|

ALLAH HER İNSANIN DUASINI
KABUL EDER
Sonsuz merhamet, şefkat ve güç sahibi olan Allah, Kuran'da
insanlara çok yakın olduğunu, Kendisine dua ederek bir şey istediklerinde
onların dualarını kabul edeceğini bildirir. Bu konuyla ilgili ayetlerden
biri şöyledir:
Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki
Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına
cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve
Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.
(Bakara Suresi, 186)
Allah, ayetinde de bildirdiği gibi her insana çok yakındır,
her insanın dileğini, içinden geçirdiklerini, düşündüklerini, bir
dostuna söylediklerini, fısıldaşarak konuştuklarına, hatta bilinçaltında
taşıdıklarına kadar bilir. Dolayısıyla, Allah Kendisine yönelip
dua eden, Kendisinden istekte bulunan herkesi duyar ve bilir. Bu,
insanlar için çok büyük bir nimet ve Allah'ın rahmetinin, merhametinin
ve sonsuz gücünün bir göstergesidir.
Allah, sonsuz bir güç ve ilme sahiptir. Allah, tüm
evrende var olan herşeyin sahibidir. En güçlü gibi görünen insanlardan
en büyük zenginliklere, en ihtişamlı gök cisimlerinden toprağın
derinliklerinde yaşayan küçücük bir hayvana kadar canlı cansız her
varlık Allah'a aittir ve Allah'ın irade ve idaresi altındadır.
Bu gerçeğe iman eden bir insan, Allah'tan herşeyi isteyebilir
ve Allah'ın duasını kabul etmesini umabilir. Örneğin amansız gibi
görünen bir hastalığa yakalanan bir insan, elbette ki tüm tıbbi
tedbirlere başvuracaktır. Ancak, şifayı verenin Allah olduğunu bilerek,
Allah'a sağlığı için dua eder. Veya içinde bir tür korku ya da endişe
duyan bir insan, Allah'ın kalbine ferahlık vermesi ve onu tüm korkularından
kurtarması için dua edebilir. İşinde karşısına zorluklar çıkan bir
insan, Allah'ın işlerini kolaylaştırması, zorluklarını gidermesi
için Allah'a yönelebilir. İnsan bunlar gibi saymakla bitmeyecek
kadar çok konuda Allah'tan istekte bulunabilir. Allah'ın hidayetini
artırması, onu cennette salihlerle birlikte sonsuza dek ağırlaması,
cenneti, cehennemi, Allah'ın gücünü daha iyi kavrayıp anlamak için
kavrayışını artırması, zenginliğinin artması gibi...
Ancak, bu noktada belirtilmesi gereken ve Kuran'da
bildirilen bir sır daha vardır. Allah'ın "İnsan
hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir."
(İsra Suresi, 11) ayetinde de bildirdiği gibi, insanın her
duası kendisi için hayırlı olmayabilir. Örneğin, bir insan çocuklarının
geleceği için Allah'tan çok büyük bir mülk ve zenginlik ister. Ancak
Allah onun bu isteğinde bir hayır görmeyebilir. Belki de zenginlik
çocuklarının azgınlaşıp şımarmalarına neden olacaktır. Allah, bu
insanın duasını duyar ve onun duasına en hayırlı şekilde karşılık
verir. Veya bir insan bir yere bir an önce ulaşmak için dua eder.
Ama belki de kendisi için o yere daha geç gitmesi ve biriyle karşılaşarak
ondan ahiretine fayda getirecek bir şey öğrenmesi daha hayırlıdır;
işte Allah bunu bilir ve duasına kişinin kendi düşündüğü gibi değil
en hayırlı olacak şekilde icabet eder. Yani Allah o insanı işitir,
ama duasında onun için bir hayır görmüyorsa, onun için en hayırlı
olanı yaratır. Bu, çok önemli bir sırdır.
Bu sırrı bilmeyenler, Allah'a dua ettikten sonra duaları
gerçekleşmediğinde, Allah'ın kendilerini duymadığını zannederler.
Bu, çok sapkın ve cahilce bir inanıştır. Çünkü Allah insana şah
damarından daha yakındır. (Kaf Suresi, 16) O, insanın her konuşmasından,
her düşüncesinden, hayatının her anından haberdardır. İnsan uyurken
bile, Allah onun her halini, rüyasında gördüklerine kadar bilir.
Bunların tümünü yaratan Allah'tır. Dolayısıyla, insan Allah'a her
dua ettiğinde Allah'ın duasını bir ibadet olarak kabul ettiğini
bilmeli ve duasına kendisi için en hayırlı zamanda ve en hayırlı
şekilde karşılık verileceğine iman etmelidir.
Dua, her insan için çok kıymetli bir ibadet ve büyük
bir nimettir. Çünkü Allah, insana dua aracılığı ile Allah'ın hayırlı
ve güzel gördüğü herşeye erişme imkanı vermiştir. Allah,
"De ki: Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?…"
(Furkan Suresi, 77) ayetiyle duanın insanlar için önemini
bildirmektedir.
Allah sıkıntı ve ihtiyaç içinde olanın duasını
kabul eder
Dua edilen zamanlar, insanın Allah'a olan yakınlığının,
dostluğunun ve Allah'a ne kadar muhtaç olduğunun en açık olarak
anlaşıldığı anlardır. Çünkü insan dua ederken, hem Allah'ın karşısında
ne kadar aciz ve güçsüz olduğunu anlar, hem de kendisine Allah'tan
başka hiçbir gücün yardımının olamayacağının farkına varır. İnsanın
duasının samimiyeti ve içtenliği ise, Allah'tan istediği şeye ne
kadar ihtiyaç duyduğunu hissetmesi ile ilgilidir. Örneğin her insan
dünyaya barış ve huzur gelmesi için dua edebilir. Ancak savaşın
ortasındaki bir insanın bu konudaki duası, diğerlerine göre daha
sıkıntı ve ihtiyaç içinde olacak, dolayısıyla bu insan bu konuda
Allah'a çok daha fazla yalvararak ve muhtaç olarak dua edecektir.
Veya denizin ortasında fırtınaya yakalanmış bir gemideki ya da düşmek
üzere olan bir uçaktaki insanların hepsi, Allah'a yalvara yalvara
dua ederler. Dualarında son derece içten ve boyun eğici olurlar.
Allah bir ayette bunu şöyle bildirir:
De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından
kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak
dua etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden
oluruz." (Enam Suresi, 63)
Allah'ın Kuran'da insanlara bildirdiği makbul dua,
"yalvara yalvara" olan duadır:
Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin.
Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (Araf Suresi, 55)
Allah bir başka ayette ise, sıkıntı ve ihtiyaç içinde
olanın duasını kabul ettiğini bildirir:
Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine
dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün
halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az
öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (Neml Suresi, 62)
Elbette ki bir insanın istekleri için Allah'a yalvarması,
sıkıntı ve ihtiyaç içinde dua etmesi için, ölüm tehlikesi içinde
olması şart değildir. Bu örnekler, insanların, duanın samimi ve
içten olması için nasıl bir ruh hali gerektiğini, gafletten kurtuldukları
ölüme yakınlık anlarında nasıl Allah'a yöneldiklerini kıyas edebilmeleri
açısından verilmektedir. Allah'a gönülden bağlı olan müminler ise
ölümü görmeseler dahi, Rabbimize her zaman samimiyetle ve acizliklerini
bilerek muhtaç bir halde yönelirler. Bu onları, inkar edenlerden
ve imanı zayıf olanlardan ayıran önemli bir özelliktir.
Duada sınır tanımamak
İnsan helal-haram sınırları içinde Allah'tan herşeyi
isteyebilir. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi, Allah tüm evrenin
tek hakimi ve tek sahibidir ve eğer dilerse, insana her dilediğini
verir. Dua ile Allah'a yönelen her insan, Allah'ın herşeye gücünün
yettiğine, her isteğinin Allah için çok kolay olduğuna, duası kendisi
için hayırla sonuçlanacaksa Allah'ın isteğini gerçekleştireceğine
iman etmelidir. Kuran'da örnekleri verilen peygamberlerin ve salih
müminlerin duaları, müminlerin Allah'tan neleri istediklerine dair
birer örnektir. Örneğin Hz. Zekeriya Allah'tan hayırlı bir soy istemiştir
ve karısı kısır olmasına rağmen Allah onun duasına karşılık vermiştir:
Hani o (Hz. Zekeriya), Rabbine gizlice seslendiği
zaman; demişti ki: "Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve
baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben Sana dua etmekle mutsuz olmadım.
Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım,
benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık bana Kendi katından bir
yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun. Yakup oğullarına da mirasçı
olsun. Rabbim, onu (kendisinden) razı olunan(lardan) kıl." (Meryem
Suresi, 3-6)
Allah, Hz. Zekeriya'nın duasını kabul etmiş ve onu
Hz. Yahya ile müjdelemiştir. Hz. Zekeriya ise, bir oğlu olacağı
müjdesini aldığında, karısı kısır olduğu için buna şaşırmıştır.
Allah'ın Hz. Zekeriya'ya verdiği cevap müminlerin dualarında unutmamaları
gereken bir sırrı içermektedir:
Dedi ki: "Rabbim, karım kısır (bir kadın) iken,
benim nasıl oğlum olabilir? Ben de yaşlılığın son basamağındayım."
(Ona gelen melek:) "Bu benim için kolaydır, daha önce sen hiçbir
şey değil iken, seni yaratmıştım." (Meryem Suresi, 8-9)
Kuran'da duasına icabet olunan daha birçok peygamberin
haberi verilmektedir. Örneğin Hz. Nuh, hidayet bulmaları için her
yolu denediği, ancak buna rağmen azgınlığı giderek artan kavmi için
Allah'tan azap istemiş ve Allah duasına karşılık kavmine, tarihe
geçecek kadar büyük ve şiddetli bir azap vermiştir.
Bir sıkıntı dolayısıyla Hz. Eyüp de Allah'a çağrıda
bulunarak "... Şüphesiz bu dert (ve hastalık)
beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın" (Enbiya
Suresi, 83) demiştir. Allah, Hz. Eyüp'ün duasının karşılığını
Kuran'da şöyle bildirir:
Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden
o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için
bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha
verdik. (Enbiya Suresi, 84)
Hz. Süleyman'ın Kuran'da haber verilen,
"Rabbim beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir
mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen karşılıksız armağan edensin"
(Sad Suresi, 35) şeklindeki duasına karşılık Allah ona çok
büyük bir iktidar ve zenginlik vermiştir.
Dolayısıyla, dua edenler, Allah'ın gücünün herşeye
yettiğini ve Allah'ın 'Ol' emriyle, herşeyin bir anda olabileceğini
bilmeli ve bunlara iman ederek Allah'tan istekte bulunmalıdırlar.
Allah'ın ayetinde de bildirdiği gibi, Allah için herşey kolaydır
ve Allah her duayı işitir ve bilir.
Allah, dünyayı isteyenlere dünyayı verir,
ancak onlar ahirette büyük bir kayıp içinde olurlar
Allah'tan gereği gibi korkup sakınmayan, ahirete de
kesin bir bilgiyle iman etmeyen insanların istekleri sadece dünyaya
yönelik olur. Onlar zenginliği, mülkü, itibarı hep bu dünyadaki
hayatları için isterler. Allah, sadece dünya için istekte bulunanların
ahirette bir kazançları olmayacağını bildirir. Müminler ise hem
dünya hayatları hem de ahiretleri için Allah'tan istekte bulunurlar,
çünkü ahiretin dünya hayatı kadar kesin ve yakın bir hayat olduğuna
iman ederler. Allah, bunu Kuran'da şöyle bildirir:
... İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize
dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de
vardır ki: Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik
(ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına
karşılık nasipleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir. (Bakara
Suresi, 200-202)
Müminler de dualarında Allah'tan sağlık, zenginlik,
ilim ve güzellik isterler. Ancak onların her dualarında Allah'ın
hoşnutluğu ve dine uygun bir niyet vardır. Örneğin zenginliği, Allah
yolunda kullanmak için isterler. Bu konuyla ilgili olarak Allah'ın
Kuran'da örnek verdiği peygamberlerden biri Hz. Süleyman'dır.
Hz. Süleyman, Allah'tan kendisine kimsenin erişemeyeceği
kadar büyük bir mülk vermesini isterken bunu dünyaya yönelik bir
hırs olarak değil, Allah yolunda kullanmak, insanları Allah'ın dinine
çağırmak ve Allah'ı zikretmek için istemiştir. Hz. Süleyman'ın Kuran'da
bildirilen sözleri onun samimi niyetinin bir göstergesidir: Ayette
şöyle buyrulmaktadır:
"... Gerçekten ben mal sevgisini Allah'ı zikretmekten
dolayı tercih ettim." (Sad Suresi, 32)
Allah, Hz. Süleyman'ın bu duasını kabul etmiş, ona
hem dünyada büyük bir mülk vermiş, hem de onu ahiret nimetleriyle
mükafatlandırmıştır. Bunun yanında, sadece dünya hayatını isteyen,
ahireti düşünmeyenlere de Allah dünyada isteklerini verir, ancak
onlara ahirette azap dolu bir hayat vardır. Dünya hayatında sahip
oldukları hiçbir nimete ahirette ulaşamazlar.
Allah bu önemli bilgiyi Kuran'da şu ayetleriyle insanlara
bildirmektedir:
Kim ahiret ekinini isterse, Biz ona kendi ekininde
arttırmalar yaparız. Kim dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz;
ancak onun ahirette bir nasibi yoktur. (Şura Suresi,20)
Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse,
orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona
cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.
(İsra Suresi, 18)
ALLAH, ŞÜKREDENLERİN NİMETLERİNİ
ARTIRIR
Her insan, hayatı boyunca her anı için Allah'a muhtaçtır.
Soluduğu havadan yediği yemeğe, elini ayağını kullanabilmesinden
konuşabilmesine, barınabilmesinden, gülüp neşelenmesine kadar Allah'ın
yarattıklarına ve kendisine bağışladıklarına muhtaç olarak yaşar.
Ancak insanların büyük bir çoğunluğu acizliklerini ve Allah'a muhtaç
olduklarını anlamazlar. Onlar herşeyin kendiliğinden geliştiğini
veya sahip oldukları şeylere kendi çaba ve çalışmaları sonucunda
ulaştıklarını zannederler. Bu, hem büyük bir yanılgı hem de Allah'a
karşı büyük bir nankörlüktür. Kendilerine küçücük bir hediye alan
bir insana bile nasıl teşekkür edeceğini bilemeyen bu insanlar,
Allah'ın hayatları boyunca kendilerine verdiği sayısız nimeti görmezden
gelerek yaşarlar. Oysa Allah'ın her insana verdiği nimet, sayarak
bitirilemeyecek kadar çoktur. Allah bunu bir ayetinde şöyle bildirir:
Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız,
onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)
Buna rağmen, insanların büyük bir çoğunluğunu şükretmez.
Bunun nedeni ise ayetlerde bildirilmektedir. İnsanları Allah'ın
yolundan saptırmak için yemin eden şeytan, insanların şükretmelerini
de engelleyeceğini söylemiştir. Şeytanın bu sözleri Kuran'da şöyle
bildirilir:
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından
ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık.
Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım."
(Araf Suresi, 17-18)
Müminler ise, sahip oldukları her nimet için ne kadar
aciz ve muhtaç olduklarını düşünerek Allah'a şükrederler. Müminlerin
Allah'a şükrettikleri tek nimet zenginlik, mal, mülk değildir. Herşeyin
sahibinin ve hakiminin Allah olduğunu bilen müminler sağlıkları,
güzellikleri, ilimleri, akılları, imanı sevmeleri, küfrü çirkin
görmeleri, hidayet ehli olmaları, tertemiz müminlerle birlikte olmaları,
anlayış, basiret ve feraset sahibi olmaları, güçleri dolayısıyla
şükrederler. Gördükleri güzel bir manzara için veya işleri kolay
hallolduğunda, istedikleri birşey gerçekleştiğinde, güzel bir söz
işittiklerinde, sevgi ve saygı gördüklerinde ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz
kadar çok nimetle karşılaştıklarında hemen Allah'a şükreder, O'nun
merhametini, şefkatini, Rahman ve Rahim olduğunu düşünürler.
