|

Kuran'da Dikkat Çekilen Tebliğ Yöntemleri
Tarih boyunca Allah tarafından birbiri ardınca gönderilen elçiler
cahiliye toplumu insanlarını Allah'a iman etmeye ve O'na kulluk
etmeye davet etmişlerdir. Allah Kuran'da "sizden;
hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden)
sakındıran bir topluluk bulunsun..." ayetiyle, bu ibadetin
elçilerin olduğu kadar, müminlerin de ana sorumluluklarından birisi
olduğunu belirtmiştir. (Al-i İmran Suresi, 104)
Ancak müminlerin bu konudaki yükümlülükleri sadece dini tebliğ
etmektir, yani insanlara Allah'ın hükümlerini anlatmak, onları Kuran
ahlakını yaşamaya davet etmektir. İnsanlara hidayeti ve anlayışı
verecek olan Allah'tır. Müminlere düşen, Kuran'ın gösterdiği yöntemleri
en iyi şekilde uygulamaktır. Yoksa insanların inanıp inanmamaları
konusunda onların üzerinde herhangi bir sorumluluk yoktur.
İşte Allah müminlere, bu sorumluluklarını yerine getirmede kolaylık
olarak Kuran'da hem açık hükümlerle, hem de çeşitli kıssalarla pek
çok yöntem göstermiş ve peygamberlerin bu konudaki uygulamalarından
örnekler vermiştir. Bu bölümde, Kuran'da işaret edilen tebliğ yöntemlerini,
değişen şart ve ortamlara göre Allah'ın müminlere sunduğu çözümleri
inceleyeceğiz.
Tebliğde Hiçbir Karşılık Beklenmediğinin
Vurgulanması
Kendisine tebliğ yapılan kişinin anlatılanları hiçbir önyargı,
şüphe ve baskı altında kalmadan, tamamen hür düşünce ve vicdan ile
değerlendirebilmesi gerekir. Bunun ilk şartı ise kendisine dini
anlatan kişinin samimiyetinden emin olmasıdır.
Müminleri tanımayan ve onlar hakkında bilgisi de olmayan bir kişinin,
yaşadığı cahiliye ortamının etkisiyle, inananlara karşı birtakım
önyargılar beslemesi ve şüpheci yaklaşması ilk başta doğal olabilir.
Örneğin kendisine dini yaşaması için vargücüyle bir şeyler anlatan
bir müminin, bunu neye karşılık yaptığına dair aklına bazı sorular
gelebilir. Kendi düşünce sisteminde herşey bir çıkar ilişkisi içinde
olduğu için, Allah'a inanan insanların tek çıkar olarak Allah'ın
rızasını gözettiklerini kavrayamayabilir. Ya da karşı tarafın anlatacağı
bilgilerin doğruluğu konusunda daha en başından bir tereddüt ve
önyargı içerisinde olabilir. Bu nedenle kişinin tüm bu endişelerini
ve kuşkularını, onun dile getirmesini beklemeden gidermek, müminin
tebliğ öncesinde üzerine düşen en önemli sorumluluklardan biridir.
Kuran'a baktığımızda da, tüm peygamberlerin gönderildikleri topluluklara
öncelikle telkin ettikleri gerçeğin, bu kuşkuları gidermeye yönelik
olduğunu görürüz. Peygamberler, Allah'ın büyüklüğüne ve ahiretin
gerçekliğine kesin bir bilgiyle inanan ve tüm hayatlarını yalnızca
Allah'ın rızasını kazanmaya adamış kimselerdir. Cennetin ve cehennemin
varlığına kesin bir bilgiyle iman eden elçiler, karşılaştıkları
her insanın cehennem gibi sonsuz ve korkunç bir azaba uğramasından
endişe ederler. Onları yanlış olan şeylerden sakındırmaya çalışır
ve onlara Allah'ın gücünü ve büyüklüğünü anlatırlar. Tüm bu çabalarının
karşılığında ise tek beklentileri Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilmektir.
Bunun dışında insanlardan bekledikleri dünyevi hiçbir menfaat yoktur.
Kuran'da elçilerin tebliğ öncesinde bu konuya dikkat çekerek, karşı
tarafın endişelerini gidermeye çalıştıklarına işaret edilmiştir.
