|

Aklın Önündeki Engeller
Önceki bölümlerde de bahsedildiği gibi, her insan akıllı olma ve
aklın kazandırdığı güzelliklerden yararlanma imkanına sahiptir.
Bunun için yapması gereken şey, Allah'ın büyüklüğünü görmek ve dünyadaki
yaşamını O'na gereği gibi kulluk ederek geçirmektir. Bu gerçeği
kavrayan bir insan artık dosdoğru bir yolu izlemektedir. Çünkü iman
eden bir insanı yönlendiren, ona yol gösteren tek rehber Kuran'dır.
Allah Kuran'da aklı örten tüm konuları açıklamış ve insanlara bunlardan
arınmanın yollarını göstermiştir.
Allah'ın çağrısına uyan kişinin aklı, üzerini örten tüm pisliklerden
arınarak, temiz ve berrak bir hal alır. Bu temizliği sağlayan şey
ise Kuran'ın ve imanın kazandırdığı temiz mantık örgüsü ve doğru
düşünme yeteneğidir. İnsan cahiliye toplumunun mantık örgüsünden,
düşünce yapısından ve bu hayatın getirdiği pisliklerden ne kadar
arınır ve Kuran ahlakını ne kadar yaşarsa aklı da o kadar gelişir.
Cahiliye alışkanlıklarının her birinden kurtulduğunda, aklının üzerindeki
baskılardan da kurtulur ve böylece Kuran'da bahsedilen akıl sahibi
kimselerden olur. Bunun aksinde ise, aklın önü engellerle dolar
ve kişi bile bile kendini helake sürüklemiş olur.
Bu bölümde Kuran'da Allah'ın aklı örteceğini bildirdiği konulara
değinilecektir. Ayrıca bunlardan kurtulmanın yine sadece Kuran'da
bildirilen çözümleri de ortaya konacaktır.
ŞİRK
Şirk, bir insanın Allah'a ortaklar koşması, kendine Allah'ın dışında
ilahlar edinmesi demektir. Şirk koşan kişinin ilah edindiği değerler,
bir insan veya herhangi bir canlı olabileceği gibi, bir tutkuyu
veya bir ideali hayatının amacı haline getirmek de olabilir. Kişi
bu değerleri Allah'ın rızasını kazanmaktan daha önemli görüyorsa,
ona Allah'tan daha çok ya da eşdeğerde bir sevgi duyuyorsa, işte
o kişi Allah'a şirk koşuyor demektir.
Kuran'da anlatılan şirk budur; ancak insanların çoğu şirkin bu
asıl anlamından habersizdirler. "Allah'a ortak koşmayı" peygamber
döneminde yaşayan kimselerin taştan yonttukları putlara tapmaları
olarak yorumlarlar. Oysa günümüzde şirkin binlerce farklı türü yaşanabilmektedir.
Bir insanın Allah'a inandığını söylediği halde, hayatını Allah'ı
hoşnut etmek için geçirmemesi, O'nun kendisine bildirdiği ibadetleri
yerine getirmemesi, Rabbimizin beğendiği ahlakı yaşamaması, bunun
yerine hayatını sadece kendi dünyevi ideallerini gerçekleştirmek
uğruna tüketmesi de şirktir. Yine aynı şekilde kendisini yaratan
ve sayısız nimet sunan Yaratıcımızı unutup, bir başka varlığı Allah'tan
daha çok sevip, ona daha fazla kıymet vermesi, Allah'ı razı edeceği
yerde, aklını ve vaktini onu mutlu etmeye ve kendini ona sevdirmeye
harcaması da şirktir. İnsanlardan eşini, çocuklarını, annesini,
babasını, evliliğini, okulunu, mesleğini, malını, dünyevi hırslarını,
hatta kendisini bile Allah'a şirk koşabilen kimselere rastlamak
mümkündür. Bu kimseler gözlerinde büyüttükleri bu kavramları ya
da kişileri bir anlamda ilahlaştırmakla ve tüm tavırlarını da bu
bakış açısına göre düzenlemekle bu hataya düşerler. Oysa Allah'tan
başka bir ilah yoktur ve aksi bir tavra girmek de Allah adına yalan
söylemek ve Allah'ın büyüklüğünü gereği gibi takdir edememek olur.
