|

Kararlılık
Müminin en belirgin özelliklerinden biri, son derece
kararlı oluşudur. Hiçbir zaman şevkini, heyecanını yitirmez. O,
yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak amacındadır. Dolayısıyla
hiçbir zorluk onu yolundan döndüremez. İnsanların kendi hakkında
ne düşüneceği de önemli değildir. Tek hedefi Allah'ın rızasıdır;
tüm hayatı bu hedefe göre şekillenir.
Müminin kararlılığı Allah tarafından çeşitli şekillerde sınanır.
Allah, müminlere geçici bir süre sıkıntı verebilir, onları eğitmek
için zorluk verebilir. Kuran'da bu durum şöyle açıklanır:
Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça
mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.
Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)
Kesin bir kararlılığa sahip olan mümin, ayette söylendiği gibi
kendisine isabet eden tüm bu zorluklara sabreder. Kuran'da, müminlerin
bu tavrı aşağıdaki ayetlerde övülmektedir:
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler
savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük
ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler.
Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabbimiz,
günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı
(bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı
yardım et" demelerinden başka bir şey değildi. (Al-i İmran
Suresi, 146-147)
Buna karşın kararlılık gösterememek, ancak kalbi imanen hasta
olanlara yakışan bir tavırdır:
Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan,
kalpleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin
ister. (Tevbe Suresi, 45)
Zorlukların yanısıra ele geçen iyi imkanların da insan üzerinde
gevşetici etkisi vardır. Rahatlık, çoğu kişinin heyecanını ve şevkini
söndürür. Zaten insana Allah'tan bir nimet geldiğinde şımarıklığa
kapılması ve Allah'tan yüz çevirmesi, klasik inkarcı özelliğidir.
Kuran'da bu durum şöyle tarif edilir:
İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken
ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız
zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi
döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.
(Yunus Suresi, 12)
Oysa müminler için böyle bir şey de sözkonusu değildir. Ellerine
ne kadar iyi imkanlar geçerse geçsin (lüks, ihtişam, para, iktidar
gibi), bu onların kararlılıklarını bozup gevşek bir yapıya bürünmelerine
sebep olmaz. Çünkü mümin tüm bunların Allah'tan gelen birer nimet
olduğunun ve Allah'ın dilerse bunları geri alabileceğinin farkındadır.
Asla şımarıklığa kapılmaz.
Ciddi bir çaba göstermek, gevşeklik göstermemek, aşırılıklardan
ve taşkınlıklardan kaçınmak, müminlerin kararlılık ve istikrarının
göstergeleridir. Ayette, "ahiret için ciddi bir çaba gösterenler"den
şöyle söz edilir:
Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi
bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre
şayandır. (İsra Suresi, 19)
Allah, "Yoksa onlar, işi sıkı mı tuttular?
İşte şüphesiz biz de işi sıkı tutanlarız" (Zuhruf Suresi, 79)
demektedir. Kuşkusuz bu vasıf, Allah'ın yeryüzündeki halifeleri
olan müminlerin de vasfıdır.
Gevşememek, sürekli şevkli ve heyecanlı olmak, Allah'ın bir emridir:
Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz
en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139)
Kararlılık ve istikrar iki önemli mümin vasfıdır. Müminler,
"müminlerden öyle erkek -adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları
ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi,
kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler"
(Ahzab Suresi, 23) ayetinde olduğu gibi ölünceye dek aynı
kararlılık ve istikrarı Allah'ın rızası uğrunda gösteren kişilerdir.
Ne yapacağı belli olmayan, müminlerin yanında başka, inkar edenlerin
yanında başka hareket eden münafık karakterli kişiler ise, son derece
istikrarsız bir ruh hali ve tavır içindedirler. Müminler bir başarıya
ulaştığında "Biz de sizdendik" demeleri ya da zorda kalınca
müminlerden uzak durmaya çalışmaları bunun en iyi göstergesidir.
