|

Şirk
Şirk Arapça'da "ortaklık" anlamına gelir.
Kuran'da ise şirk, herhangi bir şeyi veya herhangi bir kimseyi ya
da herhangi bir kavramı, önem verme, değer verme, üstün tutma, tercih
etme bakımından Allah'la eşit veya ileri bir düzeyde görmek ve bu
çarpık bakış açısıyla hareket etmek şeklinde ele alınır.
Şirk, Kuran meallerinde Allah'a "eş koşmak",
"ortak koşmak", olarak tercüme edilir. Kuran'da Allah'a
şirk koşmak, "Allah'tan başka ilah edinmek", "Allah'tan
başkasına kulluk etmek" olarak da ifade edilir.
En geniş manada ise şirk, inanç, düşünce, ahlak anlayışı,
yaşam tarzı ve değer yargıları bakımından Allah'ın Kuran'da bildirdiği
ölçülerden ve mutlak doğrulardan farklı kıstaslar edinmek ve hayatını
bu kıstaslara göre düzenlemektir. Böyle bir kişi bu kıstasları koyanı
Allah'a şirk koşuyor demektir. Bu kıstasları koyan, kendisi, babası,
dedesi, ataları, içinde yaşadığı toplum, çeşitli felsefe ve ideolojilerin
kurucuları ve uygulayıcıları, vs. olabilir. Bu geniş tanımıyla hak
dinin, yani İslam'ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen kimse
şirkin içine girmiş demektir. Bu kişi kendisini dinsiz, ateist,
hıristiyan, yahudi vs. olarak tanımlayabilir. Hatta müslüman olduğunu
bile söyleyebilir. İslam'ın bazı şartlarını yerine getiriyor da
olabilir. Fakat tek bir noktada bile Kuran'a muhalif bir anlayışı,
düşüncesi, değer yargısı varsa o kişi müşrik olma tehlikesi içindedir.
Çünkü Allah'tan başka kural koyucu(lar) edinmiştir.
Şirkin mantığı içinde Allah'ın mutlak bir inkarı söz
konusu değildir. Hatta müşriklerin büyük bir bölümü kendilerinin
müşrik olduklarını açıkça kabullenmek, kendilerine böyle bir vasfı
kondurmak istemezler. Vicdanlarını örttükleri ve kendilerini kandırdıklarından
ötürü ahirette bile şirklerini inkar ederler. Onların bu durumları
ayette şöyle bildirilir:
Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk
koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak
koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan
Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden
başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl
yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı.
(Enam Suresi, 22-24)
Allah'a ortak koşan birisinin, mutlaka ortak koştuğu
şey için, "bu da bir ilahtır", "ben bunu Allah'tan
başka bir ilah ediniyorum, buna da tapıyorum" demesi veya bu
şekilde düşünmesi gerekmez. Şirk herşeyden önce kalpte olur, daha
sonra düşünce ve hareketlere yansır. Kuran'dan anladığımıza göre
bir kişinin şirke girmesinin temelinde Allah'tan başka herhangi
bir şeyi Allah'a tercih etmesi yatar. Örneğin bir kimsenin hoşnutluğunu
Allah'ın hoşnutluğuna tercih etmek veya bir kimseden Allah'tan korkar
gibi hatta daha fazla korkmak ya da bir kimseyi Allah'ı sever gibi
sevmek o kimseyi Allah'a ortak koşmak, onu Allah'ın yanısıra ayrı
bir ilah edinmek demektir. İşte Kuran'da en çok üzerinde durulan
şirk çeşitleri de bunlardır.
Az önce de bahsettiğimiz gibi şirki doğuran en önemli
sebeplerden birisi Allah'ın yaratılıştan verdiği "sevgi"
duygusunun yanlış yönlendirilmesidir. Ayette müşriklerin putlarına
besledikleri yoğun sevgiden şöyle bahsedilir:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını "eş
ve ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever
gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür.
O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin
tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten
şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)
Ayetten anlaşıldığı gibi "sevgi", şirkin
olduğu gibi tevhidin de temelindeki en önemli unsurdur. Dolayısıyla,
iman edenler içlerindeki sevgiyi tamamen Allah'a yöneltirler. Müşrikler
ise Allah ile samimi bir yakınlık kuramadıklarından, Allah'ı gereği
gibi takdir edemediklerinden sahip oldukları sevgi potansiyelini,
kendi nefislerine veya başka kişilere yönlendirirler. Bunlar babaları,
oğulları, kardeşleri, karıları, kocaları, sevgilileri, örnek aldıkları
kimseler, hayran oldukları kişiler gibi pek çok insan olabilir.
Bazı kimselerde bu sevgi insanların yanısıra, cansız nesnelere,
hatta soyut kavramlara da yönlendirilir. Para, mal, ev, araba, herhangi
bir eşya, makam, mevki, iktidar, vs. gibi... şeyler putlaştırılır.
