|

MELCA
Kendisine sığınılan
(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı).
Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri
de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O'nun dışında (yine)
Allah'tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra
tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah,
(yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Tevbe Suresi,
118)
İnsanların tamamı dua etmeye muhtaçtır. Dua eden insan, karşısına
çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu, tüm olayları, kainatın
yaratıcısı ve hakimi olan Allah'a yöneltmiş, O'na sığınmış demektir.
Bir problemi çözmenin ya da bir zararı önlemenin bütün yollarının
evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah'a dayandığını bilmek, tüm
işlerde O'nu vekil tutmak ve sadece O'na sığınmak kullar için büyük
bir güven kaynağıdır.
Bu sığınma, gücü sınırlı ve sonlu bir varlık olan insanın, gücü
sınırsız bir kudret karşısında acizliğini ortaya koyarak, istekte
bulunmasıyla gerçekleşir. İnsanı sadece bir damla sudan yaratan,
tüm varlık alemini yoktan var eden Allah için herhangi bir kişinin
sıkıntısını ya da ihtiyacını gidermek çok kolaydır. Onun dışında
ise sığınılacak hiç kimse, hiçbir merci yoktur. Gökte ve yerde ne
varsa Allah'tan ister. Allah'ın dışında medet umulanlar, yardım
beklenenler kendi nefislerine bile güç yetiremezler. İsteyen aciz
olduğu gibi kendisinden istenen de aynı konumdadır, acizdir. Allah,
Kendisinden başka medet umulan varlıkların, içlerinde bulundukları
zavallı ve güçsüz durumu aşağıdaki ayetinde bir örnekle şöyle açıklamıştır:
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu
dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun
için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar.
Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar.
İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)
İnsanların tümü zor bir durumla karşı karşıya kaldıklarında, Allah'tan
başka sığınacak bir güç olmadığını anlarlar ve Allah'tan yardım
umarlar ki bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından
kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak
dua etmektesiniz: -Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten
şükredenlerden oluruz." (Enam Suresi, 63)
İnsanın, zor bir anında yalnızca Allah'ı aklına getirmesi, aslında
tek sığınacağı varlığın Allah olduğunu bildiği anlamına da gelmektedir.
O halde insan geç kalmadan ayette haber verildiği üzere Rabbimize
sığınmalıdır:
Allah'tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden
evvel, Rabbinize icabet edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir
yer var, ne sizin için inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 47)
MELİK
Bütün kainatın sahibi ve mutlak surette hükümdarı
De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların
malikine, insanların (gerçek) ilahına; (Nas Suresi, 1-3)
Allah'ın 'Melik' sıfatı O'nun var olan herşeyin sahibi olduğu anlamına
gelir. Bizim gördüğümüz ve göremediğimiz varlıkların her birinin
içinde yaşadığı alemlerin yaratıcısı ve tek sahibi Allah'tır. Yaşadığımız
evrenin ezeli ve ebedi hükümdarı da O'dur. Tüm yıldızlar, insanlar,
hayvanlar ve bitkiler, göremediğimiz alemlerde yaşayan cinler, şeytanlar,
melekler ve daha bilemediğimiz pek çok varlık Allah'ın emri altındadır.
Sayısız alemin mülkünü elinde bulunduran ve buralarda hüküm süren
olağanüstü düzenin hayat bulmasını sağlayan yalnızca alemlerin Rabbi
olan Allah'tır.
Sonsuz kudret sahibi olan yaratıcımıza tabi olduğunu bilen bir
insanın, kendisini başıboş görmesi mümkün değildir. Allah herşeyden
haberdar, herşeye güç yetiren, herşeyi gören ve işitendir. Bunu
bilen bir insan, kendisini yaratana karşı sorumlu olduğunu da bilmelidir.
Nitekim müminlerin içinde bulundukları bu düzenin tek bir sahibinin
olduğunu bilmeleri, onları doğal olarak yaptıkları her işte herşeye
ve herkese hakim olan, her dilediğini yerine getiren Allah'a yöneltir.
Bu konu ile ilgili olarak Kuran'da haber verilen ayetlerden birkaç
tanesi şöyledir:
Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir.
Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele
etme ve de ki: "Rabbim, ilmimi arttır." (Taha Suresi, 114)
Hak melik olan Allah pek yücedir, Ondan başka ilah
yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir. (Müminun Suresi, 116)
O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Melik'tir;
Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır;
Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.
(Haşr Suresi, 23)
METİN
Çok sağlam olan
Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi
olan Allah'tır. (Zariyat Suresi, 58)
İnkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah'ın varlığı
değil, Allah'ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah'ın herşeyi en başta yaratıp
bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini,
kimisi Allah'ın insanı yarattığını fakat hiçbir şeyden sorumlu olmadığını
savunur.
Sonuçta imansızlığın temelinde Allah'ın varlığını reddetme olduğu
gibi bunun yanı sıra, "Onlar, Allah'ın kadrini
hakkıyla takdir edemediler..." (Hac Suresi, 74) ayetinde
de belirtildiği gibi, Allah'ı gereği gibi takdir edememe sorunu
yatar. Ne var ki, dünya hayatında her türlü delili görmelerine rağmen
Allah'ın kudretini takdir edemeyen insanların Allah'ın kuvvetini
asla inkar edemeyecekleri öyle bir gün gelecektir ki, o gün Allah'ın
azametini, kudretini çok büyük bir şiddetle hissedeceklerdir. Allah'ın
kuvvetiyle yeryüzündeki en sağlam yapılar olan o heybetli, sarsılmaz
dağlar yerlerinden oynatılıp yürütülür, köklerinden savrulur, paramparça
edilirler.
Artık sur'a tek bir üfürülüşle üfürüleceği.
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı,
ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı
zaman.
İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık
vukubulmuş (gerçekleşmiş)tur.
Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, 'sarkmış-za'fa
uğramıştır.' (Hakka Suresi, 13-16)
O gün meydana gelecek yıkım Allah'ın şanına, kudretine yakışacak
şekildedir. Dünyadaki en büyük kütle ve en büyük hayat kaynağı olan
okyanuslar suyun kaynaması gibi kaynar, tutuşur.
İnsanın bildiği, alıştığı ve sonsuza dek süreceğini sandığı bütün
varlıklar ve düzenler temelinden bozulmaya uğrar, darmadağın olurlar.
Milyonlarca yıldır var olan yer ve gök, onları inşa eden sonsuz
güç tarafından paramparça edilir. Yine milyonlarca yıldır ışık saçan
hayat kaynağı Güneş köreltilerek gerçek bir sahibinin olduğu gözler
önüne serilir. Böylelikle herşeyin üstündeki tek ve gerçek kuvvet
sahibinin Allah olduğu, yegane hakimiyetin ve gücün de Rabbimize
ait olduğu tüm açıklığıyla ortaya çıkar. Bir ayette bu gerçek şöyle
tarif edilir:
Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler.
Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler
de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh
ve yücedir. (Zümer Suresi, 67)
MEVLA
Dost, sahip, müminlerin dostu olan, onlara
hayır yolları açan ve onları muvaffak kılan.
Hayır, sizin mevlanız Allah'tır. O, yardım edenlerin
en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 150)
Mümin, herkesin ve herşeyin varoluşunu Allah'a borçlu olduğunu
bilir. Kendisi de dahil tüm varlıkları Allah ayakta tutmaktadır
ve dilediği anda yok edip ortadan kaldırabilir. Çünkü var olan herşeyin
gerçek sahibi Allah'tır. Bu yüzden de müminin yegane dostu Allah'tır.
Ve O'nu vekil edinmesinden dolayı yaşamı boyunca her türlü sıkıntı
ve üzüntüden de uzaktır. Herşeyden önce Rabbimizin, en büyük dostunun
yardımı ve desteği kendisiyle beraberdir. Allah da velisi olduğu
kulunun üzerine "güven duygusu ve huzur" (Tevbe Suresi, 26) indirmiştir.
Bu huzur, müminin; her namazda, her salih amelde, Allah rızası
için yaptığı küçük büyük her işte Rabbimizin kendisini gördüğünü
ve bunların karşılığını kat kat fazlasıyla vereceğini bilmesinden
doğar. Yine Allah'ın kendisini görünmeyen ordularla ve meleklerle
desteklediğini, "önünden ve arkasından izleyenleri"
olduğunu ve bunların kendisini "Allah'ın emriyle
gözetip korumakta" (Rad Suresi, 11) olduklarını, O'nun yolunda
yapılan mücadelede galip gelecek olanların, cennetle müjdelenenlerin
hep müminler olduğunu bilmesinden kaynaklanan bir güven duygusudur.
İman eden bir insan, mevlamız olan Allah'ın kimseye güç yetireceğinden
fazlasını yüklemeyeceğini de bilir. Kadere ve her işi evirip çevirenin
Allah olduğuna kesin bir bilgiyle iman eder ve böylece yalnız Allah'a
tevekkül eder. Müminlerin içinde bulundukları bu ruh haline Kuran'da
şu ifadeyle dikkat çekilmiştir:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında,
bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve
mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi,
51)
Kuşkusuz Allah'ın dostluğu insanlarınkine benzemez. O kimi dost
edinmişse, o kişiyi dünyada ve ahirette olabilecek en üstün nimete
kavuşturmuştur. Herşeyi yaratan Rabbimizin, yarattığını dost edinmesi
ise çok büyük bir lütuftur. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri
seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in
dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da)
da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize
şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık
dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız
O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)
"... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan
dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin
gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz
şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim
mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara
Suresi, 286)
Sonra da gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülürler.
Haberiniz olsun; hüküm yalnızca O'nundur. Ve O, hesap görenlerin
en süratli olanıdır. (Enam Suresi, 62)
Geri dönerlerse, bilin ki gerçekten Allah, sizin
mevlanızdır. O, ne güzel mevladır ve ne güzel yardımcıdır. (Enfal
Suresi, 40)
MUAHHİR / MUKADDİM
İstediğini geri koyan, arkaya bırakan istediğini
ileri geçiren, öne alan
Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya
çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey
bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir.
Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne
alınabilirler. (Nahl Suresi, 61)
Allah dilediğini erteleyen, geride bırakan, dilediğini de öne alan,
ileri geçirendir. Herşeyin tek yaratıcısı olduğu için kainat üzerindeki
her türlü canlı ve cansız varlık üzerinde dilediğini yapabilme gücüne
sahiptir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın zamanı, Allah katında
önceden tespit edilmiştir. Herşeyin varlığının ve yazgısının gerçek
sahibi olan Allah, bu varlıkların yaşamları süresince görüp geçirecekleri
tüm olayları süresiyle belirlemiştir. Günü, saati hatta saniyesi
geldiğinde gerçekleşecek olan mutlaka gerçekleşir. Ve bu gerçekleşen
olay ancak Allah'ın dilemesiyle olur; O'nun dışında hiç kimse herhangi
bir olayı öne alamaz veya erteleyemez. Nitekim bu gerçeğe Kuran'da
şöyle dikkat çekilmiştir:
Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri
gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam
zamanında çökerler.) (Araf Suresi, 34)
Tayin edilen bu vakitleri Allah'tan başka kimse bilmez. Allah'ın
takdir ettiği an gelmeden önce bir yaprak dahi düşmez. Var olan
herşey doğumundan ölümüne bu ilahi zamanlamaya tabidir. Hiç kimse
Allah'ın kendisi için tayin ettiği vaktin dışına çıkamaz, hiçbir
olayı ertelemeye ya da öne almaya güç yetiremez. Ancak ve ancak
Allah takdir ederse, dilediğini erteler, dilediğini de öne alır.
Allah ayetlerinde bunu şöyle bildirmektedir:
(Ey Muhammed,) Allah'ı sakın zulmedenlerin yapmakta
olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle
belireceği bir güne ertelemektedir. (İbrahim Suresi, 42)
Hiçbir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne
de onlar ertelenebilirler. (Hicr Suresi, 5)
Bu durumda Allah'a iman eden bir kula düşen ise, Allah'ın neyi
ileri aldığını neyi ertelediğini araştırmadan O'na yakınlaşmaya
çalışmak, Allah'ın kendisine verdiklerinden kesin olarak razı olmaktır.
Çünkü ayetlerde de bildirildiği gibi insan 'acelecidir' (İsra Suresi,
11). Kimi zaman bir olayın hemen gerçekleşmesini ister, kimi zaman
da bir olayın hemen bitmesini ister. Ama insan için en hayırlı olanı
bilen, tesbit eden Allah'tır. İnsanın hayırlı gördüğü bir şey kendisi
için bir şer olabilir. Dolayısıyla mümin için önemli olan Allah'ın
takdir ettiği olaylardan tamamen razı olmasıdır.
MUAZZİB
Azaplandıran
Artık o gün hiç kimse (Allah'ın) vereceği azab
gibi azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz. (Fecr
Suresi, 25-26)
Etraflarındaki tüm delillere rağmen Allah'a iman etmeyen, O'nun
büyüklüğünü, kudretini tanımamakta direnen insanlar kuşkusuz büyük
bir azabı da hak etmişlerdir. Çünkü Allah insanı yaratmış, yeryüzüne
yerleştirmiş ve orada ihtiyacı olan herşeyi kendisine vermiştir.
