|

Akıl Sahipleri ve Aklı Örten Etkenler
Aklı insana Allah verir; dilediği anda da geri alır.
(Zekayı da insana Allah vermektedir, ama zeka an an değişmez). İnsanın
aklının gelişmesi ise, kalbinin gelişmesine, yani kalbinin "Allah'ın
zikri" ile dolmasına bağlıdır.
Peki "akıl sahibi" ne demektir?
Kuran'ın genel mantığına baktığımızda, bu sorunun
cevabını kolaylıkla bulabiliriz: İnsanın kalbini ve aklını kapalı
tutan şeyler, insanın hırs ve bencil tutkularıdır. Örneğin, kıskançlık
halinde bulunan bir insan, aklının önemli bölümünü yitirir. Çünkü
kıskançlık duygusu, onu sürekli meşgul etmekte, aklını oyalamaktadır.
Bütün gün kıskandığı kişiyi düşünür, ona sinirlenir, kin besler.
Böyle bir duruma düşmüş olan insan, zihnini kıskançlık duygusuna
kaptırmıştır ve özgür bir biçimde akletme yeteneğini kaybetmiştir.
Etrafındaki gerçekleri soğukkanlı ve mantıklı bir biçimde değerlendiremez.
Diğer hırslar da aynı şekilde insanın aklını kapatır.
Paraya veya benzeri maddi değerlere karşı duyulan tutkulu istek,
insanın zihnini istila eder. Bu durumdaki bir insan, sürekli olarak
yalnızca nasıl daha çok mal ve para sahibi olacağını düşünür.
İnkarcıların bir diğer özelliği, sürekli bir gelecek
korkusu içinde bulunmalarıdır. Daima fakir kalmak, sahip olduklarını
kaybetmek, hastalanmak korkusu içindedirler. Saatler boyunca ilerde
nasıl bir hayat süreceklerini düşünürler. Bu da aklın büyük ölçüde
kapanmasıyla sonuçlanır. Çünkü duydukları korku ve endişe, onları
rahatsız etmekte ve özgür bir biçimde düşünmelerini engellemektedir.
Ölüm korkusu da aynıdır. İnkarcıların hemen hepsi, ölüm akıllarına
her geldiğinde büyük bir korku, acı ve üzüntü duyarlar. Ölüm bir
anlık bir olaydır; ancak inkarcılar bunun acısını 40-50 yıl önceden
yaşamaya başlarlar. (Ayrıca ölümün müminler için acı verici bir
tarafı yoktur.)
İşte bu ve benzeri korkular, hırslar ve tutkular,
insanın aklını kapatır. İnsan, bu duyguların esiri olur ve asıl
aklını yöneltmesi gereken konuları görmezlikten gelir. Örneğin,
bir insanın en çok düşünmesi gereken şey, Allah'ın büyüklüğü, yaratışının
mükemmelliğidir. Allah'ın nimetlerini anmak, O'nu övmek (tesbih
etmek) ve O'na ibadet etmekle yükümlüdür. Ancak kapalı bir akılla
bunları gerçekleştiremez. Ancak akıl sahipleri, Allah'ı tanıyan
ve O'na itaat eden, yani hırslardan, korkulardan, bencil tutkulardan
arınmış kimselerdir.
Akıl sahipleri, aynı zamanda öğüt alabilen ve başkalarından
gelen doğruları kolaylıkla kabul edebilen kimselerdir. Çünkü kalplerinde
kibir, kendini beğenmişlik yoktur. Kendilerinde gördükleri hataları
rahatlıkla düzeltir, başkalarından gelen öğütleri de kolaylıkla
kabul ederler. Bir konuşma sırasında amaçları doğruyu ortaya çıkarmaktır;
mutlaka kendi fikirleri kabul edilsin diye hırs yapmazlar ve ısrar
etmezler. Bu nedenle Allah, onları "ki onlar, sözü işitirler
ve en güzeline uyarlar." ayetiyle tarif etmektedir. (Zümer
Suresi, 18)
İnkarcılar akıl sahibi olmadıkları için, etraflarındaki
büyük gerçekleri göremezler. Tüm varlık alemi Allah'ın delilleriyle
doludur; ancak bir inkarcı bunların hiçbirini göremez. Çünkü aklı
açık değildir. Kendi bencil hırs ve tutkularıyla körelmiş bir aklı
vardır. Kafasını kuma gömen devekuşu gibi, zihnini yalnızca basit
çıkarlarına, bencilliklerine, komplekslerine ayırır ve Allah'ın
yüceliğini kavrayamaz. Bu nedenle Allah, "akıl sahipleri"ni
Kendisi'ne iman etmeye çağırmaktadır:
"Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun
da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir"
dedi (Musa). (Şuara Suresi, 28)
İnkarcılara karşı Kuran'da kullanılan üslup dikkat
çekicidir. Allah, ya da O'nun elçileri olan Resuller, inkarcılara
seslenirken, onları öncelikle akla davet etmektedirler. Bu, pek
çok ayette açıkça görülmektedir:
Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine
vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik.
Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl
bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret
yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?
(Yusuf Suresi, 109)
Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip
tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir.
Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Al-i İmran Suresi, 65)
Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan)
zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak
mısınız? (Enbiya Suresi, 10)
De ki: "Gelin size Rabbinizin neleri haram
kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya
iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.-Sizin
de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz-Çirkin-kötülüklerin açığına
ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah'ın
(öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla
size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz." (En'am
Suresi, 151)
Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan
bir takım "kötü kimseler" geçti. (Bunlar) Şu değersiz
olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve "yakında bağışlanacağız"
diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden
Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine
ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular.
(Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl
erdirmeyecek misiniz? (Araf Suresi, 169)
De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım
ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür
sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (Yunus Suresi,
16)
Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan
başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten
daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (En'am Suresi,
32)
Allah'ın tüm evrendeki ayetlerini (varlığının ve gücünü
delillerini) görebilecek olanlar da yine ancak akıl sahibi insanlardır:
Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır;
üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır
ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette)
bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan
bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Ra'd Suresi, 4)
De ki: "O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın
altından azap göndermeye veya sizi parça parça birbirinize kırdırıp
kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya güç yetirendir." Bak,
iyice kavrayıp-anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde
açıklıyoruz? (En'am Suresi, 65)
O, sizi tek bir nefisten yaratandır. (Sizin için)
Bir karar (kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır. Kavrayabilen
bir topluluk için ayetleri birer birer açıkladık. (En'am Suresi,
98)
...İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur
ki aklınızı kullanırsınız. (Nur Suresi, 61)
Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları
çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz.
Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda
bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 67)
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize
verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz
bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl
Suresi, 12)
Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: "Size
rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan,
sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden
de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar var mıdır?
"İşte biz, aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle
birer birer açıklarız. (Rum Suresi, 28)
(Musa) "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız,
O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir"
dedi. (Şuara Suresi, 28)
Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği
göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri
onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını
kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi,
24)
Aklın da mertebeleri vardır. Bir insan kalbini ne
kadar hırstan, bencillikten temizlerse o denli Allah'a yaklaşır
ve akıl sahibi olur. İnsanın dünya hayatına bağlılığı, heva hevesini
ön plana alması aklın mertebelerini belirleyen en önemli etkenlerdir.
İnsan ya Allah'a ya da hevasına itaat edecektir. Allah'a
itaat ettikçe hevanın egemenliğinden kurtulur ve aklı açılır. Buna
karşın, hevanın ilah edinilmesi, aklı öldürür. Hevanın ilahlaştırılması,
insanın bütün düşünce ve davranış sistemini nefsinin sınırsız istek
ve tutkuları doğrultusunda yeniden programlamasıyla kendini gösterir.
Hevanın insanın benliğini kapladığı bu durumda kalp
de mühürlenir. Yani doğru olana karşı kapıları tamamen kapatılır,
kilitlenir ve kalp artık, düşünme ve kavrama yeteneğini kaybeder,
körelir, duyarsızlaşır. Bu durumda insan manevi fonksiyonlarını
yerine getiremez, yani akledemez hale gelir.
Ancak bu süreç içinde insan aklıyla birlikte akılcı
ve şuurlu değerlendirme yeteneğini de kaybettiği için aklının eksildiğini
ve yok olduğunu fark edemez. Bu yüzden her ne kadar akıllanan bir
insan bunun farkına varsa da, bu olayın tersi geçerli değildir.
Bu, komada olan bir insanın komada olduğunu ya da bayılan bir insanın
bayıldığını bilmemesi gibidir. Ancak iyileşir veya ayılırsa bunu
fark edebilir.
Kuran'da akledemeyen insanların bu durumu şöyle tarif
edilir:
İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka
bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen
ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar,
dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara,
171)
Akıl ve Duygusallık
Aklı örten etkenlerin en önemlilerinden biri, duygusallık,
ya da diğer adıyla romantizmdir. Bu, son derece tehlikeli ve zararlı
bir ruh halidir ve pek çok insanı akletmekten alıkoyar.