Herşeyde ve herkeste mevcut olan bütün üstün ve güzel
sıfatlar, gerçekte yalnızca Allah'a ait olan sonsuz mükemmellikteki
sıfatların bir yansımasıdır. Bütün bu güzel ve üstün vasıfların
tek kaynağı Allah'tır. Dolayısıyla, sevgiye layık olan yegane varlık
da ancak bu üstünlük ve güzelliklerin sahibi olan Allah'tır. Bu
nedenle, Allah'ın Zatı'na yöneltmeden herhangi bir varlığı Allah'tan
bağımsız görerek ona sevgi göstermek de, onu sahte bir ilah edinmek
ve Allah'a ortak koşmak olur.
Bir başka ayette Hz İbrahim'in ağzından, müşriklerin
Allah'ı bırakıp, kendilerine sevgi bağı ile bağlandıkları putlar
edindiklerinden söz edilir:
(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı
bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar)
edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak
ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir
ve hiçbir yardımcınız yoktur." (Ankebut Suresi, 25)
Sevgi bağı kurularak şirk koşmanın en somut örneklerinden
birisi de, kadınlara karşı beslenen tutku dolu sevgidir. Bu kadın
kişinin karısı, sevgilisi, hatta uzaktan platonik olarak sevgi beslediği
herhangi bir kadın da olabilir. Sonuçta bu kadına karşı beslenen
sevgi Allah'ı unutturan, Allah'ı gereği gibi anmayı engelleyen,
Allah sevgisine tercih edilen, kalpten Allah sevgisini çıkarıp da
onun yerine konulan bir sevgi türüyse, kişiyi doğrudan şirke sürükler.
Toplumda masum görülen böyle bir tutumun aslında Allah katında çok
farklı bir karşılığı olabileceğini Kuran'dan öğrenmekteyiz:
Onlar, O'nu bırakıp da (bir takım) dişilere taparlar.
Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına
tapmazlar (Nisa Suresi, 117)
Aynı tehlike yalnızca erkekler için değil kadınlar
için de geçerlidir. Toplumda bu şirk sevgisi, "aşk", "romantizm",
"saf ve temiz duygular", vs. şeklinde masum gösterilir,
hatta yüceltilip teşvik edilir. Özellikle genç yaştaki insanları
etkisine alan bu romantizm telkini akıl ve şuurun gelişmesini engellediği
için, dinden, imandan, yaratılış amaçlarından haberleri olmayan,
Allah'ı unutmuş, Allah sevgisini, Allah korkusunu bilmeyen, şirki
doğal bir davranış, bir yaşam tarzı haline getirmiş sapkın nesiller
meydana getirmektedir.
İnsanları şirke sokan unsurlardan bir diğeri de "korku"dur.
Aynen sevgi gibi yalnızca Allah'a karşı duyulması gereken bir his
olan korku, O'nun yaratıklarına karşı duyulduğunda şirk oluşmuş
olur. Çünkü Allah'tan başkasından korkmak, korktuğu şeyi adeta Allah
gibi bir güç ve kudret sahibi olarak görmek, onun Allah'tan bağımsız
olduğunu, Allah'ın yarattığı kader dışında karar verip hareket ettiğini
düşünmek, kısaca onu ilahlaştırmak anlamına gelir. Allah'tan başkasına
karşı korku beslemenin ikinci bir ilah edinmek olduğu Kuran'da şöyle
belirtilir:
Allah dedi ki: "İki ilah edinmeyin: O, ancak
tek bir ilahtır. Öyleyse benden, yalnızca benden korkun." Göklerde
ve yerde ne varsa O'nundur, itaat-kulluk da (din de) sürekli olarak
O'nundur. Böyleyken Allah'tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz?
(Nahl Suresi, 51-52)
Müşriklerin insanlardan duydukları şiddetli korku
da ayetlerde şöyle tarif edilir:
...onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan korkar
gibi -hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar...
(Nisa Suresi, 77)
Sevgi ve korku dışında, Allah'tan değil de başkalarından
yardım dilemek, Allah'ı değil de insanları memnun etmeye çalışmak,
Allah'a güvenmeyip, sebeplere, insanlara güvenmek, Allah'ın yarattıklarını
Allah'tan bağımsız bir güç, irade ve etki sahibi olarak görmek hep
şirki doğuran sebepler arasındadır.
Buraya kadar incelediğimiz Kuran ayetlerinden de anlaşıldığı
gibi, şirki yalnızca, elle yontulmuş bir takım heykelciklere secde
etmek şeklinde algılamak çok dar ve basit bir bakış açısı olacaktır.
Bu tür bir mantığı ancak müşrikler kendilerini temize çıkarmak amacıyla
kullanırlar. Bunlar şirk olayının İslam'ın yayılmasından sonra Kabe'deki
putların kırılmalarıyla ortadan ebediyen kalktığını savunurlar.