Allah, onların bu ahlakına karşılık olarak Kuran'da
bir sır bildirmiştir. Bu sır, Allah'ın şükredenlere nimetlerini
artıracağıdır. Örneğin sağlığı ve gücü için şükredici olan bir Müslümanın
Allah gücünü ve sağlığını daha da artırır. İlmi veya mülkü için
şükredenlere Allah daha çok ilim ve mülk verir. Bu, onların Allah'ın
verdikleri ile yetinen, sahip oldukları nimetlerle sevinen, samimi
ve Allah'la dost insanlar olmalarındandır. Allah, bu sırrı Kuran'da
şöyle bildirmiştir:
"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz
gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz,
şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)
Şükredenlerden olmak, o insanın Allah'a yakınlığının,
dostluğunun ve Allah'a olan sevgisinin de bir göstergesidir. Şükredici
insanlar, daima her olayda Allah'ın yarattığı güzellikleri ve nimetleri
görebilme anlayış ve yeteneğine sahiptirler. İnkarcı veya nankör
bir insan, en güzel ortamlarda dahi hep eksikleri, kusurları görür,
onlarla mutsuz veya tedirgin olur. Allah'ın yaratışının bir hikmeti
olarak da bu insanların karşılarına hep terslik gibi görünen olaylar,
güzel olmayan görüntüler çıkar. Oysa güzel ve samimi bir bakışa
sahip insanlar için de Allah, hep güzellikleri ve nimetleri artırarak
gösterir.
Görüldüğü gibi Allah'ın şükredenlere nimetlerini artırması
Kuran'ın sırlarından biridir. Ancak burada unutulmaması gereken,
bu şükrün gerçek bir samimiyetle yapılması gerektiğidir. Samimi
olarak Allah'a yönelerek, O'nun sonsuz şefkat ve merhametinin coşkusunu
hissederek yapılamayan, sadece göstermelik olarak dile getirilen
bir şükür ifadesi elbette son derece samimiyetsizdir. Ve sinelerin
özünde saklı duranı bilen Allah, bu samimiyetsizliğin de şahididir.
Böyle bir ruh hali içinde şükredenler, Allah'ın sinelerin özünde
saklı duranı, insanların niyetlerini, gizlediklerini, gizlinin de
gizlisini bildiğinin şuurunda değildirler. Rahat bir ortamda göstermelik
ifadelerle şükreder ama zor bir anda rahatça nankörlük yapabilirler.
Şunu da unutmamak gerekir ki, samimi müminler, en zor
koşullarda dahi şükredicidirler. Yüzeysel düşünen bir kişi, müminlerin
sahip oldukları nimetlerde bir azalma görebilir. Ancak müminler
her olayın ve ortamın nimet yönünü görebildikleri için bunda da
bir hayır olduğunu bilirler. Örneğin Allah insanları biraz korku,
açlık ve canlardan ve mallardan eksiltme ile deneyeceğini bildirmektedir.
Böyle bir durumda müminler, bunlara sabrettikleri takdirde Allah'ın
kendilerini cennet nimetleri ile mükafatlandıracağını umarak, sevinir
ve şükrederler. Allah'ın kendilerine hiçbir zaman güçlerinin üzerinde
yük yüklemeyeceğini bilir, bunun güven ve teslimiyeti ile sabreder
ve şükredici olurlar. Bu nedenle her zaman şükredenlerden olmak
belirgin bir mümin vasfıdır ve Allah, şükredenlere hem ahirette
hem de dünyada nimetlerini artırarak verecektir.
KADERE TESLİMİYET VE TEVEKKÜLDEKİ
SIRLAR
Tevekkül, sadece güçlü bir imana sahip, Allah'ın gücünü
takdir edebilen ve O'na yakın olan müminlere ait bir özelliktir.
Kavrayabilenler için tevekkülde önemli sırlar ve büyük nimetler
vardır. Tevekkül, Allah'a ve yarattığı kadere kesin bir teslimiyet
ve güvendir. Allah, insanlar da dahil olmak üzere, canlı cansız
tüm varlıkları bir kaderle yaratmıştır. Örneğin güneşin, ayın, denizlerin,
göllerin, ağaçların, çiçeklerin, küçük bir karıncanın, daldan düşen
tek bir yaprağın, masanızın üzerindeki tek bir toz zerresinin, yolda
yürürken ayağınıza takılan bir taşın, on sene önce satın aldığınız
elbisenizin, buzdolabınızdaki şeftalinin, annenizin, babanızın,
akrabalarınızın, ilkokul arkadaşlarınızın, sizin, kısacası herkesin
ve herşeyin Allah katında, milyonlarca yıl önce belirlenmiş bir
kaderi vardır. Ve her varlığın kaderi, Allah'ın katında Levh-i Mahfuz
isimli bir kitapta yazılıdır. Kimin ne zaman öleceği, hangi yaprağın
ne zaman hangi hızla yere düşeceği, buzdolabınızdaki şeftalinin
ne zaman, hangi noktasından çürümeye başlayacağı, taşın ayağınıza
takılana kadar geçireceği aşamalar, kısacası küçük büyük her olay
bu kitapta kayıtlıdır.
Müminler kadere iman ederler ve Allah'ın yarattığı
kaderin en hayırlısı ve en güzeli olduğunu bilirler. Bundan dolayı
da hayatlarının her anında tevekküllüdürler. Yani olayları Allah'ın
belli bir hikmetle yarattığını ve şahit oldukları olay ne olursa
olsun, Allah'ın bunda bir hayır dilediğini bilirler. Örneğin,ölümcül
bir hastalığa yakalanmak, çok çetin ve acımasız bir düşman ordusu
ile karşılaşmak, masum olmasına rağmen iftiralara uğramak veya insanın
aklına gelebilecek en ürkütücü olaylar dahi, müminleri telaşa veya
korkuya kaptırmaz. Onlar Allah'ın kendileri için yarattığını sabır
ve metanetle beklerler. İman etmeyen bir insanın dehşete ve ümitsizliğe
kapılacağı olaylar karşısında onlar büyük bir zevk alırlar. Çünkü
en ürkütücü görüntü ve konuşma dahi, Allah katında önceden planlanmış
ve insanın imtihanı için yaratılmıştır. Bunlara sabır ve tevekkülle
karşılık verenler, Allah'a ve O'nun yarattığı kadere teslim olup
güvenenler Allah'ın hoşnutluğunu ve sevgisini kazanacaklar, karşılığında
sonsuza dek cennette yaşayacaklardır. Dolayısıyla, müminler hayatları
boyunca tevekkülün konforunu ve imani neşesini yaşarlar. Bu, Allah'ın
müminlere verdiği bir sır ve güzelliktir ve Allah Kuran'da tevekkül
edenleri sevdiğini bildirir. (Al-i İmran Suresi, 159)
Tevekkül hakkında Kuran'da bildirilen bir başka konu
ise, tedbirdir. Kuran'ın birçok ayetinde, müminlerin çeşitli konumlarda
alabilecekleri tedbirler bildirilmektedir. Bununla birlikte Allah,
tedbirlerin kendi takdirini değiştirmeyeceğini ancak bunların bir
ibadet olarak kabul edileceğini de farklı ayetlerinde insanlara
bir sır olarak verir. Hz. Yakup'un oğullarına şehre girerken tavsiye
ettiği tedbirler ve bunun ardından tevekkülü hatırlatıcı olması
bunun bir örneğidir. Konuyla ilgili ayet şöyledir:
Ve dedi ki: "Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin,
ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah'tan hiçbir şeyi sağlayamam
(gideremem). Hüküm yalnızca Allah'ındır. Ben O'na tevekkül ettim.
Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler." (Yusuf
Suresi, 67)
Hz. Yakup'un sözlerinde de görüldüğü gibi, müminler
mutlaka her konuda önlem alırlar. Ancak, Allah'ın kaderlerinde kendileri
için dilediklerini değiştiremeyeceklerini bilirler. Örneğin,bir
insan trafik kurallarına çok dikkat etmeli, arabasını tehlikeli
bir şekilde sürmemelidir. Bu, kendisinin ve diğer insanların hayatı
için önemli bir tedbir ve ibadettir. Ancak, eğer Allah bu insan
için bir trafik kazasında ölmeyi yazmışsa, alacağı hiçbir tedbir
onun ölümünü engelleyemez. Bazen bir insanın aldığı önlem veya yaptığı
bir hareket onu ölümden döndürmüş gibi görünebilir. Veya bir insan,
hayatında ani bir karar alarak, hayatının akışını tamamen değiştirebilir,
bir başkası ölümcül bir hastalığa yakalanmışken, güç ve irade göstererek
hastalığını yenmiş olabilir. Ancak bütün bunlar o kişilerin kaderlerinde
olduğu için böyledir. Bazı insanlar bu tür olayları "kaderini yendi",
"kaderini değiştirdi" gibi son derece mantıksız ve yanlış bir şekilde
yorumlarlar. Oysa hiçbir insan, en güçlü ve azimli görüneni bile,
Allah'ın kendisi ve başkaları için yazdığı kaderi değiştiremez.
