|

Bağışlanma ve Tevbe
Bazı insanlar vardır ki, hatasız olmak peşindedirler. Kendilerini
ellerinden geldiğince kusursuz bir insan gibi göstermeye ve görmeye
çalışırlar. Çünkü hata yaptıklarını kabul ettiklerinde küçük düşeceklerinden
korkmaktadırlar. Onlara göre ideal insan, kendisine hiçbir hatayı
yakıştırmayan insandır.
Oysa sözünü ettiğimiz bu "hatasızlık" arayışı, bir batıl
inançtan başka bir şey değildir. Nitekim Kuran'da bizlere böyle
bir mümin modeli örnek gösterilmez. Böyle bir modelin yaşanması
mümkün de değildir. Çünkü insan, Allah karşısındaki acizliğinin
bir sonucu olarak, hayatı boyunca birçok hata yapabilir, günah işleyebilir.
Elbette ki bunlardan kaçınmalı, Allah'ın dinini uygulama konusunda
hata işlememeye ve günaha girmemeye gayret göstermelidir. Ancak,
Allah'ın aciz bir kulu olduğu için, hatadan tamamen kurtulmayı da
başaramaz.
Bu nedenle, aşağıdaki ayette, yeryüzündeki her insanın Allah'a
karşı hata ve günah işleyebileceği şöyle haber verilir:
Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları
(azab ile) yakalayıverecek olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir
canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar
ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah
kendi kullarını görendir. (Fatır Suresi, 45)
Bu ilahi hüküm gereği, Allah insanların hataları veya günahları
olabileceğini ancak bunda direnmemelerini Kuran'da bildirmiştir.
Müminden beklenen, işlediği tüm hata ve günahlar için sürekli Allah'tan
bağışlanma dilemesidir.
İnkar edenler ile müminleri birbirlerinden ayıran en önemli vasıflardan
biri de işte budur. İnkarcılar kendilerini hatasız ve günahsız saymaya
çalışırlar. Oysa müminlerin böyle bir iddiası yoktur. Elbette Allah'a
karşı hiçbir günah işlemek istemezler. Ancak insan yaratılışı gereği,
kimi zaman geçici olarak nefsine uyup günaha girebilir. Allah'ın
hükümlerini uygulamada gevşeklik göstermek gibi bir gaflete düşebilir.
Ama sonuçta tüm bunlardan pişman olup Allah'a yönelmesi ve O'ndan
bağışlanma dilemesi önemlidir.
Kuran'a baktığımızda Allah'tan bağışlanma dilemenin doğal ve daimi
bir mümin vasfı olduğunu görürüz. Bu durum da yine bizlere müminlerin
hiçbir zaman kendilerini günahtan müstağni görmediklerini, aksine
kusur ve eksikleri için sürekli Allah'ın rahmetine sığındıklarını
göstermektedir. Bir ayette, tevbe etmek, müminin en önde gelen vasıflarından
biri olarak sayılmaktadır:
Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam
uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler,
kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen
(bütün) müminleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)
Bu noktada tevbe ile bağışlanma kavramları arasındaki farka da
dikkat etmek gerekir.
Kuran'da Allah'ın bizlere gösterdiği, Allah'tan bağışlanma dilemenin,
bir müminin sürekli yaptığı bir ibadet oluşudur. İnsan, bilerek
ya da bilmeyerek yaptığı tüm günahlar için Allah'tan sabah akşam
bağışlanma dileyebilir. Dahası, ayetlere göre, kendi adına bağışlanma
isteyebileceği gibi diğer müminler adına da bağışlanma isteyebilir.
Bağışlanma dileme anlamına gelen "istiğfar" kelimesinin
Arapça'daki tam açılımı, "Allah'ın Gafur sıfatını istemek"tir.
Gafur sıfatı, "gafere" fiilinden türemiştir ki, bu fiilin
Türkçe'deki karşılıkları "kökünden gizlemek, örtmek, korumak,
düzeltmek ya da bir şeyi zarflamak"tır.
Dolasıyla, Allah'tan bağışlanma dilemek, yani istiğfar etmek,
bir insanın Allah'a kendi günahlarının örtülmesi için yalvarması,
bu amaçla onun sonsuz şefkat ve rahmetine sığınması anlamına gelir.
Nitekim Kuran'da müminlerin Allah'a "Rabbimiz, bizim günahlarımızı
bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte
öldür" diye yalvardıkları bildirilir. (Ali İmran Suresi, 193)
Buna karşılık Allah, şu hükmü verir:
... Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı
kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz
ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi
örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım.
Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır.
(Maide Suresi, 12)
Başta da belirttiğimiz gibi bağışlanma, insanın farkında olduğu
ya da olmadığı tüm günahları için ve diğer müminler adına da yapılabilir.