Ancak Allah'ın verdiği tüm bu nimetlere rağmen bazı insanlar inkarda
ısrar etmektedirler. Hatta bir kısmı büyük bir azgınlıkla Allah'a
iman eden müminlere düşmanlık beslemekte, Allah'ın dinini engelleyebilmek
için çalışmalar yürütmektedirler. Elbette Allah bu insanlara hak
ettikleri karşılığı dünyada da, ahirette de verecektir.
Allah dünya üzerindeki hükmünü elçileri aracılığıyla yürütür. Dolayısıyla
inkar edenlere tattıracağı dünya azabının bir kısmı da elçilerinin
vesilesiyle olmuştur. Allah, elçilerinin elleriyle inkarcıların
önde gelenlerini azaplandırdığını ayetlerinde şöyle bildirir:
Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık
bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar
(bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara
saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler...
(Bu,) Daha önceden gelip-geçenler hakkında (uygulanan) Allah'ın
sünnetidir. Allah'ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın.
(Ahzab Suresi, 60-62)
İnkarcıların ahirette tanışacakları azap ise sonsuza dek son bulmayacak
korkunç bir azaptır. Allah orada insanı hem fiziksel, hem de psikolojik
yönden azaplandıracak çok çeşitli yöntemler var etmiştir. Çünkü
Allah yarattığı kullarının zaaflarını en iyi bilendir ve bu zaaflar
doğrultusunda en çok acıyı da yine Allah verecektir. Muazzib olan
Allah ahirette inkarcılara vereceği azabı Kuran'da pek çok ayetle
bildirmiştir.Ayetlerde şöyle buyrulur:
Ve şüphesiz, ahirete inanmayanlar için de acı bir
azab hazırlamışızdır. (İsra Suresi, 10)
Fasık olanlar içinse, artık onların da barınma
yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler
ve onlara: "Kendisini yalanladığınız ateş azabını tadın" denir.
Andolsun, Biz onlara belki (inkarcılıktan) dönerler diye o büyük
(uhrevi) azabdan önce, yakın (dünyevi) azabtan da taddıracağız.
(Secde Suresi, 20-21)
Haber ver kullarıma; şüphesiz Ben, Ben bağışlayanım,
esirgeyenim. Ve şüphesiz azabım; o acıklı bir azaptır. (Hicr Suresi,
49-50)
Onlardan öncekiler, hileli-düzenler kurmuşlardı
da, Allah(ın azab emri) onların kurdukları yapıların temellerine
geldi, böylece üstlerindeki tavan tepelerine çöktü; azab onlara
şuurunda olmadıkları yerden gelmişti. (Nahl Suresi, 26)
Küfre sapıp da Allah'ın yolundan alıkoyanlar; Biz,
işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azab üstüne azab ilave
ettik. (Nahl Suresi, 88)
MUHİT
Kuşatan
Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan
yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi
sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)
Dinden uzak yaşayan insanlar, gizlice yaptıkları sahtekarlıkları,
söyledikleri yalanları karşılarındaki insanların fark etmediğini
düşündüklerinden içlerinde garip bir heyecan duyarlar. Yaptıklarını
çok büyük bir kar olarak görür hatta bundan dolayı 'akılsızca' bir
büyüklük hissine kapılırlar. Oysa yapılan tüm sahtekarca eylemler
kişinin kendi aleyhinedir. Ne var ki inkar eden kişi zararda olduğunu
farkında bile değildir. Fakat hesaba katmadığı bir nokta daha vardır:
Herşeyin üzerinde şahit olan, işiten, gören Allah kendisini her
yönden sarıp kuşatmaktadır.
İnkarcılar Allah'ı yaptıklarından habersiz sanırlar. Bu gerçek
aşağıdaki ayette şöyle bildirilmiştir:
Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler.
Oysa O, kendileri, sözden (plan olarak) hoşnut olmayacağı şeyi 'geceleri
düzenleyip kurarlarken' onlarla beraberdir. Allah, yaptıklarını
kuşatandır'. (Nisa Suresi, 108)
Hiçbir düşünce, hiçbir fısıltı Allah'tan gizli kalmaz. O tüm insanların
sinelerinin özünde saklı olanı bilir, onlara 'şahdamarlarından daha
yakın'dır. Allah insanları ve yaptıklarını kuşattığı gibi tüm kainatı
da kuşatmıştır. O'nun hakim olmadığı tek bir varlık yoktur. Allah
cinlerin ve meleklerin bulunduğu ve daha bilmediğimiz alemleri de
yaratan ve ilmiyle kuşatandır. Al-i İmran Suresi'nde bu gerçeğe
şöyle dikkat çekilir:
Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir
kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve
sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez.
Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır. (Al-i İmran Suresi,
120)
MUBKİ / MUDHİK
Ağlatan / güldüren
Doğrusu, güldüren ve ağlatan O'dur. (Necm Suresi,
43)
Mümin yaşadığı herşeyi Allah'ın yarattığını bilir ve bu nedenle
her türlü olay karşısında Allah'tan razı olur. En büyük sıkıntıyı
bile tevekkkülle karşılar. Dünyaya ait herşeyin geçici olduğunu
bildiği için bunların kaybından üzüntü duymaz. Çünkü bilir ki, bu
dünyada elinden çıkan herşey güzel ahlak gösterdiği için ahirette
kendisine misliyle geri verilecektir. Üstelik Allah inananlara dünyada
da en güzel hayatı vaat etmiştir.
İnkar eden kimseler için ise durum elbette böyle değildir. Onlar,
sadece dünya hayatını kendine amaç edinir ve yaşadığı tüm olayları,
karşılaştıkları tüm insanları Allah'tan bağımsız olarak değerlendirdikleri
için ruhları üzerinde yoğun bir baskı yaşarlar. Sürekli çevrelerindeki
insanları razı etmeye çalışmanın, dünya hırslarına kavuşmak için
çabalamanın doğurduğu bir korku ve telaş içindedirler. Allah'ı dost
ve yardımcı edinmedikleri için, herşeyi kendi düşünmek, hesap etmek
durumundadırlar. Ama hiçbir şeye güç yetiremezler. Yalnızca Allah'a
tevekküle ve imana göre yaratılmış olan insanın ne ruhu, ne de bedeni
doğal olarak bu yükü kaldıramaz. Nitekim ağlama, hüzün, sıkıntı
da bu noktada ortaya çıkar. Çünkü söz konusu kişiler Allah'tan yüz
çevirmekle en büyük zulmü yapmışlardır. Allah bu kişilere hem dünyada
hem de ahirette bela vereceğini şu şekilde haber vermektedir:
Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler,
çok ağlasınlar. (Tevbe Suresi, 82)
Bu, yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah'ın inkarcılara takdir
ettiği bir beladır. Ağlayacakları her olayı, her sebebi Allah yaratır
ve vaktini de o tayin eder.