Bu konudaki ayetlerden bazıları şöyledir:
Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum;
ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. (Şuara Suresi, 180)
İşte Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır; öyleyse
sen de onların bu hidayetlerine uy. De ki: "Ben bunun için sizden
bir ücret istemiyorum. O (Kuran), alemlere bir 'öğüt ve hatırlatmadan'
başkası değildir." (Enam Suresi, 90)
(Hz. Hud): "Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden
hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına
ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?" (Hud Suresi, 51)
Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi:
"Ey kavmim, elçilere uyun" dedi. "Sizden ücret istemeyenlere uyun,
onlar hidayet bulmuş kimselerdir."(Yasin Suresi, 20-21)
Öyleyse tüm müminler için, tebliğe başlamadan önce ayetlerin işaretine
uyarak bu noktayı baştan aydınlatmaları, sonuç alabilmeleri açısından
çok isabetli olacaktır. Özellikle günümüzde cahiliye toplumundaki
insanların herşeyi maddi menfaat karşılığında yapmaları insanların
herkese karşı bu tip bir önyargıya sahip olmalarına sebep olmuştur.
Bu sebepten bu tür bir açıklamanın karşı tarafı rahatlatacağı kesindir.
Dini Anlatan Kişinin Güvenilir Olduğunu Belirtmesi
Kuran'da tebliğ konusunda dikkat çekilen bir başka yöntem ise,
dini anlatan kişinin güvenilir, doğru sözlü ve dürüst bir insan
olduğunu baştan belirterek kendisini tanıtmasıdır. Nitekim Kuran'da
tüm peygamberlerin, gönderildikleri topluluklara öncelikle kendilerini
tanıttıklarını ve Allah tarafından görevlendirilmiş, güvenilir birer
elçi olduklarını belirttiklerini görüyoruz:
"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir
bir elçiyim" ayeti, müminin kendisini tanıtırken asıl vurgulaması
gereken karakter özelliğinin güvenilirlik olduğuna işaret etmektedir.
(Şuara Suresi, 107)
Çünkü karşı tarafın kuşkularını dağıtacak, güven sağlayacak ve
manen rahatlatacak olan asıl konu budur. Eğer kişi güvenilir, dürüst
ve doğru sözlü bir insan ise, anlattıkları da gerçekten dinlemeye
ve üzerinde düşünmeye değer nitelikte olacaktır. Ama eğer kişi karşı
tarafın güvenilirliğinden şüphede ise tüm anlatılanlara savunma
psikolojisi ile yaklaşacaktır. Bu aşama, Kuran'ın gösterdiği yöntemlerle
tam olarak aşıldığında ise kişi kendisine anlatılanlar üzerinde
dikkatini toplayarak dinlemeye ve anlamaya çok daha açık olacaktır.
Karşı Tarafın Yanlış İnançlarının Çürütülmesi
Tebliğ yapılacak kişinin tereddütlerinin ve önyargılarının ortadan
kaldırılmasının ardından, kişiye bilgi aktarmaya başlamadan önce,
sahip olduğu batıl ve çarpık inançların çürütülmesi ve bunların
geçersizliğinin ispat edilmesi gerekir. Bu aşama oldukça önemlidir
çünkü sahip olduğu batıl inanç ya da felsefenin geçersizliğine inanmayan
kişi, bunlardan kopmak istemeyeceği için bunun aksi yönde yeni bir
bilgiye de kapalı olur. İşte bu noktada kişinin düşünce yapısındaki
tıkanmayı giderip, gerçek bilgiyi kendisine aktarabilmek için, Allah
Kuran'da müminlere bir yöntem gösterir.
Bu yöntem, söz konusu batıl inançların akılcı, bilimsel ve görsel
metodlarla çürütülmesi, yani maddi ve manevi olarak açmazda ve geçersiz
bir sistem olduğunun bir bütün olarak açıklanmasıdır. İbrahim peygamberin
kavmine olan tebliği ise bu üsluba oldukça güzel bir örnektir:
Hani, babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?"