Duygusallık, insan duygularının aklın denetimini aşması
ve aklı geride bırakarak insanın kontrolünü ele almasıdır. Duygusal
bir insan, hiçbir akılcı tutarlılığı olmayan şeyleri sırf duygularının
esiri olduğu için yapabilir. Oysa mümin, duygularını akla göre yönlendirir
ve düzenler.
Örneğin, sevgi kavramının, bir duygusal bir de akılcı
şekli olabilir. Duygusal sevgi besleyen insan, sevilmeye asla layık
olmayan insanlara ya da nesnelere sevgi duyar. Halk arasındaki "arabesk"
kültüründe yer alan sevgi kavramı bunun en açık örneğidir; bu kültürde
kendisine acı çektiren, kendisine değer vermeyen insanların sevilmesi
mantığı yer almaktadır.
Buna karşın müminin sevgisi tamamen aklına göredir.
Sevdiği insanı, ondaki güzel özellikleri -ki bu özellikler Kuran'da
bildirilen "iman alametleri" ya da "mümin özellikleri"dir-
araştırıp görerek sever. Sevilmeye layık olmayan bir kişiye ise
asla sevgi beslemez.
Kuran'da duygusal sevginin tehlikesine sık sık dikkat
çekilmektedir. Mümtehine Suresi'nde şöyle denir:
Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz;
oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a
inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır.
Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla
çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben,
sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden
bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur.
Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler,
ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkar
etmenizi içten arzu etmişlerdir....
İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel
bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz,
sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız.
Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a
bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş
göstermiştir..." (Mümtehine Suresi, 1-4)
Ayette geçen, "Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz;
oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a
inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır"
ifadesiyle düşman konumundaki birisine sevgi göstermenin akıl dışı
olduğu bildirilmektedir. Bu durumda böyle kişilere sevgi göstermenin
tek bir açıklaması vardır: Duygusallık.
Bu tehlikeye başka ayetlerde de dikkat çekilir. Örneğin,
Hz. Nuh, tufandan kurtulmak için Allah'a sığınmayan oğlunun bağışlanmasını
Allah'tan dilemiş, oysa Allah, Hz. Nuh'a oğlunun inkarcılardan olduğunu
ve ona sevgi duymaması gerektiğini vahyetmiştir:
(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken
Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: "Ey oğlum, bizimle
birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma." (Oğlu) Dedi ki:
"Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur." Dedi ki:
"Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir
koruyucu yoktur." Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece
o da boğulanlardan oldu.
... Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: "Rabbim,
şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va'din de doğrusu haktır.
Sen hakimlerin hakimisin." Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle
o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır).
Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben,
cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum." Dedi ki: "Rabbim,
bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni
bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum."
(Hud Suresi, 42-47)
Ayetin hükmü açıktır: Bir mümin için, isterse ailesinin
bir üyesi olsun, inkarcılar için sevgi beslemek söz konusu olamaz.
Akıl, ancak sevilmeye layık insanları sevmeyi gerektirmektedir ve
bir mümin için Allah'ı ya da hükümlerini tanımayan bir kişinin sevilmesi
mümkün değildir. Böyle bir sevgi, ancak cahiliye kültüründen kaynaklanan
duygusal bir sevgi olabilir.
Hz. Nuh ve Hz. Lut'un eşleri de inkar etmişler ve
Allah'ın azabıyla cezalandırılmışlardır. Hz. Lut'un içinde bulunduğu
sapkın kavim helak edilmiştir. Helaktan önce Hz. Lut'a gelen melekler,
ona gece şehri terketmesi, ancak karısını da geride bırakması gerektiğini
bildirmişler, Hz. Lut da herhangi bir tereddüt göstermeden buna
uymuştur:
(Elçiler) Dediler ki: "Ey Lut, biz Rabbinin
elçileriyiz. Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında
ailenle birlikte yürü (yola çık). Sakın, hiçbiriniz dönüp arkasına
bakmasın; fakat senin karın başka. Çünkü onlara isabet edecek olan,
ona da isabet edecektir. Onlara va'dolunan (azap) sabah vaktidir.
Sabah da yakın değil mi?" (Hud Suresi, 81)
Hz. Lut, Allah'ın verdiği hükme tam itaat etmiştir.
