|

Gaflet Hali ve Dikkat
Kuran'da, inkarcıların kavrama
yeteneğinin eksik olduğu açıklanırken onların içinde bulundukları
halin "gaflet" hali olduğu söylenir:
Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan
çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar,
gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.
Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar
gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini
mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.
(Nahl Suresi, 108)
Gaflet halinde bulunan kişi düştüğü yanlışlığı kavramaktan
ziyade bu hatalı durumu görmeme ya da elinden geldiğince küçük gösterme
gayreti ve uğraşı içindedir. Bu kararlı tutum ve ısrar, hevanın
aklın önünde bir perde oluşturarak nefsini temize çıkarma gayretidir.
"Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. Kendi mazeretlerini
ortaya atsa bile" ayetinde söylendiği gibi, bir insanın mazeretler
öne sürerek gerçeklerden kaçması da söz konusu değildir. (Kıyamet
Suresi, 14-15) Mazeretler sadece heva ve heves doğrultusunda öne
sürülen bu gevşek yapıyı örtbas etmeye yönelik çabalardır. Kuran'da,
bu göstermelik mazeretlerin bir kısmına özellikle dikkat çekilir:
Oysa onlar bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri
zaman, ona sükun ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın
katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah,
rızık verenlerin en hayırlısıdır. (Cuma Suresi, 11)
Mazeretleri öne sürmektense yapılan yanlışlık kavranmaya
çalışılsa içinde bulunulan gaflet halinden kurtulmak mümkündür.
Fakat mazeretlerindeki bu ısrarlı tutum kişiyi sapma noktasına götürür.
Allah insanların gaflet içindeki ruh halini ve bu kişilerin ahirette
yaşayacakları pişmanlığı Kuran'da haber vermiştir:
İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri
ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)
Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, inkar
edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize,
biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik"
(diyecekler). (Enbiya Suresi, 97)
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine
dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü
isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten
gaflete düşürdüğümüz, kendi "istek ve tutkularına (hevasına)"
uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)
İnkarcıların içinde bulundukları gaflet haline karşın,
müminler canlı, uyanık ve dikkatli olurlar.
Dikkat, öncelikle, Allah'ın herşeyi sarıp-kuşattığı,
insanın herşeyini bildiği ve ahirette insanı hesaba çekeceği üzerine
yoğunlaştırılmalıdır. Bu dikkati elde eden bir mümin, dış dünyadaki
tüm nesnelere, tüm olaylara karşı son derece dikkatli, son derece
uyanık olur. Çünkü Allah herşeyi sarıp kuşatmıştır, herşey O'nun
emri ve ilmi ile gerçekleşmektedir, öyleyse hiçbir şey sebepsiz,
başıboş değildir. Her olayın, her gelişmenin bir anlamı, bir hikmeti
vardır. Mümin, dikkatini ayakta tutarak, bu anlamları, hikmetleri
yakalar. Olayların ince noktalarını, girift taraflarını kavrar.
Buna karşın inkarcılar böyle bir dikkate sahip olamazlar.
Olayların bir amaç ve hikmet doğrultusunda geliştiğini bilmediklerinden
dolayı, dış dünyaya karşı çoğu kez umursuz, vurdumduymaz bir tavır
takınırlar. Ancak kendi çıkarlarını ilgilendiren konulara ilgi gösterirler
ki, bu da olayların ancak bir kısmıyla ilgilenmeleriyle sonuçlanır.
Bu durumda etraftaki gerçeği tam olarak kavrayamazlar ve çoğu kez
yanlış sonuçlara varırlar.
Dikkatin farklı yönleri vardır. Olaylardan ders almak,
öğüt alıp düşünebilmek, çevremizdeki delilleri algılayabilmek, bir
ya da bir kaç sonraki aşamayı hesaplayarak hareket etmek dikkatin
göstergelerindendir.
Mümin, son derece uyanık dikkatli ve canlı olmalıdır.