Allah bir ayetinde "sabrın ve kararlılığın
kalplerine raptedildiği" (Kehf Suresi, 14) Kehf ehlinden
bahseder. İnkarcı bir toplumun içinde Allah'a karşı sadakat gösteren
bu gençler, müminler için kararlılık açısından en güzel örneklerden
birini teşkil etmektedir. İbadetlerde süreklilik göstermek, istikrar
açısından yine önemli bir örnektir. Mümin, ölünceye dek sabretmekle,
Allah'a verdiği sözü tutmakla yükümlüdür:
Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat
etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde,
kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş
olur. Kim de Allah'a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da,
ona büyük bir ecir verecektir. (Fetih Suresi, 10)
Sabretmek
Hayatını İslam'ın uygun gördüğü şekilde düzenlemek ve bu yaşam
tarzına uygun olmayan davranışlardan kendini uzak tutmak, müminin
yaşamı süresince gerçekleştireceği bir ibadettir. Bu konuda kararlı
olmak, taviz vermemek ve zamanın yıpratıcı etkisinden korunmak,
sabır göstermektir.
Bu yüzden sabır ve tahammül farklı kavramlardır. Tahammül, bir
sıkıntı ve acıya karşı bu durumdan memnun olmadan direnmektir. Oysa
müminin sahip olduğu sabır farklıdır: Sabreden mümin, başına gelen
sıkıntılardan dolayı bir acı duymaz, aksine Allah'a olan yakınlığı
daha da artar ve dolayısıyla neşesi, heyecanı ve şevki daha da yükselir.
Kuran'ın pek çok ayetinde sabır emredilmektedir:
Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır;
kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe
(veya gevşekliğe) sürüklemesinler. (Rum Suresi, 60)
Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın,
(sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.
(Al-i İmran Suresi, 200)
Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir.
Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden
dolayı sıkıntıya düşme. (Nahl Suresi, 127)
Allah, müminlerin sabır yoluyla deneneceklerini de bildirmektedir:
Andolsun, biz sizden mücahid olanlarla sabredenleri
bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve
haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız). (Muhammed Suresi, 31)
Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan
edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve
şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz.
Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i
İmran Suresi, 186)
Sabır, inkarcılara karşı kazanılacak olan başarının
da anahtarıdır. Sabredildiğinde Allah müminlerin gücünü artırır:
... Sizden yüz sabırlı bulunursa, (onların) iki
yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın
izniyle iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal
Suresi, 66)
Allah'a ve Resulü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Sabır, Allah'ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için gösterilecek
en önemli vasıflardan biridir. Kuran'da müminlerin tarifi yapılırken,
"onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir" denmektedir.
(Nahl Suresi, 42) Konunun önemi başka ayetlerde de vurgulanır:
...Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en
güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. (Nahl Suresi, 96)
İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin
en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği
ve selamla karşılanırlar. (Furkan Suresi, 75)
Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye
edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. (Beled
Suresi, 17)
Müminler dualarında da Allah'tan sabır talep ederler:
..."Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı
sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et."
(Bakara Suresi, 250)
Salih Amel
Kuran'da çok sık geçen terimlerin birisi, "salih amel"dir.
Salih kelimesi; güzel, doğru, hayırlı anlamlarına gelir. "Islah
etmek" fiili de aynı kökten türemiştir ve "salih hale
getirmek" demektir. Amel kelimesinin Türkçe'deki en yakın karşılığı
ise "iş"tir. Dolayısıyla salih amel, iyi ve hayırlı iş
anlamına gelir ki, bu da Kurani anlamda Allah'ın rızasına ve indirdiği
dine uygun her türlü fiil ve hareketi ifade eder.
Bir insanın ahiretini kurtaran şey ise, yalnızca iman etmesi değil,
aynı zamanda o imana uygun salih ameller işlemesidir. Çünkü salih
amel, samimi imanın da bir göstergesidir. Buna karşın, yalnızca
"iman ettim" deyip, bu imanın gereklerini yerine getirmemek,
insanı kurtarmaz. Allah, bu konuda şöyle der:
İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek,
sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri
sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları
da bilmektedir. (Ankebut Suresi, 2-3)
Allah'ın "iman ettik" diyenleri sınamasının önemli bir
kısmı, salih amellerle olur. Çünkü bu ameller, onları yerine getirmekle
yükümlü olan müslümanların sabırlarını, kararlılıklarını, sadakatlerini,
kısacası imanlarındaki dirayetlerini ortaya çıkarır.
Kuran'da, salih amellerin farklı şekilleri bildirilir. Dinin diğer
insanlara tebliğ edilmesi, dine karşı yapılan fiili ve sözlü saldırıların
bertaraf edilmesi, müslümanların güç ve refahı için çalışılması,
Kuran'ın daha iyi anlaşılması için gayret gösterilmesi, müslümanların
her türlü kişisel ve sosyal probleminin çözümü, hepsi son derece
önemli salih amellerdir. Namaz, oruç, infak (zekat), hac gibi temel
İslami ibadetler de salih amellerdendir.