Kendisini ve tüm evreni kusursuzca yaratan Allah'ın sonsuz kudretini
takdir edemeyen böyle bir insan da, kuşkusuz açık bir akılsızlık
içindedir. Çünkü şirk koşan kişi hem dünyada huzurlu bir hayat yaşayamaz,
hem de ahirette Allah'ın azabı ile karşılaşır. Allah Kuran'da şirk
koşanların tüm fiillerinin boşa çıkacağını haber verir:
Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu
(ki): "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak
ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın." (Zümer Suresi,
65)
Ayrıca başka bir ayette şirk koşanların affedilmeyeceği de bildirilir:
Gerçekten, Allah, Kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.
Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk
koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi,
48)
Bir başka ayette ise Hz. Lokman'ın, oğluna verdiği bir öğütle şirkin
zulüm olduğunu hatırlattığına dikkat çekilmiştir:
Hani Lukman oğluna -öğüt vererek- demişti ki; "Ey
oğlum, Allah'a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür."
(Lokman Suresi, 13)
Ayette de görüldüğü gibi Allah şirki bir zulüm olarak nitelendirmiştir.
Şirk, insanın Allah'a karşı bir suç işlemesinin yanında aynı zamanda
kendisine de zulmetmesidir. Zira şirke düşen bir insan büyük bir
yanılgıya düştüğü için, bu çarpık mantık üzerine kurduğu hayatı
da sayısız yanlışlıklarla doludur. Bu durumda Allah'a şirk koşan
bir insan için akıldan ve aklın kazandırdığı nimetlerden söz edebilmek
mümkün değildir. Çünkü Allah inkar edenlerin ve Allah'a karşı büyüklenip
haksız yere iftira edenlerin kalplerini mühürler ve anlayışlarını
kapatır.
Böyle bir durumdan kurtulabilmek ve gerçekten akledebilen bir insan
olabilmek için yapılması gereken şey, Allah'ın büyüklüğünü takdir
edebilmek ve O'ndan başka bir ilah edinmemektir. Zira aklın üzerindeki
örtü ancak bu şekilde kalkabilir ve akıl ancak bu şekilde açılabilir.
GAFLET
Gaflet, bir insanın çevresindeki gerçekleri görememesi, sezememesi
veya bunlar hakkında bilgisiz olması demektir. Kuran'da bildirildiğine
göre gafil bir insanın en dikkat çeken yönlerinden biri, çevresindeki
sayısız yaratılış delilini, dünyada bulunuş amacını, ölümün yakınlığını,
ahiret hayatının gerçekliğini ve bunlar gibi kendisi için hayati
olan daha pek çok konuyu kavrayamamasıdır. Allah bir ayetinde gafil
insanların durumlarını şöyle haber vermiştir:
İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri
ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)
Hayatını gaflet içinde geçiren bir insan, yukarıdaki ayette haber
verildiği gibi, hesap gününün hızla yaklaştığı açık bir gerçekken,
bundan habersizmiş ve hiç hesap vermeyecekmiş gibi davranır. Çünkü
gaflet, aklı örten ve insanın akılcı tavırlar göstermesini, isabetli
kararlar almasını tamamen engelleyen bir nevi uyku halidir. Yaşamı
boyunca bu ruh halinde olan bir insan, aklını kullanamadığı için
gittikçe gerçeklerden uzaklaşır, doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek
bir duruma gelir ve kendisini hem dünyada hem de ahirette zarara
sokacak hatalara düşer.
Gafletin nedeni ise kişinin Allah'tan ve O'nun indirdiği hak kitaptan
uzak kalması ve inkar içinde yaşamasıdır. Allah bu kimselerin durumunu
Kuran'da verdiği bir örnekte şöyle açıklamıştır:
Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan
çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar,
gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.
Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar
gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Bu kimselerin durumu Kuran'da kesin bir biçimde açıklanmıştır ancak
onlar bu gerçeğin de şuurunda değildirler. Zira gaflet halinde olan
bir kimse hiçbir zaman için kendisini "gafil" olarak görmez, hatta
böyle bir duruma ihtimal dahi vermez.