Bu çarpık değerlendirmeye göre, kıyamete kadar hükmü geçerli olacak
olan Kuran'da şirki ayrıntılarıyla tarif eden ve müminleri şirkten
şiddetle sakındıran yüzlerce ayetin, günümüzde yalnızca ilkel totemci
bazı kabilelere bakması gerekirdi. Böyle bir mantığın Kuran'ın sonsuz
hikmetiyle bağdaşmayacağı açıktır. Ayrıca, yine Kuran'dan öğrenmekteyiz
ki müşrikler, her devirde, bizzat en büyük düşmanları olarak müminlerle
aynı toplumda içiçe yaşamaktadırlar. Bununla ilgili ayetlerden bazıları
şöyledir:
Andolsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli
düşman olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun... (Maide Suresi,
82)
"Gönülden katıksız bağlılar" olarak,
O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve
müşriklerden olmayın. (O müşrikler ki,) Kendi dinlerini fırkalara
ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardır; ki her grup kendi
elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır. (Rum Suresi, 31-32)
Görüldüğü gibi müşriklerin en önemli özelliklerinden
birisi de kendilerine gelen hak dinde ayrılık çıkarıp fırkalara
bölünmeleri, herbirinin kendini doğru bilip aralarında ihtilaf içinde
olmalarıdır. Dolayısıyla Kuran'dan zerre kadar bir ayrılık, Kuran'dan
zerre kadar bir eksiltme veya ekleme bir fırka meydana getirmek
olacaktır ki bu da müşrik olmakla eş anlamlıdır.
Şirk koşanların, yaptıkları hiçbir amelin Allah katında
makbul olmadığı, bütün amellerinin boşa gideceği de ayetlerde yer
almaktadır:
Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu
(ki): Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak
ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. (Zümer Suresi,
65)
O'nun üretip-türettiği ekin ve hayvanlardan Allah
için bir pay ayırdılar, sonra kendi zanlarınca: "Bu Allah'ındır,
bu da ortaklarımızındır" dediler. Kendi ortakları için olan
(pay), Allah tarafına geçmez, ama Allah'a aid olan kendi ortaklarının
tarafına (payına) geçer. Ne kötü hüküm veriyorlar? (Enam Suresi,
136)
Müminlerin işleyebilecekleri çeşitli günahlarda doğrudan
Allah'ın Zatı'na yönelik kasıtlı bir tavır yoktur. Şirkin diğer
günahlardan farkı ise Allah'la birlikte başka bir ilah edinerek
O'na karşı iftira etmek, en büyük suçu ve saygısızlığı işlemiş olmaktır.
İşte bu yüzden Allah dilediği günahı affedeceğini, ancak şirki asla
affetmeyeceğini Kuran'da özellikle bildirmiştir:
Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.
Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk
koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi,
48)
Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları
bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar.
Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.
(Nisa Suresi, 116)
Bu nedenle Allah Kuran'ın pek çok yerinde gerek bizzat,
gerekse elçilerinin sözlerinden aktararak müminleri şirke karşı
uyarmış, bu en büyük kötülükten şiddetle sakındırmıştır. Buna örnek
olarak aşağıdaki ayetleri verebiliriz:
Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler...
(Tevbe Suresi, 28)
Allah'ı birleyen (Hanif)ler olarak, O'na (hiçbir)
ortak koşmaksızın. Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş
de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip
atmış gibidir. (Hac Suresi, 31)
'Gönülden katıksız bağlılar' olarak, O'na yönelin
ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden
olmayın. (Rum Suresi, 31)
Hani Lokman oğluna -öğüt vererek- demişti ki;
"Ey oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük
bir zulümdür." (Lokman Suresi, 13)
De ki: "Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz
olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu
vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde
bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın." (Kehf
Suresi, 110)
Müşriklerin Allah'a eş koştukları, ilah edindikleri
şeylerin elbette ki hiçbir ilahlık vasıfları yoktur. Bunların kişiye
ne yarar ne de zarar sağlayamayacaklarını (Yunus Suresi, 18), hiçbir
şey yapmaya ve yaratmaya güçlerinin yetmediğini (Yunus Suresi, 34;
Araf Suresi, 191), ne kendilerine ne de başkalarına yardıma güç
yetiremeyeceklerini (Araf Suresi, 192), doğru yola iletemeyeceklerini
(Yunus Suresi, 35) Allah ayetlerinde bildirmiştir. Durum bu kadar
açıkken müşriklerin böyle aciz varlıkları ilah edinmelerinin, putlaştırmalarının
sebebi, gerçekte Allah'ın Zatı'na ait olan bazı özelliklerin bu
yaratıklar üzerinde tecelli etmesidir.
Örneğin bir insanın sahip olduğu güç, heybet, iktidar,
servet, ihtişam gibi özelliklerin tümü aslında Allah'a aittir. Allah
bu dünyada, kendisinde sonsuz olan bu özelliklerden, yalnızca bir
imtihan unsuru olarak, bu insanda da bir derece tecelli ettirmiştir.
