|

Nefsin İki Yönü
Kuran'da insanın yapısı hakkında verilen bilgileri
incelerken, "nefs" kavramına oldukça sık rastlarız. Nefs
Arapça'da "insanın kendisi", anlamına gelir ve Türkçe'de
tam bir karşılığı olmasa da "benlik" kelimesiyle bir derece
tercüme edilebilir.
Kuran'ın haber verdiğine göre, insanın "nefsi"
iki taraflıdır: İçinde kötülüğü emreden bir taraf ve o kötülükten
sakınmayı emreden bir taraf bulunmaktadır. Şems Suresi'nde bu durum
şöyle anlatılır:
Nefse ve ona "bir düzen içinde biçim verene",
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü)
ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran
da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
Ayetlerde nefisle ilgili olarak verilen bilgiler son
derece önemlidir: Allah, insanı yaratırken nefsini düzenlemiş ve
ona "fücur" ilham etmiştir. Fücur Arapça'da, "doğruluk
sınırlarının yırtılıp parçalanması" anlamına gelir. Dini terim
olarak fücurun anlamı şöyle verilir: "Günaha ve isyana girişmek,
fasık olmak, yalan söylemek, başkaldırmak, karşı gelmek, haktan
yüz çevirmek, nizamı bozmak, zina, ahlaki çöküntü..."
Şems Suresi'ndeki ayetten öğrendiğimize göre Allah,
bu kötülüklerin yanısıra, insana nefsin fücurundan sakınmayı da
ilham etmiştir. Hemen sonraki cümlelerde verilen bilgiler ise son
derece önemlidir: Nefsini arındırıp-temizleyen, yani nefsinin fücurunu
kabul edip, Allah'ın ilhamına uyarak ondan sakınanlar kurtulacaklardır.
Bu, ebedi ve gerçek kurtuluştur, yani Allah'ın rızasını, rahmetini
ve cennetini kazanmak... Buna karşılık, nefsini örten, yani onun
fücurunu, pisliğini dışarı atıp temizlemeyen, içinde saklı tutan
kişi ise yıkıma uğrayacaktır. Yıkım da Allah'ın laneti ve cehennem
azabı demektir.
Bu noktada çok önemli bir sonuca varıyoruz: Herkesin
nefsinde mutlaka kötülük vardır. Bir insanın, nefsindeki kötülükten
temizlenmesinin tek yolu ise, bu kötülüğün varlığını kabul etmesi
ve Allah'ın gösterdiği biçimde ondan sakınmasıdır.
İşte müminlerle inkarcılar arasındaki en önemli
farkların birisi bu noktada ortaya çıkmaktadır. İnsan, ancak İslam'ın
verdiği bilgi ve terbiye sonucunda nefsinin içinde kötülük bulunduğunu
ve ondan sakınması gerektiğini öğrenir ve kabul eder. Dinin ve onu
tebliğ eden peygamberlerin en büyük özelliklerinden biri, insanların
nefislerindeki kötülüğü ortaya çıkarması ve onu temizlemesidir.
Bu nedenle Kuran'da, Bakara Suresi'nin 87. ayetinde inkarcı yahudilere
seslenilirken "... size ne zaman
bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak
bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz?"
denildiği bildirilmektedir.
Ayette bildirildiği gibi, inkarcılar nefislerindeki
kötülüğe teslim olurlar ve bu nedenle de nefislerine aykırı gelen
şeyleri kendilerine tavsiye eden hak dini ve o dini tebliğ edenleri
yalanlarlar. Bu durumdaki bir insan, Şems Suresi'ndeki ayetlerde
bildirildiği gibi, nefsini örter ve onun fücuruna esir olur.
Bu durumda, tüm inkarcıların nefslerindeki fücura
teslim olmuş, yani gerçek bilinçten yoksun olduklarını söyleyebiliriz.
Bu bir tür içgüdüsel yaşamdır; tüm tavırlar, tüm düşünceler nefsin
fücurunun telkin ettiği içgüdülere göre düzenlenir. Kuran'da inkarcılar
için kullanılan "hayvan" benzetmesinin hikmetlerinden
biri de budur.
Buna karşılık müminler Allah'ın farkındadırlar;
O'ndan korkar ve O'nun hükümlerine karşı gelmekten sakınırlar. Bu
nedenle de nefislerindeki fücura teslim olmaz, onu örtmez, açığa
çıkarır ve Allah'ın ilham ettiği şekilde ondan sakınırlar. Hz. Yusuf'un
söylediği, "ben nefsimi temize
çıkaramam. Çünkü gerçekten nefs -Rabbimin kendisini esirgediği dışında-
var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır,
esirgeyendir" sözü, müminlerin nasıl düşünmesi gerektiğini
göstermektedir. (Yusuf Suresi, 53) Mümin,
her ortamda nefsinin kendisini yanlış yola yöneltmek isteyeceğinin
bilincinde ve uyanık olmalıdır.
