Kardeşlik ve Beraberlik

Giriş
Şirk, Fitne...
Nefsin İki Yönü
Akıl Sahipleri ve Aklı Örten Etkenler
Gaflet Hali ve Dikkat...
Kararlılık, Sabretmek...
Kardeşlik ve Beraberlik ...
Bağışlanma ve Tevbe, Dua...

Sadakat ve ihlas kadar önemli bir diğer mümin vasfı da, tesanüttür (kardeşlik, dayanışma, birliktelik). Kuran'da bildirilen hükme göre, tüm müminler birbirlerinin kardeşidirler. Onlar aynı yola uymuş, aynı kitaba tabi olmuş, aynı hedefe sahip, aynı duyguları taşıyan insanlardır. Dolayısıyla aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Allah, bu durumu şöyle tarif etmektedir:

Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi, 4)

Üstteki ayette tarif edildiği gibi bir tesanüd içinde Allah yolunda cehd etmek (çaba harcamak) kesin bir emirdir. Al-i İmran Suresi 103'de şöyle denir:

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

Müminler güzel ahlaklıdırlar, mütevazidirler, sevgi ve saygı doludurlar. Bu yüzden de tesanüd müminler arasında doğal bir şekilde oluşur. Ancak bu konuda yine de dikkat edilmesi gereken yönler vardır. Çünkü müminlerin yapabileceği çeşitli yanlışlar, bu tesanüdün zedelenmesine ve müminler arasında soğukluk yaşanmasına neden olabilir.

Bu yanlış hareketlerin nedeni, müminlerin davranışlarını gaflet anlarında etkileyen nefstir. Mümin fedakar, hoşgörülü ve sıcaktır; ama herkeste nefs bulunur ve insan dikkat etmezse bazen nefsine uyabilir. Kıskanç, bencil ve hırslı olan nefsine uyması ise, bu kötü hislerin mümine etki etmesi demektir.

İşte bu yüzden Kuran, müminleri tesanüd konusunda son derece dikkatli olmaları için uyarmaktadır. Madem şeytanın insandaki tezahürü olan nefs, insanı yanıltabilmektedir, öyleyse karşıdaki müminin nefsini harekete geçirecek bir üslup kesinlikle kullanılmamalıdır. Bu yönde Kuran'ın bir emri şöyledir:

Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)

Ayette bildirilen emir, tesanüdün sağlanması açısından son derece önemlidir. Birincisi, müminlerin birbirlerine karşı sürekli olan en güzel hitap şeklini (yalnızca güzel değil, "en güzel") kullanmaları emredilmektedir. İkincisi, şeytanın bir özelliği açığa vurulmaktadır: Şeytan, insanların ve özellikle de müminlerin arasını bozmak için uğraşmaktadır.

Şeytanın ve nefsin müminlerin arasındaki tesanüdü bozmak için en çok başvurduğu yollardan biri ise, rekabet duygusudur. Eğer mümin gaflet halinde olursa, makam, mevki gibi konularda rekabet hissine kapılıp kardeşlerini geçmeye, kendini onlardan daha ön plana çıkarmaya çalışabilir. Aynı şekilde kendisinden daha ön plandaki bir kardeşine karşı kıskançlık hissedebilir. Aslında gaflet halinde yapılan bu hareket, gerçekte Allah'a isyan anlamına gelmektedir. Çünkü, "yoksa onlar, Allah'ın kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar?" (Nisa Suresi, 54) ayetine göre, insanlara verilmiş olan nimetler Allah'tandır ve bunları kıskanmak Allah'ın takdirine karşı gelmek anlamına gelir. Bu nedenle müminlerin kıskançlık gibi bir tavırdan kesinlikle uzak durmaları gerekmektedir. Eğer böyle bir tavır ortaya konursa, bu hem Allah'ın rızasına muhalif bir harekettir hem de ayetin hükmüne göre, müminlerin gücünün azalmasına neden olur:

Allah'a ve Resulü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)

Bu nedenle mümin, kesinlikle kardeşleri ile arasında bir çekişme, rekabet ortamı oluşmasına engel olmalıdır. Hem kendisi kıskançlık gibi ilkel bir duyguya kapılmamalı, hem de sahip olduğu özellikleri ön plana çıkartarak kardeşlerinin nefsindeki kıskançlık damarını tahrik etmemelidir. Olabildiğince mütevazi, alçakgönüllü olmak, rekabet tehlikesini yok eder. Kuran'da bu konuda verilen bir diğer kıstas ise, kardeşlerinin nefsini kendi nefsine üstün tutmak, yani her durumda fedakar davranmak ve bundan zevk almaktır. Kuran'da bu kıstas şöyle tarif edilir:

Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin "cimri ve bencil tutkularından" korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)

Kıskançlık, rekabet, darılma inananlar arasında birliğin ve kardeşliğin önündeki çok önemli üç engeldir. Hırs sonucu doğabilecek herhangi bir rekabet, insanların birbirlerine olan sevgisini azaltır. Bu tür Kuran'a uymayan bir hareket, onların ruhlarına büyük zarar verir ve manevi yönden gerilemeye yol açar.