Örnek mümin tavrı budur. Allah'a başkaldıran kimselere karşı duygusal
bir sevgi beslemek, asla müminlere yakışmaz:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim
(topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle
bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları,
ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları)
olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış
ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından
ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır.
Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte
onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası
olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta
kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)
Müminlerin duygusallıktan uzak davranmalarının sırrı,
sahip oldukları sevgi anlayışıdır. Bir ayette, müminlerin sevgi
anlayışıyla inkarcıların sevgi anlayışı arasındaki fark şöyle anlatılır:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını "eş
ve ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever
gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür.
O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin
tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten
şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)
Ayetin ifade ettiği gibi, müminler gerçekte Allah'ı
severler. İnsanlara olan sevgileri bunun bir yansımasıdır. Müminler
ancak iman edenleri severler çünkü onlar Allah'ın emrettiği ahlakı
yaşayan kimselerdir. İnkar edenler ise, hevalarına uymuş, Allah'tan
uzaklaşmışlardır. Ahlakları ise şeytanın ahlakına uygundur. Varlıklara
müstakil sevgi beslemeyen, ancak Allah'ın tecellilerini (yansımalarını)
seven müminin, bunlara sevgi duyması elbette mümkün değildir. İnkarcılar
ise her varlığı, her nesneyi Allah'tan bağımsız müstakil bir varlık
zanneder ve her birine müstakil sevgi beslerler. Bu sevgi, ayetin
ifadesiyle "Allah'a ortak koşmak", yani putperestliktir.
Kuran'da duygusallık karşıtı örnek davranışlar yalnızca
sevgi ile sınırlı değildir. Hz. Musa'nın annesinin gelen vahiy üzerine
bebeği tereddütsüz suya bırakması (Kasas Suresi, 7), müminlerin
öfkelerini yenmeleri (Al-i İmran Suresi, 134), sevdikleri şeyi infak
etmeleri; başlarına gelen hiçbir şeye üzülmemeleri (Hadid Suresi,
23) gibi pek çok örnek vardır. Bunlar, müminlerin kendi duygusal
saplantılarına göre değil, Allah'ın emir ve rızasına göre davranmaları
gerektiğine dair örneklerdir.
Ancak bu noktada bir yanlış anlamaya kapılmamak gerekir:
Duygusal olmamak, duygusuz olmak demek değildir. Aksine müminler
içli insanlardır. Hz. İbrahim'in "çok duygulu, yumuşak huylu"
(Tevbe Suresi, 114) olduğu haber verilir. Yanlış olan, cahiliye
kültüründen doğan, olumsuz duygusallıktır. Bu, duyguların aklın
önüne geçmesi ve insanı dinin gerektirdiği yapıdan dışarı çıkarmasıyla
gerçekleşir. Buradaki duygu, ruhtan değil, nefisten gelen bir duygudur.
Toplumda bunun farklı örnekleri görülebilir. Genç
kız duygusallığı bunlardan biridir. Bu kültürde çarpık bir sevgi
anlayışı vardır. Sevdiği insanın ruhunu, karakterini değil, imajını
sever. Örneğin, "romantik serseri", ya da "beyaz
atlı prens" gibi kalıplar vardır. Burada sevilen, o insanın
yapısı, karakteri değil, imajıdır. Bu da toplumun verdiği telkinden
kaynaklanır. O "romantik serseri", ya da "beyaz atlı
prens" tipli adamla biraz görüşse, aslında hiç de sevilecek,
hayran olacak bir yönü olmadığını anlayabilir.
Bunun yanında başka duygusallık örnekleri de gözlemlenebilir.
Melankolik, arabesk kültür gibi. Bu kültürde acıdan garip bir zevk
alınır. Dert, ızdırap, üzüntü çekmek zevkli bir şeymiş gibi algılanır.
Çoğu kişi sigaraya bu kültürün etkisiyle başlar. Bu son derece saçma
alışkanlık, tamamen telkinden kaynaklanır. Bu konuda yapılan filmlere,
kliplere özenirler. Aslında hiçbir mantığı yoktur ve biraz düşünen
bir insan bunu kolaylıkla anlayabilir.
Aklın Kaynakları
Kuran'da, Allah'ın aklı kimlere verdiği haber verilmektedir.
Buna göre, aklın en büyük kaynağı, Allah korkusudur. Bir ayette
şöyle denir:
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız,
size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir,
kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.