Buraya kadar, ağırlıklı olarak nefsin iki zıt yönünden
"fücur" kısmını inceledik. Aynı ayetin devamından nefse
fücurunun yanısıra bir de, bu fücurdan sakınmasını sağlayan bir
kabiliyetin ilham edildiğini öğrenmekteyiz. İnsanı Allah'a ve dinin
bildirdiği doğrulara, hayırlara yönelten, iyiyi ve kötüyü ayırt
etmesini sağlayan nefsin bu yönü, halk arasında "vicdan"
olarak tanımlanır.
İşte, nefsin içinde, insanı daima kötülüğe çağıran
hevaya karşın, onu daima iyiliğe çağıran bu vicdan da vardır. Dolayısıyla
insan, içinde, kendisini sürekli olarak doğruya çağıran şaşmaz bir
pusulaya sahiptir. Vicdan, bir anlamda doğruya yönelten Allah'ın
sesidir. İnsan sürekli olarak bu sese kulak verdiği ve Kuran'ın
gösterdiği temel prensipleri tam olarak kavradığı takdirde, sürekli
olarak doğru yolda ilerleyecektir.
İnsan, vicdanına uyduğu sürece, Allah'ın bazı sıfatlarını
üstünde taşır. Allah sonsuz merhametlidir; O'na teslim olan bir
mümin de merhametlidir. Allah sonsuz akıl sahibidir; O'na kulluk
eden bir mümin de üstün bir akla sahip olur. İnsan Allah'a ne kadar
yakınlaşır, O'na ne kadar teslim olursa, O'nun üstün ahlakını daha
çok taşır ve "yaratılmışların en hayırlısı" olur. (Beyyine
Suresi, 7)
Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana uygun,
o vicdanın ölçülerine göre belirlenmiş durumdadır. Ancak, Kuran'ın
belirlediği vicdan ölçüleri, toplumda yerleşik olan "vicdan"
ölçülerinden oldukça farklıdır. Toplumun vicdan anlayışı, yolda
rastlanan bir fakire sadaka vermek ya da hayvanlara sevgi göstermek
gibi son derece yüzeysel örneklerle sınırlıdır. Oysa müminin vicdanı,
Kuran'ın tüm emirlerinin ve tavsiyelerinin yerine getirilmesini
gerektirir. Hatta Kuran'ın genel hatlarıyla belirttiği pek çok konunun
ayrıntıları vicdan sayesinde belirlenir ve uygulanır.
Örneğin, Kuran müminlere ihtiyaçlarından arta kalanı
infak etmelerini emreder. Fakat ihtiyacının ne kadar olduğunu herkes
kendi vicdanı ile belirler. Vicdanı yeterince güçlü olmayan bir
insan ise, dinin hükümlerini Allah'ın rızasına en uygun biçimde
uygulayamaz.
Mümin günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek
arasında seçim yapmak durumunda kalır. Karşılaştığı seçenekler içinde,
Allah'ın rızasına en uygun olanını, dinin menfaatlerine en yararlı
olanını seçmekle yükümlüdür. Bu seçimi yaparken muhatap olduğu seçenekler
karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah'ın
rızasına daha uygun olacağını ona söyler. Ancak ikinci aşamada hevası
da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır.
Bunun için de genellikle insana mazeretler fısıldayacaktır. Kuran
nefsin öne sürdüğü bu "mazeret"lere sık sık dikkat çekmektedir
(bkz. Cavit Yalçın, Kuran'dan Cevaplar, 2.b. İstanbul: Vural Yayıncılık,
Kasım 1996, s. 98-107).
Mümin, nefsin kendisine fısıldadığı tüm mazeret ve
bahanelere kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği
doğruyu uygulamalıdır. Kuran'ın müminlerin vicdanına dair verdiği
örnekler, insanı bu konuda düşünmeye yöneltmelidir. Bir ayette,
savaşa çıkamadıkları için üzülen müminlerden şöyle söz edilmektedir:
Allah'a ve elçisine karşı "içten bağlı kalıp
hayra çağıranlar" oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara
ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah)
yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir.
Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen
için sana her gelişlerinde "sizi bindirecek bir şey bulamıyorum"
dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden
yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.
(Tevbe Suresi, 91-92)
Savaşa çıkmak görünüşte son derece tehlikelidir. Savaşmaya
giden bir insan, ölüme ya da yaralanmaya gittiğini bilir. Ancak
buna karşın Peygamberimiz döneminde müminler Allah yolunda savaşmak
için büyük bir istek duymuşlar, savaşa çıkamadıkları için de üzülmüşlerdir.