Allah inkarcıları ağlatırken mümin kullarına Kendi katından neşe,
rahatlık ve huzur verir; yüzlerini sürekli güldürür. Onların velisi
ve dostu olduğu için hüznü ve kötülüğü onlardan giderir. Zorlukla,
sıkıntıyla karşılaşsalar bile onlara sabır ve güç verir, neşelerini
eksiltmez. Müminler ancak secdedeyken Rabbimizin büyüklüğü karşısında
duydukları haşyet dolu korkudan dolayı ağlarlar. Bunun dışında Allah
dilemedikçe hiçbir olay onları ağlatamaz. Allah'ın onlar için hükmü
dünyada da, ahirette de pırıltılı bir sevinçtir. Müminlerin hoşnutlukları
ayetlerde şöyle bildirilir:
Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık
onlar 'bir cennet bahçesinde' 'sevinç içinde ağırlanırlar'. (Rum
Suresi, 15)
Gerçek şu ki, bugün cennet halkı, 'sevinç ve mutluluk
dolu' bir meşguliyet içindedirler. (Yasin Suresi, 55)
"Ey kullarım, bugün sizin için korku yoktur ve
siz mahzun olmayacaksınız. Ki onlar, benim ayetlerime iman edenler
ve Müslüman olanlardır. Siz ve eşleriniz cennete girin; 'sevinç
içinde ağırlanacaksınız." (Zuhruf Suresi, 68-70)
Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler;
Rablerinin verdikleriyle 'sevinçli ve mutludurlar'. Rableri, kendilerini
'çılgınca yanan cehennemin' azabından korumuştur. (Tur Suresi, 17-18)
Kuşkusuz ahirette inkarcılarla müminler birbirlerinden
yüzlerindeki ifadeyle de ayrılacaklardır. Allah müminlerle inkarcılar
arasındaki ayrımı ayetlerde şöyle bildirmiştir:
O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır;
güler ve sevinç içindedir. Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki üzerini
toz bürümüştür. Bir karartı sarıp-kaplamıştır. İşte onlar da, kafir,
facir olanlardır. (Abese Suresi, 38-42)
MUFİ
Ahdini yerine getiren, tastamam veren, ödeyen
Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda,
sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler,
bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz Biz, onların paylarını
eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız. (Hud Suresi, 109)
İnsanın yaşamı boyunca her yaptığı her düşündüğü
Allah katında yazılır. En ufak bir ayrıntı bile unutulmaz. Ayete
göre yapılan iş, "...gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa
da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in
derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır).
Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır." (Lokman
Suresi, 16)
Hesap günü gelince ise herkes kendi amel defterinden neyi hazırladığını
öğrenir ve buna uygun olarak da karşılık görür. Allah Kuran'da şöyle
bildirir:
O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin
diye, bölük bölük fırlayıp-çıkarlar. Artık kim zerre ağırlığınca
hayır işlerse, onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük)
işlerse, onu görür. (Zelzele Suresi, 6-8)
O gün kitaplardaki ameller, hesap günü için özel olarak hazırlanmış
duyarlı terazilerde tartılır. Allah'ın adaleti karşısında kimse
zerre kadar haksızlığa uğratılmaz.
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız
da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal
tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak
Biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)
Dünya hayatında yapılan her amel, en küçük ayrıntılar bile eksik
kalmaksızın bu tartıya konulur. Kişiye verilecek karşılık bu hassas
terazinin ağır bastığı tarafa göre olur.
İşte, kimin tartıları ağır basarsa,
Artık o, hoşnut olunan bir hayat içindedir.
Kimin tartıları hafif kalırsa,
Artık onun da anası (son durağı) "haviye"dir (uçurum).
Onun ne olduğunu (mahiyetini) sana bildiren nedir?
O, kızgın bir ateştir. (Kaaria Suresi, 6-11)
Böylelikle herkesin yaptıklarının karşılığını tam olarak alması
ile birlikte Allah'ın adaleti yerini bulur. Diğer yönden Allah'ın
insanlara dualarına ve amellerine göre karşılık vermesi dünyada
da tecelli eder. Ne var ki bu, müminler için büyük bir lütufken,
inkarcılar için ise korku verici bir tuzaktır. Allah ayetlerinde
bu aldanışı şöyle bildirir:
Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse,
onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiçbir
eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunların, ahirette kendileri için
ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada) bütün işledikleri
boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur.
(Hud Suresi, 15-16)
MUHSİ
Sonsuz da olsa, herşeyin sayısını bilen
Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı
olarak saymış bulunmaktadır. (Meryem Suresi, 94)
"O yarattığını bilmez mi?" (Mülk Suresi, 14) ayetinde bildirildiği
gibi, Allah kainatta yarattığı herşeyi en ince ayrıntısına kadar
bilir, tüm canlılara hakimdir. Çünkü onların her birini renklerine,
biçimlerine, görünüşlerine, özelliklerine kadar Allah yaratmıştır.
Yarattığı canlı varlıklarla cansızların sayısını da kesin olarak
belirlemiştir. Kuşkusuz bu, insanoğlunun asla sahip olamayacağı,
güç yetiremeyeceği bir ilimdir ve yalnızca alemlerin Rabbi olan
Allah'a mahsustur.
Allah uzayın boşluğunda kaç tane gezegen ve kaç tane gök taşı olduğunu,
yıldızların sayısını, atomun çekirdeğinin çevresinde dönen elektronların
sayısını bilir. Dünyada bulunan ağaçların tümünde kaç yaprak olduğunu
ve her yaprakta ne kadar atom bulunduğunu da bilir. Allah yerin
içinde ve yüzeyinde kaç tane kum taneciğinin bulunduğunu, yağan
yağmur damlalarının, dünyadaki tüm denizlerin dibinde yaşayan balıkların
sayısını bilir. Yeryüzünde kaç milyar bitki ve hayvan çeşidinin
olduğunun bilgisi de tam olarak yine Kendisinde gizlidir. Yeryüzünde
Hz. Adem'den beri yaşayan, şu anda yaşamakta olan ve kıyamete kadar
da yaşayacak olan insan sayısını da yalnızca Allah bilir...
Allah, insanların hayatları boyunca her yaptıklarını ve tüm düşündüklerini
eksiksizce bilir ve din gününde bunları kendilerine haber verir.
Yapılan her amel en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın din
gününde ortaya getirilir. Allah bu gerçeği bir ayette şöyle haber
verir:
Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler
yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir
bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, herşeye şahid
olandır. (Mücadele Suresi, 6)
MUHSİN
İhsanı olan, veren
... De ki: "Şüphesiz 'lütuf ve ihsan (fazl)' Allah'ın
elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır,
bilendir." O, kime dilerse rahmetini tahsis eder, Allah büyük 'lütuf
ve ihsan (fazl)' sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 73-74)
Hem bir mükafat ve şevk kaynağı, hem de karşılıksız bir lütuf ve
ihsanın göstergesi olarak salih kullarına dünyada nimet ve güzellik
vermesi Allah'ın değişmez bir kanunudur.