(Enfal Suresi, 29)
Allah'tan korkmak Allah'ın sıfatlarını ve ahiret gününü
kavrayabilmekle başlar ve Allah korkusuyla iyiyle kötüyü ayırt edecek
bir anlayış gelir. İyiyle kötüyü ayırt edecek bu anlayış, feraset
olarak adlandırılır. Bu anlayış Allah korkusunun kalpleri Allah'ın
zikrine karşı yumuşatmasının bir sonucudur:
Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir kitap
olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların
O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın
zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir,
onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık
onun için de bir yol gösterici yoktur. (Zümer Suresi, 23)
İnsanın içindeki Allah korkusunun artması için çabalaması
gerekir. Bunun için dua etmeli, Allah'ın gücü, büyüklüğü, azabı
hakkında düşünmeli, O'nu kavramaya çalışmalıdır:
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının,
dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak
üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da
cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.
(Teğabün Suresi, 16)
İyiyle kötüyü ayırt edecek bir anlayışa sahip olmak
aklını kullanabilen bir insan olmanın göstergesidir. Aklını kullanabilen
bir insanda ise derin bir kavrayış özelliği görürüz. Bu kavrayıp
anlama yeteneğine "basiret" denir. Basiret kelimesi, Arapça'da
görme fiilinden gelir, ancak anlamı normal görmeden farklıdır. Basiretsiz
bir kişinin durumu ise, ayette geçen "kalpleri üzerine onu
kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar koyduk" ifadesiyle
tam karşılığını bulur:
Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını
engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran'da
sadece Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak) andığın zaman,
'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler. (İsra Suresi,
46)
Ayette kullanılan "kavrayıp-anlama" ifadesi
oldukça önemlidir. İnkarcıların gerçekleri kavrayamadıkları, daha
pek çok ayette bildirilir. Bu, şunu göstermektedir: İnkarcılar,
müminler tarafından kendilerine anlatılan gerçekleri algılayabilmekte
(yani ses olarak duyabilmekte), ancak algıladıkları bu anlatımın
anlamını ve içeriğini kavrayamamaktadırlar. Bu, bir tür sarhoşluk,
bir tür bilinç kaymasıdır ve metafizik bir gerçektir. Allah, inkarcıların
kalpleri üzerinde, kavramalarını engelleyen bir "perde"
olduğunu da bildirir:
Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı
zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni
unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu
kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına
bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza
kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 57)
İnkarcılar da kimi zaman, müminler tarafından
kendilerine tebliğ edilen dini anlamadıklarını itiraf ederler. Kendilerini
Allah'ın hükümlerine davet eden Hz. Şuayb'a karşı, "ey Şuayb,
senin söylediklerinin çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu
biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı,
gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün
değilsin" diyen inkarcı Medyen halkı bunlardan biridir. (Hud
Suresi, 91)
Eğer bir insanın kalbi üzerinde perde varsa ve Allah
onun anlayışını elinden aldıysa, artık onu doğru yola çevirmek,
Allah'ın dilemesi dışında, mümkün değildir. Kuran'da, bu konu şöyle
haber verilir:
Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan
-sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?
Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri
de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (Yunus Suresi, 42-43)
Dolayısıyla imana yönelecek olanlar, ancak akla ve
basirete sahip olanlardır. Nitekim müminler de "bir basiret
üzere" tebliğ yapmakla sorumludurlar:
De ki: "Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere
Allah'a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih
ederim, ben müşriklerden değilim. (Yusuf Suresi, 108)
Bir başka ayette ise şöyle denir:
Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir.
Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse)
kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. (En'am
Suresi, 104)
İnkarcılar derin bir akla ve kavrayışa sahip olmadıklarından
dolayı, Allah yolundan sapmalarını da kendileri için hayırlı bir
iş olarak görürler. Davranışlarıyla cehennemi seçmektedirler, ama
buna şuursuzca sevinirler. Ama ahirette bundan dolayı sonsuz bir
pişmanlık yaşayacaklardır:
Allah'ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri
kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla
ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: "Bu sıcakta (savaşa)
çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşinin sıcaklığı
daha şiddetlidir." Bir kavrayıp-anlasalardı. (Tevbe Suresi,
81)
"Allah'a iman edin, O'nun elçisi ile cihada
çıkın" diye bir sûre indirildiği zaman onlardan servet sahibi
olanlar, senden izin isteyip: "Bizi bırakıver, oturanlarla
birlikte olalım" dediler. (Savaştan) Geri kalanlarla birlikte
olmayı seçtiler. Onların kalpleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı
kavrayıp-anlamazlar. (Tevbe Suresi, 86-87)
  
|