|

Zor Anların Müslümanı
Kitabın başından bu yana bir Müslümanın imanının gücünü ve ahlakının
üstünlüğünü gösteren şeyin, zorluk anlarında sergileyeceği tavır
güzelliği olduğundan bahsettik. Bu üstün ahlak, cesaret, sabır,
tevekkül, dirayet, metanet, hoşgörü, affedicilik, fedakarlık, merhamet,
insaniyet, değerbilirlik, vicdan ve itidalli bir karakter olarak
karşımıza çıkar.
"Zor anların Müslümanı" tabiriyle kast edilen de, her
türlü zorluğa, sıkıntıya, yokluğa ve eksikliğe karşı dayanıklı ve
yukarıda sayılan özellikleri gösterebilen bir insandır. Güzel ahlakından
asla taviz vermeyen, her olayı büyük bir olgunluk ve tevekkülle
karşılayan, olayların hikmetlerini ve hayırlı yönlerini gören, çevresindeki
insanları da aynı üstün ahlakı yaşamaya davet eden kişi, "zor
anların Müslümanı"dır. Bu zorluk anları da Kuran'da tarif edildiği
gibi iman edenlerin çok şiddetli denemelerden geçirildikleri,
"Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi;
gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı..." (Ahzab
Suresi, 10) ayetinde belirtildiği gibi şiddetli sıkıntılarla
çevrelendikleri dönemlerdir.
Zorluk anları dendiği zaman cahiliyede yaşayan her insanın aklına
bazı örnekler gelir. Kimi için bu zorluk anı bir doğal felaket,
kimi için işinden çıkarılmak, kimi içinse iflas etmektir. Oysa iman
edenler için zorluk anları çok daha şiddetli olay ve durumları ifade
eder. Zorluk anlarındaki yokluk sıradan bir yokluk değil, insanın
en temel ihtiyaçlarından bile mahrum bırakıldığı bir yokluk, sıkıntı
ise insanın günlük hayatında yaşadığı sıkıntılardan çok daha şiddetli
bir sıkıntıdır. Kuran'da tarif edilen "yüreklerin hançereye
dayandığı" bu dönemler, insanın tahayyül edebileceği her türlü
zorluğun, hastalıkların, felaketlerin üst üste geldiği, Müslümanların
sadece "iman ettim" dedikleri için evlerinden çıkarıldıkları,
yurtlarından sürüldükleri, ailelerine, kendilerine ve kavimlerine
tuzakların kurulup, maddi ve manevi baskıların yapıldığı dönemlerdir.
Kuran'da elçilerin ve salih müminlerin tarih boyunca karşılaştıkları
bu tür zorluklar örnek verilmektedir. Önceki bölümlerde de anlatıldığı
gibi salih müminler çok şiddetli denemelerden geçirilmiş, türlü
zorluklara göğüs germişlerdir. Ayetlerde bu denemeler "dayanılmaz
zorluklar" şeklinde ifade edilir:
...Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza
gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk,
öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda
elçi, beraberindeki müminlerle; "Allah'ın yardımı ne zaman?"
diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah'ın yardımı pek yakındır. (Bakara
Suresi, 214)
Allah yukarıdaki ayetinde tüm inananların da bu zorluklarla karşılaşacağını
bildirmekte ve sabır gösterenleri de sonsuz güzelliklerle müjdelemektedir.
İşte bu zamanlar, "zor anların Müslümanları" ile "kolay
anların Müslümanları"nın ortaya çıktığı, birbirlerinden ayrıldıkları
zamanlardır. Zor anların Müslümanları üst üste gelen sıkıntılara
ve zorluklara "Biz Allah'a ait (kullar)ız
ve şüphesiz O'na dönücüleriz." (Bakara Suresi, 156)
cevabını verenlerdir.
ZOR ANLARDA NEFSİN VE VİCDANIN SESİ
İnsan bir zorlukla ya da bir sıkıntıyla karşılaştığında içinde
iki farklı ses duyar. Bunlardan biri fedakarlığı, cesareti, güzel
ahlakı ve her zaman Allah'ın dilediği şekilde davranmayı emreden
vicdanının sesidir. Bu sesi dinleyen kişi her zaman için Allah'ın
en çok razı olacağı tavrı bulacak, sabrı ve tevekkülü tercih edecektir.
İkinci ses ise Yusuf Suresi'nin 53. ayetinde de bildirildiği gibi
"var gücüyle kötülüğü emreden" nefsin sesidir. Bu ses
insana isyanı, fıskı, bencilliği ve korkaklığı fısıldar. Bu sesi
dinleyenler ise çok büyük bir kayba uğramış ve nefse etki eden şeytanı
kendilerine dost edinmişlerdir. İnsanların nefislerine uyarak nasıl
bir kayba uğrayacaklarını anlamak için, şeytanın bu kişiler üzerindeki
etkisinin nasıl olduğunu da bilmek gerekir. Kuran'da bu konuda ayrıntılı
bilgi verilmekte ve inananlar şeytanın tuzaklarına karşı uyarılmaktadırlar.
Allah Hz. Adem'i yarattığı zaman meleklere ve şeytana ona secde
etmelerini emretmiştir. Bunun üzerine melekler Hz. Adem'in önünde
secde etmiş, fakat şeytan gurur ve kibirinden dolayı onun önünde
eğilmeyi reddetmiştir. Bu isyanından dolayı cennetten kovulan şeytan,
Allah'tan kıyamet gününe kadar süre istemiştir. Allah ona bu süreyi
vermiş, fakat iman eden kulları üzerinde kesinlikle bir etkisi olamayacağını
bildirmiştir. Şeytan kendisine verilen bu süre içinde insanları
çeşitli vaatler, aldatmacalar ve tuzaklarla kandırıp, doğru yollarından
saptıracağına dair yemin etmiştir. Şeytanın bu yemini ayetlerde
şu şekilde bildirilmektedir:
"... onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka
senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden,
arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu
şükredici bulmayacaksın." (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış
ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse,
cehennemi sizlerle dolduracağım." (Araf Suresi, 16-18)
Demişti ki: "Şu bana karşı yücelttiğine bir
bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun
soyunu -pek az dışında- kuşkusuz kendime bağlı kılacağım."
Demişti ki: "Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin
cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza. Onlardan güç yetirdiklerini
sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne
yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara
çeşitli vaatlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir
şey vaat etmez. (İsra Suresi, 62-64)
Ayetlerde de bildirildiği gibi şeytan insanları doğru yoldan engellemek
için her türlü yolu deneyecek, şükretmelerine ve güzel ahlak göstermelerine
mani olmaya çalışacaktır. Bunun sonucunda da insanların büyük bir
bölümünü kendi fırkasına katacaktır. İşte nefis de şeytanın insanları
aldatmak ve doğru yoldan engellemek için kullandığı sesidir. Bu
nedenle de bir zorlukla karşılaştığında insana her zaman için bencilliği,
kendi menfaatini düşündürtecek, fedakarlığı, şefkati ve merhameti
kötü ve zor gösterecektir. Bakara Suresi'nde şeytanın bu özelliği
şu şekilde tarif edilir:
Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz
olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin
için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı
ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara
Suresi, 168-169)
Tüm bu nedenlerden ötürü Müslümanların bir zorluk, sıkıntı ya da
musibet karşısında hemen vicdanlarına uymaları çok önemlidir. Çünkü
önlerindeki iki seçenekten biri şeytanın taraftarlarının yoludur.