Bu, Kuran'ın kastettiği vicdanın çarpıcı bir örneğidir.
Nefis mümini bir anda dinden döndüremez ama küçük
tavizler koparmaya çalışır. Örneğin, mümini Allah yolunda yapması
gereken bir işte tembelliğe sürüklemeye çalışır. Bir takım mazeretler
öne sürerek onu gevşekliğe sürüklemeyi dener. Eğer nefsin küçük
isteklerine taviz verilirse, insan üzerindeki etkisi gittikçe büyür
ve sonuç, insanın imandan vazgeçmesi, yeniden nefsinin esiri olmasına
kadar varabilir. Mümin, her ne durumda olursa olsun, nefsine değil,
Allah'ın hükmüne göre hareket etmekle, nefsini ezmek, bencil tutkularını
dizginlemekle yükümlüdür. Bir ayette şöyle bildirilmektedir:
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının,
dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak
üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da
cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.
(Teğabün Suresi, 16)
Ayette, müminlere Allah'tan korkmaları, O'na itaat
etmeleri, O'nun hükümlerini dinlemeleri ve infakta bulunmaları,
yani mallarını Allah'ın rızasına uygun olarak harcamaları emredilmektedir.
Çünkü bunlar, insanın "nefsinin bencil-tutkularından"
korunmasına ve sonuçta felaha (büyük kurtuluş ve mutluluk) ulaşmasına
neden olur. Aynı gerçek bir başka ayette de vurgulanır:
Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek
ve tutkular) dan sakındırırsa,
Artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma
yeridir. (Naziat Suresi, 40-41)
Nefsinin bencil tutkularından korunarak nefsini
arındırıp-temizlemiş, dolayısıyla Allah'ın hoşnutluğu ve cennetine
kavuşmuş olan kişinin nefsi ise Kuran'da mutmain olmuş, yani tatmin
bulmuş nefis olarak tanımlanır:
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,
Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak
dön.
Artık kullarımın arasına gir.
Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)
Nefsinin kötü isteklerine tabi olup da onu temizleyip
arındırmamış ve bu şekilde ahirete gitmiş bir kimsenin de pişmanlıktan
başka bir nasibi yoktur. Gelmiş geçmiş milyarlarca inkarcının kıyamet
gününde yaşadıkları pişmanlık ve nefislerini kınamaları gerçekten
çok dehşetli bir manzara oluşturur. Bu, kafirleri bekleyen öyle
büyük ve kaçınılmaz bir gerçektir ki, Allah ayetlerde kıyamet gününün
hemen ardından kendini kınayıp duran nefsin durumuna yemin etmektedir:
Hayır, kalkış (kıyamet) gününe and ederim.
Ve yine hayır; kendini kınayıp duran nefse de
and ederim. (Kıyamet Suresi, 1-2)
İstek ve Tutkularını İlah Edinenler
Az önce nefsin iki taraflı olduğunu, Allah'ın nefse
fücuru ve ondan sakınmayı ilham ettiğini vurgulamıştık. Kuran, nefsin
fücurunu ifade etmek için çoğu kez "heva" terimini de
kullanır. Heva sözlükte; "istek, tutku, nefsin arzu ve hevesi,
şehvet, şehvete karşı şiddetli eğilim, insanın bozulmasına yol açan
bütün olumsuz içsel etkenler" şeklinde tanımlanır.