Oysa inananlar için sonsuz bir sevap kaynağı mevcutken birbirlerinin önünü tıkayıp, haksız rekabet ve kıskançlıklarla vakit geçirmenin hiçbir anlamı yoktur. Eğer hedef Allah rızası olursa, herhangi bir rekabet olmaz. Çünkü herkes bir diğerinin önünü kesmeden Allah rızası için hizmet edebilir, sevap toplayabilir. Bu nedenle müminler, mümin topluluğunun bir insan vücudu gibi olduğunu, her organın bir diğerinin yardımcısı ve destekçisi olduğunu unutmaz ve kardeşlerinin başarılarını kendi başarılarıymış gibi görürler. Bu, son derece önemlidir. Kuran'da müminlerin arasındaki tesanüd ile ilgili çok sayıda ayet vardır. Bir ayette, müminlerin diğer müminlerle tesanüdlerinin artması için yaptıkları bir dua şöyle aktarılır:

Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin." (Haşr Suresi, 10)

Müminler arasında bir çekişme ya da kırgınlık yaşanması, tüm mücadeleye zarar verir. Dolayısıyla böyle bir harekete tevessül etmezler. Nitekim Kuran ayeti, müminlerin birbirlerinin velileri (dost ve koruyucuları) olmadıkları takdirde, fitne çıkacağını haber vermektedir:

İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)

Ayrıca Kuran'da tesanüdle ilgili açık hükümler vardır:

Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 105)

...Buna göre, eğer mümin iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resulü'ne itaat edin." (Enfal Suresi, 1)

Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah'adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir. (En'am Suresi, 159)

Müminler diğer müminlere karşı son derece merhametli ve son derece alçakgönüllü olmakla yükümlüdürler. Aksi bir tavır kesinlikle Kuran'a uygun değildir. Kibir, kıskançlık, çekememezlik, kötü söz söyleme, çekişme müminlerin değil, inkarcıların özelliğidir. Bu nedenle nefsi yüzünden böyle bir rezilliğe düşmüş olan mümin hemen kendini toparlamalı, Allah'a sığınmalı ve gerçek mümin tavrını göstermelidir. Aksi halde aşağıdaki ayetin hükmüne göre, o gider ve Allah yerine daha hayırlısını getirir:

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)

Alçakgönüllülük ve Kibir 

Önceki bölümde tesanüt konusu içinde de değindiğimiz bir özellik olan alçakgönüllülük, Kuran'da en çok üzerinde durulan konulardan biridir. Ayetlerde bildirildiğine göre, alçakgönüllü, mütevazi olmak imanın özelliğidir; buna karşı kibir ve büyüklenme ise ancak inkarcılara ait bir tavırdır.

Alçakgönüllülüğün imanla, kibirin de inkarla özdeş olmasının nedeni, imanın akıl, inkarın ise akılsızlık getirmesidir. İmanlı ve dolayısıyla akıllı olan insan kibirli olamaz. Çünkü sahip olduğu akıl ile Allah'ın farkına varır, O'nun herşeyi kontrol ettiğini anlar, kendisinin de O'nun tarafından yaratılmış, O'nun tarafından hayatta tutulan ve O'nun tarafından nimetlendirilen aciz bir kul olduğunu kavrar. Aklını kullanan insan, herşeyde Allah'ın gücünü ve kendi aczini görecektir. Acizdir; karnı acıkmakta, hasta olmakta, acı çekmektedir. Bunların hiçbirine engel olamaz. Ne kendi kendisini yaratmıştır ne de ölümünü belirleyebilir. Üstelik yaşlanmasını da engelleyemez. Allah'ın verdiği aciz ve zayıf bir bedenle Allah'ın takdir ettiği bir sürede Allah'ın çizdiği kadere göre yaşayacak ve sonra toprağa gömülüp yine O'na dönecektir. Böbürlenecek, kibirlenecek bir özelliği yoktur. Sahip olduğu güzel bir takım özellikleri de Allah ona vermiştir. Kibirlenmekle değil, şükretmekle sorumludur. Allah'a karşı hissettiği bu acizlik, onun tüm davranışlarına yansır. Kuşkusuz diğer insanların yanında yapmacık bir acizlik içine girecek, basit tavırlar gösterecek değildir. Aczini Allah'a açar, O'na gösterir. Diğer insanların yanında ise vakarlı, olgun, mütevazi, rahat ve güvenli bir tavır sergiler.

Buna karşın inkarcılar akılsızlıklarından kaynaklanan boş bir gurur ve kibir içindedirler. Allah'ı kavrayamadıkları için, kendilerini  Allah'tan bağımsız, başına buyruk varlıklar sanırlar. Acizliklerini görmez, kabul etmek istemezler. Ellerinden geldiğince kendilerini övmeye, yüceltmeye çalışırlar. Sahip oldukları bir takım olumlu özelliklerin (zeka, şöhret, zenginlik, güzellik gibi) gerçek sahibi olduklarını sanırlar; oysa bu özellikleri Allah vermiştir ve istediği anda geri alabilir. İnkarcılar sahip oldukları özellikler nedeniyle gururlanırken, bir yandan da sahip olamadıkları nedeniyle komplekse kapılırlar. Allah'a teslimiyet, tevekkül, kanaat gibi kavramlardan habersiz olduklarından dolayı sürekli olarak ya aşağılık ya da büyüklük kompleksi içindedirler. Kuran'da, bu gibilerin durumu şöyle anlatılır:

Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın, Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenlere gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur. Artık sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir. (Mümin Suresi, 56)

Bu konumdaki bir insan, kendi benliğini kendi gözünde o denli büyütür ki, başka bir şey görmez olur. Dünyadaki herşeyi kendi bencil egosunu tatmin etmek için bir araç olarak algılar. Sürekli olarak kendini övme çabası içindedir. Acizliğini, hata yapabileceğini asla kabul etmez. Bu noktada dine de büyük bir nefret beslemeye başlar. Çünkü dinin insana öğrettiği ilk şey, aciz bir kul olduğu gerçeğidir. Büyüklük hırsı nedeniyle kendi çarpık dünya görüşünü bırakıp dinin gösterdiği doğruları, bunun doğru olduğunu fark etse bile, kabul etmez. Kuran'da, böyle insanlardan şu şekilde söz edilir:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları (ayetlerimizi) inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Kendi kibirleri içinde boğulmuş ve herşeyi kendi egoları için feda etmeye hazır olan bu insanlar, "yeryüzündeki bozgunculuğun" da gerçek sorumlularıdırlar. Allah ayetlerinde bu insanların durumunu şöyle tarif eder:

İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah'ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır. O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez. Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o. (Bakara Suresi, 204-206)

Bir başka ayette dine karşı kibirlenenlerin konumu şöyle bildirilir:

Kendisine Allah'ın ayetleri okunurken işitir, sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azabla müjdele. (Casiye Suresi, 8)

Bir insanın vicdanının kabul ettiğini büyüklenme dolayısıyla reddetmesi, kişinin inkar etmesiyle iman etmesi arasındaki derin uçurumda büyüklenme faktörünün ne denli önemli olduğunu göstermektedir. İnsanın dünya ve sonsuz ahiret yaşamını bir anda acılara ve üzüntülere boğacak, sürekli sıkıntılı bir hayat geçirmesine neden olacak ve cehennemle noktalanacak bir tercihi, kişiye ancak büyüklenme hissi yaptırabilmektedir. Dolayısıyla insanın en büyük düşmanlarından biri, büyüklenmek yani enaniyettir.

Şeytan'ın sapmasının ve Allah'a isyan etmesinin ardında da büyüklenmesi yatmaktadır. Kuran'da şeytanın sapması ile ilgili ayrıntılı olarak anlatılan kıssa şöyledir:

Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti.

"Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın."

Meleklerin hepsi topluca secde etti;

Yalnız İblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.

(Allah) Dedi ki: "Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksekte olanlardan mı oldun?"

Dedi ki: "Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."

(Allah) Dedi ki: "Öyleyse ordan (cennetten) çık, artık sen kovulmuş bulunmaktasın."

"Ve şüphesiz, din (kıyametteki hesap) gününe kadar benim lanetim senin üzerinedir." (Sad Suresi, 71-78)

Ayetlerde geçen Şeytan'ın kullandığı ifadeler son derece ilginçtir ve tamamen kompleksli bir ruh halini yansıtmaktadır. Şeytan, kendisinde üstün özellikler olduğu vehmine kapılmış ve kendisini Hz. Adem'den üstün görmeye başlamıştır. Oysa dilediğini üstün kılan, dilediği alçaltan Allah'tır. Allah, Hz. Adem'e secde edilmesini emrettiyse, onu üstün kılmış demektir. Allah ne emrettiyse, o yapılır. Hiçbir varlık, Allah'ın hükmüne karşı kendi basit mantık örgüsünü kullanarak karşı gelemez. Şeytan bunu yapmaya kalkmış ve bu nedenle sonsuza dek lanetlenmiştir.

Şeytanın sapması bir örnektir. Şeytanın yolundan giden insanlar da aynı şekilde saparlar. Bu nedenle şeytanın ruh hali hakkında Kuran ayetlerinden yola çıkılarak yapılacak bir değerlendirme, insanların da nasıl saptıkları hakkında yol gösterecektir. Bu değerlendirmeyi şöyle sıralayabiliriz:

Şeytan, kendisi Allah'a isyan etmekte, ancak yanında kendisiyle birlikte isyan edecek başka varlıkların da olmasını istemektedir. Bu durum, Hicr Suresi'nde şöyle açıklanır:

Dedi ki: "Ey İblis, sana ne oluyor, secde edenlerle birlikte olmadın?"

Dedi ki: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim."

Dedi ki: "Öyleyse ondan (cennetten) çık, çünkü sen kovulmuş-bulunmaktasın."

"Ve şüphesiz, din gününe kadar lanet senin üzerinedir."

Dedi ki: "Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar bana süre tanı."

Dedi ki: "Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın."

"Bilinen günün vaktine kadar."

Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım." (Hicr Suresi, 32-39)

Şeytanın kendisiyle birlikte pek çok insanın da sapmasını istemesi, bir tür psikolojik tatmindir ve aynı hal insanda da görülür. Suç işleyen insanlar, başkalarının da aynı suçu işlemesini isterler. Bu, cezanın toplu olarak görüleceği ve dolayısıyla şiddetinin azalacağı yönündeki bir beklentiden kaynaklanır. Dini inkar eden, Allah'ın hükümlerini tanımayan ya da açıkça inkar eden kimselerin de temel tesellisi, daha başka pek çok insanın da kendileri gibi sapmış olmasıdır. "Herkes benim gibi yapıyor", "Bu kadar insan cehenneme mi gidecek, öyleyse ben de giderim" gibi ifadelerin arkasındaki mantık, sözkonusu çarpık mantıktır.

Şeytan, Allah'ı tanımakta, O'nun varlığını hatta gücünü kabul etmekte, ancak kendinde bir özellik olduğu, kendinde bir üstünlük olduğu gibi bir vehme kapılmaktadır. Bu yüzden de kendisine yönelik bir takım imtiyazlar, ayrıcalıklar beklemektedir. Kendisine Hz. Adem'e secde emri verildiğinde sapmasının nedeni budur. Aynı nedenlerle pek çok insan da sapar. Kuran'da anlatılan inkarcı modellerinin büyük kısmı, Allah'ın varlığını kabul etmekte ancak kendisinde bir takım üstün özellikler olduğuna inanmakta ve dolayısıyla bir takım imtiyazlar hak ettiğini düşünmektedir. Hatta bu nedenle gerçekte inkara sapmış olan pek çok kişi de kendisini "Allah'ın sevgili kulu" sayar. Kuran'da bu duruma sık sık dikkat çekilir. Örneğin, "biz Allah'ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz" diyen yahudi ve hıristiyanlara karşı şu cevap verilmektedir:

"... Peki, ne diye sizi günahlarınızdan dolayı azablandırıyor? Hayır, siz O'nun yarattığından birer beşersiniz. O, dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır. Son varış O'nadır." (Maide Suresi, 18)

Bu imtiyaz ve üstünlük hissi, çok farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. İslam, insana aciz olduğunu ve Allah'ın kendisine bağışladıkları hariç, kendi başına hiçbir şeye sahip olmadığını öğretmektedir. İşte pek çok insanı saptıran şey bu gerçeği kabul edememesidir. Şeytan'ın "ben ateşten yaratıldım" ifadesindeki mantığa benzer bir biçimde, pek çok insan, iyi bir aileden gelmesini, zengin oluşunu, yakışıklı ya da güzel olmasını kendine ait bir meziyet sanmakta ve bu nedenle de ısrarla kibirini korumaktadır. Kuran'da bunun çarpıcı örnekleri vardır. Örneğin, Hz. Musa'nın kavminden olan ve kendisine çok büyük bir zenginlik verilen Karun'un durumu, ibretliktir:

Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez. Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez."

Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz.

Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler.

Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler.

Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi.

Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz" demeye başladılar.

İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 76-83)

Ayetlerden anlaşıldığı gibi, Karun -ve onun temsil ettiği insan modeli- kendisine verilen nimetleri kendine ait olan bir özelliğin sonucu sanmakta, o nimetlerin Allah tarafından verildiğini unutmakta ya da reddetmektedir. Karun'un "bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir" şeklindeki ifadesi, bunu gösterir. Bu mantıkla düşünen bir insan ise, ayette sözü edilen "şımararak sevinme" boyutuna girecektir. İnsanların başarı, zenginlik, güç gibi olumlu gelişmelerin ardından kibirli, saygısız, saldırgan tavırlar sergilemesinin, diğer insanlara karşı küstahça davranmaya başlamasının nedeni de budur. Bu tür kişiler sık sık, az önce değindiğimiz gibi "Allah'ın sevgili kulu" oldukları vehmine de kapılır, Allah katında da bir imtiyaz sahibi olduklarını öne sürerler:

İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye'se düşen bir umutsuzdur.

Oysa ona dokunan bir zarardan sonra tarafımızdan bir rahmet tattırsak, mutlaka: "Bu benim (hakkım)dır. Ve ben kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum; eğer Rabbime döndürülsem bile, muhakkak O'nun katında benim için daha güzel olanı vardır." der. Ama andolsun biz, o kafirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve andolsun onlara, en kaba bir azabtan tattıracağız. (Fussilet Suresi, 49-50)

Kendilerini sürekli üstün görüp öven ve Allah katında temize çıkarmaya çalışan bu kişilerin tavrı bir başka ayette şöyle konu edilir:

Kendilerini (övgüyle) temize çıkaranları görmedin mi? Hayır; Allah, dilediğini temizleyip yüceltir. Onlar, "bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar" bile haksızlığa uğratılmazlar. (Nisa Suresi, 49)

Buna karşın gerçek müminler hiçbir zaman Allah katında kesin bir kurtuluşa erdiklerini, kesin "cennetlik" olduklarını düşünmezler. Müminlerin duası "korku ve umut" (Secde Suresi, 16) arasındadır. Allah'a "bizi ateşin azabından koru" (Bakara Suresi, 201); "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma" (Al-i İmran Suresi, 8); "bizi müslüman olarak öldür" (Araf Suresi, 126) şeklinde dua ederler. Kendisini kesin cennetlik olarak gören ve gösteren bir kişi ise, bunu ancak enaniyetinden (kibirinden) dolayı yapar. Oysa ki enaniyet, insanın kurtulmasını engelleyen en önemli faktörlerden biridir; çünkü "Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Hadid Suresi, 23)