Bir ayette, salih amellerin bu geniş çerçevesi şöyle çizilir:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik
değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba
ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere
(özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve
ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta
ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır).
İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara
Suresi, 177)
Ancak dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır; bir
ameli salih kılan şey, yalnızca onun sonucu değildir, onun arkasındaki
"niyet"tir. Bu nedenle de, bir amelin salih olması, yalnızca
ve yalnızca Allah rızası gözetilerek yapılmış olmasına bağlıdır.
Bu gerçek, "salih amel" kavramını, cahiliye toplumundaki
"hayırseverlik" kavramından ayırır. Salih amel Allah rızası
için yapılır; hayırseverliğin arkasında ise sosyal bir dayanışma
hissi ve özellikle de "hayırsever" olarak tanınma isteği
vardır.
Aşağıdaki ayetler, müminlerin üstteki tarifteki "hayırseverlik"
kavramından neden uzak olduklarını ortaya koymaktadır:
(O müminler) Adaklarını yerine getirirler ve şerri
yaygın olan bir günden korkarlar.
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği,
yoksula, yetime ve esire yedirirler.
"Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için
yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür."
"Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle
Rabbimizden korkuyoruz". (İnsan Suresi, 7-10)
Eğer "salih amel" tanımına uygun olan işler, üstteki
ayette tarif edilen amaçtan, yani katıksız Allah rızasından uzaklaşırsa,
o zaman salih amel olma özelliklerini yitirirler. Bu durum, aksine,
insanın başka insanların rızasını araması anlamına gelir ki, bunun
Kuran'daki tanımı "şirk"tir ve büyük bir günahtır. Bir
ayette, Allah'ın değil, başka insanların rızası için yapılan ve
salih amel olma niteliğini kaybeden bir kişinin ibadeti şöyle anlatılır:
İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
Onlar gösteriş yapmaktadırlar. (Ma'un Suresi,
4-6)
Aynı namaz gibi salih bir amel olan infak -malın Allah yolunda
harcanması- da, eğer Allah'ın değil de insanların rızası için yapılırsa
tüm değerini yitirir. Kuran'da, gerçek infakla gösteriş için yapılan
infak arasındaki fark şöyle açıklanır:
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp,
insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet
ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu,
üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak
bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından
hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler topluluğuna
hidayet vermez.
Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde
olanı kökleştirip- güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği,
yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini
iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur
isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.
(Bakara Suresi, 264-265)
Aynı konu, bir başka surede şöyle vurgulanır:
Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye
infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime
arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. Allah'a ve ahiret
gününe inanarak Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan infak etselerdi,
aleyhlerine mi olurdu? Allah, onları iyi bilendir. (Nisa Suresi,
38-39)
Kısacası, bir ameli salih kılan şey, onun ardındaki niyettir.
Eğer o amelle istenen maddi sonuç elde edilememiş dahi olsa, eğer
niyet salihse, amel de salih olur. Örneğin bir insan Allah rızası
için bir işe el atıp uzun süre çabalayabilir. Fakat sonuç istediği
gibi olamayabilir. Ancak fark etmez; o yine de kazanacağı sevabı
kazanmış olur. Hem müslüman bilmelidir ki, Allah'ın kendisini başta
hedeflediği sonuca ulaştırmamasının büyük bir sırrı ve hikmeti vardır.
Çünkü "... olur ki hoşunuza gitmeyen
bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin
için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz" (Bakara Suresi,
216) hükmüne göre, ulaşılmak istenen sonucun gerçekten hayırlı
olup olmadığını bilen ancak Allah'tır.
Müslüman, her işe Allah rızası için girişmeli, ancak sonucunu
da Allah'a bırakmalıdır.
Salih amelin üstte değindiğimiz bu temel özelliği, yani herşeyden
önce niyete bağlı oluşu, Allah'ın müstağniyetinin ve insanın O'na
karşı olan aczinin bir sonucudur. Allah müstağnidir; yani her türlü
kusur ve eksiklikten uzaktır, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Dolayısıyla,
Allah'ın müslümanların yapacakları salih amellere de ihtiyacı yoktur.
Kuran'da şöyle denir:
Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız;
Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye
layık)tır.
Dileyecek olsa, sizi giderir (yok eder) ve yepyeni
bir halk getirir.