İnkarcılar, nefsin bu negatif yönünü, yani hevayı
tek yol gösterici ve amaç edinirler. Tüm hayatları, hevalarını tatmin
etmek doğrultusundadır. Bu nedenle tüm zihinlerini hevanın tatminine
yöneltirler ve dolayısıyla dinin insana öğrettiği gerçekleri kavrayamayacak
hale gelirler. Allah, hevalarının denetimine giren insanların, Kuran'ı
ve peygamberin tebliğini kavrayamadıklarını şöyle bildirir:
Onlardan kimi gelip seni dinler. Nitekim yanından
çıkıp-gittikleri zaman, ilim verilenlere derler ki: "O biraz
önce ne söyledi?" İşte onlar; Allah, onların kalplerini mühürlemiştir
ve onlar kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. (Muhammed
Suresi, 16)
Nefsini örten, nefsinin fücuruna teslim olan bir insan,
her olayda ve yargıda hevasının hakemliğine başvurur. Hevanın istek
ve arzuları doğru ve yanlışta kıstas olur. Kişi artık kendi nefsine
tapmaktadır. Kuran'da insanın bu duruma gelmesine, "kendi hevasını
ilah edinmesi" adı verilir:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın
bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği
ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü?Artık Allah'tan
sonra ona kim hidayet verecektir?Siz yine de öğüt alıp düşünmüyor
musunuz? (Casiye Suresi, 23)
Heva ve hevesi doğrultusunda hareket ettiği için akledemez
bir hale gelen kişi, aynı zamanda Kuran'da görmez ve işitmez olarak
tanımlanmaktadır. Akleden müminler ise iyiyle kötüyü ayırt eden
bir anlayışa (ferasete) ve olaylara hakim olan bir bakış açısına,
kavrayışa (basirete) sahip olurlar. Kuran'da, hevalarına uydukları
için akletme yeteneklerini yitiren ve sapan insan ve toplumlarla
ilgili pek çok ayet vardır:
De ki: "Ey kitap Ehli, haksız yere dininiz
konusunda aşırı gitmeyin ve daha önce sapmış, birçoğunu saptırmış
ve dümdüz yoldan kaymış bir topluluğun heva (istek ve tutku)larına
uymayın." (Maide Suresi, 77)
De ki: "Ben, sizin Allah'tan başka tapmakta
olduklarınıza tapmaktan nehyedildim." De ki: "Ben sizin
heva (istek ve tutku)larınıza uymam; yoksa bu durumda ben şaşırıp
sapmış ve doğru yolu bulmamışlardan olurum." (En'am Suresi,
56)
Ne oluyor ki size, kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı
karşıya kalmanız dışında, O, size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamışken,
üzerinde Allah'ın ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz? Gerçekten çoğu,
bir ilim olmaksınız kendi heva (istek ve tutku)larıyla (kimilerini)
saptırıyorlar. Şüphesiz, senin Rabbin haddi aşanları en iyi bilendir.
(En'am Suresi, 119)
İşte böylece biz onu (Kuran'ı) Arapça bir hüküm
olarak indirdik. Andolsun, sana gelen bu ilimden sonra, onların
heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan
ne bir yardımcı, dost, ne bir koruyucu vardır. (Ra'd Suresi, 37)
Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni
gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? (Furkan Suresi,
43)
Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız
aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun.
(Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara
daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın.
Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) yada yüz çevirirseniz, şüphesiz
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)
Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın
kendi hevalarına uymuşlardır. Allah'ın saptırdığını kim hidayete
erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. (Rum Suresi, 29)
Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan, sakın
seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın. (Taha Suresi, 16)
Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına
uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan
herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, biz onlara kendi şan
ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden
yüz çeviriyorlar. (Müminun Suresi, 71)
Sana da önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona
'bir şahit-gözetleyici' olarak Kitab'ı (Kuran'ı) indirdik. Öyleyse
aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp
onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için
bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi
bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir.
Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında
anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. Aralarında
Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevalarına uyma. Allah'ın
sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için diye
onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir kısım
günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir.
Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır. (Maide Suresi, 48-49)
Heva insanı bir takım tutkulara kaptırır, onun gözlerini
kör eder. Bu durumdaki insan da ebedi felaketine doğru hızla ilerler.
Vicdan ve Ruh
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,Rabbine, hoşnut
edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. (Fecr Suresi, 27-28)
Kuran'da bildirildiğine göre nefsin iki ayrı yönü
olduğunu, bir kısmının "heva"dan, yani insanı Allah'ın
yolundan alıkoyan bencil tutku ve hırslardan oluştuğunu biliyoruz.
Nefsin öteki kısmı olan vicdan ise, insanı Allah'a ve dinin içerdiği
doğrulara yöneltir, nefsin içindeki "fücur"dan sakınmasını
sağlar. Vicdan, insana Allah tarafından üflenmiş "ruh"tan
kaynak bulur.
Secde Suresi'nde Allah'ın insana kendi ruhundan
"üflediği" şöyle haber verilir:
...O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı
yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı
bir sudan yapmıştır.
Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu" ve
ona ruhundan üfledi." (Secde Suresi, 7-9)
İşte insanın sahip olduğu tüm güzel vasıflar, Allah'ın
kendisine "üflemiş" olduğu ruhtan kaynaklanmaktadır. İnsan,
eğer nefsin fücuruna (hevasına) saplanarak bu ruhu örtmezse, Allah'ın
bazı sıfatlarını üstünde taşımaya başlar.
Zaten Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana
uygun, o vicdanın gereklerine göre belirlenmiş durumdadır. Rum Suresi'ndeki
iki ayet, bu konuda açıklayıcıdır:
Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi
heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah'ın saptırdığını kim
hidayete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif)
olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine
yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte
dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.