Tevbeyi bağışlanmadan ayıran en önemli fark ise şudur: İstiğfar,
bağışlanmak maksadıyla genel bir dua mahiyeti taşırken, tevbede,
işlenen belirli bir günaha karşı alınan fiili bir önlem, somut bir
tutum sözkonusudur. Tevbe, insanın kendi işlediği belirli bir günah
için Allah'ın rahmetine sığınması ve bir daha o günahı işlememek
için Allah'a söz verip O'ndan bunun için yardım dilemesidir. Kelimenin
tam anlamı "dönmek"tir. Dolayısıyla tevbe, kesin bir kararlılıkla
bir günahtan dönmeyi, ondan pişmanlık duyup vazgeçmeyi ifade eder.
Tevbedeki niyet, bir daha aynı günahı işlememek olmalıdır. Nitekim
Allah "ey iman edenler, Allah'a kesin (nasuh) bir tevbe ile
tevbe edin. Olabilir ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından
ırmaklar akan cennetlere sokar..." diye emreder. (Tahrim Suresi,
8) Ayette tevbeyi tanımlamak için kullanılan "nasuh" terimi,
neshedici, yani ortadan kaldırıcı, unutturucu anlamına gelmektedir.
Dolayısıyla nasuh bir tevbenin, bir daha o günahı asla işlememek
niyetiyle yapılması gerekir. Ancak bu durum kuşkusuz insanın bir
günah için yalnızca bir kez tevbe edeceği anlamına gelmez. İnsan
bir günah için tevbe edebilir, sonra yine gaflete kapılıp yine aynı
günahı işleyebilir. Bu kişi belki defalarca yaptığı tevbeyi bozmuş
ve aynı günaha dönmüş olabilir. Ama yine de Allah ona olan rahmetini
devam ettirir. Bu rahmetten dolayıdır ki insan, defalarca tevbesini
bozmuş da olsa, son kez gerçekten nasuh bir tevbe edip yine O'na
sığınabilir. Bir ayette, Allah'ın bu sonsuz merhamet ve bağışlayıcılığı
insanlara şöyle duyurulur:
De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere
ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz
Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir."
Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na
teslim olun. Sonra size yardım edilmez. (Zümer Suresi, 53-54)
Ancak yukarıdaki ayetten de anlaşıldığı gibi, Allah'ın kabul etmeyeceği
bir tevbe vardır: Ölüm anı gelip çattığında, artık ölüm meleklerini
görecek noktaya gelmiş bir kişinin samimiyetsiz bir biçimde yaptığı
yakarış. Bir ayette bu konu şöyle açıklanır:
Allah'ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle
kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte
Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm
ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan
birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim"
diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için
acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 17-18)
Kuran'da, Allah'ın kabul etmeyeceğini bildirdiği bu "son
an tevbesi"nin bir örneği de verilir. Hz. Musa ve yanındaki
müminleri öldürmek için onların peşinden giden Firavun, denizde
boğulmak üzere olduğu bir sırada tevbe etmek ister. Kuran'a göre
"sular onu boğacak düzeye erişince 'İsrailoğullarının kendisine
inandığından başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım"
der. (Yunus Suresi, 90) Ancak ona verilen cevap şöyledir:
"Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan
etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın." (Yunus Suresi, 91)
Madem tevbe bu denli büyük bir ibadettir ve insanın ebedi kurtuluşu
için bu denli büyük bir önem taşımaktadır, insanın bu kapıyı sonuna
dek açması gerekir. İnsan büyük günahlar işlemiş, büyük isyankarlıklar
yapmış, Allah'a ve dine aykırı bir hayat geçirmiş olabilir. Ancak
Allah o denli geniş bir rahmet sahibidir ki, kişi tek bir samimi
tevbeyle ahiretini kurtarabilir. Bir ayette, Allah'ın tevbe yoluyla
insanlara yaydığı büyük şefkati şöyle duyurulur:
Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde,
onlara de ki: "Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine
yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra
tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır,
esirgeyendir." (Enam Suresi, 54)
Bilinmelidir ki, Allah en ağır günahları işleyen, Allah'a ve elçisine
karşı savaş açmış olan kafir ve münafıkları bile, eğer gerçek bir
tevbe ile O'na yönelirlerse, bağışlayacağını haber vermektedir:
Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar.
Onlara bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, ıslah edenler,
Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için
(halis) kılanlar başka; işte onlar müminlerle beraberdirler. Allah
müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 145-146)
Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi
ve insanlar için Kitapta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar;
işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de (bütün) lanet ediciler.
Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve
(indirileni) açıklayanlar(a gelince); artık onların tevbelerini
kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim. (Bakara
Suresi, 159-160)
Bu hükümler, tevbenin Allah'ın kulları için açtığı büyük bir kurtuluş
kapısı olduğunu ve her insanın işlediği herhangi bir günahtan dolayı
ümitsizliğe kapılmadan O'na yönelmesi gerektiğini gösterir. Ancak
bu durumun yanlış yorumlanması ve samimiyetsiz bir mantıkla kullanılması
ise insanı büyük bir felakete götürebilir. Bu mantık, dini gayet
iyi bildikleri halde, "nasıl olsa sonra tevbe ederim"
gibi bir hesapla, bile bile günah işleyenlerin mantığıdır. Allah,
bu tür bir samimiyetsizliğe asla rıza göstermez. Bunu yapan kimseler,
"imanlarından sonra inkar edenler, sonra inkarlarını artıranlar"
sınıfına dahil olurlar. Bunun sonucunda da cehalet ya da iradesizliği
nedeniyle günah işleyen insanların tevbesi kabul olunurken, bile
bile günah işleyen ve tevbeyi de günah işleme özgürlüğünü sağlayan
bir araç sayan bu samimiyetsiz insanların tevbesi kabul edilmez.