Hiçbir insan böyle bir güce sahip değildir. Aksine her varlık, Allah'ın
yarattığı kader karşısında acizdir ve aslında doğal olarak kaderine
teslimdir. Sadece birçoğu bunu kabul etmek istemez. Kaderin varlığını
inkar etmek de onun kaderindedir aslında. Dolayısıyla, hastalıktan
veya ölümden kurtulan, ya da hayatının akışı tamamen değişen insanlar,
hepsi kaderlerinde olduğu için bunları yaşarlar. Allah, bu durumu
ayetlerinde şöyle bildirir:
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana
gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir
kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.
Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız
ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız.
Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 22-23)
Allah'ın ayetinde de bildirdiği gibi, insanın karşılaştığı
her olay Allah katındaki bir kitapta önceden tespit edilerek yazılmıştır.
Ve Allah, bu nedenle insanın elinden çıkana üzülmemesi gerektiğini
söyler. Örneğin büyük bir yangında veya girdiği ticaret hayatında
tüm malını mülkünü kaybeden bir insan, bunu kaderinde olduğu için
yaşar. Bunu engellemesi veya önüne geçmesi mümkün değildir. O zaman
bunun için üzülmesi de anlamsız olacaktır. Allah, insanları kaderlerinde
belirlediği birçok olayla dener. Bu olaylara tevekkül edenler, Allah'ın
hoşnutluğunu ve sevgisini kazanırlar. Tevekkülsüz davrananlar ise,
hem dünyada sıkıntı, huzursuzluk ve mutsuzluk yaşarlar, hem de ahirette
sonsuz bir azapla karşılık görürler. Tevekkülün insan için hem dünyada
hem de ahirette büyük bir kazanç ve kolaylık olduğu çok açık bir
gerçektir. Allah, tevekkülle ilgili sırları müminlere vererek onların
üzerinden zorlukları almış ve onlar için dünya hayatındaki imtihanı
kolay hale getirmiştir.
HER OLAYDA BİR HAYIR VARDIR
Müminlerin tevekküllerini kolaylaştıran ve sağlamlaştıran
bir başka sır ise, Allah'ın her olayı bir hayırla yarattığını bildirmesidir.
Allah, Kuran'da, şer gibi görünen olaylarda dahi bir hayır olduğunu
insanlara şöyle haber verir:
"… belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda
çok hayır kılar." (Nisa Suresi, 19)
"… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için
hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir.
Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216)
Müminler bu sırrı bildikleri için, karşılaştıkları
her olayda hayır ve güzellik ararlar. Aksilik, zorluk veya eksiklik
gibi görünen hiçbir olay onları üzmez, sıkmaz, telaşlandırmaz. Bu
halleri büyük küçük her olayda süreklidir. Samimi bir Müslümanın
yıllar boyunca çalışarak sahip olduğu tüm mallar elinden gitse bile,
bunda bir hayır ve hikmet arar. Örneğin Allah'ın hayatını bağışlamasına
şükreder. Allah'ın kendisini bir kötülükten, harama girmekten veya
mal ve para hırsı yaparak Allah'ın yolundan şaşırıp sapmaktan korumuş
olabileceğini düşünür. Buna da şükreder. Çünkü insan dünya hayatında
ne kaybederse kaybetsin, bu kaybı ahiretteki kayıpla bir olmaz.
Ahireteki kayıplar, insanın sonsuza kadar dayanılmaz bir azap içinde
kalması demektir. Ahireti düşünerek yaşayan bir insan için dünya
hayatındaki olayların her biri ahirete yönelik bir hayır ve güzelliktir.
Böyle bir olay yaşayan insan aczini ve muhtaçlığını daha da iyi
anlayarak, Allah'a dua ve tefekkürle daha çok yönelecek ve yakınlaşacaktır.
Bu da insanın ahireti için çok önemli bir hayır ve güzellik demektir.
Ayrıca böyle bir olaya tevekkül edip sabır göstererek Allah'ın hoşnutluğunu
kazanmış olacaktır. Allah'ın hoşnutluğu ise herşeyin üzerindedir.
İnsanın sadece büyük ve önemli olaylarda değil, günlük
hayatının her anında gerçekleşen olaylarda hayır ve güzellik araması
gerekir. Örneğin büyük bir özenle hazırladığı yemeği yakan biri
için, yemeğinin yanması birçok önlem almasına vesile olur ve ilerideki
daha büyük bir kaza bu önlemler sayesinde engellenmiş olur. Genç
biri istediği ve uğrunda çok çalıştığı okulu kazanamayabilir. Bunda
da hayır olduğunu bilmeli, belki de Allah'ın onu o okuldaki bazı
tehlikelerden, yaşamını olumsuz etkileyebilecek kişilerden veya
çevrelerden koruduğunu düşünebilmeli, bu sonuca sevinebilmelidir.
Veya Allah'ın her olayda kendilerinin bilmediği, hatta hayal dahi
edemediği daha birçok hayır yaratmış olabileceğini düşünerek Allah'a
teslimiyetin güzelliğini yaşamalıdır.
İnsan her zaman her olayın ardındaki hayır ve hikmeti
göremeyebilir. Ancak, göremese bile mutlaka bir hayır olduğunu bilir
ve Allah'ın kendisine olayların ardında gizlenen hayır ve hikmetleri
göstermesi için dua eder.
Her olayın hayırla oluştuğunu bilen insanlar "keşke",
"vah vah" gibi ifadeler de kullanmazlar. Hataların, eksikliklerin,
unutkanlıkların, ters gibi görünen olayların hepsinde büyük hayırlar
vardır ve hepsi insan için kaderin bir eğitimidir. Allah, herkes
için ayrı ayrı yarattığı kaderde insanlara çok önemli dersler ve
hatırlatmalar gösterir. Bunları akıl ve hikmet gözüyle değerlendiren
insanlar için ortada eksiklikler, unutkanlıklar, terslikler değil,
Allah katından bir ders, eğitim, uyarılar ve hikmetler vardır. Örneğin
-daha önce örneğini verdiğimiz- dükkanı yanan Müslüman vicdanıyla
hemen nefis muhasebesi yapar ve belki de Allah'ın kendisini dünya
malına ve hırsına karşı uyardığını ve denediğini düşünerek, daha
da ihlaslı ve samimi olur.
İnsan dünyada hangi olayla karşılaşırsa karşılaşsın,
o olay geçer biter. Her insan hayatındaki en zorlu veya en tehlikeli
günü düşünse, bunun zihninde sadece bir anı olarak kalmış ve bitmiş
bir hayal olduğunu görecektir. İnsanlar izledikleri film sahnelerini
de aynı şekilde hatırlarlar. Dolayısıyla, insan için en önemli veya
en "sarsıcı" gün dahi bir gün gelecek ve izlenen bir film karesi
gibi bir anı, bir hayal olarak akılda kalacaktır. Ancak bu anıdan
geriye tek birşey kalır ve o sonsuza kadar devam eder: O da, bu
kişinin o zor anda gösterdiği tavır ve Allah'ın o kişiden hoşnut
olup olmamasıdır. İnsan yaşadıklarından değil, yaşadıkları sırasında
gösterdiği tavır, düşünce ve samimiyetinden sorgulanacaktır. Dolayısıyla,
her olayda Allah'ın yarattığı hayır ve hikmetleri görmeye çalışmak
ve ona göre bir tavır içinde olmak, müminlere dünyada ve ahirette
büyük bir kazanç sağlar. Bu sırrı bilen müminler için dünyada ve
ahirette korku ve hüzün olmaz. Hiçbir insan, hiçbir güç ve hiçbir
olay müminlere korku, mutsuzluk, ümitsizlik gibi olumsuz haller
vermez. Allah bu sırrı da Kuran'da şöyle bildirir:
Dedik ki: "Oradan tümünüz inin. Bundan sonra size
Benden bir hidayet geldiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa, onlara
korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır." (Bakara Suresi, 38)
Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için
korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah'tan)
sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın
sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk'
budur. (Yunus Suresi, 62-64)
HER ZORLUKLA BERABER BİR KOLAYLIK
VARDIR
Dünyayı Allah insanları imtihan etmek için yaratmıştır.