Bu özellikleri o insanın kendisine ait zannederek ondan korkmak,
onun Allah'a karşı gelen emirlerine uymak, kısaca onu Allah'a şirk
koşmak bu yanlış zanna uymaktan kaynaklanır. O insan ne bir ilahtır,
ne de herhangi bir şeye güç yetirebilir. Onu ilahlaştırıp ona uyanlar
ise yalnızca zan ve tahminle kendi hayallerinde kurdukları, sahte
bir ilaha tapmaktadırlar. Kuran'da bu konu şöyle açıklanır:
Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde
kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar bile, şirk
koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca
bir zanna uyarlar ve onlar ancak "zan ve tahminde bulunarak
yalan söylemektedirler." (Yunus Suresi, 66)
Allah'tan başkasını ilah edinen bir kişi en büyük
pişmanlığı, ahirette şirk koştuklarının gerçekte hiçbir vasıfları
olmadığını anladığı zaman yaşayacaktır. Dünya hayatında Allah'a
tercih edip O'na ortak koştuğu şeyler, yegane kudret, izzet ve şeref
sahibi olan, yegane dost edinilmesi gereken Allah'ı düşman edinmesine
ve sonsuz azaba girmesine sebep olacaktır. Şirk koştukları da orada
kendisinden uzaklaşacak, kendilerini inkar edip tanımayacaklardır:
O gün, onların tümünü bir arada toplayacağız,
sonra şirk katanlara: "Yerinizden ayrılmayınız; siz de, şirk
koştuklarınız da" diyeceğiz. Artık onların arasını açmışızdır.
Şirk koştukları derler ki: "Siz bize ibadet ediyor değildiniz.
Bizim ile sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Gerçekten biz,
sizin ibadetinizden habersizdik." İşte orada, her nefis önceden
yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları
olan Allah'a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden
kaybolup uzaklaşacaklar. (Yunus Suresi, 28-30)
Sonra onlara denilecek: "Sizin şirk koştuklarınız
nerede? Allah'ın dışında (taptıklarınız)." Dediler ki: "Bizi
bırakıp-kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri (meğer) hiçbir şeye
tapar değilmişiz." İşte Allah, kafirleri böyle şaşırtıp-saptırır.
(Mümin Suresi, 73-74)
Müşriklerin son durumları ise Kuran'da şöyle tarif
edilir:
Bizim dayanılmaz-azabımızı gördükleri zaman, dediler
ki: "Bir olan Allah'a iman ettik ve O'na şirk koştuğumuz şeyleri
de inkar ettik." Ama Bizim dayanılmaz-azabımızı gördükleri
zaman, imanları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. (Bu,) Allah'ın
kulları arasında sürüp-giden sünnetidir. İşte kafirler burada hüsrana
uğramışlardır. (Mümin Suresi, 84-85)
Fitne
Arapça'da bazı kelimeler -her dilde olduğu gibi- birden
fazla manaya gelebilmektedir. Türkçe'de yüz kelimesinin farklı anlamları
olduğu gibi Arapça'daki fitne kelimesinin de farklı karşılıkları
bulunmaktadır.
Fitne, asıl olarak "altının diğer yabancı madenlerden
ayrılması amacıyla kaynatılması işlemi" için kullanılan bir
kelimedir. Kuran'ın birçok ayetinde fitne -kelime köküyle bağlantılı
olarak- müminlerle, inkarcıların veya münafıkların birbirinden ayrılması
için yaratılan imtihanlara verilen isimdir. Bu imtihanların temel
vasfı, içinde saptırıcı unsurları da taşımasıdır. Yani insanın doğru
yoldan sapması veya hidayete tabi olması bu imtihan karşısında gösterdiği
tutuma bağlıdır. Hz. Musa'nın aşağıdaki duası fitnenin hem saptırıcı
hem de hidayete erdirici yönü olduğunu göstermektedir:
Musa, belirlediğimiz buluşma zamanı için kavminden
yetmiş adam seçip-ayırdı. Bunları da 'dayanılmaz bir sarsıntı' tutuverince,
dedi ki: "Rabbim, eğer dileseydin, onları ve beni daha önceden
helak ederdin. (Şimdi) İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı
bizi helak edecek misin? O da Senin deneme (fitne)nden başkası değildir.
Onunla sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin.
Bizim velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla, bizi esirge; Sen bağışlayanların
en hayırlısısın." (Araf Suresi, 155)
Dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve imanın mutlaka
sınanacağı Kuran'ın birçok yerinde hatırlatılmaktadır:
İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek,
sınanmadan (fitneyle denenmeden) bırakılacaklarını mı sandılar?