Zenginlik, ihtişam ve güzellik cennetin en temel özelliklerinden
olduğu için, Allah sevdiği kullarına cenneti hatırlatacak, onların
cennete kavuşma arzu ve heyecanlarını artıracak nimetlerin ve ortamların
benzerlerini bu dünyada da yaratır. Bu yüzden nasıl inkarcıların
ebedi azapları daha bu dünyadan başlıyorsa, salih müminler için
vaat edilen ebedi güzellikler de kendilerine dünyadaki hayatlarında
gösterilmeye başlanır.
Allah Kendisinden bağışlanma dileyen, tevbe eden salih müminleri
cennetinin yanı sıra dünyada da güzel bir surette faydalandıracağını
ve onlara ihsanda bulunacağını bir ayetlerinde bildirmiştir. Bir
ayette şöyle buyrulmaktadır:
Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe
edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda)
ile metalandırsın ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin. Eğer
yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından
korkarım. (Hud Suresi, 3)
Mümin, Kendisini yaratan yüce Allah'ın büyüklüğünün bilincinde
olmasından, O'nun emir ve yasaklarına uymasından, O'nun insanlar
için seçip beğendiği dini yaşamasından ve en önemlisi ölümünden
sonrası için çok büyük umut ve beklentiler taşımasından dolayı daima
Allah'ın yardımı ve ihsanı ile karşılık görür. Allah tüm yaptıklarına
en güzeliyle karşılık verir. Çünkü Allah Kendisi için yapılan hiçbir
ihsanı karşılıksız bırakmaz. Ayetlerde şöyle buyrulur:
İhsanın karşılığı ihsandan başkası mıdır? (Rahman
Suresi, 60)
Allah hakkında yalan uydurup iftira edenlerin kıyamet
günü zanları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan
(Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler. (Yunus Suresi,
60)
Küçük, büyük infak ettileri her nafaka ve (Allah
yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yaptıklarının daha
güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına
yazılmıştır. (Tevbe Suresi, 121)
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği
yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin
örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat artırır. Allah (ihsanı)
bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)
Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin
-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve
bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.
(Bakara Suresi, 268)
MUHYİ
Can bağışlayan, sağlık veren, dirilten, yaşatan
O, diriltir ve öldürür. Ve O'na döndürüleceksiniz.
(Yunus Suresi, 56)
Bir varlığa can vermek, onu yoktan yaratmak ve onun yaşamını sürdürebileceği
şekilde dünya şartlarını düzenlemek yalnızca sonsuz güç sahibi olan
Allah'a mahsus bir özelliktir.
Allah gözle görülemeyecek kadar küçük bir yumurta ile spermi birleştirir.
Sperm yumurtanın içine girer girmez yumurtanın çevresi bir zarla
örtülür. Ve hayat başlar. Allah bu küçücük hücreyi önce ikiye, sonra
dörde böler, bu bölünme hızla devam eder. Böylelikle annenin karnında
mucizevi bir yaşam başlar. Aynı hücreler bir süre sonra farklılaşarak
hem beyni, hem sinir sistemini, hem de sert kemikleri ve kıkırdakları
oluşturur. Böylelikle Allah dokuz ay içinde yoktan, gören, duyan,
konuşan ve akleden bir insan yaratır. Ona can bağışlar. Bir canlının
oluşum aşamalarında meydana gelen bu mucizevi olayları, bir yumurtayla
spermin başaramayacağı açıktır. Onları birleştiren ve anne karnındaki
bebeği dokuz ay boyunca koruyarak büyüten yalnızca Allah'tır. İşte
bu ilk yaratılış ve ilk diriltmedir.
İnsanı dünyaya geldikten sonra onun yaşamasına izin veren de Allah'tır.
Sonra tüm insanlara kaderlerinde bir ölüm günü tayin etmiştir. Bu
ölüm gününe kadar da onları belli bir süre dünya hayatında tutarak
imtihan eder. Tayin edilen süre geldiğinde de insanların canını
alır ve dünyada işledikleri amellerin karşılıklarını vermek üzere,
daha önce yoktan var ettiği gibi ölümlerinden sonra tekrar diriltir.
Kuşkusuz bu, sonsuz güce sahip Allah için çok kolay bir iştir.
Ancak insanların bir kısmı bu dirilişten yana gaflet içindedirler
ve derler ki:
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi;
dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
(Yasin Suresi, 78)
Elbette insanların gaflet içinde oldukları, inkar ettikleri bu
gerçeği Allah vaat eder ve onların getirdiği misale karşılık en
hikmetli cevabı Kuran'da şöyle verir:
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek.
O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 79)
O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı
(veya ardarda gelişi) da O'nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak
mısınız? (Müminun Suresi, 80)
Şimdi Allah'ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden
sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten
diriltecektir. O, herşeye güç yetirendir. (Rum Suresi, 50)
O'nun ayetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü
huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz
onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz
onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, herşeye
güç yetirendir. (Fussilet Suresi, 39)
MUKALLİB
Çeviren (kalpleri)
Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları
gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır
bir durumda terk ederiz. (Enam Suresi, 110)
İnsan Allah'ın kendisi için seçip beğendiği dini öğrenmeden ve
onu yaşamadan, Allah'ı gereği gibi tanıyamaz, yaratılış amacını
kavrayamaz. Hayatın, ölümün, ahiretin, cennetin, cehennemin, şeytanın
ve meleklerin neden yaratıldığını da tam anlamıyla kavraması mümkün
olamaz. İçinde milyarlarca canlıyı barındıran kainatın yaratılışındaki
hikmetleri düşünmez bile. Bu insan hayatı boyunca gaflet içinde
yaşayıp yine gaflet içinde ölür. Ancak Allah insanın kalbine iman
verdiği takdirde kişi bütün bu soruların cevabını bulur. Böylelikle
Allah daha önce Kendisine inanmayan bir insanın kalbini çevirerek
samimi olan bir hale döndürebilir. Önceden din hakkında olumsuz
düşünen bir insan artık olumlu düşünmeye, O'nun emirlerinden yüz
çeviren bir insan bunları titizlikle uygulamaya başlar. Allah'ı
hiç zikretmezken sürekli O'nu anmaya, hiç şükretmezken sürekli şükretmeye
başlar. Daha önce Allah'ın varlığının delillerini, O'nun bağışladığı
nimetleri, şefkatini ve merhametini hiç fark edemezken artık bunları
açık bir şuurla fark eder. Kısaca iman eden kişi adeta uykudan uyanmış
gibidir. Çünkü Allah onun kalbine imanı sindirmiş ve küfürden çevirmiştir.
