şeytan onları dünyevi emellere ve büyüklük hevesine kaptırarak peşinden sürükler:

Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle de onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 19)

Kuran'ı Dinleyememeleri

Firavun enaniyeti taşıyan bu kişiler Allah'ın elçileri vasıtasıyla gönderdiği kutsal kitapları da dinlemek istemezler. Zira okunan her ayet onlar için bir öğüt ve uyarıdır, onlara kulluklarını ve acizliklerini hatırlatır. Oysa bunlar kibirlerinden ötürü öğüt almaya, acizliklerini duymaya tahammül edemezler:

Ki onlar, beni zikretmede gözleri bir perde içindeydi, (Kuran'ı) dinlemeye katlamazlardı." (Kehf Suresi, 101)

Sadakat Gösterememeleri

Din ahlakı sadakati ve vefayı gerektirir. Ancak bu insanlar sadece kendi menfaatlerini ve prestijlerini düşündüklerinden hep çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Büyüklenme içindeki bir insandan sadakat ve vefa beklemek de yersiz olur. Bu tür insanlar yalnızca kendilerine sadıktırlar:

... Fakat iş kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet onlar Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu. (Muhammed Suresi, 21)

Zorluğa ve Zamana Karşı Dayanıksız Olmaları

Kuran'ın hükümleri herşeyiyle Allah'a teslim olmuş, yalnızca O'na tevekkül eden, ahiret yurdunu dünyaya tercih eden müminler için çok kolay ve zevklidir. Oysa bazı durumlar, birtakım dünyevi menfaatler uğruna dinden çıkar elde etmeye çalışan münafıkların hiç işine gelmez ve Kuran'ın bu tür çile, fedakarlık, kararlılık gerektiren hükümlerinden çeşitli yalan ve hilelerle kaçmaya çalışırlar:

Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi, 42)

Mallarından Rahatlıkla İnfak Edememeleri

Malını, servetini karşılıksız olarak Allah yolunda feda etmek enaniyetli insanların en çok zorlandıkları noktalardan biridir. Ancak bazı menfaatleri ağır basarak mümin topluluğunda göze batmamak amacıyla infak edenler, bunu istemeye istemeye de olsa yaparlar:

İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir. (Tevbe Suresi, 54)

Aynı ayette münafıkların namaz kılma konusunda da oldukça zorlandıkları görülmektedir.

Buraya kadar, münafıklardan örnek vererek enaniyetli insanlar için din ahlakını yaşamanın ne derece güç, hatta imkansız olduğunu açıklamaya çalıştık. Enaniyet ve büyüklenme içindeki kimselerin sırf dünyevi menfaat için göstermelik olarak bile din ahlakını yaşamayı başaramayacaklarından, eninde sonunda ortaya çıkacaklarından söz ettik. Bu tür kişilerin en kabiliyetlileri bile, belki Allah'ın kendilerine izin verdiği bir süre çok güzel mümin taklidi yapsalar da, enaniyetleriyle çatışan ilk durumda gerçek yüzlerini ortaya koyacaklardır.

Bir kimsenin samimi tevazusu ve alçakgönüllülüğü ise onun hakiki bir mümin olduğunun alametlerindendir. Aynı şekilde mümin olduğunu iddia eden bir kişideki enaniyet de onun münafıklığının ya da münafıklığa olan eğiliminin bir alametidir.

Sonuç olarak özetlemek gerekirse, enaniyetli bir insan din ahlakını gerçek manada yaşayamaz. Dini konuları çok iyi bilse, Allah'ın kitabını baştan sona ezberlese de din ahlakını yaşamış olmaz. Aksine bildiği hükümleri uygulamadığı için daha çok sorumlu olur. Sonunda da din ahlakını ancak münafık olarak yaşayabilir hale gelir. Samimi bir mümin olması içinse herşeyden önce nefsine ilahlık vererek Allah'a ortak koşmayı bırakması, enaniyetini, gururunu terk ederek acizliğinin, kulluğunun bilincine varması gerekir. Halis din ancak böyle bir temel üzerine kurulabilir.

 

Kuran'da Temel Kavramlar
Kuran'dan Genel Bilgiler
Kuran Bilgisi
Kuran'ın Bazı Sırları
Kuran'ın Hayata Sunduğu
Güzellikler
Allah'ın İsimleri
Gözardı Edilen Kuran
Hükümleri

Kuran'ı Dinlemeyenler
Akılsız Kuran'ı Nasıl
Yorumlar?
İslam'ın İnanç Esasları
Kolaylık Dini İslam
Sinsi Bir Tehlike: Gaflet
Kıyamet Günü
Ölüm, Kıyamet, Cehennem
Müminlerin Asıl Yurdu Cennet
Kuran'a Göre Gerçek Akıl
Münafığın Sırları
Müslümanlara Atılan İftiralar

Şeytanın Enaniyeti
İmtihanın Sırrı