Kuran'da "büyüklenme" (enaniyet) konusu üzerinde durulur. Konuyla ilgili ayetler, enaniyetin (büyüklenme, kibir) dinin en önemli düşmanlarından biri olduğunu göstermektedir:

Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca ulaşabilirsin. (İsra Suresi, 37)

İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Lokman Suresi, 18)

Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 23)

Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Nisa Suresi, 36)

Ayetlerde, Allah müminlere alçakgönüllü olmayı emretmekte ve büyüklenenlerin Allah tarafından sevilmediği haber verilmektedir. Bu, bir müminin büyüklenmekten uzak durması için yeterlidir. Nitekim Kuran ayetleri, alçakgönüllü olmanın, en temel mümin vasıflarından biri olduğunu haber vermektedir:

...İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır, artık yalnızca O'na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver. (Hac Suresi, 34)

O Rahman'ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman "Selam" derler. (Furkan Suresi, 63)

İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 83)

Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar iman eder. (Secde Suresi, 15)

Tekrar tekrar vurgulamak gerekir ki; bu, son derece önemli bir konudur. Öyle ki, bir insanın iman etmesi ya da inkara sapması ile kibirli ya da mütevazi olması arasında çok sıkı bir bağlantı vardır.  Allah, "yeryüzünde büyüklenen" yani kibir (enaniyet) sahibi olanları, kendi ayetlerinden engelleyeceğini bildirmektedir:

Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. (Araf Suresi, 146)

Başka ayetlerde de önceki inkarcıların tümünün ortak vasfının "enaniyet" olduğu haber verilir. Tüm sapanlar, büyüklendikleri için sapmışlardır:

Hayır, Benim ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları yalanladın, büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun. (Zümer Suresi, 59)

Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o. (Bakara Suresi, 206)

Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peşpeşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldürecek misiniz? (Bakara Suresi, 87)

Kuran'ın hükmüne göre, büyüklenen, enaniyet sahibi olan kimseler, aynı zamanda cehennem ehlidir:

Şüphesiz ayetlerimizi yalanlayanlardan ve onlara karşı büyüklenenler, onlar için göğün kapıları açılmaz ve halat (ya da deve) iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmezler. Biz suçlu günahkarları işte böyle cezalandırırız. Onlar için cehennemden yataklar ve üstlerine örtüler vardır.Biz zulme sapanları işte böyle cezalandırırız. (Araf Suresi, 40-41)

Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler işte onlar ateşin arkadaşlarıdır; onda sonsuzca kalacaklardır. (Araf Suresi, 36)

Peygamberlere isyan etmiş, onlara düşmanlık göstermiş olanlar da hep büyüklük taslayan, kibir (enaniyet) sahibi kimselerdir. Kuran'da "kavmin önde gelenleri", "büyüklük taslayanlar" gibi sıfatlarla tarif edilen bu kimseler, gurur ve kibirleri nedeniyle peygambere itaat etmeyi kabul etmemişlerdir. Başka bir insanın kendilerini doğruya yönetmesini reddetmişlerdir. Bu nedenle de içinde bulundukları sapıklık içinde boğulmuşlardır. Kuran'da, kavmin önde gelenlerinin kibirleri nedeniyle inkar etmeleri sık sık vurgulanmaktadır:

Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler), içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara (müstaz'aflara) dediler ki: "Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" Onlar: "Biz gerçekten onunla gönderilene inananlarız." dediler.

Büyüklük taslayanlar (müstekbirler de şöyle) dedi: "Biz de, gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız." (Araf Suresi, 75-76)

Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: "Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz." (Şuayb:) "Biz istemesek de mi?" dedi. (Araf Suresi, 88)

Söz konusu inkarcı önde gelenler, sahip oldukları bir takım imkanlar (maddi zenginlik, asalet, şöhret, toplumsal statü gibi) nedeniyle kibirlenmekte ve bu imkanlara sahip olmayan bir kimsenin peygamber olmasını kabul edememektedirler. Bu yüzden de Allah'ın seçmiş olduğu kimseye başkaldırmış, O'nun hükmüne isyan etmiş olurlar. Kuran'da, İsrailoğulları'nın önde gelenlerinin kendilerine "imam" olarak tayin edilen Hz. Talut'a kibirleri nedeniyle itiraz etmeleri şöyle anlatılır:

Onlara peygamberleri dedi ki: "Allah size Talut'u (melik olarak) gönderdi." Onlar: "Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?" dediler. O (şöyle) demişti: "Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedenî gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 247)