Kuran'da, bu gerçek şöyle bildirilir:
Doğrusu, imanlarından sonra inkâr edenler, sonra
inkârlarını arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez.
İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir. (Al-i İmran Suresi, 90)
Buradaki ince ayrıma dikkat etmek gerekir: Bir insan, bilgisizliğinden,
nefsine olan düşkünlüğünden, gafletinden dolayı günah işler ancak
sonra yaptıklarının farkına varıp tevbe ederse, bu insan samimi
bir insan olabilir. Ve Allah'ın da kendisini bağışlamasını umabilir.
Ancak, dini çok iyi bilen ve günah işlerken de "nasıl olsa
sonra tevbe ederim" gibi ters bir mantık kuran kimseler, açıkça
sahtekardırlar. Bu yüzden bunların yaptıkları tevbenin samimi olması
mümkün değildir. Samimi olmadığı için de Allah tarafından kabul
edilmez. (En doğrusunu Allah bilir)
Şu nokta son derece önemlidir: Unutulmamalıdır ki, gerek istiğfar
gerekse tevbe son derece samimi, içten ve pişmanlık duygusu içinde
yapılmalıdır. Kuran'ın "Rabbinize yalvara yalvara ve için için
dua edin..." emrini verirken kast ettiği içli ruh hali, tevbe
ve istiğfar için de geçerlidir. (Araf Suresi, 55) Özellikle büyük
günahlar için yapılacak olan tevbelerin, pişmanlığın verdiği derin
bir ruh hali içinde olması gerekir. Kuran'da, Allah yolunda savaşa
çıkmaktan geri kalmak gibi büyük bir suç işlemiş olan üç müslümanın
ettikleri bu tür bir tevbeyi şöyle anlatılmaktadır:
Andolsun Allah, Peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın üzerine tevbe
ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi nerdeyse kaymak
üzereyken- ona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra onların tevbelerini
kabul etti. Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir.
(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı).
Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri
de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine)
Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra
tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah,
(yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi,
117-118)
Allah'tan bağışlanma dilemek ve günahlar dolayısıyla O'na tevbe
etmek, kulluğun en saf ve katıksız ifadelerinden biridir. Mümin,
günah işlediğini işlemekten müstağni olmadığını bilecek, ancak her
türlü kusuruna karşı O'nun şefkatine sığınacaktır. Tevbe ettikten
sonra bir günah için vicdan azabı ve sıkıntı çekmeye, bu nedenle
hüzünlenmeye de gerek yoktur. İnsan, peygamberlerin de hata işlediklerini,
ancak bunlara karşı samimi bir biçimde tevbe ettikten sonra yollarına
devam ettiklerini bilmeli ve Allah'ın bağışlayıcılığına güvenmelidir.
Kuran'da, istiğfar ve tevbenin ne büyük bir kurtuluş olduğu şöyle
ifade edilir:
Eğer Allah'ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti
olmasaydı ve Allah gerçekten tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet
sahibi olmasaydı (ne yapardınız)? (Nur Suresi, 10)
Dua
Bir insanın Allah'a iman ettiğini gösteren önemli alametlerden
bir tanesi de duadır. Dua eden insan, kendisinin aciz ve zayıf bir
kul olduğunu, istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini
ve bunların ancak kendisine Allah tarafından verilebileceğini kabul
etmiş olur. Dua, Allah'a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi
ifadelerindendir. Kuran'da da müminlerin temel vasıflarından birinin
"sabah akşam sabrederek Allah'a dua etmek" olduğu haber
verilir:
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine
dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü
isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten
gaflete düşürdüğümüz, kendi "istek ve tutkularına (hevasına)"
uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)
Ancak duanın ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını iyi bilmek
gerekir. Çünkü Kuran dışı kaynaklardan (örneğin, geleneklerden,
anne-babadan, çevreden) öğrenilen dua anlayışı, çoğu kez Kuran'da
tarif edilen gerçek dua kavramına uymamaktadır. Bu nedenle Kuran'da
bu konuda verilen bakış açısını ve ruh halini iyi kavramak gerekmektedir.
Kuran'da dua ile ilgili olarak, duanın yalnız başına ve "için
için" yapılması gerektiği bildirilir. Ayrıca duanın gerçekten
istenerek ve gerçekten Allah'a karşı insanın acizliğinin ve fakirliğinin
kavranarak yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak bir dua, Kuran'da
tarif edilen "için için ve yalvara yalvara" tanımına uygun
olacaktır:
Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin.
Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (Araf Suresi, 55)
Kuran'da da müminlerin duaları anlatılırken gizli bir şekilde
ve son derece samimi bir ruh haliyle dua ettikleri haber verilir.
Hz. Zekeriya bunlardan biridir:
(Bu) Rabbinin, kulu Zekeriya'ya rahmetinin zikridir.
Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; demişti ki: "Rabbim,
şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu;
ben sana dua etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek
yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır.
Artık bana kendi katından bir yardımcı armağan et." (Meryem
Suresi, 2-5)
Bir başka ayette ise duanın "umut ve korku" dolu yapılması
gerektiği haber verilir: "Onların yanları
yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler..."
(Secde Suresi, 16) Mümin, hem Allah'a karşı içli, saygı dolu
bir korku duyacak, hem de onun rahmetini ve nimetini ümit edecektir.
Allah, samimi bir biçimde, Kendi rızası aranarak yapılan bir duayı
kabul edecektir. Kuran'da, bu konuda bildirilen ayetler şöyledir:
Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki
Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına
cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve
bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.
(Bakara Suresi, 186)
Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet
edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler;
cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir. (Mümin Suresi,
60)
İnsan, dua ederken Allah'ın kendisine icabet edeceğinden emin
olmalıdır. Allah'ın her yeri çepeçevre sarıp-kuşattığının farkında
olup, buna içtenlikle iman eden bir mümin, Allah'ın kendisini her
an, her cepheden görüp-duyduğunun bilinciyle dua eder. Coşkulu bir
beklenti içinde, bir an dahi olsun ümitsizliğe kapılmadan, duasına
icabet edilmesini bekler. Allah'ın adaletine olan kesin inancı sebebiyle,
aceleci ve ümitsiz bir tutum sergilemekten kaçınır. Kuran ayetlerinin
rehberliğinde kendini yönlendiren bir müminin zihninde, duasının
karşılığını görememek yönünde en ufak bir şüpheye yer yoktur. Duayı,
Allah'ın yardımından kesinlikle kuşkuya düşmeden, kabul olacağına
kesin olarak iman ederek dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde
bulunan, yani Allah'ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise,
daha başlangıçta Kuran mantığı ile ters düşer. Çünkü duanın özünde,
tam bir inanmışlık ve içtenlikle Allah'a yönelme yatar. Hz. Salih'in
"... şüphesiz benim Rabbim yakın olandır (duaları) kabul edendir."
(Hud Suresi, 61) sözüyle ifade ettiği gibi, mümin Allah'a
karşı tam bir güven içinde olmalıdır.
Ancak bu icabet, mutlaka insanın istediği şeyin aynen gerçekleşeceği
anlamına gelmez. Çünkü bazen insan gerçekte kendisi için zararlı
olan bir şeyi de Allah'tan talep ediyor olabilir. Bu durumda Allah
ona o istediğini vermek yerine daha hayırlı ve güzel olan bir başka
şeyi verir.
Bu konuda büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi'nin verdiği
güzel bir örnek vardır: Bir çocuk hastalanır ve kendisini tedavi
etmek için yanına bir doktor gelir. Çocuk, doktora "bana şu
ilacı ver" der. Ancak belki o ilaç ona yaramayacaktır. Doktor
belki çocuğa başka ilaç verir, ya da tamamen farklı bir tedavi uygular.
Sonunda tedavi en iyi biçimde gerçekleşir. Aynı örnekte olduğu gibi,
Allah her zaman samimi bir duaya icabet eder. Ancak bu icabet, her
zaman insanın talebinin aynen yerine getirilmesi demek değildir.
(Nitekim "icabet", "cevap vermek" anlamına gelir.)
Çünkü insan, "... olur ki hoşunuza gitmeyen
bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin
için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz"(Bakara Suresi,
216) hükmüne göre, aynı örnekteki çocuk gibi, neyin iyi neyin
kötü olduğunu her zaman ayırt edemeyebilir. Ve bu yüzden farkında
olmadan "insan hayra dua ettiği gibi,
şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir" (İsra Suresi,
11) ayetine göre, belki gerçekte zararlı olan bir şeyi istiyor
olabilir.
Bu nedenle insan Allah'tan, öncelikle O'nun rızasını, O'nun rahmetini
talep etmelidir. Allah'tan kendisini eğitmesini, olgunlaştırmasını
dilemelidir. Bunun nasıl olacağını Allah daha iyi bilir. Nitekim
peygamberlerin duaları da bu şekildedir. Hz. Süleyman'ın "...
hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et" (Neml
Suresi, 19) şeklindeki duası, örnektir.
Bunun yanısıra, mümin, Allah'ın Kuran'da övdüğü ve hedef olarak
gösterdiği her türlü nimeti Allah'tan isteyebilir. Bu konularda
yaptığı duasında ise son derece samimi ve içten davranmalı, istediği
herşey için Allah'a dua etmekten çekinmemelidir. Çünkü insanın neler
istediğini bilen, bunun da ötesinde o isteği onun içine koyan, zaten
Allah'tır.