Bu yolda bencillik, menfaatperestlik, rahatına düşkünlük, ikiyüzlülük,
yani kısaca kötü ahlaka dair pek çok özellik yatmaktadır. Diğeri
ise salih müminlerin yoludur. Müslümanlar vicdanlarının sesini dinler
ve her zaman iyilerin yolunu izlerler.
"İtaat ve maruf (güzel) sözdü. Fakat
iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat
gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olurdu." (Muhammed
Suresi, 21) ayetinde de bildirildiği gibi güzel ahlakın asıl
olarak "kesinlik ve kararlılık" gerektirdiği zamanlarda
gösterilmesi önemlidir. Çünkü insanların büyük bir bölümü zorluk
anlarında gösterilen sadakatin üstün bir ahlak olduğunu bilirler
ve konuşmalarında böyle bir durumla karşılaştıklarında sadık ve
güçlü olacaklarına dair yemin ederler. Ancak zorluk anı geldiğinde
tavırları daha önceki vaatleri ile bir olmaz ve en ufak bir sıkıntı
dokunduğunda kötü bir tavır gösterebilir, aniden hırçınlaşabilir,
sevgi ve şefkat gibi duygulardan uzaklaşıp kin ve öfkeyle hareket
edebilirler. Bir anda tevekkülsüz, isyankar, zalim bir tavra yönelebilirler.
Bu nedenle, böyle zamanlar güçlü olanlarla güçsüz olanların birbirlerinden
ayrılacağı, kötü ahlakın ortaya çıkacağı, imanı zayıf kimselerinse
endişeye kapılıp kendilerini belli edecekleri bir dönemdir. Bu zayıf
kimseler için bir adım ötesi inkarcılardan taraf çıkmaları ve onlarla
birlikte Müslümanlar aleyhinde faaliyetlerde bulunmalarıdır. İşte
böyle örnekler samimi ve güçlü imana sahip Müslümanların değerini
kat kat artırmaktadır.
Şunu da hatırlatmak gerekir ki, Müslümanın günlük hayatında çeşitli
zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaşması hem imtihanıdır, hem de
ahirette kavuşmayı umduğu cennet yurduyla kıyas yapacağı bir mutluluk
vesilesidir. Zorluklarla kolaylıkların, konforun, rahatlığın kıyaslanmasından
oluşacak yüksek bir zevk kaynağıdır. Ayrıca samimi bir Müslüman
için sonsuz hayatında güzel bir hatıra, diğer müminlerin gördüklerinde
takdir ve sevgilerinin artmasına, iman, heyecan ve gıpta hislerinden
oluşan güzel heyecanlara kapılmalarına vesile olacak bir güzelliktir.
Dünyada müminlerin o insana karşı saygı ve sevgilerini artıran,
kendilerine örnek almalarını sağlayan, Allah'ın izniyle yakinlerine
olumlu etki yapan, inkarcıların ise gizlice veya açıkça takdirine
şayan olan, kısacası faydaları ve güzellikleri çok fazla olan Rahmani
bir nimettir.
Karşılaştığı herhangi bir olay için "herhalde bu kader planının
dışında" diye düşünen kişi ise yoğun olarak şeytanın etkisindedir.
Şeytanın etkisi bu tür vesveselere neden olabilir. İnsanı çok aşağı
bir mertebeye düşüren bu duruma gelmek şeytanı sevindirir. Bazen
küçük gibi görünen bir konuyu kişinin, şeytanın vesvesesiyle kader
dışında, Allah'ın rahmeti, bilgisi, planı dışında olduğunu zannetmesi
veya unutması bir hastalıktır. Müminin bu hastalığı dikkatle, itinayla
tedavi etmesi ve bu illete yakalanmaktan kaçınması lazımdır.
Mesela çok izlemek istediği bir televizyon programını kaçırmak
veya yiyecek bir şeyi ısmarlamayı unutmak gibi olayların hepsinde
hayır ve hikmet vardır. Bazen insan bunu detaylarıyla görür, bazen
de göremez veya çok azını görür. Örneğin bir televizyon programını
kaçırır, fakat bu zaman süresince hayırlı bir hizmet, hayırlı bir
tefekkür için vakit kazanmış olur. O tefekkürle belki ömür boyu
güzel hizmetinin gücünü artıracak bir bilgiye ulaşır. Veya bu süre
içinde Allah'ı zikreder ve televizyondan alacağı sevaptan çok daha
fazlasına kavuşur. Yiyecek bir şey ısmarlamayı unuttuğunda ise,
bu onun hastalığının geçmesi için vesile olan bir perhiz hükmünde
olabilir. Tansiyonu yüksek bir insan, peynir almayı unutup, o gün
peynir yemese tansiyonu normale döner. Tevekkül ettiği için sevap
alır, hayra yorduğu için Allah'ın beğenmesine sebep olur. Üstelik
güzel huylu ve tevekküllü davranışı, müminlerin huzuruna, sevgisine
vesile olur. Belki hastalık taşıyan bir peynirse ondan kurtulmuş
olur.
İnsanın günlük hayatı içindeki bu tarz örneklerin sayısı çok fazladır.
Bu yüzden bu konunun çok iyi anlaşılması, akıldan hiç çıkarılmaması
çok önemlidir. İnsanın karşılaştığı küçük veya büyük her olay, kaderdedir.
Şeytanın "bunlar günlük hayatın doğal ihtiyaçları, kaderle
bağlantısı olamaz" şeklindeki fısıltısına karşı müminlerin
daima uyanık ve dikkatli olması gerekir. Bu konuyu tam anlayıp hiç
unutmadan akılda tutmak, her olaya, herşeye hayır ve hikmet gözüyle
bakıp Allah'ın güzel planı içinde gelişen bütün olayları bu şekilde
değerlendirmek ahiret ve dünya için büyük bir nimettir. Mümin için
akıl, irade, konfor ve huzura vesile olan bir gerçektir.
İYİLERLE KÖTÜLERİN BİRBİRLERİNDEN AYRILMASI
Allah dünya hayatında iyilikle kötülüğü, yararla zararı, güzellikle
çirkinliği birarada yaratmış ve hepsini, cennet ve cehenneme giden
yolda birer deneme kılmıştır. Dünya hayatındaki imtihan dönemi iyilerle
kötülerin, sabır gösterenlerle zorluk karşısında yılgınlığa düşenlerin,
inkarcı zihniyete karşı mücadele içinde olanlarla oturup kalanların,
nefsine uyanlarla vicdanının sesini dinleyenlerin birbirlerinden
kesin bir şekilde ayrıldığı bir deneme süresidir.
Dünya hayatında iyilik ve kötülüğün birbirleriyle bu kadar içiçe
olmalarının pek çok hikmeti vardır. Bunlardan biri bu tezat içinde
iyiliklerin ve güzelliklerin değerinin anlaşılmasıdır. Çünkü kötülük,
eksiklik ya da musibetler olmasa, insanın güzelliklerin değerini
anlaması mümkün olmayacaktır. Örneğin bir elmas alelade taşların
arasına konduğu zaman güzelliğini ve göz alıcılığını daha da belli
eder.
İyilik ve kötülüğün birarada yaratılmalarının çok önemli bir diğer
hikmeti de imtihanın sırrıdır. İnsanlar geçici dünya hayatlarında
iyilik ve kötülüklerle deneneceklerdir. Bu denemelerle de aralarındaki
derece farklılıkları ortaya çıkacak, kötüler bir tarafa, iyiler
de diğer bir tarafa ayrılacaklardır.