Oysa akıl sahibi bir insan bu kimselerin içerisinde bulunduğu gaflet
halini daha ilk görüşte fark edebilir. Çünkü akıl sahipleri olaylara
Kuran'ı ölçü alarak yaklaşırlar. Kuran'da bir insanın gaflete kapıldığında
nasıl tavırlar gösterdiği, nasıl bir düşünce yapısına ve mantık
örgüsüne sahip olduğu bildirilmiştir. Bu nedenle gafil insan her
tavrıyla kendini ele verir. Çok iyi bir eğitim de almış olsa, mükemmel
bir konuşmacı da olsa, bu ruh halinde olduğu sürece her davranışı
ve düşüncesi onun gaflet içerisinde olduğunu belli edecektir.
Bir insanın gaflet halinde olduğunu gösteren alametlerin başında,
bu kişinin olayları sadece zahiriyle, yani dış görünüşüyle değerlendiriyor
olması gelir. Söz konusu kişi, herşeyin sadece kendi gördüklerinden
ibaret olduğunu sanır. Bu yüzden de birçok konuyu yanlış değerlendirir,
yanlış sonuçlar çıkarır. Pek çok olayın ardındaki hikmetleri ve
hayırları göremez.
İnsanların gaflet içinde sürüklendikleri en büyük hatalardan biri
de, yaratılış ve dünyada bulunuş amaçlarını unutmalarıdır. Bu insanlar,
kendilerini yaratan Allah'ın varlığının delillerine karşı körleşir
ve ahirette alacakları karşılığı düşünmeden inkar yoluna saparlar.
Çünkü gaflet içindeki bu kişiler, cehennem azabının gerçekliğini
ve dayanılmaz oluşunu açık bir şuurla göremez ve bu gerçek üzerinde
düşünüp korku duymazlar. Dünyada iken nasıl büyük bir yanılgı içinde
olduklarını anlamazlıktan gelen bu kimseler, cehennemin kendisiyle
karşılaştıklarında derin bir pişmanlığa kapılacaklardır. Çünkü o
gün üzerlerindeki gaflet perdesi kalkacak ve dünya hayatında yapıp
ettikleri herşeyi tam bir şuur açıklığıyla, çok net bir biçimde
değerlendirebilecek bir görüş gücüne sahip olacaklardır. Ancak o
andan sonra dünyada iken kendilerine defalarca öğüt verildiği halde,
bile bile kurtulmaya çalışmadıkları gaflet hallerini telafi etme
imkanı bulamayacaklardır. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, inkar
edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan
tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler).
(Enbiya Suresi, 97)
Kaf Suresi'nde ise bu insanların, Allah'ın kendilerine verdiği
sayısız nimeti takdir edememeleri ve dünyada körlüğü tercih etmeleri
sebebiyle ahirette yaşayacakları durum şöyle haber verilmiştir:
Sur'a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği)
gündür.
(Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir
şahid ile gelmiştir.
"Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz
de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün
keskindir."
Onun yakını olan (ve yanından ayrılmayan melek)
dedi ki: "İşte bu, yanımda hazır durumda olan şey."
Siz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü atın
cehennemin içine, (Kaf Suresi, 20-24)
Yukarıdaki ayetlerde de gördüğümüz gibi, insanın göz göre göre
kendisini helaka sürükleyen böyle bir ruh halinde yaşamını sürdürmesi
büyük bir akılsızlıktır. Kendisine verilen öğütlere rağmen haktan
yüz çeviren bir insanın aklı üzerinde oluşan ciddi tahribat, onun
hem dünya hem de ahiret hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. İşte
bu nedenledir ki, Allah insanları bu tehlikeye karşı uyarmış ve
gaflete kapılanlardan olmamalarını hatırlatmıştır:
Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle,
kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret.
Gaflete kapılanlardan olma. (Araf Suresi, 205)
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine
dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü
isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikretmekten
gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan
ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)
İş(in) hükme bağlanıp biteceği, hasret gününe karşı
onları uyar; onlar bir gaflet içindedirler ve onlar inanmıyorlar.