Allah dualara icabet edendir. Müminlerin samimi dualarını asla
cevapsız bırakmaz. Geçmişte peygamberlerin duası ile helak edilen
kavimler bu konuda bir örnektir:
(Peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her
zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti.(İbrahim Suresi, 15)
Kuran'da bunun daha pek çok örneği verilmektedir. Allah duaları
karşılığında pek çok peygamber ve salih mümini sıkıntıdan kurtarmış
ve nimetlendirmiştir:
Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz
bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli
olanısın."
Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden
o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için
bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha
verdik.
İsmail, İdris ve Zü'l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.
Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih
kimselerdi.
Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette
gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi
sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden
başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum"
diye çağrıda bulunmuştu.
Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden
kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.
Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu:
"Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın."
Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı
armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar
hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi.
Bize derin saygı gösterirlerdi. (Enbiya Suresi, 83-90)
Dua eden insan, Allah'ın kendisini gördüğünü, duyduğunu kavramış,
O'na olan saygı ve korkusunu ortaya koymuş ve O'nun önünde kulluğunu
açıkça kabul etmiş olur. Bu nedenle dua büyük bir ibadettir. Dolayısıyla
dua, yalnızca dua sırasında istenen şey için değil, başlı başına
bir ibadet olduğu için de yapılır. İnsanı dua etmeye yönelten her
türlü istek, bu ibadetin vaktinin geldiğinin göstergesidir. İnsanın
istekleri sürekli olduğu için, duası da sürekli olmalıdır. İnsanın
yoğun bir konsantrasyon yaşayacağı belli vakitler-örneğin, Kuran'da
sabah namazı sonrasındaki duaya ve gece vaktine dikkat çekilir-olabilir.
Ama gün içinde de müminin sürekli dua halinde olması gerekir. Her
iş, her olay Allah'ın kontrolünde geliştiğine göre, herşeyde O'na
yönelmek ve O'ndan istemek gerekmektedir. Mümin herhangi bir iş
üzerindeyken de yaptığı işte başarılı olmak ve yapılan iş sayesinde
Allah'ın rızasını kazanmak için dua edebilir. Nitekim Kuran'da Hz.
İbrahim'in bu tür bir duası örnek gösterilmektedir:
İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Kabe'nin) sütunlarını
yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden
(bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin." (Bakara
Suresi, 127)
Mümin, "onlar, ayakta iken, otururken,
yan yatarken Allah'ı zikrederler" ayetinde tarif edildiği
gibi, her durumda Allah'a dua edebilir, O'na dönüp-yönelebilir.
(Al-i İmran Suresi, 191) Nitekim Kuran'da
müminlerin bu özelliği sık sık övgüyle anlatılmaktadır:
Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden
(Allah'a) yönelen biriydi. (Hud Suresi, 75)
Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti;
Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden
değildi. (Nahl Suresi, 120)
Sen onların söylediklerine karşı sabret ve bizim
güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında
Allah'a) yönelen biriydi. (Sad Suresi, 17)
... Gerçekten, Biz onu (Eyüb'ü) sabredici bulduk.
O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelip-dönen biriydi.
(Sad Suresi, 44)
Duanın önemini kavramak için, aşağıdaki ayet önemlidir:
De ki: "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size
değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun
azabı da) kaçınılmaz olacaktır." (Furkan Suresi, 77)
Bu arada Kuran'da sık sık vurgulanan önemli bir noktaya dikkat
etmek gerekir. Kuran'ın bildirdiğine göre, Allah'tan başka ilahlar
edinenler (müşrikler) de kimi zaman Allah'a dua etmektedirler. Ancak
bu kişilerin duası ile müminlerin duası arasında büyük bir fark
vardır. Müminler, her zaman ve her durumda Allah'a yönelirler. Sıkıntı
ya da rahatlık karşısında tavırları değişmez. Sürekli olarak Allah'a
karşı olan acizliklerini bilir ve dua halini korurlar. Müşrikler
ise, hayatlarının büyük kısmında Allah'ı unutmuş, O'ndan yüz çevirmiş
durumdadırlar. Böyle zamanlarda Allah'tan başka taptıkları varlıkların
peşinde koşar, onlara yönelirler. Ancak büyük bir zorlukla ve sıkıntıyla
karşılaştıklarında Allah'ı hatırlar ve O'na karşı acizliklerini
kabullenip dua ederler. Sıkıntı halinde yaptıkları bu dua samimidir;
ancak sıkıntı geçtikten sonra tekrar eski hallerine dönerler. Allah'a
dua etmiş, O'ndan medet ummuş olduklarını unutur ve nankörlük ederler.
Kuran'da, bu müşrik tavrının pek çok örneği verilir:
İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken
ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız
zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi
döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.
(Yunus Suresi, 12)
İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve
yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı
ve derinlemesine) bir dua sahibidir. (Fussilet Suresi, 51)
İnsana bir zarar dokunduğu zaman, gönülden katıksızca
yönelmiş olarak Rabbine dua eder. Sonra ona kendinden bir nimet
verdiği zaman, daha önce O'na dua ettiğini unutur ve O'nun yolundan
saptırmak amacıyla Allah'a eşler koşmaya başlar. De ki: "İnkârınla
biraz (dünya zevklerinden) yararlan; çünkü sen, ateşin halkındansın."