Andolsun, onlardan öncekileri sınadık (fitneyle
denedik). Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları
da bilmektedir. (Ankebut Suresi, 2-3)
Diğer bir ayette de fitnenin iki türlü olacağı bildirilmiştir:
Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de,
hayırla da deneyerek (fitneye tabi tutarak) imtihan ediyoruz ve
siz bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)
İnsanın çok mal sahibi olması ve birçok nimetle donatılması,
Kuran'a göre hareket ettiği takdirde onun Allah'a yaklaşmasına vesile
olur. Ama övündüğü ve sahip olduklarını Allah rızasına uygun biçimde
sarfetmediği takdirde doğru yoldan sapmış olur. Böyle bir kişi için
"mal fitnesine kapıldı", "mal fitnesine" düştü
tabiri kullanılır. Bu kişi imtihanı kaybetmiş ve ahirette "hüsrana
uğrayanlardan" olma noktasına gelmiştir.
Aynı şekilde başa gelen bir sıkıntı, bir hastalık,
kişinin evini, ailesini kaybetmesi gibi durumlar da fitneye örnek
verilebilir. Ancak insan burada isyan ettiği, umutsuzluğa ve üzüntüye
kapıldığı takdirde, fitne onun iman sahibi olmadığını ortaya çıkarmış
olur.
Mümin ise her türlü olayın Allah'tan geldiğini bilir
ve her türlü olay karşısında Allah'tan razı olur, en büyük sıkıntıyı
bile tevekkülle karşılar. Dünyaya ait hiçbir değer onun kalbinde
yer tutmadığından bunların kaybından veya elden çıkmasından üzüntü
duymaz. Bu ruh halinin Allah'ın rızasını kazanabilmek için en uygun
olduğunu bilir.
Yoldan Çıkarıcı Fitneler
Kuran'ın bazı ayetleri, inkarcıların durumlarını apaçık
ortaya çıkarmak için Allah'ın bazı olaylar yarattığına işaret etmektedir:
Böylece: "Allah içimizden bunlara mı lütufta
bulundu?" demeleri için onlardan bazısını bazısıyla denedik
(fitneye tabi tuttuk). Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil
mi? (En'am Suresi, 53)
Benzer bir ayet ise şöyledir:
Biz senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım
ki, o bir dilekte bulunduğu zaman, şeytan, onun dilediğine (bir
kuşku veya sapma unsuru) katıp bırakmış olmasın. Ama Allah, şeytanın
katıp-bırakmalarını giderir, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir.
Allah, gerçekten bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Şeytanın (bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde
hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara
(Allah'ın) bir deneme (fitne) kılması içindir. Şüphesiz zalimler,
(gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler. (Hac Suresi,
52-53)
Aşağıdaki ayette de insanların bazılarının sapması
için bir fitne olarak mal verildiğinden söz edilir:
Onlardan bazı gruplara, kendilerini denemek (fitne
olması) için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme.
Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir. (Taha Suresi,
131)
Burada yaratılan fitneler, bir takım insanların iyi
veya kötü olduklarının ortaya çıkarılmasından ziyade, inkarlarının
pekişmesi ve gerçeğin tartışmasız şekilde ortaya çıkması görevini
görmektedirler. Konu başka bir ayette ise şöyle bildirilmektedir:
Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin;
Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının
inkâr içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (Tevbe Suresi, 55)
Allah'ın bazı insanları bir ilim üzerine saptırdığı da Kuran'da
bildirilmektedir:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın
bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği
ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan
sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor
musunuz? (Casiye Suresi, 23)
Allah'ın suçlarından dolayı saptırdığı böyle kimseler için artık
bir çıkış yolu yoktur:
Şu halde münafıklar konusunda ikiye bölünmeniz
ne diye? Oysa Allah, onları kazandıkları dolayısıyla tepe taklak
etmiştir. Allah'ın saptırdığını hidayete erdirmek mi istiyorsunuz?
Allah kimi saptırırsa, artık sen ona kesin olarak bir yol bulamazsın.
(Nisa Suresi, 88)
Fitne ile Sapma
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi fitnenin bir sapma
vesilesi olabileceği Kuran'da birçok ayette hatırlatılmış, bu konuda
geçmiş ümmetlerden örnekler verilmiştir. Örneğin Hz. Musa kendilerinden
uzaklaştıktan sonra kavminin Samiri tarafından saptırılması ve bir
buzağı heykeli yaparak, ona tapmaya başlamaları "fitneye düşürülmek"
şeklinde tarif edilmektedir:
Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme
(fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı." (Taha
Suresi, 85)
Böylece (Samiri) onlara böğüren bir buzağı heykeli
döküp çıkardı, "işte, sizin ve ilahınız, Musa'nın ilahı budur;
fakat (Musa) unuttu" dediler. Onun kendilerine bir sözle cevap
vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını
görmüyorlar mı? Andolsun, Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim,
gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl
Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat
edin" demişti. (Taha Suresi, 88-90)
Fitnelerin saptırmasına delil olan bir başka ayet
ise şöyledir:
Artık yakında göreceksin ve onlar da görecekler.