Görüldüğü gibi imanı insana ancak Allah verir; dilediği anda da
geri alır. İnsanın iman sahibi olması ise, kalbinin Allah'ın ayetlerine
karşı yumuşamasına bağlıdır. Ancak Allah'a teslim olmuş bir kalp
hidayet bulur.
İnkarcılar iman etmedikleri için etraflarındaki büyük gerçekleri
göremezler. Tüm kainat Allah'ın varlığının apaçık delilleriyle doludur;
ama inkar eden kimse bunu fark edemez. Allah bu durumla ilgili olarak
pek çok ayette, inkarcıların kalpleri üzerinde kavramalarını engelleyen
bir perde olduğunu bildirir. Bir ayette şöyle buyrulur:
Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı
zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni
unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu
kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına
bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza
kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 57)
İnkarcılar da kimi zaman kendilerine tebliğ edilen dini anlamadıklarını
itiraf ederler. Kendilerini hidayete davet eden Hz. Şuayb'a karşı,
Kuran'da haber verilen ve "Ey Şuayb" dediler, "Senin
söylediklerinin çoğunu biz kavrayıp anlamıyoruz..." diyen (Hud Suresi,
91) inkarcılar bunlara bir örnektir.
Eğer bir insanın kalbi üzerinde perde varsa ve Allah bu kişinin
anlayışını kapatıyorsa, artık onu doğru yola çevirmek, Allah'ın
dilemesi dışında mümkün değildir. Allah bu konuya Kuran'da şöyle
dikkat çeker:
Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan
-sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?
Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri
de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (Yunus Suresi, 42-43)
Allah ancak kalpten iman etmeyi ve Kendisine yakın olmayı isteyenin
kalbini yumuşatır, böyle bir kişiyi samimi Müslümanların arasına
katar. Samimiyetsiz olanların da kalbini çevirerek onları küfre
geri döndürür. O dilediğinin kalbini dilediği anda çevirmeye kadirdir.
O'nun çevirdiği kalbi tekrar geri döndürebilecek olan da yoktur.
MUKMİL
Kemale erdiren
... Bugün inkara sapanlar, sizin dininizden (dininizi
yıkmaktan) umut kesmişlerdir. Bugün size dininizi kemale erdirdim,
üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim.
Kim 'şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya
kalırsa' -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan
yetecek kadar yiyebilir) Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
(Maide Suresi, 3)
İnsanı yaratan Allah'tır ve "O, yarattığını
bilmez mi? O, latif'tir; Habir'dir" (Mülk Suresi, 14) ayetiyle
de vurgulandığı gibi, yarattığı kulunu en iyi tanıyan, onun istek
ve ihtiyaçlarını en iyi bilendir.
Allah, kulları için belirlediği dini, fıtratlarına en uygun biçimde
düzenlemiştir. Amaç, insanların sıkıntı çekmeden, fıtratlarına en
uygun olan sistem içinde Allah'ı tanımaları, O'na kulluk etmeleri
ve böylece gerçek kurtuluş ve mutluluğa ulaşmalarıdır.
İslam dini sonsuz akıl sahibi olan Rabbimizin seçip beğendiği bir
dindir. Kuşkusuz dinini ve bu dinin rehberliğiyle kullarını kemale
erdiren yalnızca Allah'tır.
MUKTEDİR
Kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan
Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz
suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece
rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde
güç yetirendir. (Kehf Suresi, 45)
Allah tarihte kimi insanları kudret sahibi kılmış; onlara hem benzerine
az rastlanır bir mülk vermiş, hem de makam sahibi yapmıştır. Yaşadıkları
kavmin başına geçirmiş, tüm insanların ve toprakların yönetimini
kendilerine vermiştir. Firavun da bu insanlardan biridir. Ancak
Firavun, Allah'a karşı büyüklenmiş, gerçek kuvvetin ve gücün kendisinde
olduğunu zannetmiştir. Öyle ki bu, kendini ilah ilan etmesine kadar
varmıştır. Bu durum bir ayette şöyle haber verilir:
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için
Benden başka ilah olduğunu bilmiyorum... (Kasas Suresi, 38)
Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: "Ey
kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim
değil mi?.. (Zuhruf Suresi, 51)
Bunun üzerine tüm gücün tek sahibi olan Allah, Firavun ve ordusunu
suda boğarak onlardan büyük bir intikam almıştır:
O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler
ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine,
onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl
bir sona uğradıklarına bir bak. (Kasas Suresi, 39-40)
Haman ve Karun da yaptıkları dolayısıyla Firavun'la aynı sonu paylaşmışlardır.
Bu azgın insanlar malları ve orduları dolayısıyla yeryüzünde büyüklendikçe
büyüklenmişler, gerçek gücün ve kudretin kendilerinde olduğunu zannetmişlerdir.
Böylelikle de Allah gerçek gücün kimde olduğunu tüm kavme göstermiştir.
Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da (yıkıma uğrattık).
Andolsun, Musa onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde
büyüklendiler. Oysa onlar (azabtan kurtulup) geçecek değillerdi.
İşte Biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik. Böylece
onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli
bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda
boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine
zulmediyorlardı. (Ankebut Suresi, 39-40)
Halbuki kainattaki tüm iktidar ve kudretin yegane sahibi Allah'tır.
Yeryüzünde güç ve yetki sahibi olanlara ellerinde olan malları,
bulundukları makamları ve orduları veren de Kendisidir. Her gün
Güneş'i doğuran, geceyi ve gündüzü ardı ardına getiren, uzayda hızla
yol alan gezegenleri yörüngelerinde tutan ve kainattaki sayısız
düzeni kusursuzca kontrol altında tutan Allah'ın gücü ortadadır.
İnsan ise elinden malı alındığında, makamından indirildiğinde hemen
tüm gücünü yitirir. Vücudundan direnci çekilip alındığında ise görülmemiş
bir acizlik içinde kalır. Böylelikle Allah kullarına gerçek gücün
kimde olduğunu gösterir. Allah'ın herşeyin üstünde güç sahibi olduğu
Kuran'da şöyle bildirilir:
Onlar Bizim ayetlerimizin tümünü yalanladılar.
Biz de onları üstün ve güçlü, kudretli olanın yakalayışıyla yakalayıverdik.
(Kamer Suresi, 42)
Ya da kendilerine va'dettiğimiz şeyi onlara gösteririz
ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz. (Zuhruf Suresi,
42)
MUNTAKİM
İntikam alan, suçluları müstahak oldukları
cezaya çarpan.