Aynı şekilde, kavminin önde gelenleri, Peygamberimiz'in risaletine de karşı çıkmış ve "Bu Kuran, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf Suresi, 31) demişlerdir. İnkarcıların öne sürdükleri bu saçma mantık, insanları yalnızca maddi zenginliği ya da şöhreti ile değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Eğer Resul, "iki şehirden birinin büyük bir adamı" olsa, ona itaat etmeyi belki kabul edeceklerdir. Ancak bir insana, yalnızca Allah onu seçtiği için itaat etmek, kibirlerinden dolayı onlara ağır gelmektedir. Kendilerine peygamber olarak yollanan Hz. Salih'e Semud kavminin önde gelenleri de aynı çarpık mantıkla karşı çıkmışlardır:

Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır." (Kamer Suresi, 24-25)

Müddessir Suresi'nde büyüklenmenin insanı nasıl saptırdığıyla ilgili son derece önemli bazı açıklamalar vardır. Ayetlerde Allah'ın kendisine bolca nimet verdiği bir kişiden söz edilir. Ancak bu kişi kendisine Kuran okunduğunda enaniyete kapılır. Allah'ın sözünü dinleyip-kavrar, ama ona itaat etmek gururuna ağır gelir. Bu nedenle de inkar eder. Bu kişinin sonu cehennemdir; büyüklenmesinin sonucu olarak ebedi azapla cezalandırılacaktır:

Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak; ki Ben ona, "alabildiğine geniş kapsamlı bir mal" (servet) verdim. Göz önünde-hazır çocuklar (verdim). Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). Hayır; çünkü o, Bizim ayetlerimize karşı "kesin bir inatçıdır." Onu alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim. Çünkü o, düşündü ve bir ölçü tesbit etti. Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu? Yine kahrolası, nasıl bir ölçü koydu? Sonra bir baktı. Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbar). Böylece: "Bu, yalnızca 'aktarılarak öğrenilen' bir büyüdür" dedi. "Bu, bir beşer sözünden başkası değildir." Onu Ben, cehenneme sürükleyip-atacağım. Cehennem (sakar) nedir, sen bilir misin? Ne alıkoyar, ne bırakır. Beşere delicesine susamıştır. (Müddessir Suresi, 11-29)

Bir başka ayette ise, Allah'a karşı büyüklük taslayan kimsenin cehennemdeki konumu şöyle tarif edilir:

Onu tutun da cehennemin orta yerine sürükleyin.

Sonra kaynar suyun azabından başının üstüne dökün;

(Azabı) Tad; çünkü sen, (kendince) üstün, onurluydun. (Duhan Suresi, 47-49)

İnsan hiçbir zaman aciz, zayıf bir varlık olduğunu, Allah'ın kulu olduğunu unutmamalıdır. Hem eğer bunu unutmazsa, Allah'ın kendisine vereceği nimetlerden çok daha fazla zevk alır. O nimetlere sahip olmadığını, onların kendisine verildiğini anlar ve Allah'ın bu ikramına şükrederek gerçek lezzeti bulur. Eğer verilen nimetlerden dolayı böbürlenmeye, gururlanmaya başlarsa, önce o nimetten aldığı lezzeti, kısa bir süre sonra da nimetin kendisini kaybeder. Gerçek dini yaşamak, Allah'a kul olduğunun bilincinde olmaya dayanmaktadır. Kim Allah'a kul olursa, O, ona her yolu açar. Bunun aksi bir tavır ise hüsranla sonuçlanır. Allah'a karşı büyüklenenler, "kim O'na ibadet etmeye 'karşı çekimser' davranırsa ve büyüklenme gösterirse (bilmeli ki,) onların tümünü huzurunda toplayacaktır" hükmü gereği Allah'ın huzurunda toplanacak ve azaplandırılacaklardır. (Nisa Suresi, 172) Bunlarla ilgili olarak Allah Kuran'da şu şekilde bildirir:

Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır; onda sonsuzca kalacaklardır. (Araf Suresi, 36)

Allah'a karşı büyüklenmeyen, onun kullarına karşı da tevazulu davranan kimsenin varacağı yer ise, cennettir:

İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 83)

Allah'a Güven ve Teslimiyet

İmanın en önemli bir kaç göstergesinden birisi, kişinin Allah'a olan güveni ve teslimiyetidir. Kuran'da "tevekkül" olarak tanımlanan bu özellik, gerçekten de iman eden insanla iman etmeyen arasındaki en büyük farklardan biridir.

İnkarcı insan için, tüm dünya bir kaostur. Kendisinin "tesadüfen" var olduğunu, etrafındaki dünyanın da tesadüfler sonucunda işlediğini sanır. Bu durumda hiçbir zaman gerçek bir güvenlik ve huzur duyamaz. Çünkü her an başına bir şey gelebilir, onu üzecek olaylar olabilir. Zamanının önemli bir bölümünü gelecekle ilgili olarak içine düştüğü endişelerle geçirir. Onun mutluluğunu etkileyecek yüzlerce, hatta binlerce birbirinden bağımsız faktör vardır ve bunların herhangi biri "tesadüfen" kötüye gidip hayatını mahvedebilir. Örneğin, sağlığını yitirebilir, ya da işten atılabilir, sevdiği bir insan ölebilir. Tüm bu faktörleri bağımsız ve kontrolsüz zannettiği için, her biri için ayrı ayrı endişelenmek durumundadır. Bu, yüzlerce bağımsız faktörü ilah edinmesi anlamına gelir. Çünkü bir şeyden korkmak ya da ona güvenmek, Kuran'ın tarifine göre, onu ilah edinmek anlamına gelmektedir.