Ve imtihanın gereği olarak her insanı bazen bolluk ve güzellik vererek,
bazen de şiddetli sıkıntılara uğratarak dener. Olayları, Kuran'da
bildirilen gerçeklere göre değerlendirmeyen insanlar, karşılaştıkları
zorluklar karşısında ne yapacaklarını bilemez, karamsarlığa kapılır,
ümitsizliğe düşerler. Oysa Kuran'da Allah'ın bu konu ile ilgili
olarak bildirdiği ve ancak samimi bir imana ve teslimiyete sahip
olan kulların görebildiği önemli bir sır vardır. Bu sırrı Allah
şöyle bildirmiştir:
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)
Allah'ın ayetlerde bildirdiği gibi, yaşanan durum ne
kadar zor ve içinden çıkılması güç gibi görünüyorsa da, Allah müminler
için mutlaka o durumdan çıkmayı kolaylaştıracak, söz konusu zorluğu
hafifletecek bir sebep yaratmıştır. Mümin güzel bir sabırla sabrettiğinde
ve sabrında sebat gösterdiğinde, tüm zorluklarla beraber Allah'ın
kolaylık verdiğini görecektir. Nitekim Allah başka ayetlerinde de
Kendisinden korkup sakınan kullarına yol göstereceğini, onları nimetlendireceğini
ayetlerde şöyle müjdelemiştir:
… Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir
çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır.
Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter… (Talak Suresi, 2-3)
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını
yüklemez
Allah sonsuz merhameti, şefkati ve adaleti ile, yarattığı
her olayda hem bir kolaylık kılar, hem de her insanı gücüne göre
denemelerden geçirir. Allah'ın insanlara emrettiği ibadetler, onları
denemek için yarattığı zorluklar, insanlara yüklediği sorumlukların
hepsi insanların gücü oranındadır. Bu iman edenler için bir müjde
ve rahatlık, Allah'ın rahmetinin bir göstergesidir. Allah, bu sırrı
Kuran'da şöyle bildirir:
"Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar
-o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru
olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir
şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun.
Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr)
etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz." (Enam Suresi, 152)
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki
Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da
cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.
(Araf Suresi, 42)
Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz;
elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir
haksızlığa uğratılmazlar. (Mü'minun Suresi, 62)
Allah'ın dinine uymak kolay olandır
Insanların büyük bir çoğunluğu, dinin hayatlarını zorlaştıracağını,
onlara birtakım ağır sorumluluklar yükleyeceğini zannederler. Bu,
şeytanın dinden saptırmak için insanlara verdiği bir vesvese ve
büyük bir yanılgıdır. Önceki konularda da değinildiği gibi, din
kolaylıktır. Allah, iman eden insanlara zorlukların ardından kolaylık
dilediğini bildirir. Ayrıca tevekkül ve kadere iman gibi dinin temel
konuları, insanın üzerindeki tüm ağırlıkları, zorlukları, sıkıntı
ve hüzün veren tüm olayları kaldırır. Din ahlakını yaşayan bir insan
için sıkıntılı, hüzün veya ümitsizlik veren hiçbir konu kalmaz.
Allah, birçok ayetinde Kendisine uyanları ve dinine yardım edenleri
yardımıyla destekleyeceğini ve onları hem dünyada hem de ahirette
güzel bir hayatla yaşatacağını vaat eder. Vaadinden asla dönmeyen
Rabbimizin bu konu hakkındaki sözleri şöyledir:
(Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?"
dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara
güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin
yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)
Allah, bunun yanında dinine uyanları bu kolay olan
yolda başarılı kılacağı sırrını da müminlere Kuran'da şöyle müjdeler:
Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa ve en güzel
olanı doğrularsa, Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız.
(Leyl Suresi, 5-7)
Kuran'da bildirilen bu sırlardan anlaşıldığı gibi,
Allah'ın dinine samimi olarak yönelen insan en başından başarılı
olacağı, dünyada da ahirette de kazanç elde edeceği bir yolu seçmiştir.
İnkar edenler içinse, tam tersi söz konusudur. Onlar da en başından
kaybedilmiş, hüzün, mutsuzluk ve kayıp dolu bir dünya ve ahiret
hayatına sahip olurlar. Onlar inkara karar verdikleri anda, hem
dünyalarını hem de ahiretlerini kaybederler. Allah, bunu ayetlerinde
şöyle bildirir:
Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse,
ve en güzel olanı yalan sayarsa, Biz de ona en zorlu olanı (azaba
uğramasını) kolaylaştıracağız. (Leyl Suresi, 8-10)
Allah herşeyin sahibi ve yaratıcısıdır. Elbette ki
Allah'ın dostluğunu, yardımını, desteğini kazanmak bir insan için
tüm güçlerin ve desteklerin üzerindedir. Kim Allah'ı dost edinir
ve O'na teslim olursa, o insanın dünyada ve ahirette çok büyük bir
kazanç ve güzellik içinde yaşayacağı, hiçbir olaydan ve hiçbir insandan
zarar görmeyeceği kesin bir gerçektir. Öyle ise, akıl ve vicdan
sahibi her insanın, Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu sırları kavrayıp,
akılcı ve doğru olanı seçmesi gerekir. İnkarcıların bu açık gerçekleri
anlayamamaları ise ayrı bir sırdır. Onlar ne kadar zeki veya kültürlü
olurlarsa olsunlar, Allah onların akıllarını almıştır ve bu gerçekleri
görmeleri engellenmiştir.
ALLAH İNKAR EDENLERİN ANLAYIŞLARINI
KAPATIR
Bize Allah'ın Kuran'da bildirdiği sırların en önemlilerinden
biri bazı insanların Kuran'ı anlayamamalarıdır. Bu aslında çok büyük
bir sırdır. Çünkü Kuran çok açık, çok anlaşılır bir kitaptır. Dileyen
her insan Kuran'ı okuyabilir, Allah'ın emirlerini, beğendiği ahlakı,
cennet ve cehennemin özelliklerini ve elinizdeki bu kitabın konusu
olan birçok sırrı Kuran'dan öğrenebilir. Ancak, Allah'ın yarattığı
bir hikmet olarak insanların bir kısmı çok açık olmasına rağmen
Kuran'ı anlayamamaktadır. Üstelik bu insanlar, atom mühendisi, biyoloji
profesörü olabilmekte, fizik, kimya, matematik gibi en zor bilim
dallarını çok iyi anlayabilmekte, dahası budizmi, hinduizmi, şintoizmi,
materyalizmi, komünizmi kavramakta, ama Kuran'ı anlayamamaktadırlar.
Kuran dışı sistemlerin karmaşık yapılarını hayatlarına geçiren insanlar,
Allah'ın apaçık ve kolay dinini bir türlü kavrayamamakta, en açık
konuları bile çözememektedirler.
Böylece en kolay olanı anlayamamalarıyla kendileri
üzerinde önemli bir mucize tecelli etmektedir. Allah, onların bu
kadar şiddetli bir anlayış ve kavrayış eksikliğine sahip olduklarını
göstererek, bazı insanların farklı bir yaratılışta olduğunu açıklamaktadır.
Öte yandan bu, bütün insanların kalplerinin, akıl ve anlayışlarının
tamamıyla Allah'ın kontrolünde olduğunun bir delilidir. Çünkü Allah
büyüklüğe kapılan, yani Allah'a boyun eğmeyen kişilerin kalplerini,
kavrayışlarını kapatacağını söylemektedir. Kuran'ın dışında herşeyi
anlayıp, sırf Kuran'ı anlayamamaları Allah'ın onları ayetlerinden
engellediğini, samimiyetsizliklerinden ötürü onları Kuran'dan uzak
tuttuğunu göstermektedir. Allah'ın Kuran'da bu konuyla ilgili olarak
bildirdiği ayetlerden bazıları şöyledir:
Kur'an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar
arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalbleri üzerine,
onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir
ağırlık koyduk. Sen Kuran'da sadece Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak)
andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler."
(İsra Suresi, 45-46)
Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa Biz, onu
kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat
örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi'
görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkar etmekte olanlar,
sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin
uydurma masallarından başka bir şey değildir" derler. (Enam Suresi,
25)
Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı
zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni
unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu
kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına
bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza
kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 57)
Ayetlerde de görüldüğü gibi, inkar edenlerin ayetleri
anlayamamalarının sırrı Allah'ın kavrayışlarını kapatmasıdır. Allah,
inkar etmelerinden dolayı bu insanların kalplerini mühürlemiştir;
böylece Kuran'ı anlayamazlar. Bu aynı zamanda Allah'ın büyüklüğünü,
her insanın kalbinin, düşüncelerinin hakimi olduğunu gösteren büyük
bir mucizedir de.