demişti. Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların
önünde bel büküp eğiliyoruz." Dedi ki: "Peki, dua ettiğiniz zaman
onlar sizi işitiyorlar mı?" Ya da size bir yararları veya zararları
dokunuyor mu? "Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken
bulduk." (İbrahim) Dedi ki: "Şimdi, neye tapmakta olduğunuzu gördünüz
mü?" Hem siz, hem de eski atalarınız? (Şuara Suresi, 70-76)
İbrahim peygamber hem akla, hem de mantığa hitap edecek şekilde
kavmine sorular sormuş ve inandıkları sistemin geçersizliğini aşama
aşama kendilerine fark ettirmiştir. Aynı zamanda her soruyla birlikte
kişilerin vicdanlarına başvurmalarını sağlamış ve kendi sistemlerinin
mantıksızlığını onlara ikrar ettirmiştir. Çünkü taşlardan yonttukları
putlara tapmakta olan kavim, sırf atalarının bu taşlara ibadet ettiklerini
bildikleri için, hiç düşünmeden bu sistemi benimsemişlerdir. Ancak
Hz. İbrahim gerçekleri gözler önüne serdiğinde ise, işte o zaman
ne kadar şuursuz ve aciz varlıklara tapındıklarını fark etmişlerdir.
Nitekim İbrahim peygamber de, bunun ardından Allah'ı sıfatlarıyla
tanıtarak, hiçbir gücü olmayan cansız taş parçaları ile tüm varlıkların
tek hakimi ve sonsuz güç sahibi olan Allah'ın varlığı arasındaki
kıyaslanamaz farklılığı ortaya koymuştur:
İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi
hariç
Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;
Bana yediren ve içiren O'dur;
Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;
Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur,
Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum
da O'dur; (Şuara Suresi, 77-82)
Böylece putlara tapan bu kavim, uygulanan tebliğ metodları sayesinde
içerisinde bulundukları durumun mantıksızlığını kısa bir an için
dahi olsa kavrama imkanı bulmuştur.
Soru-Cevap Şeklinde Anlatım
İbrahim peygamberin örneğinde de gördüğümüz gibi, karşı tarafa
düşündürücü sorular sorarak aşama aşama kişinin konuyu kavramasını
sağlamak Allah'ın Kuran'da dikkat çektiği bir tebliğ yöntemidir.
Aynı şekilde kişinin konu hakkında aklına tam yatmayan noktaları
sorması da istenebilir. Çünkü soracağı sorulardan konuları ne derece
anladığı ve eksiklerinin neler olduğu rahatlıkla anlaşılacak, böylelikle
de bunların giderilmesi imkanı doğacaktır. Aksi takdirde kişi, anlamadığı
bir bilginin üzerine bir yenisi daha eklendiğinde, özünü kavrayamadığı
bir konu içerisinde bocalamaya başlayacaktır.
Tebliğde kullanılan bu soru-cevap yönteminin yanısıra, bozuk mantıkları
çürüterek ve bunların yerine sağlam ve akılcı mantıklar oturtarak
ilerlemek de, Kuran'da tavsiye edilen bir tebliğ yöntemidir. Bu
konuda yine Hz İbrahim'in tebliğini anlatan bir başka ayet şöyledir:
Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda
İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim
diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim"
demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir,
(hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkarcı böylece afallayıp
kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara
Suresi, 258)
Bu ayette İbrahim peygamber din konusunda kendisiyle tartışmaya
girişen bir kişiye, Allah'ın sonsuz gücü karşısındaki aczini son
derece hikmetli birkaç cümle ile anlatmıştır. Verdiği akılcı örneklerle
inkarcının bu durumunu kendisinin de fark etmesini sağlamıştır.
Çünkü getirdiği teklif, inkarcı kişinin iddialı konuşmalarının ardından
asla yapamayacağı bir şeydir. Söz konusu kişi, içine düştüğü durumu
gördüğünde son derece şaşırmış ve bunun üzerine söyleyecek bir söz
bulamamıştır. Hz İbrahim'in inkarcıyı köşeye sıkıştıran bu hikmetli
üslubu, müminler için tebliğde faydalanılabilecek çok önemli bir
örnektir.
Gizli ve Açık Yöntemlerle Tebliğ Yapılması
Kuran'da anlatılanlara göre tüm peygamberler gönderildikleri topluluklara
Allah'ın büyüklüğünü ve dinin gerekliliğini anlatabilmek için çok
çeşitli yöntemler ve anlatım şekilleri denemişlerdir. İşte Nuh peygamberin
kavmine yaptığı tebliğ de, bunlardan biridir. Nuh peygamberin izlediği
anlatım taktikleri Nuh Suresi'nde tek tek vurgulanarak, müminlere
de yol gösterici olmuştur:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz
davet edip-durdum."
"Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı."
"Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet
edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına
çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler."
"Sonra onları açıktan açığa davet ettim."
"Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve
kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim."
"Bundan böyle" dedim. "Rabbinizden mağfiret isteyin;
çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.
"(Öyle yapın ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol
miktarda yağmur) yağdırsın."
"Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size
(ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin." (Nuh Suresi,
5-12)
Kuran'da Hz. Nuh'un Allah'a duasında yer alan bu sözler, bizlere,
dini anlatabilmek için gerektiğinde açık ve gizli olmak üzere dolaylı
anlatımlar da yapılabileceğini göstermektedir .
Hz. Nuh, kavmine dünyevi anlamda kendileri için büyük önem taşıyan
noktalardan yaklaşarak, bunların hepsini verenin Allah olduğunu
vurgulamış ve böylece onları düşünmeye teşvik etmiştir. Ürünlerini
sulamaları için yağmurları yağdıranın, mallar ve çocuklar verenin,
bol ürün veren bereketli bahçeleri ve ırmakları yaratanın, içerisinde
yaşadıkları her türlü nimetin tek sahibinin Allah olduğunu anlatmıştır.
Dinin güzelliğini ve gerekliliğini ilk anda tam olarak anlayamayan
bu kavmi dine ısındırmak için, tutkulu bir istek ile bağlı oldukları
dünyevi çıkarlarının da aslında Allah'ın gücü altında olduğunu anlatmaya
çalışmıştır. Çünkü eğer kavmi bu anlattıklarını kavrayabilirse,
bunun ardından onlara ahiretin varlığını ve dini sorumluluklarını
anlatmak çok daha kolay olacaktır.
Yaratılış Delillerinin Anlatılması
Allah'ın, müminlere dini tebliğ etmelerinde gösterdiği yollardan
birisi de, insanlara yaratılış delillerini anlatmaktır. Kuran'da
adı geçen pek çok peygamber kavmini bu yönde düşünmeye yöneltmiş,
Allah'ın bu doğrultuda dikkat çektiği delilleri kavimlerine aktarmışlardır.
Bunlardan biri de Hz. Nuh'un tebliğinde yer almıştır:
Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle
bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır? Ve ayı bunlar içinde bir
nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır.
Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi. Sonra sizi yine oraya
geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır.
Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı. Öyle ki, onun içinde geniş
yollarında gezip-dolaşırsınız, diye. (Nuh Suresi, 15-20)
Kuran'da dikkat çekilen bu konular, hakkında ciltlerce kitap yazılabilecek
kadar detaylı bilgiler içerir. Örneğin gökyüzünün yedi ayrı katmandan
oluşması ve bunların dünya üzerindeki ekolojik sisteme ve canlılara
sağladığı faydaları, ay ve güneşin, mevsimlere, iklimlere, gece-gündüz
oluşumuna ve insan yaşamına olan etkisini düşünmek kişinin düşünce
ufkunu genişletecek, aklını, dolayısı ile imanını artıracak bir
yoldur. Bu sistemlerde meydana gelebilecek en ufak bir aksaklığın
nasıl tehlikeli sonuçlar doğuracağını düşünmek de aynı şekilde etkili
olacaktır. Tüm evren bunlar gibi sayısız detaylarla doludur ve cahiliye
toplumunda insanların çoğu günlük hayatlarında bunları düşünmezler.
Bu nedenle yaratılış delillerini insanların hiç düşünmedikleri yönleri
ile anlatarak yapılan bir tebliğ karşı tarafı düşünmeye sevk edecek,
Allah'ın gücünü ve kudretini tanıyıp takdir etmesinde de etkili
olacaktır.
Nitekim Kuran'ın pek çok ayetinde de insanlar Allah'ın varlığını
ve büyüklüğünü gösteren bu delilleri görmeye, bunlar üzerinde düşünmeye
davet edilmişlerdir. Müminlere ise karşılarındaki insanlara bu konularla
öğüt vermeleri hatırlatılmıştır. Bu konudaki yüzlerce ayetten birkaçı
şöyledir:
Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl
bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok.Yeri de
(nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz
alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,)
'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz'
ve bir zikirdir. Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su
indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.
Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları
da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri
dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir. (Kaf Suresi,
6-11)
Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? Göğe,
nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu? Yere; nasıl
yayılıp-döşendi? Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir
öğüt verici-bir hatırlatıcısın. (Gaşiye Suresi, 17-21)
O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta)
göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her
canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? Yeryüzünde,
onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler
diye geniş yollar açtık. Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar
ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. Geceyi, gündüzü, güneşi
ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor. (Enbiya
Suresi, 30-33)
Ölü toprak kendileri için bir ayettir; biz onu
dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle ondan yemektedirler.
Biz, orada hurmalıklardan ve üzüm-bağlarından bahçeler kıldık ve
içlerinde pınarlar fışkırttık: Onun ürünlerinden ve kendi ellerinin
yaptıklarından yemeleri için. Yine de şükretmiyorlar mı? Yerin bitirdiklerinden,
kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri
yaratan (Allah çok) yücedir. (Yasin Suresi, 33-36)
Şüphesiz, mü'minler için göklerde ve yerde ayetler
vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin
bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. Gece ile gündüzün
ardarda gelişinde (veya aykırılığında), Allah'ın gökten rızık indirip
ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgarları (belli bir
düzen içinde) yönetmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler
vardır. İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir; sana bunları hak olmak
üzere okuyoruz. Öyleyse onlar, Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra
hangi söze iman edecekler? (Casiye Suresi, 3-6)
Allah'ın Varlığının Geniş Kitlelere Anlatılması
Şu ana kadar görüldüğü gibi Kuran'da tebliğ konusunda çeşitli yöntemler
sunulmuş, hangisinin tercih edileceğinin belirlenmesi ise müminin
aklına ve vicdanına bırakılmıştır. Örneğin Kuran'ın birçok ayetinde
birebir bir tebliğden bahsedilirken, bazı ayetlerde de insanlara
toplu tebliğ yapılabileceğine işaret edilir.
Peygamber kıssalarının çoğunda, peygamberlerin kavimlerine toplu
anlatımlarda bulunduklarını görürüz. "Ey kavmim..." ifadeleriyle
başlayan bu ayetlerle kitle tebliğinin hikmetlerine de dikkat çekilmiştir.
Bu konuya dikkat çeken ayetlerden biri Ad kavmi ile ilgilidir:
Ad (toplumuna da) kardeşleri Hud'u (gönderdik.)
(Hud, kavmine:) "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka
ilahınız yoktur. Hala korkup-sakınmayacak mısınız?" dedi. (Araf
Suresi, 65)
İnsanlar çoğunlukla karşı fikirde olan birinden etkilenmiş olmayı
ilk anda gururlarına yediremezler, ya da önyargılı düşündükleri
için duydukları doğru bile olsa hemen kabul etmeye yanaşmazlar.
Bu nedenle bu tarz bir bakış açısı içerisinde olan bir topluluğa
bireysel olarak değil, toplu bir tebliğ yapmak çok daha verimli
sonuçlar verebilir. Hemfikir oldukları arkadaşlarının ya da yandaşlarının
vereceği olumlu bir tepki diğerlerini de olumlu yönde etkileyebilir.
Dolayısıyla bazı durumlarda topluluğun psikolojisi gözönüne alınarak,
daha etkili olması amacıyla bu yöntem uygulanabilir.
"Ana Yerleşim Merkezleri"
Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara
ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı
değildir. (Kasas Suresi, 59)
Allah'ın dinini tebliğ eden peygamberlerin, her dönemde ana yerleşim
merkezlerine gönderilmeleri müminler için yol gösterici niteliktedir.
Demek ki müminler, tebliğ faaliyetine bu işaret doğrultusunda, bulundukları
bölgenin ana yerleşim merkezlerinden başlamalıdırlar. Kuşkusuz bunun
çok fazla hikmeti vardır. Önemli noktalara ağırlık verip daha sonra
bu ağırlık noktasının genişletilmesi her zaman için daha etkilidir.
Bir mümin dini anlatmaya öncelikle yakın çevresinden başlar. Onlar
dinin sunduğu güzellikleri tam olarak kavradıklarında biraz daha
geniş bir çevreyi hedefler, arkasından ondan da daha geniş bir çevrede
etki uyandırmaya çalışır. Böylelikle gücünü en uygun şekilde, hiç
dağıtmadan kullanmış olur. Aksi takdirde ulaşabildiği herkese bir
konuyu yarım anlatıp bırakması mümini istediği sonuca ulaştırmaz.