Kötülerin tarafında olanların canları ölüm melekleri tarafından
vurula vurula alınırken, iyiler güzellik ve hoşnutlukla cennet yurduna
davet edileceklerdir. Kuran'da imtihan ortamının ve tüm bu zorlukların
müminlerle, kalplerinde hastalık olanların ayırt edilmesi için bir
yol olduğu şu şekilde haber verilir:
İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size
isabet eden ancak Allah'ın izniyle idi. (Bu, Allah'ın) müminleri
ayırt etmesi; münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara:
"Gelin, Allah'ın yolunda savaşın ya da savunma yapın"
denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik"
dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde
olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını
daha iyi bilir. (Al-i İmran Suresi, 166-167)
Ayette de bildirildiği gibi, Peygamberimiz döneminde yaşayan insanların
bir zorluk karşısında gösterdikleri hal ve tavır, salih müminlerle
münafıkların birbirlerinden ayrılmalarını sağlamıştır.
Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde musibet ve zorluklar yoluyla
iyilerle kötülerin birbirinden ayrılmasına çok geniş yer vermiş;
bu konuda birbirinden hikmetli örnekleriyle insanlara değerli tavsiyelerde
bulunmuştur. Bediüzzaman'ın kendisine "şeytanların ve kötülüklerin
yaratılış hikmetleri nedir?" sorusu sorulduğunda verdiği cevap,
her sıkıntının, eksikliğin ve "şer" diye tabir edilen
olayın arkasında çok önemli hikmetler olduğudur. Bu hikmetlerden
en önemlisinin ise "kömür gibi istidadlarla elmas gibi istidadların
birbirinden ayrılması" olduğunu söylemiştir.
Bu örnekle anlatılmak istenen her türlü zorluğun, sıkıntının insandaki
güzel özellikleri ortaya çıkardığıdır. İmtihan dünyasındaki bu zorlu
denemelerle insanda kötü özellikler de ortaya çıkmakta ve böylece
onların yok edilmesi için bir fırsat doğmaktadır. Örneğin şiddetli
bir hastalık insanın çabuk yılgınlık ya da manevi zaaflar gösterebildiğini
ortaya çıkarabilir. Bu zaaflarının farkına varan kişi, hemen bunları
telafi yoluna gider. Böylece hastalık onun hatalarını fark etmesine
ve bu kısa hayatı içinde gidermesine yol açtığı için bir güzellik
halini alır. Bu musibet sonrasında bir kir daha giderilmiş, insanın
ahlakı daha da güzelleşmiş olur. Veya hayatı boyunca namuslu bilinen
bir insan iflas ettiğinde veya parasız kaldığında gayri meşru yollara
başvurabiliyorsa, bu fakirlik musibetinin kötü bir insanı ortaya
çıkarmasına örnek teşkil edebilir. Ancak eğer bu insan fakirliğine
ve ihtiyaç içinde olmasına rağmen asla harama girmiyor ve namuslu
davranışlarından taviz vermiyorsa, o zaman fakirlik musibeti bir
insanın gerçekten temiz ve salih olduğunu ortaya çıkarmış olur.
Bediüzzaman Mektubat adlı eserinde verdiği örneğin başında, daha
sonradan çok büyük hayırlar getireceği bilinen durumlarda küçük
zorluklara sabır göstermenin hikmetleri üzerinde durmakta ve şöyle
devam etmektedir:
İşte kainattaki şerlerin, zararların, imtihanların, şeytanların
ve zararlıların yaratılışları şer ve çirkin değildir. Çok önemli
bir sonuç için yaratılmışlardır... İnsanlık aleminde ise, ilerleme
ve aşağı düşme dereceleri sonsuzdur. Nemrudlardan, Firavunlardan,
çok samimi evliyalara, Peygamberlere kadar gayet uzun bir ilerleme
mesafesi vardır.
İşte kömür gibi olan aşağı ruhları, elmas gibi
olan yüksek ruhlardan ayırmak için, şeytanların yaratılışı, sorumluluk
sırrı ve Peygamberlerin gönderilişi ile bir imtihan, cehd (çaba)
ve müsabaka ortamı açılmış. Eğer cehd ve yarış olmasaydı, insan
madenindeki elmas ve kömür hükmünde olan kabiliyetler beraber kalacaktı.
En üst kademelerdeki Ebu Bekir-i Sıddık ile en alt kademelerde bulunan
Ebu Cehil'in ruhu bir seviyede olacaktı. Demek ki şeytanların ve
kötülüklerin yaratılması, önemli sonuca neden olduğu için şer ve
çirkin değildir.
Bediüzzaman'ın bu örnekte üzerinde durduğu bir başka önemli konu
ise imtihan dünyasının ne kadar değerli olduğudur. Çünkü eğer kötülükler,
sıkıntılar olmasa insandaki bu güzel özellikler ortaya çıkmayacak,
salih olanların üstün ahlakları belirginleşmeyecek, manevi derecelerinde
bir artış olmayacaktır. İşte bu nedenle sıkıntı olarak görülen tüm
olaylar insanın ahlakının güzelleşmesi, olgunlaşması, manevi olarak
derinleşip güçlenmesi, cennetteki derecesinin, mertebesinin artması
için önünde sınırsız bir ufuk açmakta, çok güzel fırsatlar sunmaktadır.
Bediüzzaman'ın bu konu ile ilgili başka bir sözü şu şekildedir:
Din bir imtihandır. İlahi sorumluluk bir tecrübedir.
Sonuçta, yüksek ruhlar ile aşağılık ruhların birbirinden ayrılması
içindir. Nasıl ki bir madene ateş veriliyor, sonuçta elmasla kömür,
altınla toprak birbirinden ayrılır. Aynı şekilde bu imtihan yurdunda
mevcut olan ilahi sorumluluk yarışmaya sevktir ki; insan madeninde
bulunan üstün cevher ile aşağı unsurlar birbirinden ayrılsın. Madem
Kuran, bu imtihan yurdunda bir tecrübe konumunda, bir yarışma meydanında
insanlığın ilerlemesi için indirilmiştir.
Bediüzzaman'ın bu sözünde yaptığı benzetmedeki gibi elmas gibi
güzel özelliklerle kömür gibi kötü özelliklerin birbirinden ayrılması
için "ateşe verilmeleri", yani insanın zorluklarla, musibetlerle
ve türlü sıkıntılarla şiddetli bir denemeden geçirilmesi gerekmektedir.
Böylece kötü özellikler birer birer elenecek, güzel özellikler gün
ışığına çıkıp, parlayacaklardır.
Bediüzzaman Said Nursi'nin iyiliklerle kötülüklerin birbirlerinden
ayrılması konusunda verdiği bir başka örnek ise altın ve bakır madenlerinin
mihenk taşına vurularak birbirlerinden ayrılmasıdır. Bir taşa vurularak
birbirinden ayrılan bu iki madenden değerli olanlar bu yöntemle
ortaya çıkmakta, değersiz bakır madeni de elenmektedir. Bu ayrılma
sırasında madenlerin taşa şiddetle vurulmaları ve elekten geçirilmeleri
gerekmektedir. Böylece altın tüm parlaklığı ile ortaya çıkmakta,
değerini düşüren bakır gibi madenlerden temizlenmektedir. Üstad'ın
taşa şiddetle vurulmaktan kast ettiği de yine insanın karşılaştığı
zorluklar, sıkıntılar ve musibetlerin sonunda çok büyük güzelliklerin
ortaya çıkmasıdır. Zorluğun ve sıkıntının şiddeti de bunlarla karşı
karşıya kalan kişinin imanının gücünü, ahlakının üstünlüğünü, dirayetini,
vefasını, sadakatini ortaya çıkarmakta ve arkasında imani ve manevi
bir derinliğe ulaşmış, olgun bir karakter bırakmaktadır. Böylece
insan üstün karakterini zaafa uğratan özelliklerden arınmakta, altın
gibi bir karakter ortaya çıkmaktadır. Bediüzzaman'ın bu örneği şu
şekildedir:
Bu sabah aniden kalbe ihtar edildi ki: Siz,
bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye birkaç defa "altın
mı bakır mı" diye mihenge vurulmak (denenmek) ve nefislerinizin
hislerinin veya desiselerinin (kuruntularının) var olup olmadığını
üç dört elekle elemek, halisane, sırf hak ve hakikat namına olan
hizmetinizde çok gereklidir. Bu nedenle ilahi kader ve Rabbin yardımı
buna müsaade ediyor. Çünkü böyle bir imtihan meydanında inatçı,
bahaneci, insafsız muhaliflerin karşısında teşhir edilmesinden herkes
anladı ki: hiçbir hile, hiçbir enaniyet, hiçbir amaç, hiçbir dünyevi,
uhrevi ve şahsi menfaat karışmayarak, tam halis, hak ve hakikatten
geliyor. Eğer perde altında kalsaydı, çok manalar verilebilirdi.