(Meryem Suresi, 39)
DÜNYA HIRSI
Allah yeryüzünü insanların hoşuna gidecek pek çok nimetle donatmıştır.
Ve bu nimetleri istedikleri gibi kullanabileceklerini bildirmiştir.
Ancak bunun yanında bu nimetler için şükredici olmalarını ve dünya
hırsına kapılarak ahireti unutmamalarını da hatırlatmıştır. Çünkü
insanların dünyada yaşadıkları hayat gerçek hayatları değildir.
İnsanların gerçek hayatları ölümle birlikte başlayan ve sonsuza
dek sürecek olan olan ahiret hayatıdır. Bu yüzden ahireti unutup
50-60 yıllık dünya hayatı için hırsa kapılmak büyük bir gaflettir.
Nitekim ahireti unutan kişiler, hem dünyadaki pek çok güzellikten
hem de ahiret nimetlerinden mahrum kalırlar. Bu mahrumiyetin dünyadaki
ilk etkileri ise kişinin aklı üzerinde görülür. Dünyaya tutkuyla
bağlanan insanlar, gerçek yaratılış amaçlarını, Allah'a karşı olan
sorumluluklarını, ölümü ve sonrasını gereği gibi değerlendiremeyecek
ve doğru düşünemeyecek hale gelirler. Bu durum onların aslında büyük
bir aldanış içerisinde olduklarını gösterir ancak onlar kendilerinin
iyi işler yapmakta olduklarını sanırlar.
Çarpık değer yargıları nedeniyle para, mal, mülk gibi maddi değerlerin,
güzelliğin, şan, şöhret ve itibarın, geride kalanlara mal ve isim
olarak bir şeyler bırakabilmenin, hayatın asıl amacı olduğunu sanarak,
tüm ömürlerini bu değerleri elde etme uğrunda harcarlar.
Söz gelimi yıllarca toplumun gözünde iyi bir yer edinebilmenin,
insanların beğenisini kazanmanın yollarını arar, ama bir an olsun
kendilerini yaratıp hayat veren, önlerine hesapsız rızık ve nimet
sunan, her işlerinde onlara yardım eden Rabbimize şükretmeleri gerektiğini
düşünmezler. Ya da günlerini herkesten daha zengin olabilmek için
durup dinlenmeden çalışarak, yeni projeler peşinde koşarak geçirir
ama bu zenginliği kendilerine verenin Allah olduğunu düşünüp, O'na
karşı olan kulluk vazifelerini yerine getirmeye vakit ayırmazlar.
İşte yaptıkları bu yanlış seçim sonucunda dünyada insana verilen
en büyük nimetlerden biri olan akıldan mahrum kalırlar. Bu akılsızlık
içinde inkara sapar ve bu nedenle ahirette cenneti kaybedip cehennemle
karşılaşırlar. Allah Kuran'da dünya hayatına aldanan bu kimselerin
içerisine düştüğü durumu şöyle açıklamıştır:
Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi
ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı
unuttukları ve bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi,
biz de bugün onları unutacağız. (Araf Suresi, 51)
… ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz?
Ama ahirettekine (göre), bu dünya hayatının yararı pek azdır. (Tevbe
Suresi, 38)
… onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya
hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan
başkası değildir. (Rad Suresi, 26)
İnsanların, kendilerini helaka sürükleyen bu akılsızlıktan kurtulmak
için yapmaları gereken şey ise son derece kolaydır: Dünya hayatında
karşılaştıkları her nimetin Allah'ın bir lütfu olarak kendilerine
verildiğini bilir ve hayatlarının asıl amacının Allah'ın rızasını
kazanmak olduğunu unutmazlarsa, artık akıllarını örtecek ya da baskılayacak
hiçbir engel kalmamış demektir. Allah'ın bu samimi kullarına vaadi
şöyledir:
Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim
salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla
yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak
veririz. (Nahl Suresi, 97)
ŞEYTANA UYMAK
Allah bir ayetinde "Ey iman edenler, hepiniz
topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın
adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır." (Bakara
Suresi, 208) buyurarak insanları şeytana uymaktan ve onun
adımlarını izlemekten sakınmaya çağırmıştır. Çünkü ayette de ifade
edildiği gibi şeytan insanın düşmanıdır. Onu doğru yoldan çıkartıp
saptırmak ve böylece dünyada ve ahirette zarara uğratmak ister.