Sizden, hanginizin "fitneye tutulup-çıldırdığını."
Elbette senin Rabbin, kimin kendi yolundan şaşırıp-saptığını
daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir.
(Kalem Suresi, 5-7)
İmtihan Olarak Fitne
Bazı ayetlerde ise müminlerin fitne ile güçlerine
güç katıldığı ve Allah'a yaklaşmalarına fitnelerdeki olumlu tavırlarının
vesile olduğundan bahsedilir.
Örneğin müminlere karşı savaş açılması ve sıcak savaş
anı büyük bir fitnedir. Ancak müminler düşmanla karşı karşıya geldiklerinde
şöyle bir ruh hali sergilerler:
Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman
ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah'ın ve Resulü'nün
bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir."
Ve (bu,) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.
(Ahzab Suresi, 22)
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı
insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde
imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir"
diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Fitne ne kadar büyük olursa olsun mümin Allah'ın rızasını
kazanmak için hareket ettiğinden onun üstesinden gelecektir.
Müminler için rahmet olan, onların imanlarını arttıran
bir olay, iman sahibi olmayanlar için saptırıcı bir fitne olabilmektedir.
Aşağıdaki ayet, cehennemde görevli meleklerin sayısının müminlerin
imanını, inkarcıların ise tam tersine şaşkınlıklarını ve inkarlarını
arttıracağı şöyle bildirilmektedir:
Onun üzerinde ondokuz vardır. Biz o ateşin koruyucularını
meleklerden başkasını kılmadık. Ve onların sayısını inkâr edenler
için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık ki, kendilerine kitap verilenler,
kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine
kitap verilenler ve iman edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde
bir hastalık olanlar ile kafirler de şöyle desin: "Allah, bu
örnekle neyi anlatmak istedi?" İşte Allah, dilediğini böyle
şaşırtıp-saptırır, dilediğini böyle hidayete erdirir. Rabbinin ordularını
kendisinden başka (hiç kimse) bilmez. Bu ise, beşer (insan) için
yalnızca bir öğüttür. (Müddessir Suresi, 30-31)
Fitneye Düşürme Gayreti
İnsanlardan bazıları müminleri yoldan saptırmak, kendi
inançlarına ve yaşam biçimlerine, kısaca kendi dinlerine çevirmek
için gayret eder. Kuran'da müminlerin tarih boyunca bu yönde tehdit
ve saldırılara maruz kaldığından bahsedilir. Bunlar müminleri Kuran'dan
ve dinin emirlerinden uzaklaştırmayı temel gaye edinmişlerdir. Allah
müminin bu oyuna gelmesi halinde fitneye düşmüş olacağını bildirir:
Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını
bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman
seni dost edineceklerdi. (İsra Suresi, 73)
Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların
hevalarına uyma. Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni
şaşırtmamaları için diye onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse,
bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti
(fitne) tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır.
(Maide Suresi, 49)
Artık siz de, tapmakta olduklarınız da.
O'na karşı kimseyi fitneye sürükleyecek değilsiniz.
Ancak kendisi çılgınca yanan ateşe girecek olan
başka (onu sürüklersiniz). (Saffat Suresi, 161-163)
Fitne Çıkartmak, Fitne Sokmak
Allah fitneyi Bakara Suresi'nin 191. ve 217. ayetlerindeki
"fitne katilden beterdir" ifadesiyle insan öldürmekten
daha büyük bir suç olarak tanımlar. Dolayısıyla fitnenin ne denli
büyük bir suç olduğunu anlamak için, Kuran'da daha hafif bir suç
denilen "insan öldürmenin" karşılığına bakmak yerinde
olur:
Kim bir mümini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse
cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış,
onu lanetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa Suresi,
93)
Buradaki fitne doğru yoldan çıkarıcı faaliyetleri
içine alır ve daha önce bahsettiğimiz "deneme" manasından
farklı bir kullanıma sahiptir.
Kuran'da "fitne çıkarıcılar" olarak özellikle
münafıklar üzerinde durulmaktadır. Allah ayetlerde münafıkların,
müminleri savaştan alıkoymaya çalışmaktan, elçinin ve müminlerin
ardından gizli planlar kurmaya ve müminleri mücadeleden alıkoyup,
gevşekliğe sürüklemeye kadar birçok fitne arayışı içine gireceklerini
bildirmektedir.
Münafıklar ayetlerin manasını çarpıtacak, işlerine
gelene uyup işlerine gelmeyene uymayacaklardır. Müminlerin ise tavrı
tam bir teslimiyetten başkası değildir. Bu konudaki bir ayette şöyle
bildirilmektedir:
Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası
(temeli) olan bir kısım ayetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir.
Kalplerinde bir kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını
yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini
Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona
inandık tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden
başkası öğüt alıp-düşünmez. (Al-i İmran Suresi, 7)
Fitne çıkarmak münafıkların temel vasıflarından biridir.