ALLAH KENDİSİNDEN KORKUP SAKINANLARA
ANLAYIŞ VERİR
Doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış, Allah'ın Kendisinden
korkanlara, Kuran ayetlerinde müjdelediği bir sırdır ki bu anlayışın
adı "akıl"dır. Allah bunu Enfal Suresi'nde şöyle bildirir:
"Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız,
size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir,
kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir."
(Enfal Suresi, 29)
Bir önceki konuda söz edildiği gibi, Allah inkar edenlerin
akıllarını ve anlayışlarını kapatır. Bu insanlar ne kadar zeki olurlarsa
olsunlar, akıldan yoksun olurlar ve dinle ilgili en açık konuları
dahi kavrayıp anlayamazlar. Akıl, sadece müminlere has bir özelliktir.
Toplum içinde pek çok insan zeka ile aklın aynı şey olduğunu zanneder.
Oysa zeka her insanın sahip olduğu zihinsel bir yetenektir. Örneğin
bir insanın atom mühendisi olması veya matematikte başarılı olması
onun zeki olduğunu gösterir. Akıl ise kişinin Allah'tan korkması
ve vicdanını kullanması ile artan bir özelliktir, zeka ile bir ilgisi
yoktur. Bir insan çok zeki olabilir ama Allah korkusu yoksa akıllı
değildir.
Bu yüzden akıl, inananlara verilen çok büyük bir nimettir.
Böyle bir anlayıştan yoksun olan insan içinde bulunduğu kötü durumun
dahi farkına varamayacak haldedir. Örneğin sahip olduğu gücü ve
imkanı kendinden zanneden bir insan bununla böbürlenir, kibirlenir
ve insanlara gösteriş yapar. Bu o insanın akılsızlığının bir göstergesidir.
Çünkü, akıl sahibi olsa Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyen
aciz bir insan olduğunu bilir ve ona göre tevazu ile davranır. Allah'ın
dilemesi ile birkaç saniye içinde elindeki tüm mülkün yerle bir
olabileceğini veya kendisinin ölümle karşılaşarak herşeyini dünyada
bırakıp hesap vermek üzere cehennemin kenarında durdurulabileceğini
düşünmez. Bunlar aklına bile gelmez. Halbuki tüm bunlar, onun sahip
olduklarından daha kesin ve gerçektirler. Ancak Allah'tan korkup
sakınan müminler bu anlayışa sahiptirler ve onlar dünya hayatının
aldatıcı yönüne kapılmaz, herşeyin iç yüzünü ve gerçek yönünü bilerek
yaşarlar. Allah imanlarından dolayı müminlere anlayış verir ve Allah'a
olan yakınlıkları arttıkça, anlayış ve kavrayıştaki derinlikleri
de artar, Allah'ın yaratışındaki sırlara daha çok vakıf olurlar.
İYİLİK YAPAN İYİLİK BULUR
İyilikte bulunanların dünyada ve ahirette mutlaka iyilikle
karşılık görecekleri Allah'ın Kuran'da bildirdiği sırlardan bir
diğeridir. Bu konuyla ilgili ayetlerden biri şöyledir:
De ki: "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının.
Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah'ın Arz'ı
geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir." (Zümer
Suresi, 10)
Ancak, bunun için gerçek iyiliğin ne olduğunun bilinmesi
gerekir. Her toplumda yaygın olan bir iyilik anlayışı vardır; güleryüzlü
olmak, dilencilere para vermek veya herşeyi anlayışla karşılamak
gibi. Oysa gerçek iyilik Kuran'da bildirildiği gibidir. Allah, bir
ayette gerçek iyiliğin ne olduğunu şöyle açıklar:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik
değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba
ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere
(özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve
ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta
ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır).
İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara
Suresi, 177)
Ayette de dikkat çekildiği gibi, bir kişinin iyilikte
bulunması, Allah'tan korkup sakınarak, ahiretteki hesabını düşünmesi
ve vicdanını kullanarak her an Allah'ı en çok hoşnut edecek davranışı
seçmesidir. Allah, imanlarından, Allah korkularından ve Allah'a
duydukları sevgiden dolayı sürekli iyilik işleyenleri seveceğini
ve onlara iyilikle karşılık vereceğini bildirmektedir:
Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini
onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi,
148)
... Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara
güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin
yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)
Bu, iyilikte bulunarak fedakarlık yapanlara, Allah'ın
hoşnutluğunu kazanmak için ciddi bir çaba gösterenlere Allah'ın
Kuran'da bildirdiği bir müjdedir. Allah, hem dünyada hem de ahirette
böyle insanları güzel bir hayatla yaşatacağını müjdelemektedir.
Bu, hem maddi hem de manevi nimetlerde bir artıştır. Kuran'da kimsenin
erişemeyeceği kadar büyük bir mülke kavuşan Hz. Süleyman, Mısır
hazinelerinin yönetimine geçen Hz. Yusuf bu konuda örnektirler.
Allah, Hz. Muhammed (sav) için de "Bir yoksul
iken seni bulup zengin etmedi mi?" (Duha Suresi, 8) ayetiyle,
Peygamberimiz (sav)'in üzerine yaydığı nimetini bildirmektedir.
Unutmamak gerekir ki, dünyada güzel ve ihtişamlı bir
yaşam yalnızca geçmişte yaşamış müminlere verilmiş bir nimet değildir.
Allah her dönemde iman eden kullarını güzel bir hayatla yaşatacağını
da vaat etmiştir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim
salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla
yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak
veririz. (Nahl Suresi, 97)
İman edenler hiçbir zaman dünyanın peşinde koşmazlar.
Dünya malının, itibarının ve gücünün hırsını yapmazlar. Allah'ın
ayetinde de bildirdiği gibi, onlar ahireti satın almak için canlarını
ve mallarını satarlar. Ne alışverişleri, ne ticaretleri onların
ibadetlerini, Allah'ı anmalarını, din için hizmette bulunmalarını
engellemez. Hatta, açlık ve yoksullukla denendiklerinde dahi, son
derece teslimiyetli ve sabırlı olurlar ve asla şikayette bulunmazlar.
Peygamberimiz (sav) döneminde hicret eden müminler
bunun bir örneğidir. Onlar, Allah yolunda evlerini, işlerini, ticaretlerini,
tüm mallarını, bağlarını, bahçelerini arkalarında bırakarak, başka
bir şehre gitmişler ve çok azla yetinmeyi bilmişlerdir. Bunların
karşılığında ise sadece Allah'ın kendilerinden hoşnut olmasını dilemişlerdir.
Allah, müminlerin bu samimi, katıksız olarak ahiret
yurdunu düşünen kanaatkarlıklarına karşılık olarak onları daima
rızıklandırmış ve güzel ve temiz nimetler içinde yaşatmıştır. Bu
nimetler ve zenginlikler ise onların dünyaya bağlanmalarına değil,
aksine Allah'a şükredip O'nu anmalarına vesile olmuştur. Allah'ın
vaadinin bir sonucu olarak, bu ahlaklarına karşılık her mümin dünyada
güzel bir hayatla yaşar.
Her İyiliğin Kat Kat Artırılarak Sahibine
Dönmesi
Allah iyilikte bulunan kullarına verdiği karşılığı
kat kat artıracağını da vaat etmiştir. Allah'ın Kuran'da bu konu
ile ilgili olarak bildirdiği ayetlerden bazıları şöyledir:
Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı
vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz
ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam Suresi, 160)
Gerçek şu ki, Allah zerre ağırlığı kadar haksızlık
yapmaz. (Bu ağırlıkta) Bir iyilik olursa, onu kat kat kılar ve Kendi
yanından pek büyük bir ecir verir. (Nisa Suresi, 40)
Allah'ın iyiliğin karşılığını kat kat kılmasının en
güzel göstergesi dünya hayatı ve ahiret hayatı arasındaki farktır.
Dünya hayatı ortalama 60 yıl süren çok kısa bir zaman dilimidir.