(Zümer Suresi, 8)
İnsana bir zarar dokunduğu zaman, bize dua eder;
sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: "Bu,
bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi." Hayır; bu bir
fitne (deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 49)
İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, 'gönülden
katıksız bağlılar' olarak, Rablerine dua ederler; sonra kendinden
onlara bir rahmet tattırınca hemencecik bir grup Rablerine şirk
koşarlar. (Rum Suresi, 33)
Bazı ayetlerde ise denizde çaresizlik içinde kalmış insanların
örneği verilir: İnsanlar, batmak üzere olan bir gemide olduklarında
son derece samimi bir şekilde dua etmekte, Allah'tan bağışlanma
ve kurtuluş dilemektedirler. Burada yaptıkları dua samimidir, çünkü
Allah'tan başka taptıkları herhangi bir varlığın (örneğin, aileleri,
kavimleri, liderleri vb.) kendilerini kurtaramayacağını anlamış
ve yalnızca Allah'a yönelmişlerdir. Ancak Allah onları boğulmaktan
kurtarıp karaya çıkardığında hemen müşrik tavrını yeniden gösterir
ve Allah'ı unuturlar. Kuran'da bu tavırları şöyle bildirilir:
Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki
siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken
ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip
çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu
(dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na
"gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)" olarak Allah'a
dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak
olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız."
Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere,
yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız,
ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır.
Sonra dönüşünüz bizedir, biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
(Yunus Suresi, 22-23)
Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği
zaman, dini yalnızca O'na "halis kılan gönülden bağlılar"
olarak Allah'a yalvarıp yakarırlar (dua ederler). Böylece onları
karaya çıkarıp-kurtarınca, artık onlardan bir kısmı orta yolu tutuyor.
Bizim ayetlerimizi gaddar, nankör olandan başkası inkar etmez. (Lokman
Suresi, 32)
De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından
kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak
dua etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden
oluruz." De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah
kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız." (En'am
Suresi, 63-64)
Oysa müminlerin yapması gereken her ortamda dua halini sürdürmek,
Allah'tan başka dost ve yardımcı olmadığını kavrayarak Allah'a güvenmektir:
Öyleyse, dini yalnızca O'na halis kılanlar olarak
Allah'a dua (kulluk) edin; kafirler hoş görmese de. (Mümin Suresi,
14)
De ki: "Ben gerçekten, yalnızca Rabbime dua
ediyorum ve O'na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) ortak koşmuyorum."
(Cin Suresi, 20)
Mümin dua ettiği, Allah'tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu
ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak
gücü herşeye yeten Rabbi'nin kendisini koruyup-gözettiğini hisseder.
Bu, insan için en büyük mutluluktur. Bu nedenle dua bir zevktir
ve cennette de sürecektir. Kuran'da, müminlerin cennette de dua
halinde olduğu haber verilir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da,
Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle
donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder). Oradaki duaları:
"Allah'ım, Sen ne yücesin"dir ve oradaki dirlik temennileri:
"Selam"dır; dualarının sonu da: "Gerçekten, hamd
alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Yunus Suresi, 9-10)
Kuran'ın Öğrettiği Dualar
Hamd, Alemlerin Rabbi'nedir. Rahman ve Rahim'dir.
Din gününün malikidir. Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca
Sen'den yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet
verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.
(Fatiha Suresi, 1-7)
Hani İbrahim: "Rabbim, bu şehri bir güvenlik
yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle
rızıklandır" demişti de (Allah: "Sadece inananları değil)
inkar edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına
uğratırım; ne kötü bir dönüştür o" demişti. (Bakara Suresi,
126)
İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Kabe'nin) sütunlarını
yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden
(bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin";
"Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (müslümanlar)
kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş (müslüman) bir ümmet (ver).
Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi
kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin.Rabbimiz,
içlerinden onlara bir elçi gönder, onlara ayetlerini okusun, kitabı
ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen güçlü ve
üstün olansın, hüküm ve hikmet sahibisin." (Bakara Suresi,
127-129)
Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz,
bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin
azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına karşılık
nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir. (Bakara Suresi,
201-202)
Onlar, Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa)
çıktıklarında, dediler ki: "Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır,
adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna karşı
bize yardım et." (Bakara Suresi, 250)
"...Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan
dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin
gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz
şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim
mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara
Suresi, 286)
"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra
kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz,
bağışı en çok olan Sensin Sen. Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan
bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah,
va'dinden cayıp-dönmez." (Al-i İmran Suresi, 8-9)
Onlar: "Rabbimiz şüphesiz biz iman ettik,
artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru"
diyenler. (Al-i İmran Suresi, 16)
Hani İmran'ın karısı: "Rabbim, karnımda olanı,
"her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak"
Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen"
demişti. (Al-i İmran Suresi, 35)
Orada Zekeriya Rabbine dua etti: "Rabbim,
bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları
işitensin" dedi. (Al-i İmran Suresi, 38)
"Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye
uyduk. Böylece bizi şahitlerle beraber yaz." (Al-i İmran Suresi,
53)
Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı
ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları
yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et"
demelerinden başka bir şey değildi. (Al-i İmran Suresi, 147)
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı
zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.
(Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen
pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. Rabbimiz, şüphesiz Sen
kimi ateşe sokarsan, artık onu "hor ve aşağılık" kılmışsındır;
zulmedenlerin yardımcıları yoktur. Rabbimiz, biz: "Rabbinize
iman edin" diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik,
hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi
ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür. Rabbimiz, elçilerine
va'dettiklerini bize ver, kıyamet gününde de bizi 'hor ve aşağılık'
kılma. Şüphesiz Sen, va'dine muhalefet etmeyensin." (Al-i İmran
Suresi, 191-194)
Elçiye indirileni dinlediklerinde hakkı tanıdıklarından
dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Derler ki:
"Rabbimiz inandık; öyleyse bizi şahitlerle birlikte yaz."
(Maide Suresi, 83)
Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize
zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana
uğrayanlardan olacağız." (Araf Suresi, 23)
(Musa) Dedi ki: "Rabbim, beni ve kardeşimi
bağışla, bizi rahmetine kat. Sen merhamet edenlerin en merhametli
olanısın." (Araf Suresi, 151)
"...Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında 'Sen
hak ile hüküm ver,' Sen 'hüküm verenlerin' en hayırlısısın."
(Araf Suresi, 89)
"... Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi
müslüman olarak öldür." (Araf Suresi, 126)
(Musa:) "Bizim velimiz Sen'sin. Öyleyse bizi
bağışla, bizi esirge; Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Bize
bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz Sana yöneldik.
Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise
herşeyi kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve
bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım." (Araf Suresi,
155-156)
Dediler ki: "Biz Allah'a tevekkül ettik;
Rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için bir fitne (konusu) kılma.
Ve bizi, kafirler topluluğundan rahmetinle kurtar." (Yunus
Suresi, 85-86)
Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a
ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam)
ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?)
Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini
şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler."
(Yunus Suresi, 88)
"Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu
yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin.
Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin.
Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına
kat." (Yusuf Suresi, 101)
(İbrahim) "Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan
bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim;
Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle
Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve
onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler. Rabbimiz,
şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı
da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz."
(İbrahim Suresi, 37-38)
Onlara (anne ve babaya) acıyarak alçakgönüllülük
kanadını ger ve de ki: "Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye
ettilerse Sen de onları esirge." (İsra Suresi, 24)
Ve de ki: "Rabbim, beni (girilecek yere)
doğru bir girdirişle girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru bir çıkarışla
çıkar ve katından bana yardımcı bir kuvvet ver." (İsra Suresi,
80)
O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi
ki: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize
doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl). (Kehf Suresi, 10)
(Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriya'ya rahmetinin zikridir.
Hani O, Rabbine gizlice seslendiği zaman demişti ki: "Rabbim,
şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu;
ben sana dua etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek
yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısırdır.
Artık bana kendi katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı
olsun. Yakup oğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu (kendisinden)
razı olunan(lardan) kıl." (Allah buyurdu:) "Ey Zekeriya,
şüphesiz biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; biz
bundan önce ona hiçbir adaş kılmamışız." Dedi ki: "Rabbim,
karım kısır iken, benim nasıl oğlum olabilir? Ben de yaşlılığın
son basamağındayım." (Meryem Suresi, 2-8)
"Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan
olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. Rabbimiz, hesabın yapılacağı
gün, beni, anne-babamı ve müminleri bağışla" (İbrahim Suresi,
40-41)
(Musa) Dedi ki: "Rabbim, benim göğsümü aç.
Bana işimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz; ki söyleyeceklerimi
kavrasınlar. Ailemden bana bir yardımcı kıl. Kardeşim Harun'u. Onunla
arkamı kuvvetlendir. Onu işimde ortak kıl. Böylece seni çok tesbih
edelim. Ve seni çok zikredelim. Şüphesiz sen bizi görüyorsun."
(Taha Suresi, 25-35)
Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette
gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi
sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden
başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum"
diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu
üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız. (Enbiya
Suresi, 87-88)
Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu:
"Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın."
(Enbiya Suresi, 89)
De ki: "Rabbim, eğer onlara va'dolunan (azab)ı
mutlaka bana göstereceksen, Rabbim, bu durumda beni zulmeden kavmin
içinde bırakma." (Müminun Suresi, 93-94)
Böylece sen, beraberinde olanlarla gemiye bindiğinde
o zaman de ki: "Bizi o zulmeden kavimden kurtaran Allah'a hamdolsun."