Ayrıca ana yerleşim merkezleri yine Kuran'da da dikkat çekildiği
gibi genelde kavmin önde gelen inkarcılarının bulundukları yerlerdir.
Kavmin önde gelen inkarcıları ise küfürde ve azgınlıkta da başı
çeken insanlardır. Bu yüzdendir ki peygamberler Allah'tan korkup
sakınmayı ve güzel ahlakı ilk olarak bu insanlara tebliğ ederler.
Bu tip kişilerin dine yönelmesinin halkı da etkileyeceğini bilirler.
Azgınlıklarıyla tanınan insanların dinin sunduğu ahlakı yaşamayı
kabul etmesi, diğer insanlar arasında da şevklendirici bir unsur
olur.
Öncelikle kavmin önde gelenlerini dine davet etme konusunda Kuran'dan
bir örnek, Allah'ın Hz. Musa'yı tebliğ için ilk olarak Firavun'a
yollamasıdır:
Musa'nın haberi sana geldi mi?
Hani Rabbi ona, kutsal vadi Tuva'da seslenmişti:
Firavun'a git; çünkü o, azdı.
Ona de ki: "Temizlenmek ister misin?"
Seni Rabbine yönelteyim, böylece (O'ndan) korkmuş
olursun. (Naziat Suresi, 15-19)
Bunun hikmeti ise açıktır. Küfürde önderlik eden insanlar inandıkları
felsefeleri yıkılarak bozguna uğradıkları takdirde, onlara tabi
olan insanlar da bundan etkileneceklerdir.
Zenginlik ve İhtişamın Tebliğdeki Etkisi
Tebliğde izlenecek olan yöntemler ve anlatılacak olan konular kadar,
ortamın özenli olarak seçilmesi de oldukça önemlidir. Aslında bu,
tebliğ söz konusu olsa da olmasa da, müminlerin dünyada cennet ortamına
en yakın şartları oluşturmaya çalışmalarının doğal bir sonucudur.
Çünkü müminler Kuran ayetlerindeki estetiğe ve sanata yönelik işaretlerden
ve cennet tasvirlerinden anladıklarını, dünyada da yaşadıkları ortamlara
uygulamaya çalışırlar. Kuran'da cennete yönelik olarak bahsi geçen
köşkler, bahçeler, pınarlar, tahtlar ve daha pek çok dekorasyon
şekli son derece ihtişamlı, etkileyici ve insan ruhunun en çok zevk
alacağı şekildedir. Bu nedenle müminler de, Kuran'da işaret edilen
tarzda bir estetik anlayışını benimserler.
Öte yandan Kuran'da, tebliğde de zengin ve ihtişamlı bir ortamın
seçilmesinin olumlu etkisine dikkat çekilmiştir. Böylelikle dini
yeni tanıyan kişi de, müminlerin hayat tarzını, yaşadıkları ortamdaki
cennet özelliklerini görebilmelidir ki, kalbi dine kolayca ısınsın
ve Kuran'ın hayata ilişkin her yöndeki uygulaması gibi, bu konunun
da uygulamalı şeklini görebilsin.
Kuran ayetlerinde bu konuyla ilgili olarak verilen bir örnek Hz.
Süleyman'la ilgili kıssada geçer:
Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir
su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi
ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir."
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la
birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml Suresi,
44)
Sebe Melikesi ve halkının güneşe tapmakta olduklarını haber alan
Hz. Süleyman, onları Allah'a ve dine teslim olmaya davet etmiştir.
Hz. Süleyman'ın yollamış olduğu tebliğ mektubu üzerine onun sarayına
giden Melike, köşkün ihtişamı ve zenginliği karşısında çok etkilenmiştir.
Bu zevke duyulan hayranlık, onun Hz. Süleyman'a tabi olmasına vesile
olmuştur.
Ayette köşkün zemininin saydam olduğuna ve Sebe Melikesi'nin burayı
su sanarak eteğini toparladığına dikkat çekilmiştir. Hz. Süleyman'ın
sarayının bu özelliği, cennet tasvirlerinde anlatılan "altından
ırmaklar akan köşkleri" andırır niteliktedir ve dünya şartlarındaki
haliyle de olsa, tebliğ yapılan kişi üzerinde hemen etkisini göstermiştir.