Oysa bu dünyada salih olan, iyilik yapan insanlar, kısacık bir ömürde
yaptıkları iyiliklere karşı ahirette sonsuz bir güzellikle karşılık
göreceklerdir. Allah bu vaadini bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır…
(Yunus Suresi, 26)
Bunun ne kadar büyük bir mükafat olduğunu anlayabilmek
için "sonsuz" kavramı üzerinde biraz düşünmek gerekir. Dünya üzerinde
bugüne kadar yaşamış ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların,
hayatlarının her saniyesini sayı sayarak geçirmiş olduklarını düşünelim.
Kuşkusuz bu insanların tümünün saydıkları sayılar art arda eklenerek
bir sayı elde edilse, burada telaffuz edilemeyecek büyüklükte bir
sayı çıkar. Ama bu olağanüstü sayı dahi "sonsuz" kavramının yanında
sıfırdan farksızdır. Çünkü "sonsuz" demek asla bitmeyen ve tükenmeyen
bir süre demektir. Dünyada Allah için yaşayan insanların ahirette
yurtları cennet olacak ve orada süresiz kalacak, sınırsızca nefislerinin
istediği ve ruhlarının zevk aldığı herşeye sahip olacaklardır. Kuşkusuz
bu, Allah'ın rahmetinin genişliğini kavrayabilmek için üzerinde
düşünülmesi gereken bir örnektir.
MÜMİNLERİN YÜZÜNDE NUR, İNKARCILARIN
YÜZÜNDE ZİLLET OLUR
İmanın ve inkarın insanların yüzlerine ve derilerine
yansıması Allah'ın Kuran'da bildirdiği sırlardan başka bir tanesidir.
Allah birçok ayetinde iman edenlerin yüzlerinde bir nur, inkarcıların
yüzlerinde ise karanlık bir zillet olduğunu bildirir:
Onları görürsün; zilletten başları önlerine düşmüş
bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz ucuyla sezdirmeden bakarlar...
(Şura Suresi, 45)
Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır.
Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar
cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. Kötülükler kazanmış
olanlar ise; her bir kötülüğün karşılığı, kendi misliyledir. Bunları
bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah'tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu
yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş
gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.
(Yunus Suresi, 26-27)
Allah'ın bu ayetlerde bildirdiği gibi, inkarcıların
yüzünde zillet ve bir karartı vardır. Buna karşın müminlerin yüzleri
ise nurludur. Allah onların, yüzlerindeki secde izinden tanındıklarını
bildirir:
Muhammed, Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte
olanlar da kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler.
Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah'tan
bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri,
secde izinden yüzlerindedir... (Fetih Suresi, 29)
Allah başka ayetlerinde de inkarcıların ve suçluların
simalarından tanındıklarını bildirir:
(Çünkü o gün) Suçlu-günahkarlar, simalarından tanınır
da alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar. (Rahman Suresi, 41)
Eğer Biz dilersek, sana onları elbette gösteririz,
böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin
söyleniş tarzından da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir. (Muhammed
Suresi, 30)
Bir insanın imanına veya suçlu bir günahkar olmasına
göre yüzünde fiziksel değişiklikler meydana gelmesi Allah'ın büyük
bir mucizesi ve Kuran'da bildirdiği önemli bir sırdır. Manevi hisler,
fiziksel olarak bedende etki meydana getirmekte, o insanın tüm hatları
aynı kalmasına rağmen yüzündeki ifadesi değişmekte, yüzüne bir aydınlık
veya karanlık gelmektedir. Çevresine iman gözüyle bakan bir insan,
Allah'ın insanlarda meydana getirdiği bu mucizesini eğer Allah dilerse
görebilir.
ALLAH'IN KÖTÜLÜKLERİ ÖRTMESİNİN
SIRRI
Müminlerin hedefi Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini
ve cennetini kazanmaktır. Ancak, insan zayıf ve unutkan yaratılmıştır;
bu nedenle birçok hatası veya eksiği olabilir. Kullarını en iyi
bilen, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah, samimi kullarının
kötülüklerini örteceğini ve onları kolay bir hesap ile sorguya çekeceğini
bildirmiştir:
Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse, o, kolay
bir hesap (sorgu) ile sorguya çekilecek ve kendi yakınlarına sevinç
içinde dönmüş olacaktır." (İnşikak Suresi, 7-9)
Allah, elbette ki her insanın kötülüklerini iyiliğe
çevirmez. Allah'ın kötülüklerini örterek affettiği müminlerin özellikleri
de Kuran'da bildirilmiştir:
Büyük günahlardan kaçınanlar
Allah bir ayette "Size yasaklanan
büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi
'onurlu-üstün' bir makama sokarız." (Nisa Suresi, 31) diye
bildirir. Bunu bilen müminler Allah'ın çizdiği sınırlara çok dikkat
eder, bunların dışına çıkmaktan ve harama girmekten sakınırlar.
Eğer unutarak, yanılarak veya gaflete kapılarak bir hataları olursa,
hemen Allah'a yönelir ve tevbe ederek, O'ndan bağışlanma dilerler.
Allah hangi kulların tevbesini kabul edeceğini ise
yine Kuran'da bildirmiştir. Buna göre bir insanın "Allah nasıl olsa
affeder" diye düşünerek sürekli hata işlemesi büyük bir yanılgıdır.
Çünkü Allah ancak cehalet nedeniyle kötülük yapan ve yaptığını farkettiği
anda direnmeden ve vakit kaybetmeden tevbe eden ve davranışlarını
düzelten kullarının tevbelerini kabul etmektedir. (Nisa Suresi,
17-18)
Ayetlerden de anlaşıldığı gibi, bir insanın kusurlarının
örtülmesi ve din gününde pişman olmaması için yapması gereken şeylerden
biri günaha girmekten şiddetle kaçınmasıdır. Günaha giren bir müminin
ise yapması gereken, hemen Allah'a kesin bir tevbe ile tevbe etmektir.
Salih ameller işleyenler
Allah, başka ayetlerinde ise, salih amellerde bulunanların
kötülüklerini örteceğini bildirir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Sizi toplanma günü için bir arada toplayacağı gün;
işte bu aldanma (teğabün) günüdür. Kim Allah'a iman edip salih bir
amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi
kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte
büyük 'mutluluk ve kurtuluş (fevz)' budur. (Tegabun Suresi, 9)
Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde
bulunup davranan başka; işte onların günahlarını Allah iyiliklere
çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Furkan Suresi,
70)
Bir insanın, sadece Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak
için yaptığı her eylem ve davranış salih bir ameldir. Örneğin bir
insanın din ahlakını insanlara anlatması, tevekkülsüz birine kaderi
hatırlatması, dedikodu yapanı engellemesi, evini ve bedenini temiz
tutması, ilmini ve kültürünü artırması, güzel söz söylemesi, insanlara
ahireti hatırlatması, hasta olan birini kollaması, yaşlı birine
sevgi ve şefkat göstermesi, hayır için kullanacağı parayı kazanmak
için çalışması, kötü söze iyilik ve sabırla karşılık vermesi gibi
insanın her tavrı Allah'ın hoşnutluğu için yapıldığında salih amel
olur.
Ahirette, Allah'ın kötülüklerini örterek iyiliklere
çevirmesini dileyenler, daima Allah'ın en hoşnut olacağı tavrı seçmelidirler.
Bunun için insanın ahiret günü vereceği hesabı düşünmesi gerekir.
Örneğin ahiret gününde cehennem ateşinin yanında durdurulan bir
insana, dünya hayatında işlediği kötülükler gösterilse ve ona, bu
kötülüklerinin bağışlanması için salih amellerde bulunması gerektiği
söylense bu insanın tavrının nasıl olacağı açıktır.
Cehennem ateşini yanı başında gören, cehennemdeki insanların
umutsuzluklarını, pişmanlıklarını, azaptan dolayı çıkardıkları ızdırap
dolu inlemeleri duyan, cehennemdeki azabın nasıl olacağına gözleriyle
şahit olan bir insan, Allah'ı en hoşnut edecek davranışları seçecek
ve vargücüyle çaba gösterecektir. Bu durumdaki bir insan, salih
amellerde bulunmak konusunda gevşeklik gösteremez, asla tembellik
yapamaz, Allah'ı hoşnut edecek bir tavır varken, başka bir tavır
sergilemez, umursuzluk yapamaz veya asla gaflete düşemez. Çünkü
cehennem her an yanı başındadır ve ona sonsuz hayatını ve Allah'ın
azabını her an hatırlatmaktadır. Bu durumdaki bir insan yapacağı
amelleri geciktirip ertelemez de. Vicdanının emrettiği herşeyi derhal
ve eksiksizce yapar. İbadetlerinde çok titiz ve devamlı olur.