Bu, Allah'a göre güç değildir. (Fatır Suresi,
15-17)
O dilediği anda dilediği şeyi yapabilir. Dinini güçlü kılmak için
müslümanların gösterecekleri gayretlere ihtiyaç duymaz.
"...İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş
olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu..." (Ra'd
Suresi, 31) ayetinde belirtildiği gibi...
Dolayısıyla, bir insan salih amel işlemekle, gerçekte ancak kendisine
yarar sağlamakta, kendi ahiretini kurmaktadır. Kuran'ın ifadesiyle
"kim cehd ederse (çaba gösterirse), yalnızca
kendi nefsi için cehd etmiş olur. Şüphesiz Allah, alemlerden müstağnidir."
(Ankebut Suresi, 6)
Aynı şekilde, namaz kılan kendisi için kılmış olur, oruç tutan,
Allah yolunda harcama yapan ya da İslam'ı savunan da tüm bunları
kendisi için yapmış olur. Bunları yapmaya ihtiyacı olan kendisidir.
Ve yine aynı nedenle, Allah, fiillerin kendisine ya da sonuçlarına
değil, onların ardındaki niyete bakar. Dolayısıyla salih amel, bir
niyeti ifade ettiği derecede anlamlıdır. Kuran'da, bu kural kurban
kesmeden söz edilirken şöyle açıklanır:
Onların (kurbanlıkların) etleri ve kanları kesin
olarak Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır. İşte böyle,
onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O'nun size hidayet vermesine
karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde
ver. (Hac Suresi, 37)
Bu nedenle, salih amel yapılırken, niyetin sürekli sağlam tutulması,
yani yapılan işin sadece Allah rızası için yapıldığının akılda tutulması
son derece önemlidir. Bu amaçla da, Allah'la manevi bir bağlantı
içinde olmak, işi yaparken O'nu tesbih etmek ve işin kabulü için
O'na dua etmek gereklidir.
Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Kabe'yi inşa ederken ettikleri dua,
tüm müminler için örnektir:
İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Kabe'nin) sütunlarını
yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden
(bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin; Rabbimiz, ikimizi
sana teslim olmuş (müslümanlar) kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş
(müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini)
göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden
ve esirgeyensin. (Bakara Suresi, 127-128)
Allah'ın Hz. Davud ve ashabına verdiği "Ey
Davud ailesi, şükrederek çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır"
(Sebe' Suresi, 13) emri de, salih amel işlenirken Allah'la
olan bağlantının kesilmemesi, dua ve şükür kanalıyla ayakta tutulması
gerektiğini göstermektedir.
Bu tür bir amel, salih bir ameldir ve insanın Allah'a olan yakınlığını
ve ahiretteki derecesini artırır. İnsanın "iman ettim"
demekle söylediği söz, bu amelle birlikte sağlamlaşır ve ayette
ifade edildiği gibi Allah'a varır:
"...Güzel söz O'na yükselir, salih amel de
onu yükseltir..." (Fatır Suresi, 10)
İman edip hayatı boyunca salih ameller işleyen bir müminin kavuşacağı
kurtuluş ise Allah'ın rızası ve cennetidir. Kuran'da şöyle denir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye
güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı
(halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.
Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip
almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: "Bizi buna ulaştıran
Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya
ermeyecektik. Andolsun, Rabbimizin elçileri hak ile geldiler."
Onlara: "İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız
cennettir" diye seslenilecek. (Araf Suresi, 42-43)
Şükür
Şükür, bir nimeti verene teşekkür etmek, memnuniyetini ve minnettarlığını
belirtmek, verilen nimetin değerini bilmek, takdir etmek manasına
gelir. Söz konusu olan Allah'a şükretmek olunca ise, şükrün bu genel
tarifine, her türlü nimetin tek sahibinin Allah olduğunun ve yalnızca
O'ndan geldiğinin şuurunda olmayı, bunu kalple ve dille ifade etmeyi
de eklemek gerekir. Şükretmenin tersi ise Kuran'da, nankörlük anlamına
gelen "küfür" terimiyle tanımlanır. Yalnızca bu tanım
bile şükretmenin Allah katında ne kadar önemli bir ibadet olduğunu
ve bu ibadetten uzaklaşmanın insanı ne kadar kötü bir konuma soktuğunu
göstermesi açısından yeterlidir.