Daha avam olan ehli iman itimat etmezdi. "Belki bizi kandırırlar"
der ve seçkin kısmı da vesvese ederdi. Belki bazı makam ehli kimseler
gibi kendilerini satmak, itimat kazanmak için böyle yapıyorlar diye
tam kanaat etmezlerdi. Şimdi imtihandan sonra en inatçı vesveseli
kişi dahi teslime mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, karınız bindir
inşaallah.
Bediüzzaman bu örneğinde sıkıntı ve musibetlerin başka pek çok
hikmetine de dikkat çekmektedir. Şiddetli denemelerden geçirilerek,
nefislerinin kötü özelliklerinden sıyrılan inananların bu üstün
ahlakına böylece diğer insanlar da şahit olmaktadır. Müminlerin
ihlasları, haktan yana olan üstün ve erdemli tavırları, bu şiddetli
denemeler karşısında ortaya çıkmakta, yaptıkları hizmetlerin karşılığında
hiçbir şahsi beklentileri olmadığı gözler önüne serilmektedir. Müslümanların
gösterdikleri bütün çabanın sadece ve sadece Allah rızası için olduğunu
Müslümanlar hakkında kalbinde en çok şüphe taşıyan kişi dahi tasdik
etmekte, halis niyetlerine tüm insanlar şahit olmaktadır. Bu yönüyle
zorluk ve musibetler Müslümanların doğru yolda olduklarını gösteren
bir belge hükmüne geçmekte ve Müslümanları diğer insanlara tanıtmaktadır.
ZORLUK VE SIKINTI ANLARINDA DA GÜZEL AHLAK GÖSTERMEK
Bir insanın günlük hayatı içinde yaşadığı çok çeşitli olaylar vardır.
Normal şartlarda bir insan çok çalıştığında yorulur, yemek yemediğinde
acıkır, uyku uyumadığında zayıf düşer. Bunlar çok doğal olaylardır.
Allah ayetlerinde benzer durumların daha şiddetlilerinin, Müslümanlara
bir deneme olarak isabet edebileceğini bildirir. Fakat inkarcılarla
inananların bu olaylar karşısında gösterdikleri ahlak birbirinden
çok farklıdır.
Bu sıkıntılar inkarcıları isyana, yılgınlığa, saldırganlığa, ümitsizliğe,
ye'se ve vefasızlığa sürükler. Çünkü onlar ahirete inanmadıkları
için tüm yapıp ettiklerinin bu dünyada kalacağını düşünmektedirler.
"...Bu dünya hayatımızdan başkası değildir,
ölürüz ve diriliriz; bizi 'kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan
başkası yıkıma (helake) uğratmıyor..." (Casiye Suresi, 24)
ayetinde bildirildiği gibi onlara göre dünyanın sona ermesiyle herşey
sona ermektedir. Ahiretin varlığına inanmadıkları için de yaptıklarının
karşılığını, rahatı, konforu ve her türlü güzelliği bu dünyada yaşamak
isterler. Bu nedenle de zorluk ve sıkıntılar onlar için çok büyük
bir azap anlamına gelmektedir. Sabır gösteremez, tevekkül edemez,
affedemez, fedakarlık yapamaz, insaniyetli davranamaz, hiç kimseye
karşı gerçek bir şefkat ve merhamet duyamazlar. Çünkü bunların bir
karşılığı olmayacağını ve eğer yaparlarsa da bir menfaat elde edemeyeceklerini
düşünürler. Zorlukların insana kayıptan başka bir şey getirmediğini
düşünmeye devam eder ve ümitsizliğe düşerler.
Oysa bu şekilde düşünenler çok büyük bir yanılgı içindedirler.
Çünkü ölümden sonra insanın gerçek ve sonsuz hayatının başlayacağı,
kesin bir gerçektir. Hesap gününde de herkesin yapıp ettiklerinin
hesabı, eksiksiz bir şekilde verilecek, insanlar bunlarla karşılık
göreceklerdir. Ve güzel ahlak gösterenler de bir kayba değil, tam
tersine çok büyük bir kazanca kavuşacaklardır. Söyledikleri her
güzel söz, yaptıkları her ihlaslı hareket, gösterdikleri fedakarlık,
vefa, sadakat, ve insaniyetli tavır mutlaka karşılığını bulacaktır.
Ama dinden uzak insanlar bu gerçeklerin de şuurunda değildirler.
İşte zorluklar karşısında onların yılgınlığa düşmelerinin nedeni,
tüm olan bitenlerin bir deneme olduğunu inkar etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Burada özellikle dikkat çekilmesi gereken bir nokta bulunmaktadır:
Aslında "... Siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da, sizin
acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz, onların umut etmediklerini
Allah'tan umuyorsunuz..." (Nisa Suresi, 104) ayetinde de bildirildiği
gibi iman edenlerle etmeyenlere benzer musibetler, sıkıntılar ve
zorluklar isabet edebilir. Fakat inkarcılarAllah'a iman etmedikleri
ve her olayın Allah tarafından yaratıldığını düşünmedikleri için
müminlerin Allah'tan umdukları şeyleri ummazlar. İşte asıl farklılık
bu kişilerin hayata bakış açılarında yatmaktadır. İman edenlerin
ahirete olan inançları onları inanmayanlardan tamamen ayırmaktadır.
Örneğin, Allah ayetlerinde insanları açlık ve yoksullukla denemeden
geçireceğini bildirir. Açlık inkarcı bir insan için çok büyük bir
zorluk ve sıkıntı konusuyken, Müslüman için güzel ahlakını gösterebileceği
bir sınav hükmündedir ve kaçırılmaması gereken güzel bir fırsat
anlamı taşımaktadır. Teslimiyet, tevekkül, sabır böyle zamanlarda
çok büyük bir önem kazanmakta, ümitsizliğe düşmemesi, olanlarda
bir hayır olduğunu düşünmesi onun bu sınavı başarıyla verdiğinin
birer göstergesi olmaktadır.
Bunun yanında inkar edenler için öncelik hep kendi çıkarları ve
rahatlarıyken, iman eden kişilerin ahlakında öncelik hep karşıdaki
kişiye verilir. Daha rahat bir yer, daha iyi bir yemek, daha güzel
bir kıyafet hep karşıdaki mümine teklifsiz sunulur. Samimi bir Müslüman,
soğuk bir ortamda kendisi de üşüdüğü halde yanındaki Müslüman kardeşini
kollar, onun üzerini örter, sıcak içeceğini ona verir. Kardeşinin
sağlığını, güvenliğini, rahatını, neşesini ve konforunu sağlamaya
çalışır ve bunlardan çok büyük bir zevk alır. O içeceği kendisinin
içmesiyle alacağı zevkle, yaptığı fedakarlıktan alacağı zevkin birbirleriyle
kıyas bile edilmeyecek kadar farklı olduğunu bilir.