Bezgin, umursuz, cansız, boş vermiş bir ruh hali, müminlerin değil,
ancak inkarcıların yaşayabileceği bir özelliktir. Mümin, hem kendi
son derece canlı, şevkli, atak olur, hem de diğer müminleri bu yönde
teşvik eder, canlandırır.
Zanna ve Tahmine Uymak
Bir insan gaflete düştüğünde, mantığı, muhakeme yeteneği
büyük ölçüde çalışmaz hale gelir. Bu bir tür yarı-uyku halidir.
Bu durumdaki bir insan, akıl ve mantık dışı eylemleri son derece
rahat bir biçimde yapar hale gelir. Bir süre sonra öyle bir hale
gelir ki, tüm hayatı akıl ve mantık dışı bir temele oturur, ancak
bunu fark edemez.
Aklın temel kurallarından birisi, doğruluğu kesin
olarak ispatlanmamış bir iddiaya güvenmemektir. Hiçbir akıllı ve
mantıklı insan, doğruluğu şüpheli olan bir bilgiye kesin olarak
güvenip, hayatını ona dayandırmaz. Örneğin, hiç kimse, ciddi bir
hastalığa yakalandığında, eline geçirdiği ilk ilacı, ne olduğunu
bilmeden "belki işe yarar" diye yutmaz. Tüm eylemler,
kesin doğrulara dayanmalıdır.
Oysa inkar edenlerin, ya da Allah'ın hükümlerini göz
ardı edenlerin durumu, üstte tarif ettiğimiz türden bir akılsızlıktır.
Çünkü bu kişilerin tüm hayatları, bir takım kabuller üzerine kuruludur.
Örneğin, hemen hepsi, öldükten sonra Allah'a hesap vermeyeceklerini
sanırlar. Ya da hesap verseler bile, suçlu bulunmayacaklarını zannederler.
Kabul ettikleri tüm sistemler, ideolojiler bir takım önkabullere
dayalıdır. Sahip oldukları dünya görüşünün hiçbir elle tutulur,
kesinlik taşıyan dayanağı yoktur.
Kuran'ın Kehf Suresi'nde biri inkarcı, biri mümin
olan iki bahçe sahibi anlatılır. Bunlardan biri, az önce söylediğimiz
tarzda, hayatını bir takım çürük zan ve tahminlere dayandırmıştır:
Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine
iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin
arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş,
ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında
bir ırmak fışkırtmıştık.
(İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri
de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben,
mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da
daha güçlüyüm."
Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına
girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum"
dedi. "Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen
Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç
bulacağım." (Kehf Suresi, 32-36)
Ayette geçen ifadeler önemlidir. İnkarcı, sahip olduğu
bahçenin başına bir şey geleceğini, kıyametin kopma ve Allah'a hesap
verme saatinin geleceğini de "sanmadığını" söylemektedir.
Görüldüğü üzere bu yalnızca bir zandır; elinde bu konuda kesin bir
delil, bir güvence yoktur. Ama yine de sözkonusu bahçe sahibi, bu
temelsiz zannını temel kabul ederek davranmaya devam etmiştir. Vardığı
sonuç ise tam bir yıkım olmuştur. Kıssanın devamında şöyle denir:
Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki:
"Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni
düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı
inkar mı ettin?"
"Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime
hiç kimseyi ortak koşmam."
"Bağına girdiğin zaman, 'Maşaallah, Allah'tan
başka kuvvet yoktur' demen gerekmez miydi? Eğer beni mal ve çocuk
bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan."
"Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını
bana verir, (seninkinin) üstüne gökten 'yakıp-yıkan bir afet' gönderir
de kaygan bir toprak kesiliverir."
"Veya onun suyu dibe göçüverir de böylelikle
onu arayıp-bulmaya kesinlikle güç yetiremezsin."
(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi.
Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu.
O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu:
"Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım."
Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu,
kendi kendine de yardım edemedi.