Buna karşın, mümin, dünyanın sırrını kavramıştır: Bu sır, herşeyin, her maddenin, her canlının her varlığın Allah'ın kontrolü altında olduğu ve O'nun izni ve bilgisi haricinde hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceği sırrıdır. "O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur" (Hud Suresi, 56) ya da "göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar" (Rum Suresi, 26) gibi ayetlerde haber verilen bu sır, ancak müminlerin sahip olduğu "derin bir kavrayış"la (Hicr Suresi, 75) anlaşılabilir.

Bu durumda mümin, herşeyin Allah'ın yarattığı kadere uygun işleyeceği kuralının güvencesi altındadır. Hayatı boyunca karşılaşacağı her olay kaderindedir ve Allah tarafından belirlenmiştir. Bu yüzden de mümin için hiçbir zaman "kötü" bir olay olamaz. Bazı şeyler kötü gibi gözükse de, gerçekte mümin için hayırlı sonuçlar doğuracaktır. Madem Allah müminin karşısına bir olay çıkarmıştır, mutlaka onda bir hayır vardır. Mümin zahiren (görünüşte) kötü gibi gözüken olaylara karşı da son derece sabırlı ve güvenli davranmalıdır. Allah mutlaka o kötü görünen olayı bir hayıra çevirecektir.

İşte içine girdiği çetin mücadelede mümine en büyük rahatlığı, en büyük huzuru veren şey, bu ruh halidir. Kuran'a baktığımızda tüm Resullerin ve onlarla birlikte iman eden müminlerin son derece zorlu olaylarla karşılaştıklarını, zahiren son derece "kötü" durumlarda kaldıklarını görürüz. Hemen her mümin inkarcılar tarafından saldırıya uğramış, ölümle tehdit edilmiş, eziyet ve işkence görmüş, hakarete uğramış, bazıları öldürülmüş, şehit edilmiştir. Ancak yine Kuran'a baktığımızda, müminlerin tüm bu saldırılara karşı son derece güvenli, son derece rahat davrandıklarını görürüz. Çünkü Kuran'ın bizlere örnek gösterdiği bu müminler, her olayın Allah tarafından yaratıldığını ve dolayısıyla her olayın arkasında bir hayır olduğunu bilerek hareket etmektedirler. Onlar Allah'ın müminleri yardımsız bırakmayacağından, müminlere kaldıramayacakları bir zorluk yüklemeyeceğinden ve çektikleri sıkıntıların karşılığını da ahirette onlara vereceğinden emindirler. Kuran'da yeralan yüzlerce ayette Allah'a güven ve teslimiyet üzerinde durulur. Bir ayette şöyle bildirilmektedir:

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Kuran'da kullanılan "tevekkül" kelimesi son derece önemlidir. Tevekkül etmek, "vekil edinmek" anlamına gelir. Bu, halk arasında yaygın olan tevekkül kavramından farklıdır. Halk arasında yaygın olan inanç, "elinden gelen herşeyi yapmak, sonra da işi Allah'a bırakmak" şeklindedir. Oysa "vekil edinmek" terimi, bir işin yapılmasının doğrudan Allah'a havale edilmesi, olayın tümüyle O'na bırakılması anlamına gelir.

Ancak bu noktada da bir yanlış anlamaya düşmemek gerekir: Olayı tamamen Allah'a bırakmak, kişinin kendisini olayın dışında tutması demek değildir. Aksine, mümin olayların içine dalar, dini ilgilendiren her türlü sorumluluğu üzerine alır. İşte tevekkülün gerçek anlamı burada ortaya çıkmaktadır: Mümin, kendi yaptığı fiilleri de gerçekte Allah'ın yaptırdığını, kendi varlığının kontrolünün de Allah'ın elinde olduğunu bilmekte ve O'nu vekil edinerek bir işe girişmektedir.

Peygamberlerin Kuran'da aktarılan bazı duaları bu konuyu anlamamıza yardımcı olabilir. Neml Suresi'nin 19. ayetinde, Hz. Süleyman'ın, "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat" dediği bildirilmektedir. Bu dua, Hz. Süleyman'ın kendi fiillerinin de Allah'ın kontrolünde olduğunu bildiğini ve O'nun rızasına uygun işler yapabilmeyi yine O'ndan istediğini göstermektedir.