İnsan herşeyin yolunda gittiği, çok büyük bir bolluk ve bereketin
içinde yaşadığı, sağlığının yerinde olduğu ya da hiçbir eksikliğin
olmadığı durumlarda zaten rahatlıkla güzel bir ahlak sergileyebilir.
Ama asıl önemli olan, insanın zarara uğradığı ya da kötü bir muameleyle,
ters bir tavırla, haksız bir iftira ve karalamayla, incitici sözlerle,
maddi kayıplarla karşılaştığında güzel ahlaklı bir tavır göstermesi,
kötülüğe iyilikle karşılık vermesidir. İnsanın tokken yiyeceğini,
sıcak bir ortamdayken kıyafetini vermesi de güzel bir ahlaktır.
İkisi de Allah katında çok değerlidir, fakat diğeri insanın samimiyetini,
ihlasını, imanının gücünü ve üstün erdem sahibi bir kişi olduğunu
göstermesi bakımından çok önemlidir ve çok kıymetlidir.
Fakat bunun yanında, insan vicdanının sesini dinleyip, güzel ahlakın
faziletlerini yaşarken, sürekli kötülüğü emredip duran nefis, insana
bunları yapmakla zorluk çekeceğini fısıldamakta ve türlü şekillerde
onu engellemeye çalışmaktadır. Hırkasını vereni üşümekle, yemeğini
vereni aç kalmakla korkutan da nefistir. Bu, şeytanın Kuran'da bildirilen
bir taktiğidir. Ayetlerde şeytanın, insanların fakirlere yardımda
bulunmalarını engellemeye çalıştığı ve onları fakirlikle korkuttuğu
bildirilir:
Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından
ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz
yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin
ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık
olandır. Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı
emrediyor. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl)
vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara Suresi,
267-268)
Ancak ayetin devamında da bildirildiği gibi mülkün sahibi olanAllah,
şeytanın bu zayıf hilesini boşa çıkarır ve insanları sonsuz ihsanıyla
müjdeler. Allah, gösterdikleri bu üstün ahlakın bir karşılığı olarak
iman edenlere, dünyevi hiçbir zevkle kıyas edilemeyecek bir manevi
lezzet yaşatmaktadır. Fedakarlıktan, sabırdan, vefadan, cömertlikten,
insaniyetli bir tavırdan ve sadakatten alınan bu zevkin sınırı yoktur.
Allah, Haşr Suresi'nde kendi ülkelerine hicret eden müminlere evlerini
çok büyük bir şevk ve heyecanla açan, onların her türlü ihtiyaçlarını
-kendilerinin de ihtiyacı olmasına rağmen- büyük bir zevkle karşılayan
Müslümanların bu üstün ahlakını övmektedir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp
imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini)
öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi,
9)
Tevbe Suresi'nde ise Allah yolunda çalışırken bir deneme olarak
verilen susuzluk, yorgunluk ve açlığın karşılığı şu şekilde bildirilir:
Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah'ın
elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine tercih
etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk,
bir yorgunluk, 'dayanılmaz bir açlık' (çekmeleri), kafirleri 'kin
ve öfkeyle ayaklandıracak' bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı
bir başarı kazanmaları karşılığında, mutlaka onlara bununla salih
bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların
ecrini kaybetmez. (Tevbe Suresi, 120)
Ayette de bildirildiği gibi Allah yolunda çekilen her türlü sıkıntı
Müslüman için bir salih amel hükmündedir. Zaten yaratılış amacı
da Allah'a kulluk etmek ve salih amellerde bulunmak olan bir mümin,
sabrının ve ahlakının karşılığını eksiksiz olarak alacak, hiçbir
haksızlığa da uğratılmayacaktır.
Aynı şey hastalıklar, yorgunluk ve diğer sıkıntılar için de geçerlidir.
İman eden bir kişi yaptıklarının karşılığını sadece Allah'tan beklediği
ve bu dünyanın geçici bir yararlanma dönemi olduğunu bildiği için
her zaman dirayetli, kararlı ve metanetlidir. Çünkü Allah ayetlerinde
kendi yolunda çaba sarf eden müminlere manevi bir güç ve destek
vereceğini bildirmiştir. İmtihanın sırrını bilmek ise zorluklar
karşısında Allah'ın verdiği büyük kolaylıktır. Başına gelen her
türlü zorluğun bir deneme olduğunu bilen bir kişiyi, bu sıkıntıların
üzüntü ve karamsarlığa düşürmesi, ümitsizlik vermesi, korkuya ve
endişeye kaptırması mümkün değildir.
İMAN EDENLERİN ARKASINDAKİ GÜÇ
İman edenlerin zorluklar ve sıkıntılar karşısında gösterdikleri
şevkli, heyecanlı, neşeli ve güçlü karakter, iman etmeyen ve Allah'ın
üstün kudret sahibi olduğunu bilmeyen bir kişinin kesinlikle anlayamayacağı
bir özelliktir. "Acaba bu kişilerin arkalarındaki güç nedir?"
diyerek şüphe dolu bir arayış içine giren inkarcılar, inananların
arkasındaki gücün ve tek yardımcının Rabbimiz olduğu gerçeğinden
gafildirler. Onlara göre insanın güçlü olması için arkasında maddi
bir dayanağı, güven duyduğu yakınları ve destek aldığı bir çevresi
olmalıdır. Bu nedenle de iman edenlerin gücünün arkasında hep bir
art niyet, farklı bir maddi kaynak ararlar. Oysa bu güç Allah'a,
kadere ve ahirete imanın, tevekkülün ve teslimiyetin bir sonucudur.
Peygamberlerin ve salih müminlerin hayatlarında bu gücün ve tevekkülün
çok güzel örnekleri bulunmaktadır.
Kuran'da zorluk zamanlarında gösterilen güçlü karaktere önemli
bir örnek, Hz. Musa'nın dinine iman eden büyücülerin Firavun'un
öldürme tehditi karşısında gösterdikleri üstün ahlaktır. Ayetlerde
Firavun'un iman eden büyücüleri ölümle ve işkenceyle korkutmaya
çalışıp, doğru yollarından engellemek için uğraştığı bildirilir.
Fakat o, ordusunun ve maddi gücünün onları korkutacağını sanarak
çok büyük bir hüsrana uğramıştır. Çünkü büyücüler Firavun'a verdikleri
cevapta yalnızca Allah'tan korktuklarını ve başlarına bir zorluk
geldiğinde O'na yönelip döndüklerini ifade etmişlerdir. Büyücüler
Firavun'un tüm tehditlerine rağmen Allah'a imanın verdiği teslimiyet
ve tevekkülle bu yoldan dönmelerinin mümkün olmadığını bildirmişlerdir:
(Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden
önce O'na inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür.
O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim
ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin
azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız."
Dediler ki: "Bize gelen apaçık delillere ve
bizi yaratana seni asla 'tercih edip-seçmeyiz." Neyde hükmünü
yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya
hayatında hükmünü yürütebilirsin."
"Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı
ve sihir dolayısıyla bizi Kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin
(suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir."
(Taha Suresi, 71-73)
Kuran'da bu konuda verilen bir diğer örnek Hz. Musa'ya iman eden
gençlerdir. Ayetlerde Firavun'un tehditlerinden korkan insanların
Allah'a iman etmeyip, çok büyük bir kayba uğradıkları bildirilir.