(Rum Suresi, 29-30)
Ayetlere göre, inkar edenler nefislerinin fücuruna,
yani hevalarına uyarak sapmışlardır. Buna karşın müminlerin yapması
gereken, Allah'ın insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır.
Ve bu din, Allah'ın insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa), yani
Allah'tan kendilerine üflenmiş olan ruha, vicdana en uygun yaşam
şeklidir.
Kalp, Akıl ve Zeka
İnsanın içinde heva ve vicdan şeklinde iki ayrı yön
olduğunu biliyoruz. Bu noktada akıl ve akılsızlık kavramları da
büyük önem taşımaktadır. Kuran'da, hevaya uymanın akılsızlığı, vicdana
uymanın aklı getirdiği haber verilir çünkü.
Az önce de belirttiğimiz gibi, hevasına uymuş, dolayısıyla
Allah'tan kopmuş bir insan, kısa sürede akletme özelliğini yitirir.
Allah Kuran'da, inkarcılardan söz ederken, onların "akletmeyen
bir kavim" olduğunu bildirmektedir. (Haşr Suresi, 14) İlk anda
bunun nasıl olduğu anlaşılmayabilir. Çünkü çoğu kimse, her insanın
belli bir akla sahip olduğunu ve bunun da değişmediğini sanmaktadır.
Bu bir yanlış anlamadır ve aklın zeka zannedilmesinden kaynaklanmaktadır.
Oysa zeka ve akıl çok farklı şeylerdir. Herkes zeki olabilir, ancak
akıl yalnızca iman edenlerde bulunur.
Nefsin fücuruna, yani hevaya uymak insanın aklını
örttüğüne göre, acaba aklı açan şey ne olabilir? Bunun cevabı açıktır:
İnsan nefsinin fücuruna (hevaya) değil de, ona bu fücurdan sakınmayı
telkin eden güce (vicdana) itaat ederse, akıl sahibi olur.
Nitekim Kuran'ın kastettiği akıl ruhta yaşanan manevi
bir özelliktir. Kuran, çoğu ayette "akleden kalplerden"
söz eder. Dolayısıyla gerçek akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan
çok farklıdır. Akıl, "vicdan"ın da yeri olan kalpte bulunur.
Kuran ayetleri aklın kalpte olduğunu ve "akılsız"ların
kalplerinin kapalı olduğu için akledemediklerini açıkça ifade ediyor:
Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların
kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin?
Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.
(Hac Suresi, 46)
Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan
çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar,
gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.
Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar
gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
(Savaştan) Geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler.
Onların kalpleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar.
(Tevbe Suresi, 87)
Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını
engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran'da
sadece Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak) andığın zaman,
'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler. (İsra Suresi,
46)
Kuran'da, ancak "kalbi olanlar"ın öğüt almaya
ve dolayısıyla iman etmeye istidatlı olduğu da bildirilir:
Hiç şüphesiz, bunda, kalbi olan ya da bir şahit
olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır. (Kaf
Suresi, 37)
Dolayısıyla, Kuran'ın sözünü ettiği gerçek akıl, doğrudan
kalple ve vicdanla ilgilidir.
Dikkat çekici olan, bu aklın artıp-azalabilmesidir.
Beynin bir fonksiyonu olan zeka, önemli bir yaralanma ya da hastalık
dışında, artıp-azalmaz, herkesin "IQ"su sabittir. Ama
akıl azalıp-artabilir.
Aklın bu artıp-azalabilme özelliği, insanın vicdanı
ile ilgilidir. Vicdan güçlenir ve Allah'tan korkup-sakınma (takva)
artarsa, "doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış" kazanılır.
Tümüyle "metafizik" olan bu sır, bir Kuran ayetinde şöyle
bildirilir:
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız,
size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir,
kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.
(Enfal Suresi, 29)
Allah'tan korkup-sakınmayan bir kişi ise, bu "doğruyu
yanlıştan ayıran nur ve anlayış"tan mahrumdur. O çok zeki olabilir,
iyi bir fizikçi, sosyolog ya da herhangi bir "saygın kişi"
olabilir, zeka ürünü yapıtlar ortaya koyabilir. Ama, gerçek vicdandan
ve dolayısıyla gerçek akıldan yoksundur. İyi bir bilim adamı olup,
sözgelimi insan vücudunun bilinmeyen sırlarını ortaya çıkarabilir,
ama o vücudun kim tarafından yaratıldığını düşünecek vicdana ve
kavrayacak akla sahip değildir. Keşfettiği şeyin mükemmelliği ile
hayrete düşüp, o şeyi Yaratan'a yönelecek ve onu övecek (tesbih
edecek) yerde, bulduğu şeyden dolayı gururlanıp kendisini övmeye
(tesbih etmeye) başlar, bu "bilim adamı", "hevasını
ilah edinmiş ve bir bilgi üzere sapmıştır." Allah Kuran'da
bütün insanların urumunu şöyle haber vermiştir:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın
bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği
ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan
sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor
musunuz? (Casiye Suresi, 23)
Buna karşın Kuran'da müminler,
"kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlar" olarak tarif
edilir. (Ra'd Suresi, 28) Zaten ayetin
devamında bildirildiği gibi, "...kalpler
yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur".