Zaten münafık kelimesi, nifak yani ayrılık çıkaran manasındadır.
Müminler arasında ayrılık çıkarmak ise fitne kapsamına giren önemli
bir suçtur. Münafıkların müminler arasındaki fitne çıkarma gayretlerinden
bahseden ayetlerden bazıları şöyledir:
Sizinle birlikte çıksalardı size "kötülük
ve zarardan" başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne
sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara 'haber
taşıyanlar' vardır. Allah zulmedenleri bilir. (Tevbe Suresi, 47)
Eğer onlara (şehrin her) yanından girilseydi sonra
da kendilerinden fitne (karışıklık çıkarmaları) istenmiş olsaydı
hiç şüphesiz buna yanaşır ve bunda pek az (zaman) dışında (kararsız)
kalmazlardı. (Ahzab Suresi, 14)
Andolsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve
sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri
halde hak geldi ve Allah'ın emri ortaya çıkıp-üstünlük sağladı.
(Tevbe Suresi, 48)
Allah'ın resulüne ve müminlere karşı gizlice çeşitli
düzenler kuran münafıklar, deşifre olduklarında, içlerinden bazıları
müminlerden çekindikleri ve cezalandırılmaktan korktukları için
müminleri, aslında kendilerinin münafık olmadıklarına inandırmaya
ve kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar. Bu nedenle diğer münafıklarla
bir tutulmamalarını ve kendilerine hiçbir şey olmamış gibi davranılmasını
ister ve müminlerle birlikte olmaya devam etmeleri için izin isterler:
Onlardan bir kısmı: "Bana izin ver ve beni
fitneye katma" der. Haberin olsun, onlar fitnenin (ta) içine
düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o inkâr edenleri mutlaka çepeçevre
kuşatıcıdır. (Tevbe Suresi, 49)
Ayette bu kişilerin yalan söyledikleri, diğer münafıklar
gibi, aynı fitnenin içinde oldukları haber verilmekte ve müminler
onların hilelerine aldanmamaları için uyarılmaktadır.
Cehennemde, münafıklar ve kafirler çıkardıkları fitnenin
karşılığını azap olarak göreceklerdir:
Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz
şeydir. (Zariyat Suresi, 14)
Müminlerin Çekişmesi Fitneye Sebep Olur
Allah Enfal Suresi'nde müminlerin birbirinin velisi
olmadıkları takdirde dünyanın fitne ile dolacağını söyle haber vermektedir:
İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer
siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız)
yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal
Suresi, 73)
Müminler fitne çıkarmaktan titizlikle kaçınır, fitneye
yol açabilecek en ufak bir hata içine girmezler. Ancak doğrudan
kasıtlı olarak olmasa da müminlerin içine düşebileceği bazı hal
ve tavırlar fitne ihtimali doğurabilmektedir.
Örneğin, üstteki ayette emredildiği gibi, müminlerin
birbirlerinin velileri olmamaları, birbirleriyle çekişmeleri halinde
yeryüzünün fitneyle dolacağını Allah bildirmiştir. Böyle bir durumda
kendileri de sorumluluk altına girmiş olacaklarından, gerçek iman
sahipleri birbirlerini kollayıp, gözetmeye, çekişmek bir yana tam
manasıyla birbirlerinin velileri olmaya özen gösterirler.
Fitne Unsurları
Müminin dünya hayatında nasıl yaşaması gerektiğini
onu Yaratan en ince ayrıntısına kadar bildirmiştir. Ancak insan
istek ve tutkularını ölçü aldığında, bedeni arzularını ve kendi
beklentilerini dinin menfaatlerinin ve Allah'ın hoşnutluğunun önüne
alabilmekte, gaflet dolu bir ruh haline girebilmektedir. Böyle olunca
da Allah'ın, sakınmasını söylediği şeylerin içine büsbütün dalabilmekte,
titizlik göstermesi gereken konularda vurdumduymaz bir duruma gelebilmektedir.
Allah, dünya nimetlerinin geçici olduğunu ve dünyanın
bir imtihan yeri olduğunu defalarca bildirmesine rağmen böyle bir
insan dünyayı kendine "asıl yurt" edinmekte, ahiretten
büsbütün yüz çevirebilmektedir.
Kuran'ı kendine ölçü almayan bir insan, sadece dünyaya
yönelik amaçlar edinebilmekte, imtihan için yaratılan olaylar içinde
boğulabilmektedir. Aşağıdaki ayette Allah mal ve çocuklar için fitne
kelimesini kullanmaktadır:
Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir
fitne (bir deneme)dir. Allah ise, büyük ecir (en güzel karşılık)
O'nun katında olandır. (Teğabün Suresi, 15)
Arapça'da imtihan kelimesinin başka karşılıkları olmasına
rağmen bunlar için fitne kelimesinin kullanılması oldukça dikkat
çekicidir. Çünkü insan, dünyadaki görevini anlamazlıktan gelip "mutlaka
evlenmeliyim", "bir yuvam, çocuklarım olmalı", "mal
mülk sahibi olmalıyım" diye düşünmekte, içinde bulunduğu cahiliye
toplumumun telkiniyle bunu dünyanın en önemli kuralı sanabilmektedir.