İşte burada (bu durumda) velayet (yardımcılık,
dostluk) hak olan Allah'a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç
bakımından hayırlıdır." (Kehf Suresi, 37-44)
İşte tüm inkarcılar da bu kıssadaki adam gibi
kesin bilgiye değil, zanna uymaktadırlar. Doğruluğu kesin olan bilgi,
Allah'tan gelen bilgi, yani vahiydir. İnsan hayatını doğruluğu kesin
olan bir bilgiye dayandırmak istiyorsa, Allah'tan gelen bilgiyi,
yani Kuran'ı yol gösterici olarak kabul etmek zorundadır. Buna karşılık,
insanlar tarafından üretilmiş herhangi bir kıstas (bir ideoloji,
felsefe, sistem, düşünme yöntemi, bilim vb.), insanı kesin bilgiye
götüremez. Çünkü insanların ilahi kaynaklara dayanmadan ürettikleri
bu tür düşünceler sonuçta birer zandır. Oysa, "onlar, yalnızca
zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekte zan, haktan yana hiçbir yarar
sağlamaz" hükmüne göre, zan insanı doğruya ulaştırmaz. (Necm
Suresi, 28)
Kuran'da, zanna uyarak Allah'ın yolundan yüz çevirenlerden
şöyle söz edilir:
Kahrolsun, o "zan ve tahminle yalan söyleyenler";
Ki onlar, "bilgisizliğin kuşatması" içinde habersizdirler.
"Hesap ve ceza (din) günü ne zaman?" diye sorarlar. O
gün onlar, ateşin üstünde tutulup-eritilecekler: "Tadın fitnenizi.
Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir." (Zariyat Suresi,
10-14)
Allah'tan başka ilahlar (yol göstericiler, yardımcılar)
edinenlerin tümü zanna uyanlardır. Kuran'da bunlar hakkında şöyle
denir:
Bu (putlar ise,) sizin ve atalarınızın (kendi
istek ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz (keyfi) isimlerden başkası
değildir. Allah, onlarla ilgili hiçbir delil indirmemiştir. Onlar,
yalnızca zanna ve nefislerinin (alçak) heva (istek ve tutku) olarak
arzu ettiklerine uyuyorlar. Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol
gösterici gelmiştir. (Necm Suresi, 23)
Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde
kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar bile, şirk
koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca
bir zanna uyarlar ve onlar ancak "zan ve tahminde bulunarak
yalan söylemektedirler." (Yunus Suresi, 66)
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan,
seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar
ve onlar ancak "zan ve tahminle yalan söylerler." (En'am
Suresi, 116)
Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten
zan ise, haktan hiçbir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların
işlemekte olduklarını bilendir. (Yunus Suresi, 36)
Zanna ve tahmine uyanlar, kendi basit mantıkları içinde
ürettikleri bir takım mazeretleri de Allah'a karşı kullanabileceklerini
sanırlar. Oysa bu da bir zandır ve gerçeğe aykırıdır. Mazeretleri
Allah katında geçerli olmayacaktır. Bir ayette şöyle denir:
Şirk koşanlar diyecekler ki: "Allah dileseydi
ne biz şirk koşardık, ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık."
Onlardan öncekiler de, bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar böyle
yalanladılar. De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz
bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak "zan
ve tahminle yalan söylersiniz." (En'am Suresi, 148)
Sadakat ve İtaat
Kuran'da, insan modelleri çeşitli şekillerde, pek
çok detay verilerek tarif edilir. İnkarcıların taşıdığı tüm kötü
ahlak özellikleri, tüm karakter bozuklukları anlatılır. Buna karşın,
müminlerin de son derece kapsamlı bir tarifi yapılır. Allah'ın ruhunu
taşıyan, O'na yönelen ve O'na itaat eden müminlerin Kuran'da sayılan
tüm özellikleri yüksek bir ahlak ve karaktere dayanır.