İşte, Allah, dünya hayatında da, sanki cehennemi görüp
de gelmiş ya da cehennemi her an yanı başında gören biri gibi, salih
amellerde bulunan, Allah'tan ve ahiretten korkup sakınarak davrananların
kötülüklerini iyiliğe çevirecektir. Bu müminler, ahirete kesin bir
bilgiyle iman ederler ve Allah'ın azabından şiddetle korkup sakınırlar.
ALLAH YOLUNDA
YAPILAN HARCAMALARDAKİ HİKMETLER
İnsanı maddi ve manevi pisliklerden temizleyen, nefsini
eğiterek Allah'ın hoşnut olduğu bir ahlaka erişmesine vesile olan
en önemli ibadetlerden birisi de Allah yolunda ve hayır için yapılan
harcamalardır. Allah peygambere müminlerin mallarından sadaka almasını
bu şekilde onları temizlemesini bildirmiştir. Ayette şöyle hükmedilmektedir:
Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş,
arındırmış olursun… (Tevbe Suresi, 103)
Ancak, insanların temizlenip arınmalarına vesile olan
harcamalar, Kuran'da bildirildiği şekilde yapılan harcamalardır.
İnsanlar yolda gördükleri dilencilere bozuk paralarından biraz verdiklerinde
ya da eski kıyafetlerini fakir gördükleri bir iki kişiye dağıttıklarında
veya aç gördükleri birini doyurduklarında, üzerlerine düşen sorumluluğu
fazlasıyla yerine getirdiklerine inanırlar. Bunların hepsi elbette
Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapıldığında Allah katında sevabı
olan davranışlardır. Ancak, Allah'ın Kuran'da bildirdiği sınırlar
vardır. Örneğin Allah, ihtiyaçlardan arta kalanın infak edilmesini
bildirir:
... Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De
ki: "İhtiyaçtan artakalanı. Böylece Allah, size ayetlerini açıklar;
umulur ki düşünürsünüz;" (Bakara Suresi, 219)
İnsanın dünya hayatında yaşaması için gerekli olan
ihtiyaçları çok azdır. İnsanın ihtiyaçları için kullandığı miktar
dışında sahip olduğu mal ihtiyaçtan arta kalan demektir. Önemli
olan neyin harcandığı değil, kişinin samimi olarak verebileceği
neyse onu vermesidir. Allah herşeyin doğrusunu bilir ve insanların
ihtiyaçlarından arta kalan miktarın ne kadar olduğunu tamamen insanın
aklına ve vicdana bırakmıştır. Dünya hırsı olmayan, dünyalarını
ahiretlerine karşılık olarak satmış bulunanlar için infak çok kolay
bir ibadettir. Allah, dünya hırsı olanların veya içinde biraz bile
dünyaya bağlılığı bulunanların da mallarından infak ederek arınmalarını
ve dünya hırsını bırakmalarını istemiştir. Şüphesiz bu, müminlerin
ahiretleri için çok önemli bir ibadettir.
İnsan sevdiği şeylerden de ihtiyaç içinde
olanlara vermelidir
İnsanlar başkalarına bir iyilikte bulunacakları zaman,
bu yapılan iyiliğin kendilerine hiç dokunmamasını isterler. Örneğin
ihtiyaç içindeki birine eşyalar verecek biri kendi sevmediği, belki
hiç kullanmadığı şeyleri verir.
Allah kişinin kendisine uygun görmediği, eski bulduğu,
kullanılmayacağına kanaat getirdiği mallarından ziyade, sevdiği
beğendiği eşyalarından infak etmesinin makbul olduğunu emretmiştir.
İnsanın sevdiği şeyleri infak etmek zoruna gidebilir ancak insanın
temizlenmesi ve iyiliğe erişebilmesi için böyle bir fedakarlıkta
bulunması gerekir. Bu, Allah'ın bize bildirdiği önemli bir sırdır.
Allah bunun dışında insanın asla iyiliğe eremeyeceğini bildirmiştir:
Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla
iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu
bilir. (Al-i İmran Suresi, 92)
Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından
ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz
yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin
ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık
olandır. (Bakara Suresi, 267)
Allah yolunda yapılan harcamalar Allah'a
yakınlaşmak için bir yoldur
Bir Müslüman için hiçbir şey, Allah'ın hoşnutluğundan
ve O'nun sevgisini kazanmaktan daha üstün değildir. Mümin hayatı
boyunca sürekli olarak kendisini Allah'a yakınlaştıracak vesileler
arar. Allah bir ayetinde müminlere bunu şöyle bildirir:
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi)
O'na (yaklaştıracak) vesile arayın; O'nun yolunda cehd edin (çaba
gösterin), umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 35)
Allah Kuran'da müminlere bir sır ve bir müjde olarak
yaptıkları infakların Kendisine yakınlaşmaya sebep olduğunu bildirmiştir.
Bu nedenle sevdiği şeylerden ve ihtiyaçlarının arta kalanını infak
etmek Müslümanlar için bir zorluk değil, aksine Allah'a olan bağlılıklarını
ve sevgilerini gösterecekleri çok değerli bir fırsattır. Konu ile
ilgili ayet şöyledir:
"Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah'a
ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya
ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz
olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları
kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."
(Tevbe Suresi, 99)
Allah için yapılan her harcamanın güzel bir
karşılığı vardır
Allah'ın infak konusu ile ilgili olarak bildirdiği
bir diğer sır ise kişinin aslında bir fedakarlık yaparak infak ettiği
şeyin mutlaka kendisine geri döneceğidir. Bu Allah'ın önemli bir
vaadidir. Yoksulluk korkusu yaşamadan Allah yolunda mallarını infak
eden insanlar hayatları boyunca hiç ummadıkları nimetlerle rızıklandırılırlar.
Hayır olarak infak ettikleri herşey hayır olarak kendilerine döner.
Allah'ın bu vaadinin bildirildiği ayetlerden bazıları şöyledir:
Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük)
değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak
her ne infak ederseniz, kendiniz içindir. Zaten siz, ancak Allah'ın
hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infak etmezsiniz. Hayırdan
her ne infak ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızın- size
eksiksizce ödenecektir. (Bakara Suresi, 272)
… Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz
olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfal Suresi,
60)
De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı
dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz,
O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
(Sebe Suresi, 39)
Müminler mallarını ve canlarını infak ederken sadece
Allah'ın rızasını ve cennetini isterler, ancak ayetlerde görüldüğü
gibi, Allah'tan bir sır olarak her ne infak ederlerse kendilerine
geri ödenir. Ayette bildirildiği gibi Allah yerine başkasını verir.
Bunlar hem dünyadaki nimetler hem de hepsinin üzerinde Allah'ın
cennette müminler için hazırladığı nimetlerdir. İnfak edenlerin
aksine, mallarını cimrilikle tutan veya Allah'ın sınırlarını çiğneyerek
mallarını artırmaya çalışanların ise Allah bereketlerini kısar.
Bununla ilgili ayetlerden biri faiz alanların durumunu bildirir:
Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır.
Allah, günahkar kafirlerin hiçbirini sevmez. (Bakara Suresi, 276)
Allah, mallarını infak edenlerin Allah katından kavuşturuldukları
bereketi başka ayetlerinde şöyle bildirmektedir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği
yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin
örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı)
bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp,
insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet
ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu,
üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak
bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler topluluğuna
hidayet vermez.
Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde
olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği,
yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini
iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur
isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.
(Bakara Suresi, 264-265)
Bu ayetlerin her biri Allah'ın Kuran'da iman edenlere
bildirdiği sırlardır. İman edenler sadece Allah'ın hoşnutluğunu,
rahmetini ve cennetini kazanmak için infak ederler. Ancak Allah'ın
ayetlerle bildirdiği bu sırları da bildikleri için, Allah'ın bereketini
ve rahmetini umarlar. Onlar Allah yolunda mallarını ve canlarını
harcadıkça, helale-harama dikkat ettikçe, Allah onların zenginliklerini
artırır, işlerini kolaylaştırır, Allah yolunda harcayacakları daha
çok olanak yaratır. Bu sırrı, hiçbir endişe ve gelecek kaygısı duymadan,
Allah'tan korkup sakınarak Allah'ın sınırlarını koruyan her mümin
kendi hayatında yaşar.
 
|