Fakat bunun yanında Allah'tan başka hiçbir güçten korkmayan salih
müminler O'na iman etmiş ve Hz. Musa'nın gösterdiği yolu takip etmişlerdir.
Firavun ve önde gelenlerin eziyetleri, saldırıları bu gençleri hiçbir
şekilde engellememiştir:
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden
(gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini
belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun,
gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.
(Yunus Suresi, 83)
Kuran'da, Hz. Musa'ya iman eden bu salih gençler gibi, tüm müminlerin
de düşman topluluğuyla ya da şiddetli bir sıkıntı, zorluk ya da
yokluk ile karşılaştıklarında aynı teslimiyetli ve cesur tavrı gösterdikleri
bildirilir:
Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman
ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah'ın ve Resûlü'nün
bize vadettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir."
Ve (bu,) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.
(Ahzab Suresi, 22)
ZOR ANLARDA DA ALLAH'IN EMİR VE TAVSİYELERİNE TİTİZLİKLE
UYMAK
Salih bir mümini diğerlerinden ayırt eden en önemli özelliklerinden
biri Allah'ın emir ve tavsiyelerine gösterdiği titizliktir. Hiçbir
zorluk, sıkıntı ya da darlık ortamı onu, bunları uygulama konusunda
gevşekliğe sürüklemez, güzel ahlakından taviz vermesine neden olmaz.
Bir Müslüman ne kadar ihtiyaç içinde ya da zor durumda olursa olsun,
Allah'ın haram kıldığı bir fiile asla yanaşmaz. Hastalığın, yoksulluğun,
başarısızlığın veya türlü zulümlerin birarada olduğu bir ortamda
da dürüstlüğünden, ihlasından ve samimiyetinden taviz vermez.
Önceki bölümlerde de üzerinde durduğumuz gibi şeytan insanları
doğru yollarından saptırmak, nefislerine uymalarını sağlamak ister.
Bunun için de Allah'ın haram kıldığı fiilleri yaptırmaya, helal
kıldıklarını uygulamalarına da engel olmaya çalışır. İnsanın nefsi
de bu amaç uğrunda sürekli bir çaba içindedir; sahibine sürekli
kötülükleri fısıldar. Örneğin bir insanın nefsi, sabahları kalkıp,
namaz kılmasını engellemek ister. Halsizlik, isteksizlik, uykusuzluk
verir. Aklından bunları yapmaması için sürekli nedenler geçirmeye
çalışır. "Bir gün kalkmasan ne olur ki?" gibi son derece
şeytani fısıltılarda bulunur. Ama imanlı bir insan her sabah hiçbir
şekilde nefsinin bu fısıltılarını dinlemeden, şevkle ve istekle
kalkar ve namazını kılar. Gerçek güzelliğin ve kurtuluşun bunda
olduğunu unutmaz. Veya nefis, Allah'ın farz kıldığı bir ibadet olan
oruç tutmayı zor göstermek için türlü bahaneler oluşturur. İnsana
açlığa ve susuzluğa sabretmeyi zor göstermeye çalışır. Oruç tutarsa
bazı işlerinden engelleneceği yönünde olmadık vesveseler vermeye
çalışır. Ama salih bir mümin, nefsinin tüm bu baskısına ve ısrarlarına
rağmen şevkle orucunu tutar. Allah rızası için sabrettiği açlığın
ve susuzluğun veya herhangi bir yorgunluğun karşılığını Rabbimizden
umar. Ve bundan da çok büyük bir haz duyar.
Benzer şekilde, gayri meşru yollardan para kazanmanın meşru sayıldığı
bir ortamda nefis, herkesin bunu yaptığını telkin ederek bu hayasız
tavrı kolay göstermeye çalışır. Ancak Müslüman çok büyük bir ihtiyaç
içinde olduğu ya da nefsinin en çok bastırdığı anlarda da gayri
meşru yollara asla tenezzül etmez; böyle bir ahlakı son derece çirkin
görür. Haram yollardan kazanılan bir paraya asla el sürmez. Çok
aç olsa da haram parayla donatılan bir masadan yemek yemez, böyle
bir ortamda bulunmak bile onda çok büyük bir rahatsızlık ve sıkıntı
oluşturur. İhtiyaç içinde olmasını, asla yanlış bir tavır göstermesine
meşru bir gerekçe olarak öne sürmez. Önemli olanın her zaman Allah'ın
haram kıldığı şeylere karşı titizlik göstermek olduğunu bilir ve
bunu da iç huzuruyla, şevkle ve ihlasla yerine getirir.
Allah'ı razı edecek davranışlar göstermenin zevkini yaşayan Müslümanları
Allah Kuran'da "hayırlarda yarışanlar" olarak da isimlendirmiştir.
Allah'ın vaat ettiği cennete kavuşmak için yapılan bu yarışta Müslüman,
her türlü zorluğa sabretmenin ve her türlü fedakarlığı, güzel tavrı
göstermenin neşesini ve iç huzurunu yaşar. Örneğin çok uykusuz olduğu
bir günün sabahında ihtiyaç içinde olan başka bir mümin kardeşini
hoşnut etmek için erkenden kalkar ve onun ihtiyaç duyduğu eksikliğini
giderir. Üstelik bu güzel tavrını çoğu zaman karşı tarafa hiç hissettirmeden,
kendisi için bir zorluk oluştuğunu asla dile getirmeden yapar. Ve
içinde bu üstün ahlakın hazzını yaşar.
Allah Kuran'da Müslümanların İslam ahlakını yaşamaktan hoşnut olduklarını,
bundan derin bir haz duyduklarını; aksi bir tavrı ise çirkin gördüklerini
şöyle haber vermiştir:
... Ancak Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde
süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi.
İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır. Allah'tan bir
fazl (bir ihsan ve lütuf) ve bir nimet olarak. Allah, bilendir hüküm
ve hikmet sahibidir. (Hucurat Suresi, 7-8)
Fakat şeytan herşeye rağmen tüm gayri meşru işleri insanlara makul
göstermeye çalışır. Bunun için kullandığı yollardan biri kötülükleri
yapanların çoğunlukta olmasıdır. İnsanların çok büyük bir bölümü
haram para yemekte, haram ve helallere dikkat etmemekte, her türlü
ahlaksızlığı sınır tanımadan yaşamaktadır. İşte şeytan insanlara
sürekli "çoğunluğu oluşturan" insanların doğru yolda olduğunu,
onların yaptıklarının en mantıklısı olduğu safsatasını fısıldar.
Oysa Allah'ın "Yeryüzünde olanların çoğunluğuna
uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar..."
(En'am Suresi, 116) ayetinde de bildirdiği gibi, kötülük
yapanların sayıca çok olmaları onların doğru yolda olduklarına bir
delil değildir. Tam tersine Allah ayetlerinde ancak sayıca çok az
bir topluluğun iman edeceğini bildirmekte, çoğunluğun ise sapkınlık
içinde olduklarını haber vermektedir. Bu nedenle de şeytanın iman
eden bir insanı bu yöntemle kandırması mümkün değildir; onun etkisi
ancak imanı zayıf, şüphe ve vesveseye açık insanlar ve inkar edenler
üzerinde olabilir.