Etrafında gördüğü güzelliklerin derin bir akıl ürünü olduğunu fark
eden Sebe Melikesi, başlangıç olarak bu vesileyle dinin üstünlüğünü
görebilmiştir.
Diğer yandan tebliğ yapılan mekanın estetiğiyle ve temizliğiyle
kusursuz olması psikolojik rahatlık açısından da son derece önemlidir.
Aydınlık, ferah, estetik olarak döşenmiş ve temiz ortamlar, bir
nevi, müminin dengeli ve huzurlu yapısını yansıtır ve karşı tarafı
da olumlu yönde etkiler. Karanlık, kasvetli, uyumsuz ve dağınık
bir ortam ise farkında olsa da olmasa da her insanın ruhuna sıkıntı
verir.
Ama şunu da unutmamak gerekir ki kişiye anlayışı (hidayeti) veren
Allah'tır. Bu ortamların hazırlanması yalnızca bir dua niteliğindedir.
Tüm bunlara rağmen kişi iman etmeyebilir. Önemli olan müminlerin
Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla çaba harcamaları ve tebliğ ibadetlerini
yerine getirmeleridir. Asıl karşılığı ahirette alacaklardır.
Tebliğde Dış Görünümün Önemi
Tebliğde önem verilmesi gereken bir başka önemli konu, müminlerin
fiziki görünümleriyle de Kuran ahlakını yansıtmalarıdır. Allah Kuran'da
estetiğe, beden temizliğine, temiz kıyafetlere dikkat çekmiş ve
güzel ahlakın bir gereği olarak müminlerin bu tavsiyelere de titizlikle
uymasını emretmiştir. İşte Kuran'ı anlatan müminin bu konuda da
Allah'ın tüm emir ve tavsiyelerini uygulaması karşı tarafta olumlu
bir etki bırakır.
Öte yandan önemli bir konuya dikkati yoğunlaştırabilmek ancak zinde
ve rahat bir psikolojiyle mümkündür. Bu yüzden Allah'ın ayetlerini
anlatan kişinin üzerinde dikkat dağıtacak nitelikte, rahatsız edici
hiçbir unsur olmaması, onu dinleyen kişinin tüm dikkatini anlatılanlara
verebilmesini sağlayacaktır. Bedeni ve giysileri bakımsız olan bir
kişi, karşısındaki insanda daha en baştan olumsuz ve itici bir etki
oluşturur. Ancak Kuran'da yer alan Allah'ın tavsiyelerine uyan bir
müminin görünümü, göze son derece hoş gelir. Temizliği ve bakımı
ise son derece dikkat çekici niteliktedir ve karşı taraf üzerinde
hayranlık ve saygı uyandıran bir etki bırakır.
Tebliğde İkramın Makbuliyeti
Kuran'ın işaretlerinden anladığımız bir başka nokta da kalbi dine
ısındırılacak olan kimselere güzel ikramlarda bulunulmasıdır. Aslında
bu, tebliğ söz konusu olsun ya da olmasın müminlerin doğal yaşantıları
içerisinde tüm insanlara yönelttikleri bir tavırdır. Çünkü Kuran
ahlakı, müminlere, karşılarındaki kişi daha önce hiç tanımadıkları
bir yabancı dahi olsa nezaketli ve ince düşünceli olmayı öğretir.
Daha önceki bölümlerde de bahsedildiği gibi Hz. İbrahim evine gelen
misafirlere, daha önce hiç tanımadığı ve görmediği kişiler olmalarına
rağmen, hemen ikramda bulunmuştur.
Allah Kuran'ın bir başka ayetinde de, sadakaların kimler için olduğunu
açıklarken, bunların arasında "kalpleri dine
ısındırılacak olanları" da saymıştır. (Tevbe Suresi, 60)
Bu nedenle, tebliğ yapılan kişi için yapılacak her harcama da Kuran'ın
tavsiyesine uygun olacaktır.
Diğer yandan önemli bir konuyu dikkat vererek dinlemek de, anlatmak
da hem enerji hem de zindelik gerektiren faaliyetlerdir. Uzun süre
dikkat yoğunlaştırarak anlatılanları dinlemek, hem fiziki hem de
zihinsel açıdan bir bitkinliğe sebep olabilir. Bu arada yapılacak
güzel bir ikram, ortama hem hareket getirecek hem de dağılan dikkatin
yeniden toplanabilmesini sağlayacaktır.