Şükür, Kuran'da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Yetmişe
yakın ayette şükretmenin öneminden bahsedilir, müminlere şükretmeleri
hatırlatılır, şükredenlerin ve şükretmeyenlerin örnekleri verilir,
akıbetleri anlatılır. Şükrün Kuran'da bu derece önemle vurgulanmasının
nedeni, bunun imanın ve tevhidin en büyük göstergelerinden biri
olmasındandır. Bir ayette şükretmek, "yalnızca Allah'a kulluk
etme"nin şartı olarak belirtilir:
Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin
temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine
yalnızca) Allah'a şükredin. (Bakara Suresi,172)
Kuran'ın bir başka yerinde ise şükretmek, şirk koşmanın zıttı
olarak Allah'a kulluk etmekle birlikte zikredilmiştir:
Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu
(ki): Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak
ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. Hayır, artık (yalnızca)
Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol. (Zümer Suresi, 65-66)
Şükretmenin ne kadar önemli bir konu olduğunu anlamanın bir başka
yolu da İblis'in Kuran'da ibret olarak nakledilen şu sözleridir:
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından
dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru
yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından,
sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici
bulmayacaksın." (Araf Suresi, 16-17)
Görüldüğü gibi, kibir, haset ve kıskançlığından ötürü kıyamete
kadar tüm yaşamını insanları saptırmaya adamış olan şeytan, insanın
şükürden uzaklaşmasını kendisi için yeterli ve büyük bir başarı
olarak görmektedir. Şeytanın bütün çabasının ana hedeflerinden birinin
insanları şükürden alıkoymak olduğu dikkate alındığında, şükretmeyen
bir kimsenin nasıl büyük bir sapkınlık içinde olduğu daha iyi anlaşılır.
Şükür imtihanın bir parçasıdır. Allah insana katından sayısız
nimetler verir, ona nasıl davranması gerektiğini bildirir ve onun
bu nimetler karşısındaki tavrını dener. İnsan da artık ya şükredenlerden
olur ya da nankörlerden. Bu durum aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirilir:
Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan
yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.
Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.
(İnsan Suresi, 2-3)
Ayette, denenmekte olan insanın iki yoldan birisini, yani şükrü
veya nankörlüğü seçeceği belirtilmiştir. Dolayısıyla ayette, şükretmenin
imanla, şükretmemenin ise küfürle eş tutulduğu açıkça görülmektedir.
Azabın temelinde de şükretmemek vardır. Allah, şükreden ve iman
edenler için azabın söz konusu olmadığını müjdelemektedir:
Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah azabınızla
ne yapsın? Allah şükrün karşılığını verendir, bilendir. (Nisa Suresi,
147)
Yukarıdaki ayette olduğu gibi Allah, şükrün karşılığını vereceğini,
şükredenlere nimetini artıracağını ve onları ödüllendireceğini Kuran'ın
başka birçok ayetinde haber vermiştir. Bu ayetlerden birkaçı şöyledir:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer
şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük
ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim
Suresi, 7)
İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan
kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: "Ben buna karşı yakınlıkta
sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum." Kim bir iyilik
kazanırsa, biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)
Lut kavmi de uyarıları yalanladı. Biz de onların
üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lut ailesini
(bu azabtan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık. Tarafımızdan
bir nimet olarak. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz. (Kamer
Suresi, 33-35)
"Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak
olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız; gerçekten
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."(Nahl Suresi, 18) ayetinde
bildirildiği gibi, Allah'ın nimetlerini tek tek sayabilmek şöyle
dursun, nimetleri sınıflara ayırarak saymak bile mümkün değildir.
Nimetin sınırı olmadığına göre şükretmenin de bir sınırı yoktur.
O halde insan sürekli bir şükür halinde bulunmalı, Allah'ın nimetini
anmalı, hatırda tutmalı, anlatmalıdır.
Bazı kimseler şükretmek için kendilerine çok büyük, çok özel bir
nimetin gelmesini, ya da çok büyük bir sorunlarının hallolmasını
beklerler. Oysa biraz dikkat edildiğinde, insanın her anının nimet
içinde geçtiği görülür. Hayatı, sağlığı, aklı, şuuru, beş duyusu,
nefes aldığı hava ve bunlara benzer sayısız nimet kendisine her
an kesintisiz bir şekilde sunulmaktadır. Bu nimetlerin ise herbiri
ayrı bir şükrü gerektirir. Allah'ı anmasında, tefekküründe eksiklik
olan kimseler gaflet içinde oldukları için, bu nimetlerin değerini
onlara sahipken bilmez, bunların şükrünü yapmaz, ancak bu nimetler
ellerinden alındığı zaman değerlerini anlar, nankörlüklerinin cezasını
çekerler.