Salih Müslümanların gösterdikleri titizlik ise, Allah'a olan imanlarından
ve bu imanın getirdiği sarsılmaz kararlılıktan ve üstün ahlaklarından
kaynaklanmaktadır. Müslüman, güzel ahlaka dair her tavrın, nefse
zor gelen şeylerden oluştuğunu bilir. Örneğin cömertlik, vefa, sabır,
sadakat gibi üstün ahlak özellikleri nefsin hoşuna gitmeyen, yaparken
zorlandığı özelliklerdir. Fakat hepsinin sonucu maddi ve manevi
güzellikler olacaktır. Temiz ahlakın dünya ve ahiretteki karşılığı
ile yetinip, buna uygun bir yaşam sürmek, nefsin hoşuna giden ve
dünyaya ait olan tüm bu yararlardan çok daha güzeldir. Örneğin dünyada
nefsine hakim olup gayri meşru bir ilişkiye girmeyen ve yaptıklarının
ahiretteki karşılığını bekleyen kişi, bunun sonucunda dünyada iffetin
ve namusun hazzını yaşayacaktır. Aynı şekilde sevdiği bir müminin
ihtiyacını karşılamak için uykusuz ya da aç kalan, bu uğurda karşılaştığı
zorluklara önem vermeyen kişi de Allah rızasını ummanın derin zevki
içinde olacaktır.
Allah'ın ayetlerinde övdüğü bu güzel ahlaka sahip olan müminlerin
kazandıkları bir başka güzellik ise müminlerin saygı ve sevgisidir.
Bir kimsenin Allah yolunda çaba göstermesi, her türlü engele büyük
bir şevkle göğüs germesi, hak bildiği şeyde kimseden çekinmeden,
yorulmadan, aşkla ve şevkle kararlı davranması, her türlü fedakarlığa
ilk talip olan kişi olması, o Müslümana karşı duyulan sevgi ve saygıyı
kat kat artıracak özelliklerdir. Allah bu üstün ahlakı yaşayan insanları
Enbiya Suresi'nin 101. ayetinde, "Bizden
kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar" olarak tanımlamış
ve onların hem fiziksel, hem de ahlaki güzelliklerine dikkat çekmiştir.
ZOR ANLARDA GERÇEK DOSTLAR MÜMİNLERDİR
Dinden uzak insanlar arasında çok fazla kullanılan bir deyim vardır:
Düşenin dostu olmaz... Bu sözün de çok iyi ifade ettiği gibi cahiliyede
insanların zorluk anlarında ve ihtiyaç duyduklarında yanlarında
gerçek bir dost bulmaları mümkün değildir. Oysa bir insanın hayatında
dostluk, vefa ve sadakat kavramları çok büyük bir yer tutmaktadır.
Çünkü insan maddi bir sıkıntı içindeyken, bir hastalık anında ya
da manevi olarak desteğe ihtiyaç duyduğu anlarda yanında gerçek
bir yardımcı, içten bir dost olarak bir mümin kardeşinin olmasını
ister. Fakat dinden uzak toplumlarda tüm ilişkiler menfaate dayalı
olduğu için bu dostu bulması mümkün değildir. Hatta bu insanlar
birbirlerine yardım etmek bir yana, yıllarca dost sandıkları kişilerin
gerçek yüzleriyle bu dönemlerde karşılaşırlar. Zorluk çeken kişiye
bu dönemlerinde bir de onlar sıkıntı verirler. Buna benzer örneklere
sık sık rastlamak mümkündür. İnsanlar sürekli olarak bir sıkıntı
anında hiçbir yakınlarının aramadığından, yapayalnız kaldıklarından
ve hiç kimseden destek göremediklerinden yakınırlar.
Örneğin çok zengin bir hayat yaşayan, lüks arabalardan inmeyen,
pahalı yerlerde yemek yiyen bir insanın genelde geniş bir arkadaş
çevresi olur. Çevresinde çok sayıda "dostu" vardır. Fakat
bu insanın günün birinde işleri bozulsa ve kendi fabrikasında maaşlı
memur olarak çalışmaya başlasa, bir işçi durumuna düşse çevresiyle
ilişkisi nasıl olur? Etrafındakiler zenginken gösterdikleri sevgiyi
ve saygıyı yine gösterirler mi? Eskisi gibi pahalı kıyafetler giymeyip,
lüks arabalarda gezmeyip, mütevazi bir görüntü sergilese, etrafına
para saçmasa, dostlarına yemek ısmarlamasa yine aynı ilgiyi, saygıyı
ve alakayı görebilir mi? Tabi ki göremez; hatta tam tersine daha
önce dost kabul ettiklerinin tümü ondan yüz çevirirler. Gördüklerinde
görmezlikten gelip, belki de arkasından alay ederler. Aslında o
insanın ruhu değişmemiş, sadece dış görüntüsü değişmiştir. Ama cahiliyedeki
dostluklar dış görünüşe ve maddiyata dayalı olduğu için, o insanın
"dostum" diye nitelediği kişiler bir anda çevresinden
kaybolurlar, o da yapayalnız kalıverir.
Başka bir örnek olarak evli bir çift düşünülebilir. Evlenirken
birbirlerini iyi günde kötü günde terk etmeyeceklerine dair birbirlerine
söz vermişlerdir. Fakat içlerinden biri herhangi bir kaza sonucu
felç olsa, belinden aşağısı tutmayıp, konuşamaz ve hiçbir şey yapamaz
duruma gelse, acaba eşinin tavrı nasıl olur? Belki belli bir süre
buna dayanabilir, yardım edebilir. Ama bir fayda elde edemediğini,
hatta kendince zarar gördüğünü fark edince herşey bir anda değişir.
Bu tip örnekler cahiliyedeki vefa, dostluk ve sadakat anlayışını
açıkça ortaya koymaktadır. Bu tip ilişkilerde menfaatin bittiği
yerde ilişkiler de hemen son bulmaktadır. Böyle bir ortamda eşlerini
terk etmeyen kişilerin büyük bir çoğunluğu ise, bunu sevgi ve merhametinden
dolayı değil de, çevresinden bir tepki almamak için yaparlar. Görünüşte
vefalı ve sadık görünür, ama hiçbir zaman muhtaç durumdaki eşine
karşı gerçek anlamda bir merhamet ve şefkat duymaz.
Cahiliye toplumlarında sık sık yaşanan başka bir örnek de genç
insanların yaşlılara, güçten düşen anne ve babalarına karşı tavırlarıdır.
Aileleri, uzun yıllar boyunca onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamıştır.
Ama yaşlanıp elleri ayakları tutmaz bir hale geldiğinde, onlar ailelerine
karşı aynı sadakati ve özeni göstermezler. Hatta bu yaşlı insanları
kendilerine bir ayak bağı olarak görür ve genellikle de bir huzur
evinde ölüme terk ederler.