Dini Anlatmada Samimiyetin Önemi
Kuran'da faydalı olabilecek pek çok tebliğ yöntemi anlatılmış ancak
tüm bunları asıl etkili kılacak olan şeyin ise, samimiyet olduğu
vurgulanmıştır. Kuran'da vurgulanan bu samimiyet anlayışı, cahiliye
toplumundaki bilinen şeklinden oldukça farklıdır. Bu samimiyet,
kişinin ilk olarak, anlattığı şeylere kendisinin inanması ile ortaya
çıkar. Aksi takdirde kendi anlattıklarına kendisi inanmayan, Allah'ın
tavsiyelerini uygulamayan bir kişinin anlatımındaki samimiyetsizlik,
anlatım şeklinden rahatlıkla anlaşılır.
Ancak, anlattıklarına gönülden inanan ve bunları yaşayan insanın
durumu çok farklıdır. Örneğin ahiretin varlığına kesin iman eden
bir kimse, cehennemi kesin bir gerçekten bahsettiğini bilerek anlatır.
Anlatırken hissettikleri, yüzünden, gözünden, ses tonundan ve tavırlarından
hemen anlaşılır. Bu ise karşı tarafın da cehennemi aynı gerçeklik
ve korkuyla algılayabilmesini sağlar. Yoksa cehennemin varlığını
henüz kendisi kavrayamayan bir insanın anlatımı, onu dinleyen kişi
üzerinde de olumsuz bir etki bırakacaktır. Bu nedenle, kişinin anlattığı
şeyleri tüm tavırları, ahlakı ve yaşantısıyla destekliyor olması
gerekir. Kuran'da kastedilen samimiyet de budur.
Bu konuda unutulmaması gereken bir başka nokta da samimiyetin asla
ve kesinlikle taklidi olarak elde edilemeyen ve tamamen gerçek iman
ile kazanılan bir özellik olmasıdır. Kuran'da peygamberlerin bu
özelliklerine pek çok ayet ile dikkat çekilmiştir. Öyle ki peygamberlerin
benzersiz samimiyeti ile karşılaşan inkarcılar, onların tavır ve
konuşmalarında kendilerini etkileyen şeyin ne olduğunu anlayamamışlar,
bunun üzerine "büyücü" iftirası atmaya dahi kalkışmışlardır.
Anlatım Çarpıcılığı
Tebliğde samimiyet kadar etkili olan bir başka özellik de hikmet,
yani özlü ve etkili konuşmadır. Özlü anlatım, bir konunun, esas
vurgulanması gereken yönü ile anlatılarak, gereksiz detaylara girmeden
kısa ve çarpıcı cümlelerle ifade edilebilmesidir. Allah tebliğde
hikmetli anlatımın önemine şöyle dikkat çekmiştir:
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır
ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin
yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir. (Nahl Suresi,
125)
Ancak hikmetli anlatımın şartı yine samimiyettir. "Kime
dilerse hikmeti ona verir; Şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük
bir hayır da verilmiştir..." ayetiyle, hikmetin de, samimiyet
gibi taklidi olarak kazanılamayacağını, ancak Allah'ın dilemesiyle
verildiğini anlıyoruz. (Bakara Suresi, 269) Allah Kuran'da hikmetin
Kendi katından bir nimet olarak verildiğini bildirerek, anlatım
çarpıcılığının önemine işaret etmiştir. Bununla ilgili bazı ayetler
şöyledir:
O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir
'hüküm ve hikmet' ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte
böyle ödüllendiririz. (Kasas Suresi, 14)
Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım
çarpıcılığını vermiştik. (Sad Suresi, 20)
…Allah da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden
öğretti… (Bakara Suresi, 251)
…Doğrusu Biz, İbrahim ailesine Kitabı ve hikmeti
verdik; onlara büyük bir mülk de verdik. (Nisa Suresi, 54)
(Çocuğun doğup büyümesinden sonra ona dedik ki:)
"Ey Yahya, Kitabı kuvvetle tut." Daha çocuk iken ona hikmet verdik.
(Meryem Suresi, 12)

|