Kuran'da, Allah'ın insanlara şükretmeleri için verdiği çeşitli
nimetler sayılır ve bunların şükürlerinin yapılması tekrar tekrar
öğütlenip hatırlatılır. Bu nimetlerden bazıları şunlardır: İnsanın
düzgün bir biçimde yaratılıp var edilmesi, işitme, görme ve hislerin
verilmesi, Allah'ın insanlara dinini öğretmesi, ayetlerini açıklaması,
müminleri temizleyip arındırması, günahların bağışlanması, ibadetlerde
kolaylık sağlanması, inkarcılara karşı zafer verilmesi, müminlerin
küfrün eziyetlerinden kurtarılması, insanların yeryüzünde yerleşik
kılınıp onlara geçimlikler verilmesi, insanlar için içilecek suyun
yaratılması, toprağın verdiği ürünler, hayvanların insanların hizmetine
ve yararına sunulması, denizin insanların emrine verilmesi, denizden
çıkan ürünler, süs eşyaları, denizde giden gemiler, gece ile gündüzün
yaratılması...
Bir kimse "ben şükretmiyorum fakat bütün ibadetleri yapıyorum,
birçok iyilik, sevap işliyorum" gibi bir mazeret öne süremez.
Çünkü şükretmeyen bir kimse Allah'ı anmayan, Allah'tan tamamen gafil
yaşayan bir kimse demektir. Allah'ın verdiği sayısız nimeti görmezlikten
gelen, hayvanlar gibi bu nimetleri şuursuzca tüketip nimetin sahibini
ve bu nimetlerin veriliş hikmetini düşünmeyen, hatta aklına bile
getirmeyen, kısaca Allah'a karşı nankörlük eden bir kimsenin bu
tutumunu değiştirmediği halde Allah'tan birşeyler umması, ahiret
konusunda olumlu beklentileri olması son derece anlamsızdır. Mümin
o yüzden şükretme konusunda asla gevşeklik göstermemelidir.
Allah'ın Kuran'daki ve dış dünyadaki ayetlerini de ancak çokça
şükredenlerin anlayabileceğine dair Kuran'da pek çok ifade geçmektedir.
Bunlardan bazıları şöyledir:
Güzel şehrin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar;
kötü olandan ise kavruktan başkası çıkmaz. İşte biz, şükreden bir
topluluk için ayetleri böyle çeşitli biçimlerde açıklıyoruz. (Araf
Suresi, 58)
Andolsun Musa'yı: "Kavmini karanlıklardan
nura çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" diye ayetlerimizle
göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve şükreden herkes için
gerçekten ayetler vardır. (İbrahim Suresi, 5)
Görmüyor musun ki, size ayetlerinden (bazılarını)
göstermesi için, gemiler Allah'ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir!
Hiç şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden için gerçekten ayetler
vardır. (Lokman Suresi, 31)
Onlar ise: "Rabbimiz, seferlerimizin arasını
aç (şehirlerimiz birbirine çok yakındır) dediler ve kendi nefislerine
zulmetmiş oldular. Böylece biz de onları efsaneler(e konu olan bir
halk) kıldık ve onları darmadağın edip dağıttık. Şüphesiz bunda,
çok sabreden ve çok şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.
(Sebe Suresi, 19)
Allah'ın bu ayet ve delillerinin hikmeti ancak çokça şükredenlerin
ulaştıkları kavrayış ve duyarlılık sayesinde anlaşılabilir. Nankör
ve duyarsız kişiler ise Allah'ın ayetlerinin hikmetlerini anlayamaz
hatta bu ayetlerin farkına bile varamazlar.
Kuran'da Allah'ın peygamberlere sürekli olarak şükredici olmalarını
öğütlediğini görürüz. Hz. Musa da bu peygamberlerdendir:
(Allah:) "Ey Musa" dedi. "Sana
verdiğim risaletimle ve seninle konuşmamla seni insanlar üzerinde
seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol."
(Araf Suresi, 144)
Yine ayetlerde, elçilerin üstün özelliklerinden bahsedilirken,
onların şükretmeleri pek çok ayette (Nahl Suresi, 120-121; İsra
Suresi, 3; Neml Suresi, 19; Yusuf Suresi, 38; Lokman Suresi, 12)
özellikle vurgulanır.