Bu insanların birçoğu, evlilik, mal-mülk ve çocuk sahibi olmak konusundaki
hassasiyetlerini Allah'ın emirlerini yerine getirme ve O'nun sınırlarını
korumada göstermemektedirler.
Allah çocuk istemenin ve çocuk sahibi olmanın ölçüsünü
yine Kuran'da vermiştir. Bu ölçüye göre, adet olduğu için değil,
Allah'ın rızasına uygun görüldüğü takdirde çocuk istenir. Bu konudaki
örnek Hz. İmran'ın karısının şu duasıdır:
Hani İmran'ın karısı: "Rabbim, karnımda olanı,
"her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak"
Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen"
demişti. (Al-i İmran Suresi, 35)
Kuran'da peygamberlerin benzer dualarından örnekler
verilmekte ve inananlara bu konuda yol gösterilmektedir:
Hz. Zekeriya'nın duası şöyledir:
Orada Zekeriya Rabbine dua etti: "Rabbim,
bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları
işitensin" dedi. (Al-i İmran Suresi, 38)
Hz. İbrahim ise şöyle dua etmiştir:
"Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (müslümanlar)
kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş (müslüman) bir ümmet (ver).
Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi
kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin."
(Bakara Suresi, 128)
Mal ise yine Allah rızası, dinin menfaatleri doğrultusunda
kullanıldığında rahmete dönüşecek ve ahirette olumlu karşılığı olan
bir fayda sağlayacaktır. Bunun dışında kalan kısmı fitne yani saptırıcı
bir unsurdur. Mala yaklaşımda ise müminler Hz. Süleyman'ın tavrını
örnek alır, mal sahibi olmaktan kaçmasalar da onu Allah'a yakınlaşmaya
vesile sayarlar. Hz. Süleyman'ın tutumu Kuran'da şöyle bildirilir:
Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne
diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at)
sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim." Sonunda
bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.
"Onları bana geri getirin" (dedi). Sonra
(onların) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı. (Sad Suresi,
31-33)
Allah fitne olarak belirttiği mal ve çocuklar konusunda
başka uyarılar da yapmış, müminlerin uyanık olmaları gerektiğine
işaret etmiştir:
Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız
sizi Allah'ı zikretmekten "tutkuya kaptırarak-alıkoyması";
kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
(Münafikun Suresi, 9)
Allah'ın rızasını gözeterek sahip olmadığı sürece,
mal ve çocuklarının insana ahirette hiçbir faydası olmayacaktır:
Ne malları, ne çocukları onlara Allah'a karşı
hiçbir şeyle yarar sağlamaz. Onlar, ateşin halkıdır, içinde süresiz
kalacaklardır. (Mücadele Suresi, 17)
Zulüm, İşkence ve Azap
Kuran'da, insanlara zulüm, işkence ve baskı uygulamaya
da fitne ismi verilmektedir:
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden
(gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini
belalara (fitnelere) çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı.
Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten
ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)
Gerçek şu ki mümin erkeklerle mümin kadınlara işkence
(fitne) uygulayanlar sonra tevbe etmeyenler; işte onlar için cehennem
azabı vardır ve yakıcı azab onlaradır. (Büruc Suresi, 10)
Elçinin çağırmasını, kendi aranızda kiminizin
kimini çağırması gibi saymayın. Allah, sizden bir diğerinizi siper
ederek kaçanları gerçekten bilir. Böylece onun emrine aykırı davrananlar,
kendilerine bir fitnenin isabet etmesinden veya onlara acı bir azabın
çarpmasından sakınsınlar. (Nur Suresi, 63)
Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların
hevalarına uyma. Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni
şaşırtmamaları için diye onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse,
bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti
(fitne) tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır.
(Maide Suresi, 49)
Aşağıdaki ayetlerde, müminlerin inkarcıların zulmüne
maruz bırakılmamak için dua ederken yine fitne kelimesini kullandıklarını
görüyoruz:
Dediler ki: "Biz Allah'a tevekkül ettik;
Rabbimiz bizi zulmeden bir kavim için bir fitne (konusu) kılma."
(Yunus Suresi, 85)
"Rabbimiz bizi inkâr edenler için bizi fitne
kılma ve bizi bağışla Rabbimiz. Şüphesiz Sen üstün ve güçlüsün hüküm
ve hikmet sahibisin." (Mümtehine Suresi, 5)
Kuran'da insanların uğratıldıkları sıkıntı ve felaketlere
de fitne adı verilmektedir:
Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir
veya iki defa belaya (fitneye) çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar
ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi, 126)
  
|