Bu amacını gerçekleştirmek için başvurduğu en önemli yöntemlerden
biri ise, insanı boş kuruntularla, asılsız ve mantıksız konularla
oyalayarak aklını meşgul etmek ve böylece doğru düşünebilmesini,
akılcı davranabilmesini engellemeye çalışmaktır. Kuran'da şeytanın,
bu girişimini şu sözlerle dile getirdiği haber verilmiştir:
Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım,
en olmadık kuruntulara düşüreceğim… (Nisa Suresi, 119)
Şeytan bu amacı doğrultusunda hayatının sonuna kadar insanlara
"yaldızlı sözler" fısıldamaya devam eder ve onların akıllarını kullanmalarını
engellemeye çalışır. Onlara kendilerini yaratan Allah'ın sonsuz
kudretini unutturmak ve onları Kuran'dan uzaklaştırmak için çaba
harcar. Ancak unutmamak gerekir ki şeytanın kendine ait bir gücü
yoktur. Onu da tüm varlıklar gibi Allah yaratmıştır. Şeytan da Allah'a
boyun eğmiştir; Allah'ın izni olmaksızın hiçbir şey yapamaz. Allah
insanlardan hangilerinin ona uyup haktan yüz çevireceğini, kimin
de şeytanın oyununa kanmayıp Kendisine sadakat göstereceğini denemek
için kıyamete kadar şeytana süre tanıdığını şöyle bildirmiştir:
Dedi ki: "Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri
güne kadar bana süre tanı." Dedi ki: "O halde, süre tanınanlardansın."
"Bilinen vaktin gününe kadar." Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun,
ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım." "Ancak onlardan,
muhlis olan kulların hariç." (Sad Suresi, 79-83)
Allah aynı zamanda "… hiç şüphesiz, şeytanın
hileli-düzeni pek zayıftır" (Nisa Suresi, 76) ayetiyle şeytanın
kurduğu tuzakların, insanlara verdiği kuruntu dolu telkinlerin,
son derece çürük mantıklar üzerine kurulduğuna dikkat çekmiştir.
Ayrıca yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi, onun samimi iman eden
insanlar üzerinde bir etkisi olmadığını bildirmiştir. Başka bir
ayette de belirtildiği gibi, "Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli
edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir."
(Nahl Suresi, 100)
Kuran'da müminlerin şeytanın vesveseleri karşısında nasıl bir tavır
gösterdikleri ise şöyle ifade edilmiştir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese
veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce)
iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın
ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 200-201)
Şeytanın fısıltılarına kulak verenler ise, Allah'a sığınmadıkları
sürece doğruyu göremez ve akılsızca bir yaşam sürerler. Çünkü Allah
şeytanın hileli düzenler kuracağını, ancak bu düzenlerin zayıf olacağını
kendilerine haber vermiştir. Ve yukarıdaki ayetlerde gördüğümüz
gibi, bu düzenden nasıl kurtulabileceklerini de insanlara bildirmiştir.
Aklı olan insan hemen Allah'ın çağrısına icabet eder ve doğruyu
bulur. Akli yönden zayıflık içinde olanlar ise, şeytanın hilelerine
kanarak kendilerini helaka sürüklerler. Allah'ın ayetlerini göz
ardı eder ve şeytanın sonsuz cennet hayatına karşılık kendilerini
sürüklediği cehennem hayatına razı olurlar.
TEVEKKÜLSÜZLÜK
İnsanın aklını örten en önemli konulardan biri de tevekkülsüzlük
ya da bir başka deyişle kişinin Allah'a güven duymaması ve kendisi
için yarattığı kadere teslim olmamasıdır. Tevekkülsüz bir insan,
Allah'ın sonsuz akla sahip olduğunu ve evrendeki her olayı, her
varlığı kontrolü altında tuttuğunu unutmuştur. Bu nedenle de aklı
örten tüm diğer etkenlerde olduğu gibi olayları sağlıklı bir bakış
açısıyla değerlendiremez ve gerçekleri tam olarak göremez.