İnkarcıların kalbi ise başka ayetlerde şöyle anlatılır:
Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir;
gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır. (Bakara
Suresi, 7)
...O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar.
Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli
tuttuklarını daha iyi bilir. (Al-i İmran Suresi, 167)
Zeka öğüt alıp düşünmeye tamamen kapalı, iyiyle kötüyü
ayırt edecek anlayıştan da yoksun bulunmaktadır. Zeki kişi bilimsel
buluş yapabilir, başarılı bir işadamı olabilir, siyasetçi olabilir.
Burada en önemli nokta yaptığı işlerin yarar ve zararını ayırt edecek
bir anlayışa sahip olmadan bu işleri yapmasıdır. Defalarca dinlediği
doğrulara karşı tepkisiz ve kör gözlerle cevap vermesi, ayetlerdeki
körlük ve sağırlığı, yani kavrayışın ve anlayışın yok oluşunu gösterir.
Tevbe Suresi'nin 87. ayetindeki "onların kalpleri mühürlenmiştir.
Bundan dolayı kavrayıp anlamazlar" ifadesi kalbin kavrayıştaki
önemini göstermesi açısından önemli bir örnektir.
Kuran'ın daha pek çok ayetinde, insan davranışlarının
kalple olan ilişkisi konu edilmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Allah'ın Kişi İle Kalbi Arasına Girmesi
Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi
çağırdığı zaman, Allah'a ve Resulü'ne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak
Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O'na götürülüp
toplanacaksınız. (Enfal Suresi, 24)
Kalp Uzlaşması
Ve onların kalplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin
tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama
Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü
olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi, 63)
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp
ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın.
Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı
ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz,
tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki
hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i
İmran Suresi, 103)
Kalbine Sindirilmek
Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik
(ve): "Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin"
(demiştik). Demişlerdi ki: "Dinledik ve baş kaldırdık."
İnkarları yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De
ki: "İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?"
(Bakara Suresi, 93)
Kalplerin Takvası
İşte böyle; kim Allah'ın şiarlarını yüceltirse,
şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır. (Hac Suresi, 32)
Kalpleri Isındırılacaklar
Sadakalar -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca
fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar,
köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar)
içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi,
60)
Kalbin Tatmin Bulması
Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle
mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle
mutmain olur. (Ra'd Suresi, 28)
(Havariler:) "Ondan yemek istiyoruz, kalplerimiz
tatmin olsun, senin de gerçekten bize doğru söylediğini bilelim
ve buna şahitlerden olalım" demişlerdi. (Maide Suresi, 113)
İman edip salih amellerde bulunanlar ve "Rablerine
kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar", işte bunlar da
cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır. (Hud Suresi, 23)
(Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun
(Kuran'ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu
bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin
bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru
yola yöneltir. (Hac Suresi, 54)
Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun
ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. "Yardım ve
zafer" (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi
olan Allah'ın katındandır. (Al-i İmran Suresi, 126)
Kalbin Sağlamlaşması
Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak-
doğru haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve müminlere bir öğüt
ve uyarı gelmiştir. (Hud Suresi, 120)
Kalbin Boş Olması
Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine
dönüp-çevrilmez. Kalpleri (sanki) bomboştur. (İbrahim Suresi, 43)
Kalplerine Korku Salmak
Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi
Allah'a ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku
salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama
yeri ne kötüdür. (Al-i İmran Suresi, 151)
Kalbin Öfkeyle Kabarması
Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların
kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında hemen sevince
kapılırlar. (Zümer Suresi, 45)
Kalbin Meyletmesi
Bir de ahirete inanmayanların kalpleri ona meyletsin
de ondan (bu yaldızlı ve içi çarpık sözlerden) hoşlansınlar ve yüklenmekte
olduklarını yüklene dursunlar. (En'am Suresi, 113)
Kalplerde Onulmaz Bir Hasret Kılınması
Ey iman edenler, inkâr edenler ile yeryüzünde
gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri
için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi"
diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir
hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı
görendir. (Al-i İmran Suresi, 156)
Kalplerde Olmayanı Ağızla Söylemek
Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara:
"Gelin, Allah'ın yolunda savaşın ya da savunma yapın"
denildiğinde, "biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik"
dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde
olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını
daha iyi bilir. (Al-i İmran Suresi, 167)
Kalplerde Gizli Tutmak
İşte bunların, Allah kalplerinde olanı bilmektedir.