Ahkaf Suresi'nin 15. ayetinde örnek verilen bir müminin, olgunluk
çağı olan kırk yaşına ulaştığı zaman yaptığı duada, Allah'tan ilk
olarak O'nun nimetine şükredici olmayı istemesi de şükretmenin önemini
göstermektedir:
Biz insana, "anne ve babasına" iyilikle
davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle
doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır.
Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca,
dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi
ve senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et;
benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim
ve gerçekten ben müslümanlardanım." (Ahkaf Suresi, 15)
Çıkar Gözetmemek
Bir insanın imanında samimi olduğunun (yalnızca Allah'ın rızasını
gözettiğinin) en büyük göstergelerinden biri, basit çıkarlar peşinde
koşmaması, ihlaslı yani halis olarak Allah'ın rızası için çalışmasıdır.
Her nimetin Allah'tan geldiğini kavramış, yalnızca O'nun rızasını
hedefleyen, O'ndan isteyen ve O'ndan korkan bir mümin, elbette basit
ve küçük bazı hesapların peşinde koşmayacaktır.
Dolayısıyla yaptığı işlerde çıkar gözetip gözetmemek, bir insanın
doğrudan imanıyla ilgilidir. Allah'ı ve ahireti kavramış olan bir
insan, elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek
ve Kuran'ın fedakarlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin
etmek için uğraşmayacaktır. Buna karşın Allah'ı ve ahireti kavrayamamış
bir insanın bu büyük gerçekleri göremeyip basit ve ufak menfaatler
peşinde koşması doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya, son derece
dar bir kafa yapısına sahip olacağı için, sürekli olarak nefsinin
çıkarlarını gözeten bir tavır ortaya koyacaktır.
Kuran'da, müminlerin üstlendikleri tebliğ görevinden hiçbir çıkar
ummamaları gerektiği sık sık hatırlatılır. Tüm peygamber kıssalarında
da, peygamberlerin üstlendikleri tebliğ görevinden dolayı hiçbir
"ücret" (çıkar) aramadıkları haber verilir. Bazı ayetler
şöyledir:
Ad (halkına da) kardeşleri Hud'u (gönderdik).
Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka
ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası
değilsiniz. Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret
istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir.
Akıl erdirmeyecek misiniz? (Hud Suresi, 50-51)
De ki: "Ben buna karşılık, Rabbine doğru
bir yol tutmayı dileyen (insanlar olmanız) dışında sizden bir ücret
istemiyorum." (Furkan Suresi, 57)
Hani onlara kardeşleri Nuh: "Sakınmaz mısınız?"
demişti.
"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir
bir elçiyim."
"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat
edin."
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum;
ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir." (Şuara Suresi,
106-109)
Ayetlerde görüldüğü gibi, Allah yolunda yapılan tebliğ karşılığında
hiçbir dünyevi çıkar gözetilmez. Bu çıkar yalnızca para değildir;
yapılan hizmet karşılığında itibar, insanların beğenisi ya da takdiri
de gözetilmez. Tek karşılık Allah'ın rızasıdır. Eğer Allah dilerse,
yapılan hizmetin karşılığının bir kısmını da dünyada verecektir.
Dolayısıyla yapılan hizmetin kıymetinin ölçüsü de insanların beğenisi
değil, Allah'ın rızasına uygun oluşudur. Bazı peygamberlerin dönemlerinde,
yaptıklarını takdir eden kimse olmamıştır. Kimse onları dinlememiş,
kimse onlara tabi olmamış, hatta bütün toplum onlara karşı cephe
almıştır. Ancak bu, söz konusu peygamberlerin "başarısız"
olması demek değildir. Çünkü başarı, insanları etkilemek, onların
beğenisini kazanmak değil, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Mümin
Allah yolunda hizmet etmekle ve O'na yakınlaşmak, O'na dua etmek,
O'na kulluk etmekle sorumludur. Dünyevi başarıyı dilerse veren,
dilerse geri tutan Allah'tır. Bediüzzaman Said Nursi'nin dediği
gibi, insan kendi vazifesine bakmalı ve Allah'ın çizdiği kadere
karışmamalıdır.