İşte tevekkülün ardındaki mantık da budur. Mümin, kendisi de dahil olmak üzere tüm varlıkların Allah'ın denetiminde olduğunu bilmekte ve hem dış dünyayı hem de kendi beden ve ruhunu Allah'a emanet etmekte, bunların kontrolü için O'nu vekil tutmaktadır. Bu durumda ortaya dünyanın en korkusuz, en güvenli, en rahat, en güçlü insanı çıkar. Tevekkülü yaşayan mümin, hem tüm dünyaya kafa tutabilecek kadar cesur ve gözükara, hem de sanki ortada hiçbir gerçek tehlike yokmuşçasına rahat ve sakindir. Kuran'da peygamberlerin ve müminlerin sahip oldukları bu tevekkülün pek çok örneği verilir. Hz. Nuh, örneklerden biridir:

Onlara Nuh'un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: "Ey kavmim, benim makamım ve Allah'ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah'a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin. (Yunus Suresi, 71)

Hz. Şuayb da aynı tavrı göstermiştir:

(Şuayb) Dedi ki: "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir; O'na tevekkül ettim ve O'na içten yönelip-dönerim. (Hud Suresi, 88)

Diğer pek çok ayette, müminlerin tevekkül ve sabrı vurgulanır:

Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O'dur." (Tevbe Suresi, 129)

Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O'nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (Enfal Suresi, 2)

Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır, bütün işler O'na döndürülür; öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin. Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Hud Suresi, 123)

Böylece biz seni, kendisinden önce nice ümmetler gelip-geçmiş olan bir ümmete (elçi olarak) gönderdik; sana vahyettiklerimizi onlara okuyasın diye. Oysa onlar Rahman'a nankörlük ediyorlar. De ki: "O, benim Rabbimdir, O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve son dönüş O'nadır." (Ra'd Suresi, 30)

Resulleri onlara dediler ki: "Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değil. Müminler, ancak Allah'a tevekkül etmelidirler.

Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a tevekkül etmelidirler." (İbrahim Suresi, 11-12)

De ki: "O (Allah) Rahman olandır; biz O'na iman ettik ve O'na tevekkül ettik. Artık siz kimin açık bir sapmışlık içinde olduğunu pek yakında bileceksiniz." (Mülk Suresi, 29)

Tevekkül eden kişi bilmelidir ki, o Allah'ı vekil kılmıştır ve Allah'tan başka da vekil yoktur. Dolayısıyla tevekkül etmekle yapılabilecek en doğru ve akılcı hareketi yapmıştır. Allah'a dua edip, O'na yönelip, O'na tevekkül ettikten sonra endişe edilecek hiçbir şey yoktur.  Allah, mutlaka ve mutlaka mümin için en hayırlı sonucu oluşturacaktır. Kuran'daki, "Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter" hükmüyle Allah mümine bu güvenceyi vermektedir. (Ahzab Suresi, 3) Bir başka ayette ise şöyle denir:

... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)

Hiç kimse Allah dilemedikçe bir mümine zarar veremez. Hiç kimse Allah'ın izni dışında bir mümini öldüremez; canı alan ancak Allah'tır. Bu nedenle Allah dışında herhangi bir varlıktan korkmanın anlamı yoktur. Kuran'da bu gerçek sık sık hatırlatılır:

Şüphesiz "gizli toplantıların fısıldaşmaları" (kulis), iman edenleri üzüntüye düşürmek için ancak şeytan (ürünü olan işler)dandır. Oysa Allah'ın izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar verecek değildir. Şu halde müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Mücadele Suresi, 10)

Kafirlere ve münafıklara itaat etme, eziyetlerine aldırma ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi, 48)

Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler. De ki: "Gördünüz mü-haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini tutup-önleyebilecekler mi" De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler." (Zümer Suresi, 38)

Allah'a güvenen, kendisini O'na teslim eden, O'na tevekkül eden kimse, nefsinin ve şeytanın kışkırtmalarından da korunmuş olur. Kuran'da bu sır, "gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur" hükmü ile haber verilmektedir. (Nahl Suresi, 99) Allah katında olan büyük nimete, yani Cennet'e kavuşacak olanlar da yine tevekkül edenlerdir:

Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül edenler içindir. (Şura Suresi, 36)

Zaten Allah'tan başka kendisine güvenilecek, kendisinden yardım beklenecek bir varlık yoktur. Hz. Yakub'un "hüküm yalnızca Allah'ındır. Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler." şeklindeki ifadesinde olduğu gibi, Vekil kılınmaya layık olan, kendisine tevekkül edene mutlaka yardım edecek olan ancak ve ancak O'dur. (Yusuf Suresi, 67) O'ndan başka ilah olmadığı için, O'ndan başka Vekil de yoktur:

Allah; O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse müminler (yalnızca) Allah'a tevekkül etsinler. (Teğabün Suresi, 13)

Bir başka ayette ise şöyle denir:

"Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O'nun haberdar olması yeter." (Furkan Suresi, 58)

 

Kuran'da Temel Kavramlar
Kuran'dan Genel Bilgiler
Kuran Bilgisi
Kuran'ın Bazı Sırları
Kuran'ın Hayata Sunduğu
Güzellikler
Allah'ın İsimleri
Gözardı Edilen Kuran
Hükümleri

Kuran'ı Dinlemeyenler
Akılsız Kuran'ı Nasıl
Yorumlar?
İslam'ın İnanç Esasları
Kolaylık Dini İslam
Sinsi Bir Tehlike: Gaflet
Kıyamet Günü
Ölüm, Kıyamet, Cehennem
Müminlerin Asıl Yurdu Cennet
Kuran'a Göre Gerçek Akıl
Münafığın Sırları
Müslümanlara Atılan İftiralar

Şeytanın Enaniyeti
İmtihanın Sırrı