Sonunda Bizi öfkelendirince, Biz de onlardan intikam
aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk. (Zuhruf Suresi,
55)
Allah her toplumu, içinde bulunduğu şirk ve dejenerasyondan kurtulabilmeleri
için seçtiği elçileri yoluyla uyarır. Söz konusu toplumların bu
uyarıları dinlememeleri ve hatta taşkınlıklarını daha da artırarak
sürdürmeleri durumunda ise Allah intikam alır. Allah'ın intikamı
ise elbette insanlarınkine benzemez:
Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: "Allah'ın
gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan
daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkar ediyordunuz.
(Mümin Suresi, 10)
Allah uyarılan ve gerçeği öğrenen insanlardan çoğu zaman hemen
intikam almaz. Onlara iman etmeleri ve günahlarından arınmaları
için belli bir süre tanır. Oysa insanların çoğu kendilerine tanınan
bu süreyi aleyhlerinde kullanarak daha da şımarıp isyankar olurlar.
Böylelikle de azap üzerlerine hak olur. Allah ayette şöyle buyurur:
Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine
müstahaksın, dahasına da müstahaksın. İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz'
bırakılacağını mı sanıyor? (Kıyamet Suresi, 34-36)
Kuşkusuz insanın Rabbimizi inkar etmesi, isyan etmesi, nankörlük
yapması ve bu tutumunda kararlı davranması işlenebilecek en büyük
suçlardandır. İşte burada Allah inkarcılardan intikam alarak daha
önce hiç karşılaşmadıkları azaplarla onları tanıştırır. Çünkü bunu
fazlasıyla hak etmişlerdir. Allah bir ayetinde intikam alıcı olduğunu
şöyle bildirir:
Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette
Biz intikam alacağız. (Duhan Suresi, 16)
MUSAVVİR
Tasvir eden, herşeye şekil ve suret veren
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde)
kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler
O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir.
O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
Dünya üstünde yüz binlerce farklı türde canlı yaşar. Bu türlerin
hepsi birbirlerinden tamamen farklı görünüşlere ve olağanüstü özelliklere
sahiptir.
Mesela bir kelebeğin kanatlarındaki kusursuz simetriyi ele alalım.
Her bir kanadın üstü türlü şekiller ve etkileyici renklerle bezenmiştir.
Bu şekiller ve renkler ne kadar karışık olurlarsa olsunlar, kanatlardaki
benzersiz simetri asla bozulmaz. Öyle ki bütün kelebekler, bir ressamın
fırçasından çıkmış gibi, göz zevkine hitap eden bir güzellik oluştururlar.
Bu güzellikte tecelli eden aklın bir kaynağı olduğu açıktır. Zira
basitçe çizilmiş bir resmin dahi bir ressamı vardır ve resmin kendi
başına ortaya çıkması mümkün değildir. O halde kimse, böylesine
kusursuz yaratılmış ve bir sanat eseri kadar estetik olan böyle
bir canlı için tesadüfen var olmuş diyemez. Bunların tümünü yaratan,
tasarlayan, meydana getiren, bütün kainatın Rabbi olan Allah'tır.
İnsanı yaratan, bedeninin dışındaki ve içindeki tüm sistemleri
son derece mükemmel bir şekilde tasarlayan Allah, bu kompleks yapıdaki
her noktada üstün yaratıcılığını ve izzetini göstermektedir. Örneğin
insan bedeninin çatısını oluşturan iskelet başlıbaşına bir mühendislik
harikasıdır. Vücudun yapısal destek sistemidir ve beyin, kalp, akciğer
gibi hayati organların korunmasını sağlar, iç organlara destek olur.
İnsan vücuduna, hiçbir yapay makina tarafından taklit edilemeyen
üstün bir hareket kabiliyeti verir. Dahası kemik dokusu çoğu kimsenin
zannettiği gibi cansız değildir. Vücudun ihtiyacına göre kalsiyum,
fosfat vb. mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini
vücuda verir. Bütün bunların yanı sıra kırmızı kan hücrelerinin
üretimi de kemikler tarafından yapılır. Ve bu bahsedilen çok fonksiyonlu
sistem, insan bedenindeki onlarca mükemmel sistemden yalnızca bir
tanesidir.
İşte bunların hepsini eşsiz bir dizayn ile yaratmış olan ve hala
yaratmaya devam eden Allah kudretinin tecellilerini bizlere sürekli
göstermektedir. Bir ayette müminlerin şöyle söyledikleri haber verilmektedir:
Dedi ki: "Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını
veren, sonra doğru yolunu gösterendir." (Taha Suresi, 50)
MÜBEŞŞİR
Müjdeleyen
İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına
böyle müjde vermektedir. De ki: "Ben buna karşı yakınlıkta sevgi
dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum." Kim bir iyilik kazanırsa,
Biz ondaki iyiliği artırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene
karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)
Kuran'da bildirilen mümin alametlerini gösteren, Allah'a hiçbir
şeyi şirk koşmayan ve kendi dinine sonuna dek sadık kalarak iman
eden salih kullar, dünyada ve ahirette alacakları karşılıklarla
müjdelenmişlerdir. Allah'ın ayetleriyle bildirdiği bir müjdesi şöyledir:
Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu
ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.
(Tevbe Suresi, 21)
Bir başka ayette ise müminlere bir müjde olarak şu hüküm bildirilmektedir:
Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır.
Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve
mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 64)
Allah Kuran'da müminleri, melekler vasıtasıyla da müjdelediğini
açık ve net olarak bildirmiştir:
Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra
dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler
iner (ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan
cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz.
Orda nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey
de sizindir. Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)tan bir ağırlanma
olarak." (Fussilet Suresi, 30-32)
Sonsuz mutluluk ve sevinç kaynağı olan cennetin yanı sıra Allah
dünya hayatında da mümin kullarına pek çok müjde verir. Kuran'da
bu müjdeler sayılmış ve Allah'ın dualara nasıl icabet ettiği örneklerle
tarif edilmiştir.
Allah, peygamberlere azgınlıkla başkaldıran kavimlerin yerle bir
edileceği müjdesini ayetlerde haber verildiği üzere önceden vermiştir.
Ayrıca Allah kendisine dua ederek evlat isteyen peygamberlerin dualarını
kabul etmiş, Hz. Zekeriya'yı Hz. Yahya ile, Hz. Meryem'i Hz. İsa
ile, Hz. İbrahim'i de Hz. İshak ve Hz. Yakup'la müjdelemiştir. Ayetlerde
şöyle buyrulmaktadır:
(Allah buyurdu:) "Ey Zekeriya, şüphesiz Biz seni,
adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; Biz bundan önce ona
hiçbir adaş kılmamışız." (Meryem Suresi, 7)
Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. (Saffat
Suresi, 101)
MÜBEYYİN
Açıklayan
İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; ki akıl
erdiresiniz. (Bakara Suresi, 242)
İnsan, neden yaratıldığını, ne yapması gerektiğini ve öldükten
sonra ne ile karşılaşacağını, sadece Allah kendisine açıkladığı
için bilebilmektedir. Yoksa insan, Allah'ın indirdiği kitaplar,
gönderdiği elçiler ve onlar kanalıyla açıklanan bilgiler olmasa,
son derece çaresiz, aciz ve korku dolu bir bekleyiş içinde yaşamak
zorunda kalırdı. Halbuki kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli
olan Allah, tüm sorularının cevabını insanlara gönderdiği kitabıyla
açıklamış ve onları içine düşecekleri çaresizlikten kurtarmıştır.