Oysa Allah yarattığı tüm varlıklar üzerinde gözetici ve koruyucudur.
Onlar şuuruna varsalar da unutsalar da, Allah her olayı belirli
bir kader üzerine yaratmakta ve bu olaylarla insanları denemeden
geçirmektedir. Dolayısıyla bir insanın hayatı boyunca karşılaştığı
her olayı, Allah özel bir hikmet ve hayırla yaratımaktadır. Allah
insanları bu konuda şöyle uyarmıştır:
Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır, bütün işler
O'na döndürülür; öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin.
Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Hud Suresi, 123)
… olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için
hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir.
Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)
İşte Allah'ın bu ayetlerine iman eden ve her olayın ardında kendisi
için mutlaka hayır ve hikmet gizli olduğunu kavrayan bir kimse tevekküllü
insandır. Bu insan ilk bakışta aleyhine gibi görünen bir durumla
karşılaşsa bile, aslında bunun kendisine dünyada ve ahirette hayır
getireceğini bilir ve bu bilinçle hareket eder. Olayları tevekkülsüzlükle
değerlendirmediği için muhakeme ve yargısı son derece sağlıklı şekilde
işler ve böylelikle akılcı değerlendirmeler yapabilir. Tevekkülsüz
bir insan ise Allah'ın olayları özel olarak kendisini denemek için
yarattığını unutur ve akılcılıktan tamamen uzaklaşır.
Bu iki insan arasındaki büyük farkı şöyle bir örnekle de açıklayabiliriz.
Sözgelimi sahibi olduğu fabrikada büyük bir yangın çıktığını gören
bir kimse, bu olayın Allah'ın kontrolü altında gerçekleştiğini ve
her ne kadar kayıp gibi görünse de bu olayda kendisi için mutlaka
bir hayır olduğunu düşünmezse tevekkülsüzlüğe kapılır. Tevekkülsüz
insan ise doğru düşünemez ve akılcı hareket ederek gerekli önlemleri
alamaz. Örneğin sakin ve itidalli bir ruh halinde olmaması belki
de ilk aşamada durdurulabilecek bu yangının büyümesine neden olabilir.
Yangını söndürmek, eşyaları kurtarmak, itfaiye çağırmak gibi akılcı
tedbirlerden önce panik ve üzüntüyle oyalanarak, bağırıp çağırarak
vakit kaybeder. Yangının ardından bu olayın bir daha tekrarlanmaması
için fabrikanın yangına karşı tedbirli hale getirilmesindense, "nasıl
oldu, neden oldu, olmasaydı ya da şöyle yapsaydım böyle olmazdı"
gibi hiçbir faydası olmayan düşüncelerle oyalanır.
Tevekküllü bir insan ise, herhangi bir olayda sahip olduğu tüm
mal varlığı yok olsa dahi, hiçbir zaman umutsuzluğa ve üzüntüye
kapılmaz. Allah'ın verdiği bir nimeti yine Allah'ın aldığını ve
bunu tevekkül edip etmeyeceğini denemek için yarattığını bilir.
Bu şuur açıklığı sayesinde de olabilecek en kısa sürede, yine olabilecek
en akılcı ve seri tedbirleri alarak oluşan tahribatı gidermeye çalışır.
Paniğe kapılmak, üzülmek ya da ümitsizliğe düşmek gibi akılsızca
tavırlarla vakit kaybetmez. Dahası böyle bir olayın ardından hiç
vakit kaybetmeden, bir daha tekrarlanmasını önlemek amacıyla son
derece etkili tedbirler alarak uğradığı zararı telafi etmeye çalışır.
Kaybettiği malına gelince, mülkün tek sahibinin Allah olduğunu
bildiğinden içi rahat ve huzurlu olur. Allah'a tüm kalbiyle güvenir
ve kendisine kaybettiğinden daha hayırlısını vermesi için dua eder
ve tevekkülünün karşılığını ahirette çok daha fazlasıyla alacağını
bilmenin sevincini yaşar.