Oysa Müslümanın her tavrında olduğu gibi ailesine karşı tavrı da
iyi günde de kötü günde de çok vefakardır. Kendisi yemez onlara
yedirir, her türlü ihtiyaçlarının temin edilmesi için çok büyük
bir gayret sarf eder. Çünkü Allah ayetlerinde müminlerin ailelerine
karşı göstermeleri gereken tavrı tarif etmekte ve güzel sözü öğütlemektedir:
Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya
iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin
yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve
onları azarlama; onlara güzel söz söyle. (İsra Suresi, 23)
Ayetten de anlaşıldığı gibi inanan bir kişi ihtiyaç içinde olana
hiçbir şikayetçi tavır göstermeden her türlü yardımı yapar, insaniyetli
ve vicdanlı davranır. Gerçek dostluğun, vefanın, samimiyetin, sadakatin
yaşandığı tek yer salih müminlerin arasıdır. Müslümanlar birbirlerinin
velileri, dostları, yardımcıları ve kardeşleridirler. Bir Müslüman,
sahip olduğu ahlak gereği en zor anında olsa dahi mümin kardeşlerinin
iyiliğini, rahatını düşünür. Her durumda onların nefsini kendi nefsine
tercih eder. Her türlü fedakarlığı yapar, bundan da büyük bir zevk
alır. Hastalık anında tüm ihtiyaçlarını hiçbir rahatsızlık duymadan
ve ihtiyaç içinde olan kişinin söylemesine fırsat vermeden karşılar,
maddi bir sıkıntı içindeyse tüm imkanlarını onun önüne serer; gerekirse
uykusuz kalır, aç kalır ama Müslüman kardeşini hiçbir durumda mağdur
durumda ve ihtiyaç içinde bırakmaz. Allah ayetlerinde iman edenlerin
gerçek dostlarını şöyle bildirir:
Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi,
rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir. (Maide
Suresi, 55)
Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah
yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler (çaba harcayanlar)
ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin
velisi olanlar bunlardır... (Enfal Suresi, 72)
HER ZORLUKLA BERABER BİR KOLAYLIK VARDIR
Kitabın başından itibaren Allah'ın inananlara bir deneme olarak
verdiği çeşitli sıkıntı ve zorluklardan ve bunun karşısında müminlerin
gösterdikleri üstün ahlaktan bahsettik. Bu ahlakı gösterirken içlerinde
yaşadıkları şevkten, huzurdan, sevgi ve saygı hazzından söz ettik.
Fakat burada özellikle vurgulanması gereken bir nokta tüm zorlukların
yanında Allah'ın iman eden kullarına çok büyük güzellikler ve kolaylıklar
verdiğidir. Allah pek çok ayetinde salih müminlerin işlerinde büyük
kolaylıklar kıldığını bildirir:
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)
... Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.
(Bakara Suresi, 185)
... Ve seni kolay olan için başarılı kılacağız.
(Ala Suresi, 8)
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa (Allah) ona
işinde bir kolaylık gösterir. Bu, Allah'ın size indirdiği emridir.
Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, Allah, kötülüklerini örter ve onun
ecrini büyütür. (Talak Suresi, 4-5)
... Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla
yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir.
(Talak Suresi, 7)
Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa ve en güzel
olanı doğrularsa, Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız.
Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse ve en güzel olanı
yalan sayarsa, Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız.
Tereddi edeceği (başaşağı düşüşe uğrayacağı) zaman, malı ona hiç
yarar sağlamaz. (Leyl Suresi, 5-11)
Tüm bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi, Allah zorluk ve sıkıntıyla
karşılaşan müminlerin işlerini kolaylaştırmakta ve aynı zamanda
onları katından bir yardımla desteklemektedir. Ayetlerde Allah'ın
inananlara meleklerle yardım ilettiği ve bunun da sadece bir müjde
olması amacıyla yapıldığı bildirilmektedir:
Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir'de yardımıyla
zafer verdi. Şu halde Allah'tan sakının, O'na şükredebilesiniz.
Sen müminlere: "Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin
kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?" diyordun. Evet, eğer
sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse,
Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla
tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer' (nusret) ancak üstün
ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın katındandır. (Ki
bununla) İnkar edenlerin önde gelenlerinden bir kısmını kessin (helak
etsin) ya da 'umutları suya düşmüşler olarak onları' tepesi aşağı
getirsin de geri dönüp gitsinler. (Al-i İmran Suresi, 123-127)
Allah meleklerle olan desteğinin yanında müminleri "görünmez
ordularla" da desteklemekte ve üzerlerine güven ve huzur duygusu
indirmektedir. Tevbe Suresi'nde Allah'ın bir zorluk anında Peygamberimize
verdiği destek şu şekilde ifade edilmektedir:
Siz O'na (Peygambere) yardım etmezseniz, Allah
O'na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O'nu (Mekke'den)
çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu:
"Hüzne kapılma, elbetteAllah bizimle beraberdir." Böylece
Allah O'na 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, O'nu sizin
görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini
(inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi, yüce olandır.
Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi,
40)
Yukarıdaki ayetlerde de belirtildiği gibi Müslümanlara bir deneme
olarak verilen zorlukların yanında çok büyük kolaylıklar da sağlanmaktadır.
Müslümanların bir birlik içinde hareket etmeleri, herşeyin bir denemeden
ibaret olduğunu bilmeleri, sonsuz ahiret yurduna hazırlık içinde
olduklarının şuurunda olmaları, aslında bu zorluklar karşısında
onlara verilmiş büyük birer kolaylık hükmündedir. Bunun yanında
Allah müminleri çok daha büyük bir güzellikle müjdelemektedir. Peygamberlerin
ve salih müminlerin hayatlarında da gördüğümüz gibi Allah her zorluğun
ardından inananlara mutlaka bir zafer, başarı ve galibiyet vermiştir.
Bu konuda Kuran'da verilen çok önemli bir örnek Hz. Yusuf'un hayatıdır.
Hz. Yusuf önce küçük yaşında kardeşleri tarafından bir kuyuya bırakılmıştır.
Bu kuyudan onu bulan kişiler onu bir vezirin yanına köle olarak
satmışlardır. Ardından Hz. Yusuf'a yanında kaldığı vezirin eşi tarafından
haksız bir iftira atılmış ve bunun bir iftira olduğu herkes tarafından
bilindiği halde tutuklanıp, yıllarca hapiste tutulmuştur. Hapis
hayatı boyunca çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalmış, fakat güzel
ahlakından asla taviz vermemiştir. Başına gelen her olayda Allah'a
yönelmiş ve böylece hapishane dönemi onun için bir güzelliğe dönüşmüştür.
Musibet ve zorluklar karşısında tevekkülü, teslimiyeti veAllah'a
bağlılığıyla tüm inananlara örnek olmuştur. Allah bu üstün ahlakının
karşılığı olarak onu zindandan çıkarmış ve dünya hayatında ona güç
ve zenginlik vermiştir.
İşte bu nedenle Hz. Yusuf'un hayatında inananlar için çok güzel
bir örnek vardır. Allah zorluklar karşısında tevekkül ve sabır gösteren
kullarına mutlaka bir kolaylık ve güzellik vereceğini vaat etmiştir:
... Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona
bir çıkış yolu gösterir; ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır.
Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi
emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir
ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)
Bu örnekte de görüldüğü gibi Allah kullarını zaman zaman zorluklarla,
sıkıntılarla imtihan etmektedir. Ama imtihan edildiğinin bilincinde
olan, Allah'a teslimiyetiyle, karşısına çıkan her olaydan razı olan
müminler en büyük kazancı sağlamışlardır. Çünkü onlar bu dünyada
çektikleri sıkıntının, her türlü zor şartta gösterdikleri üstün
ahlakın, fedakarlığın, sabrın, teslimiyetin karşılığını ahirette
kat kat fazlasıyla alacaklardır. Belki bu dünyada birkaç dakikalık
çekilen sıkıntı, ahirette milyonlarca yıllık cennet hayatı olarak
karşılarına çıkacaktır. Kuşkusuz bu büyük vaadi bilen insanlar,
tüm yaşamlarını büyük bir şevk, huzur ve cennet gibi sonsuz güzelliklerle
dolu bir mekanı ummanın sınırsız heyecanı ve neşesi içinde geçirirler.
Allah bu insanların durumunu bir ayetinde şöyle haber vermiştir:
Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve
yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.
Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun
üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır. Ve onlar:
"Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı
olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl,"
diyenlerdir. İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde
yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orada esenlik dileği ve Selam'la
karşılanırlar. Orada ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir
karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir. (Furkan Suresi, 72-76)
(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları
Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten
'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba
uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. Çünkü
Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve onlara kendi
fazlından artıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.
(Nur Suresi, 37-38)

|