Allah'ın rızasını gözeten kişi, sürekli olarak O'na ibadet halinde
olur. Basit çıkar hesapları yapmadığı için, dünya hayatının süsü
onu etkilemez. Nitekim Allah Kuran'da, müminlerle beraber olmayı
ve dünya hayatının süsünü arayarak onlardan "gözleri kaydırmamayı"
emretmektedir:
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine
dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü
isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten
gaflete düşürdüğümüz, kendi "istek ve tutkularına (hevasına)"
uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)
Burada çok önemli bir nokta vardır: İnsan dine yaklaşırken, "bu
yapının içinde nasıl bir çıkar elde ederim?" gibi sapkın bir
mantıkla değil, "nasıl Allah'a ibadet edebilirim, O'na itaat
edip rızasını kazabilirim?" mantığıyla düşünmelidir. Aksi bir
tavır, samimiyetsizlik olur. Kuran bu tür tavırları benimseyenleri
"münafık" olarak tanımlamaktır. Bunlar bir takım menfaatleri
için dindar gözüken, samimiyetsiz, ikiyüzlü kişilerdir ve Allah'ın
gazabına en çok uğrayan, cehennemin en alt tabakasına atılacak olanlar
da onlardır. Kuran'da, bu kişilerin durumu şöyle tarif edilir:
Onlar derler ki: "Allah'a ve elçisine iman
ettik ve itaat ettik" sonra bunun ardından onlardan bir grup
sırt çevirir. Bunlar iman etmiş değildirler. Aralarında hükmetmesi
için Allah'a ve Resulüne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup
yüz çevirir. Eğer hak lehlerinde ise, ona boyun eğerek gelirler.
(Nur Suresi, 47-49)
Görüldüğü gibi, münafık karakterli kişiler, dinin ancak kendi
çıkarlarına uygun yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini ise
reddetmektedirler. Bu kişiler belki bir süre dindar gözükürler,
ancak gerçek durumları, Kuran'daki ifadesiyle "uçuruma yuvarlanacak
bir yarın kenarına bina kuran" insanlar gibidir:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu
üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek
bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi
içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet
vermez. (Tevbe Suresi, 109)
Yalnızca Allah'ın rızasını aramanın önemini vurgulayan diğer bazı
ayetler şöyledir:
Allah'ın rızasına uyan kişi, Allah'tan bir gazaba
uğrayan ve barınma yeri cehennem olan kişi gibi midir? Ne kötü barınaktır
o. (Al-i İmran Suresi, 162)
Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan
bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar,
Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.
(Al-i İmran Suresi, 174)
Onların 'gizlice söyleşmelerinin' çoğunda hayır
yok. Ancak bir sadaka vermeyi veya iyilikte bulunmayı ya da insanların
arasını düzeltmeyi emredenlerinki başka. Kim Allah'ın rızasını isteyerek
böyle yaparsa, artık ona büyük bir ecir vereceğiz. (Nisa Suresi,
114)
Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına
ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları
dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde
ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde
güzel meskenler vaat etmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür.
İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)
Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek
sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle
savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret
mutluluğu) onlar içindir. (Ra'd Suresi, 22)
Müminin hedefi Allah'ın rızası, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında
küçük dünyevi çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah müminleri
"gerçekten biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan
ihlas sahipleri kıldık" şeklinde tarif eder. (Sad Suresi, 46)
Gerçekten de ihlas (yani halis, katıksız bir şekilde Allah rızasını
aramak), mümini mümin yapan en önemli özelliklerdendir.
Zaten asıl nimetler, ahirettekilerdir. Bu dünya, geçici ve oldukça
da eksik bir yurttur. Dünyanın nimetleri ise son derece sınırlıdır.
Ahiretteki gerçek nimetin, yani Cennetin oldukça eksik bir örneği,
bir numunesi olarak yaratılmıştır. Kuran'da, bu konuda şöyle denir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın
ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu
şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının
metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i
İmran Suresi, 14)
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, "(eğlence
türünden) tutkulu bir oyalama", bir süs, kendi aranızda bir
övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur.
Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin)
hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı
kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli
bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır.
Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid
Suresi, 20)
Mümin, meşru ölçülerde dünya nimetlerinden de yararlanır ama bunlara
aldanarak asla Allah'ı, ahireti ve asıl görevini unutmaz. Aksi bir
tavrın alacağı karşılık şu şekilde bildirilir:
De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz,
eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden
korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan,
O'nun Resulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise,
artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar
topluluğuna hidayet vermez." (Tevbe Suresi, 24)
Bu konuda yapılan yanlış bir hareket ise Cuma Suresi'nde şöyle
uyarılır:
Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a
teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman,
(hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın
katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah,
rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cuma Suresi, 11)
  
|