İnkarcıların ve müminlerin tarifine baktığımızda,
iki tarafın da birbirine tamamen zıt özellikler taşıdığını görürüz.
Örneğin, müminler samimi ve güvenilirdir, inkarcılar ise samimiyetsiz
ve son derece içten pazarlıklı bir yapıya sahiptirler. Müminler
mütevazi, cesur, fedakar iken, inkarcılar kibirli, korkak ve bencildirler.
Müminler ve inkarcılar arasındaki bu büyük farklardan
biri de sadakat konusundadır. İnkarcılar asla gerçek bir sadakate
sahip olamazlar: Kıstas olarak yalnızca kendi çıkarlarını seçtikleri
için, bu çıkarlar uğruna kolaylıkla sevdiklerini söyledikleri insanları
(dostlarını, yakınlarını) aldatabilirler. Doğru olduğunu bildikleri
bir yoldan kolaylıkla geri dönebilirler.
Oysa müminler tamamen farklıdırlar. Onların kıstası
kendi küçük çıkarları değil, Allah rızasıdır. Tüm tavırlarını Allah'ın
istediği şekilde düzenlerler. Bu nedenle de sevdiklerini (yani diğer
müminleri) basit hesaplar uğruna yüzüstü bırakmaları ya da bir zorluk
nedeniyle doğru bildikleri yoldan dönmeleri sözkonusu değildir.
Müminlere ve özellikle de peygambere ya da lider konumundaki mümine
karşı büyük bir sadakatle bağlıdırlar. Allah müminlerin sadakatini
şöyle tarif eder:
Müminlerden öyle erkek -adamlar vardır ki- Allah
ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi
adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme
ile (sözlerini) değiştirmediler. (Ahzab Suresi, 23)
Sadakat müminleri birarada tutar. Kararlılığın önemli
bir göstergesi olan bu özellik, gevşek yapının oluşmasına engel
teşkil eden mümin özelliklerinden biridir. Sadakatte gösterilecek
ufak bir gevşeklik, kişinin kendisine olan saygısını kaybettirir.
Kendisine saygısını kaybeden bir kişi ise gittikçe daha da kötü
bir duruma doğru ilerler. Bu durumdaki bir kişi, zincirleme bir
şekilde müşrik, münafık ve dinsizlik boyutlarına inebilir. Çünkü
yapılan bir sadakatsizlik ardından çok büyük sonuçlar doğurmaktadır.
Sadakatsizlik yapan bir kişi, ilk önce bu hareketini müminlerden
gizli tutmaya çalışarak sahtekarlık boyutuna girer. Birbirini izleyen
yalanlarla müminleri aldatmak için uğraşmaya başlar. Bu durumu yeni
yalanlar takip eder ve kişi müminleri aldatabildiği hissine kapılarak
farklı bir yaşam tarzını benimsemeye başlar. Bu yaşam tarzı olabildiğince
müminlerden kopuk, onlara sevgi duymayan sadece müminlerden faydalanabilmeye
dayanan bir yaşam tarzıdır. Bu, kişinin Allah rızasını değil insanların
rızasını alabildiğince gözettiği ve onlar karşısındaki itibarını
kendi aklınca kurtarabilmek gayesiyle yalanlara sığındığı zavallılık
durumudur. Bu zavallılık durumunun ardından müminler tarafından
farkedilip yalanları teker teker ortaya çıkmaya başlayan kişi, münafıklık
noktasına doğru adım adım ilerler. Sadakatsizliğine mazeretlerle
çıkış noktaları bulmaya çalışarak kendini temize çıkarmaya uğraşır.
Kendini temize çıkarma uğraşı müminlerden ayrılıp müşrik, münafık
ve dinsizlerle ittifaka gidebilme noktasına kadar kişiyi götürür.
Burada sıraladığımız unsurlar küçük zannedilen sadakatsizliklerin
nasıl büyüyerek kişiyi müminlikten dinsizliğe sürüklediğini göstermek
açısından çarpıcı niteliktedir. Sadık müminler ise sadakatlerini
ölünceye dek sürdürerek kararlılıklarını ve itaatlerini gösterirler.