Ve de ki: "Rabbim, beni kutlu bir konakta indir, sen konuklayanların
en hayırlısısın." (Müminun Suresi, 28-29)
"Rabbim" dedi (Nuh). "Beni yalanlamalarına
karşılık, bana yardım et." (Müminun Suresi, 26)
Dedi ki: "Rabbim, beni yalanlamalarına karşı
bana yardım et." (Müminun Suresi, 39)
Ve de ki: "Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından
sana sığınırım. Ve onların benim yanımda bulunmalarından da sana
sığınırım Rabbim." (Müminun Suresi, 97-98)
Ve de ki: "Rabbim, bağışla ve merhamet et,
sen merhamet edenlerin en hayırlısısın." (Müminun Suresi, 118)
Ve onlar: "Rabbimiz, bize eşlerimizden ve
soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi
takva sahiplerine önder kıl," diyenlerdir. (Furkan Suresi,
74)
(İbrahim:) "Rabbim, bana hüküm (ve hikmet)
bağışla ve beni salih olanlara kat; sonra gelecekler arasında bana
bir doğruluk dili (lisan-ı sıdk) ver. Beni nimetlerle-donatılmış
cennetin mirasçılarından kıl. Babamı da bağışla, çünkü o şaşırıp
sapanlardandır. Ve beni (insanların) diriltilecekleri gün küçük
düşürme." (Şuara Suresi, 83-87)
Dedi ki: "Rabbim, şüphesiz kavmim beni yalanladı.
Bundan böyle, benimle onların arasını açık bir hükümle ayır ve beni
ve benimle birlikte olan müminleri kurtar." (Şuara Suresi,
117-118)
(Süleyman) Bu sözü üzerine tebessüm edip güldü
ve dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi
ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle
salih kulların arasına kat." (Neml Suresi, 19)
(Musa) Dedi ki: "Rabbim, gerçekten, ben kendi
nefsime zulmettim, artık beni bağışla." Böylece (Allah) onu
bağışladı. Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir. Dedi ki: "Rabbim,
bana verdiğin nimetler adına, artık suçlu günahkarlara destekçi
olmayacağım." (Kasas Suresi, 16-17)
Böylece oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek
çıkıp gitti: "Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar"
dedi. (Kasas Suresi, 21)
(Musa) Hemencecik onların sürülerini suladı, sonra
yine gölgeye çekilerek dedi ki: "Rabbim, doğrusu bana indirdiğin
her hayra muhtacım." (Kasas Suresi, 24)
(Lut) Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu)
kavme karşı bana yardım et." (Ankebut Suresi, 30)
(İbrahim:) "Rabbim, bana salihlerden (olan
bir çocuk) armağan et." (Saffat Suresi, 100)
(Süleyman:) "Rabbim, beni bağışla ve benden
sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz
sen, karşılıksız armağan edensin." (Sad Suresi, 35)
Arş'ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar,
Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O'na iman etmekte ve iman edenlere
mağfiret dilemektedirler: "Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından
herşeyi kuşatıp-sardın, tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara
mağfiret et ve onları cehennem azabından koru. Rabbimiz, onları
Adn cennetlerine sok ki onlara (bunu) va'dettin; babalarından, eşlerinden
ve soylarından salih olanları da. Gerçekten Sen, üstün ve güçlü
olansın, hüküm ve hikmet sahibisin. Ve onları kötülüklerden koru.
O gün Sen, kimi kötülüklerden korumuşsan, gerçekten ona rahmet etmişsin.
İşte büyük "kurtuluş ve mutluluk" budur. (Mümin Suresi,
7-9)
Biz insana, "anne ve babasına" iyilikle
davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve onu güçlükle
doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz
aydır. Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca,
dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi
ve senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et;
benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim
ve gerçekten ben müslümanlardanım." İşte bunlar; yaptıklarının
en güzelini kabul ederiz ve kötülüklerinden geçeriz; (bunlar) cennet
halkı içindedirler. (İşte bu,) Onlara va'dolunan doğru bir vaaddir.
(Ahkaf Suresi, 15-16)
Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz,
bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde
iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok
şefkatlisin, çok esirgeyicisin." (Haşr Suresi, 10)
..."Ey Rabbimiz, biz sana tevekkül ettik
ve "içten sana yöneldik." Dönüş sanadır. Rabbimiz, bizi
inkar edenler için bizi fitne (deneme konusu) kılma ve bizi bağışla
Rabbimiz. Şüphesiz Sen, üstün ve güçlüsün, hüküm ve hikmet sahibisin."
(Mümtehine Suresi, 4-5)
Allah, iman edenlere de Firavun'un karısını örnek
verdi. Hani demişti ki: "Rabbim bana kendi katında, cennette
bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni
o zalimler topluluğundan da kurtar." (Tahrim Suresi, 11)
Nuh "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt
edinen hiç kimseyi bırakma." dedi. "Çünkü Sen onları bırakacak
olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten
sınırı aşan (facir'den) kafirden başkasını doğurmazlar." (Nuh
Suresi, 26-27)
"Rabbim, beni, annemi, babamı, mümin olarak
evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla.
Zalimlere yıkımdan başkasını arttırma." (Nuh Suresi, 28)
 
|