DUYGUSALLIK VE ROMANTİZM
Romantizm, cahiliye toplumunun yaşamakta hiçbir sakınca görmediği,
aksine beğenip teşvik ettiği özel bir yaşam tarzıdır. Romantik bir
bakış açısının, hayatı daha süslü ve daha renkli hale getirip, zenginleştirdiğine
inanırlar. Bu nedenle de tüm filmlerde, romanlarda ve şiirlerde
bu konuyu işleyerek insanları, romantizmin kendine has bir büyüsü
olduğuna inandırmaya çalışırlar. Oysa romantizmin insan üzerinde
oluşturduğu etki, insanın aklını örtmesi, mantıklı ve dengeli düşünmesini
engellemesidir. Çünkü romantizm, aklın tam anlamıyla zıttı bir sistem
oluşturur. İnsanları gerçekleri görmemeye, hayal dünyasında yaşamaya,
akılcı değil, aksine duygusal düşünmeye iten bir yaşam şeklidir.
Kendisini aklına değil de duygularına teslim edip, onların hayatını
yönlendirmesine izin veren bir insan ise, gerçekçi düşünemez ve
mantıklı hareket edemez. Söz gelimi Kuran ahlakına uygun olmayan
bir tavır olan kıskançlık hissine kapılan bir insan, artık içerisinde
bulunduğu durumu ve karşısındaki kimseleri akılcı değerlendiremediği
için duygusal çıkışlar yapar. Aynı şekilde "öfkeyle kalkan zararla
oturur" sözüyle de ifade edildiği gibi, öfkelenen bir insan da mantıklı
düşünemez ve sonrasında pişman olacağı tavırlar sergiler. Bunun
gibi romantizmin etkisiyle hüzne kapılan bir insan da akıldan tamamen
uzaklaşır. İçerisinde bulunduğu bu ruh hali nedeniyle olayların
yalnızca olumsuz yönlerini görüp melankolik bir havaya bürünür.
Romantizmin etkisiyle ortaya çıkan tüm bu tavır bozukluklarının
ise tek bir ortak noktası vardır; Allah'ın dininden ve kitabından
uzaklaşmak… Oysa bu uzaklık, insanı mutlak bir kayba sürükler. Çünkü
Allah'ın emirlerine uyulmadığı için aklın kaybolduğu yerde insanın
ilerlemesi, bir güzellik elde edebilmesi ya da başına gelen bir
zararı engelleyebilmesi kesinlikle mümkün değildir.
Günümüzde gazete ve televizyon haberlerinin büyük bölümünü kapsayan
intihar, uyuşturucu bağımlılığı, saldırı ya da cinayet gibi suçların
çoğunun temelinde de yine duygusallık ve romantizmin yarattığı tahribat
yatmaktadır. İnsanlar duygusallığın etkisiyle akılcılıktan o denli
uzaklaşırlar ki kendilerinin ya da başkalarının canlarına ve mallarına
rahatlıkla zarar verebilirler. Bütün bunlara gerekçe olarak öne
sürdükleri sebepler ise tamamen duygusal kökenlidir. Söz gelimi
basit bir espriye alınarak hiç çekinmeden cinayet işleyebilen insanlar
vardır. Ya da aylarca ders çalıştığı halde üniversite sınavını kazanamadığı
için intihar etmeye kalkışan kişiler mevcuttur. Kapıldığı hırstan
kurtulamayan ve önünde daha sayısız fırsat olduğunu dahi göremeyecek
kadar akıldan uzaklaşan bu kişiler, duygularının etkisiyle böylesine
akılsızca kararlar alabilir ve bunları uygulayabilirler.
Bu örneklerle karşılaşıldığında düşünülmesi gereken şudur: Akılcılıktan
uzaklaşıp romantizmin etkisiyle atılan her adım insana kesin olarak
kayıp getirir. Çünkü romantizm insanı dinden ve dolayısıyla hayatın
gerçek amacından uzaklaştıran bir cahiliye inancıdır. İnsanı zor
bir hayata sürükleyen bu yaşam şekli, Allah'ın Kuran'da gösterdiği
düşünce yapısına ve ahlak anlayışına taban tabana zıttır.

|