Çünkü müminlerin bu sadakati gerçekte Allah'a karşı olan sadakatleridir.
Sadakatsizlik yapan kişi bu hareketini müminlere karşı değil Allah'a
karşı yapar. Sadakat ve itaat yalnızca Allah'adır. Kuran'da bu mantık
açıkça ortaya konmaktadır:
Kim Resul'e itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat
etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu
göndermedik. (Nisa Suresi, 80)
Sadakat, bir müminin en hassas olması gereken konulardan
biridir. Kuran'da, peygamberle birlikte mücadeleden kaçmaya yeltenen
münafıklardan söz edilirken, onların daha önceden sadakat göstereceklerine
dair yemin etmiş oldukları söylenir ve bu yeminin ağır bir sorumluluk
olduğu bildirilir:
Oysa andolsun, daha önce "arkalarını dönüp
kaçmayacaklarına" dair Allah'a söz vermişlerdi; Allah'a verilen
söz (ahid) ise, (ağır bir) sorumluluktur. (Ahzab Suresi, 15)
Allah'a verilen sadakat sözü, ağır bir sorumluluktur.
Bu nedenle de Allah müminlere şöyle emreder:
Allah'ın ahdini ucuz bir değere karşılık satmayın.
Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.
(Nahl Suresi, 95)
Kuşkusuz sadakatin en açık göstergesi itaattir. İtaat,
pek çok Kuran ayetinde emredilen son derece önemli bir ibadettir.
Ayetlerin bildirdiğine göre itaat, hem Allah'tan gelecek rahmet
ve merhametin, hem cennetin, hem de inkarcılara karşı kazanılacak
başarının anahtarıdır:
Allah'a ve elçisine itaat edin, ki merhamet olunasınız.
(Al-i İmran Suresi, 132)
Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve
elçisine itaat ederse, onu altından ırmaklar akan, içinde ebedi
kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.
(Nisa Suresi, 13)
Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat
edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa
düşerseniz, artık onu Allah'a ve elçisine döndürün. Şayet Allah'a
ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından
daha güzeldir. (Nisa Suresi, 59)
Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle
kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar
kendi nefislerine zulmettiklerinde şayet sana gelip Allah'tan bağışlama
dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı
tevbeleri kabul eden, esirgeyen olarak bulurlardı. Hayır öyle değil;
Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp
sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın,
tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar. (Nisa
Suresi, 64-65)
Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar
Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar),
şehitler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa
Suresi, 69)
İtaatin her türlü şartta, her türlü zorlukta kayıtsız-şartsız
uygulanması gerekir. Küçük bir takım zorluklara göğüs gererek yapılan
itaat belki münafıklar tarafından da gösterilebilir; oysa zorluk
ve sıkıntıya rağmen ortaya konan itaat, müminlere hastır. Kuran'da
peygamber dönemindeki münafıkların Allah yolunda girişilecek mücadeleyi
zor görerek geride kaldıkları bildirilir. Ancak eğer "yakın
bir yarar ve orta bir sefer" olsa; geleceklerdir:
Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda
mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz; bu sizin
için daha hayırlıdır. Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı;
onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer
güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık."
diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka
sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.
(Tevbe Suresi, 41-42)
Müminin sahip olduğu en önemli özelliklerden biri,
itaatini her durumda korumasıdır. Kuran'da, bu konuda gerçek müminlerle
ikiyüzlüler (münafıklar) arasındaki fark şöyle bildirilmektedir:
Onlar derler ki: "Allah'a ve elçisine iman
ettik ve itaat ettik" sonra bunun ardından onlardan bir grup
sırt çevirir. Bunlar iman etmiş değildirler.
Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulüne
çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz çevirir.
Eğer hak lehlerinde ise, ona boyun eğerek gelirler.
Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa kuşkuya
mı kapıldılar? Yoksa Allah'ın ve elçisinin kendilerine karşı haksızlık
yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, onlar zalim kimselerdir.
Aralarında hükmetmesi için, Allah'a ve elçisine
çağrıldıkları zaman mümin olanların sözü: "İşittik ve itaat
ettik" demeleridir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.
Kim Allah'a ve Resulü'ne itaat ederse ve Allah'tan
korkup O'ndan sakınırsa, işte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır.
Yeminlerinin olanca gücüyle Allah'a and içtiler;
eğer sen onlara emredersen (savaşa) çıkacaklar diye. De ki: "And
içmeyin, bu bilinen (örf üzere) bir itaattir. Allah, yaptıklarınızdan
haberdardır."
De ki: "Allah'a itaat edin, Resul'e itaat
edin. Eğer yine yüz çevirirseniz, artık onun (peygamberin) sorumluluğu
kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir. Eğer
ona itaat ederseniz, hidayet bulmuş olursunuz. Elçiye düşen, apaçık
bir tebliğden başkası değildir." (Nur Suresi, 47-54)
Elçiye gösterilecek olan bu itaat, içten gelerek yapılacaktır.
Mümin, elçinin verdiği kararın doğru olduğuna kesin olarak kanaat
getirmeli ve itaatinde hiçbir şüphe ya da kuruntu duymamalıdır.
Bu son derece önemli bir konudur. Çünkü aksi bir tavır, yani gönülsüz
bir itaat, Kuran'da imansızlık göstergesi olarak tarif edilmektedir:
Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında
çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme,
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim
olmadıkça, iman etmiş olmazlar. (Nisa Suresi, 65)
İtaat, insanın Allah'a iman ettiğinin ve O'na kul
olmayı kabul ettiğinin en açık göstergesidir. İnsanı ebedi kurtuluşa
kavuşturacak olan da ancak itaattir. Çünkü, "ey iman edenler,
size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Resulü'ne
icabet edin" hükmüne göre, Resul ya da Emir, müminleri kendilerine
"hayat verecek", kendilerini kurtaracak şeylere çağırmaktadırlar.
(Enfal Suresi, 24) Bir başka ayet, Resul'ün müminleri kurtuluşa,
özgürlüğe, ferahlığa çağırdığını ve ancak kötülükten alıkoyduğunu
haber vermektedir:
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği)
yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul)
uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü)
yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve
onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona
inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte
indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf
Suresi, 157)
Müminlerin inkarcılara karşı başarı kazanması da Resul
ve Emir sahiplerine olan itaatlerine bağlıdır. Eğer itaat ederlerse
Allah müminleri destekler ve onlara başarı verir. Ancak bunun tersi
de geçerlidir. Eğer müminler emre itaat etmezlerse, inkarcılar karşısında
güç kaybederler. Aşağıdaki ayet, peygamber döneminde müminlerin
yaşadığı bu tür bir olayı anlatmaktadır:
Andolsun, Allah size verdiği sözünde sadık kaldı;
siz O'nun izniyle onları (inkarcıları) kırıp-geçiriyordunuz. Öyle
ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, siz yılgınlık gösterdiniz,
isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz. Sizden kiminiz dünyayı,
kiminiz ahireti istiyordu. Sonra (Allah) denemek için sizi ondan
çevirdi. Ama (yine de) sizi bağışladı. Allah müminlere karşı fazl
(ve ihsan) sahibi olandır. (Al-i İmran Suresi, 152)
Kurtuluş ancak itaatle olur. İtaat etmeyen, Resul'den,
Emir sahiplerinden ya da müminlerden ayrı bir yola sapan kimsenin
varacağı yer ise, Kuran'ın hükmüne göre, cehennemdir:
Kim kendisine 'dosdoğru yol' apaçık belli olduktan
sonra, elçiye muhalefet ederse ve müminlerin yolundan başka bir
yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne
kötü bir yataktır o!.. (Nisa Suresi, 115)
  
|