O halde sen, onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver ve onlara nefislerine
ilişkin açık ve etkileyici söz söyle. (Nisa Suresi, 63)
Kalplerin Parçalanması
Onların kalpleri parçalanmadıkça, kurdukları bina
kalplerinde bir şüphe olarak sürüp-gidecektir. Allah bilendir, hüküm
ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 110)
Kalbin Kayması
"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra
kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz,
bağışı en çok olan Sensin Sen." (Al-i İmran Suresi, 8)
Andolsun Allah, Peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın
üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi
nerdeyse kaymak üzereyken- ona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra
onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir,
çok esirgeyicidir. (Tevbe Suresi, 117)
Kalplerin Benzemesi
Bilgisizler, dediler ki: "Allah bizimle konuşmalı
veya bize de bir ayet gelmeli değil miydi?" Onlardan öncekiler
de onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. kalpleri
birbirine benzedi. Biz, kesin bilgiyle inanan bir topluluğa ayetleri
apaçık gösterdik. (Bakara Suresi, 118)
Kalbin Karşı Koyması
Nasıl olabilir ki!.. Eğer size karşı galip gelirlerse
size karşı ne "akrabalık bağlarını", ne de "sözleşme
hükümlerini" gözetip-tanırlar. Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar,
kalpleri ise karşı koyar. Onların çoğu fasık kimselerdir. (Tevbe
Suresi, 8)
İmanın Kalbe Girmemesi
Bedeviler, dedi ki: "İman ettik." De
ki: "Siz iman etmediniz; ancak "İslam (müslüman veya teslim)
olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a
ve Resulü'ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiçbir şeyi
eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir."
(Hucurat Suresi, 14)
Kalpte Hastalık Olması
Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını
arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için
acı bir azap vardır. (Bakara Suresi, 10)
İşte kalplerinde hastalık olanları: "Zamanın,
felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz"
diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah,
bir fetih veya katından bir emir getirecek de, onlar, nefislerinde
gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır. (Maide Suresi,
52)
Şeytanın katıp-bırakmaları, kalplerinde hastalık
olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara
(Allah'ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler, (gerçeğin
kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler. (Hac Suresi, 53)
Kalbin Katılaşması
Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi,
hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar
fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri
vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan gafil
(habersiz) değildir. (Bakara Suresi, 74)
Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları
gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara
yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi. (En'am Suresi, 43)
Allah, kimin göğsünü İslam'a açmışsa, artık o,
Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah'ın zikrinden
(yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık
bir sapıklık içindedirler. (Zümer Suresi, 22)
Kalbin Mühürlenmesi
Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerine
karşı inkara sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve
"kalplerimiz örtülüdür" demeleri nedeniyle (onları lanetledik.)
Hayır; Allah, inkarları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur.
Onların azı dışında, inanmazlar. (Nisa Suresi, 155)
Öyle olmasa, Kuran'ı iyiden iyiye düşünmezler
miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş? (Muhammed
Suresi, 24)
(Bütün bunlar,) Sakinlerinden sonra yeryüzüne
mirasçı olanları doğruya erdirme(ye veya ortaya çıkarmaya yetmez)
mi? Eğer biz dilemiş olsaydık onlara günahları nedeniyle bir musibet
isabet ettirirdik; ve kalplerine damgalar vururduk da onlar böylelikle
işitmeyenler olurlardı. (Araf Suresi, 100)
Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir;
gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır. (Bakara
Suresi, 7)
Ki onlar, Allah'ın ayetleri konusunda kendilerine
gelmiş bir delil bulunmaksızın mücadele edip dururlar. (Bu,) Allah
katında da, iman edenler katında da büyük bir öfke (sebebi)dir.
İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle mühürler. (Mümin
Suresi, 35)
Ey Peygamber, kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla
"inandık" diyenlerle Yahudiler'den küfür içinde çaba harcayanlar
seni üzmesin. Onlar, yalana kulak tutanlar, sana gelmeyen diğer
topluluk adına kulak tutanlar (haber toplayanlar)dır. Onlar, kelimeleri
yerlerine konulduktan sonra saptırırlar, "size bu verilirse
onu alın, o verilmezse ondan kaçının" derler. Allah, kimin
fitne(ye düşme)sini isterse, artık onun için sen Allah'tan hiçbir
şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arıtmak istemedikleridir.
Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette onlar için büyük bir
azap vardır. (Maide Suresi, 41)
Sonra onun ardından kendi kavimlerine (başka)
elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha
önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların
kalplerini böyle mühürleriz. (Yunus Suresi, 74)
İşte bu ülkeler, sana onların "haberlerinden
aktarmalar yapıyoruz." Gerçekten, onlara elçileri apaçık belgelerle
gelmişlerdi. Ama daha önceden yalanlamaları nedeniyle iman eder
olmadılar. İşte Allah, inkar edenlerin kalplerini böyle damgalar.
(Araf Suresi, 101)
Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları
halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride
kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir.
Bundan dolayı onlar, bilmezler. (Tevbe Suresi, 93)
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin
işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları
size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl
ayetleri "çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da" sonra onlar
(yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En'am Suresi, 46)
Tüm bu ayetler çok açık bir gerçeği ortaya koymaktadır:
İman, insanın kalbinin duyarlı olmasıyla ilgilidir. Kalbi katılaşmamış,
mühürlenmemiş bir insan, Allah'ı tanımaya ve O'na itaat etmeye zaten
eğilimlidir. Din kendisine anlatıldığında, kalbinin verdiği kavrayışla
gerçeği görür ve hemen iman eder. Oysa inkarcılar farklı bir ruh
hali taşırlar. Onların kalpleri ölüdür, mühürlüdür. Kalplerinde
bir duyarlılık olmadığı için, akıl sahibi de olamazlar. Bu durumda
iman etmeleri de söz konusu değildir. Kuran'ın farklı ayetlerinde,
mümin yapısına sahip kimselerin kendilerine verilen öğütleri hemen
dinledikleri, oysa inkarcı yapısına sahip kimselerin de ne olursa
olsun iman etmeyecekleri haber verilir:
Andolsun, onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur;
artık inanmazlar. Gerçekten biz onların boyunlarına, çenelere kadar
(dayanan) halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır.
Biz önlerinde bir sed, arkalarında bir sed çektik. Böylelikle onları
örtüverdik, artık görmezler. Kendilerini uyarsan da, uyarmasan da
onlar için birdir; inanmazlar.
Sen ancak, zikre (Kuran'a) uyan ve gayb ile Rahman
olan (Allah')a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın.
İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele. (Yasin
Suresi, 11)
Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan
da, onlar için farketmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini
ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır.
Ve büyük azap onlaradır. (Bakara Suresi, 6-7)
Çünkü gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin ve
arkasını dönüp kaçan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.
Ve sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete
erdirici değilsin; sen ancak, ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin,
işte müslüman olanlar bunlardır. (Neml Suresi, 80-81)
Kalpleri katılaşmış ve dolayısıyla akletme yeteneğini
yitirmiş olan inkarcılara karşı, bir de kalpleri canlı olan, vicdan
sahibi olan ancak henüz dini öğrenmemiş kişiler vardır. Bunlar,
kendilerine din tebliğ edildiğinde, dinin hak olduğunu kalpleriyle
kavrar ve hemen iman ederler. Bu iki taraf, yani kalpleri katı olan
inkarcılar ve imana yakın olan ancak kendilerine tebliğ ulaşmamışlar
arasındaki en büyük fark ise, bir tarafın kibirli, öteki tarafın
tevazulu oluşudur. (İlerleyen sayfalarda kibir ve tevazuya daha
ayrıntılı olarak değineceğiz.) Bunun bir örneği, kendilerini beğenen
ve bu nedenle de "kalpleri kaskatı kılınmış" olan bir
kısım yahudilerle, tevazu sahibi olan bir kısım hıristiyanlar arasındaki
farktır. (Maide Suresi, 13) Kuran'da bu durum şöyle açıklanır:
Andolsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli
düşman olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun. Onlardan, iman
edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: "Hıristiyanlarız"
diyenleri bulursun. Bu, onlardan (birtakım) papaz ve rahiplerin
olması ve onların gerçekte büyüklük taslamamaları nedeniyledir.
Elçiye indirileni dinlediklerinde hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin
yaşlarla dolup taştığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz inandık;
öyleyse bizi şahidlerle birlikte yaz." (Maide Suresi, 82-83)
Mümin fıtratına (yaratılışına) sahip kimseler,
dini duyduklarında, "Rabbimiz,
biz: 'Rabbinize iman edin' diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı
işittik, hemen iman ettik" ayetinde tarif edilen tavrı göstermekte
ve hemen kabul etmektedirler. (Al-i İmran Suresi, 193)
İnkarcılar ise sürekli bir tepki, hatta düşmanlık içinde bulunmaktadırlar.
  
|