Yapılan tüm bu açıklamalar müminlere adeta hayat verir. Nitekim
Allah'ın gerek elçiler, gerekse indirdiği kitaplar aracılığı ile
gösterdiği yollar, yasakladığı ya da tavsiye ettiği şeyler, yaptığı
uyarı ve çağrılar, dikkat çektiği tüm konular sadece insanların
kurtuluşu ve Allah'ın huzurunda sevinç dolu bir hesap vermeleri
içindir.
Kulları için dünyada ve ahirette zulüm istemeyen yüce Allah, onları
sonsuz azaptan kurtaracak olan bütün çıkış yollarını detaylı olarak
tarif etmiş, insanın kulluğunu yerine getirmek için bilmesi gereken
her konuyu açıklamıştır. Ayrıca kendilerinden öncekilerin hatalarını
tekrarlamamaları için insanlara geçmiş kavimlerden de örnekler vermiş
ve doğru yolu bulabilmeleri için peygamberlerin hayatlarından bilgiler
iletmiştir. Öyle ki, insanlar, bilmeye asla güç yetiremeyecekleri
ve sonsuza kadar da öğrenemeyecekleri birtakım olayları ve konuşmaları
da ancak Allah'ın kitabındaki açıklamalardan öğrenebilmişlerdir.
Örneğin hiç kimse Hz. Musa'nın kutsal vadi olan Tuva'da Allah'la
olan konuşmasına şahit olmamıştır ve bugün hiçbir insan, tarihi
bir bilgiyle bu olayı öğrenme imkanına sahip değildir. Ama Allah
Kuran'da bizlere bu konuşma ilgili bazı detayları açıklamıştır.
Böylece asırlar önce, Rabbimizin karşısında tek başına olduğu bir
anda, Hz. Musa'ya söylenen sözler, kıyamete kadar yaşayacak her
insana kelime kelime ulaşmaktadır. Bunu haber veren ayetlerde şöyle
buyrulmaktadır:
Musa'ya o işi (ilahi vahyi verip) gerçekleştirdiğimiz
zaman, sen (Tur'un) batı yanında değildin ve (buna) şahid olanlardan
da değildin. Ancak Biz birçok nesiller inşa ettik de onların üzerinde
(nice) ömür(ler) uzayıp geçti. Ve sen Medyen halkı içinde yaşayıp
da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak (bu bilgileri
sana) gönderen Biziz. (Musa'ya) Seslendiğimiz zaman da, sen Tur'un
yanında değildin... (Kasas Suresi, 44-46)
İnsanların Allah'ın kitabını okuyup öğrenmeleri dışında hiçbir
bilgi edinme imkanlarının olmadığı konulardan biri de ahiret hayatıdır.
Ölümden sonra bir hayat olduğu, dünyada geçen sürenin ise sadece
bu hayata bir hazırlık safhası olduğu Kuran'da haber verilmektedir.
Aksi takdirde insanlar sadece dünyaya ait bilgilerle yetinmek zorunda
kalacak ve ölümden sonra ne olacağıyla ilgili en ufak bir fikirleri
dahi olmayacaktı. Bunlar Allah'ın kullarına açıkladığı konulara
sadece birkaç örnektir. Rabbimiz, Kuran aracılığıyla insanlara ihtiyaçları
olan herşeyi açıklamıştır. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
... (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir,
ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde
açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.
(Yusuf Suresi, 111)
Kuşkusuz Allah'ın bize açıkladıklarından başka bizim hiçbir bilgimiz
yoktur.
MÜDEBBİR
İdare eden, yöneten, bütün yaratılmışları
düzenle ve dengeyle idare eden ve birbirine yardımcı eden
Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve
yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah'tır....
(Yunus Suresi, 3)
Allah tüm kainatı kontrol altında tutar. O'nun haberi olmaksızın
tek bir atom bile hareket etmez. Allah, bir toz zerresinden, boşlukta
hızla yol alan gezegenlere ve insan gözünün asla göremeyeceği mikro
alemde yaşayan milyarlarca canlıya kadar herşeyin üzerinde idareci
olan tek güçtür. Allah'ın izniyle ayakta duran gökyüzü, içinde bulunan
milyarlarca yıldız, birbiri ardınca ilerleyen gezegenler ve Güneş,
tam bir teslimiyetle Allah'a boyun eğmişlerdir. Evrendeki kusursuz
düzen, tüm varlıkların düzenini, intizamını an an kontrol eden ve
herşeyin üzerinde olan bir gücün varlığını bize kanıtlar. Bu, Allah'ın
kusursuz yaratmasıdır.
Yeryüzüne bakıldığında da yine olağanüstü bir intizamla karşılaşılır.
Her canlıya Allah belli görevler vermiştir. Bunlar kendilerine verilen
görevleri bir gün, bir dakika bile aksatmadan yerine getirirler.
Örneğin ağaçlar mutlaka havadaki karbondioksiti alıp yerine oksijen
vermek zorundadırlar. Toprak, mutlaka içinden canlıların yiyeceği
çeşit çeşit rızık çıkarır. Gökten yağan yağmur, mutlaka belli bir
hızda ve belli bir miktarda yağar, şimşeğin arkasından mutlaka gök
gürültüsü gelir. Doğadaki denge her zaman korunur, birileri ölürken
mutlaka yenileri dünyaya gelir. Tüm varlık alemini yaratan Allah,
her bir varlığa kendi görevini ilham ederek yaşamlarını sürdürmelerini
sağlar.
Allah yarattığı tüm canlıların vücutlarını da büyük bir dengeyle
ve düzenle idare eder, tüm organları birbirine yardımcı kılar. Söz
gelimi insan vücudunun fonksiyonlarının tamamına yakını, insanların
bilgisi ve kontrolü dışındadır. Hiç kimse kalbinin atmasını ya da
bağırsaklarının yediklerini özümsemesini sağlayamaz. Kanındaki akyuvarların
mikroplara karşı verdiği savaştan haberi bile olmaz. Vücudunu oluşturan
hücrelerdeki sayısız kimyasal işlemlerin ne farkındadır, ne de bunları
denetleyebilir.
Aynı vücudundaki bu iç faktörler gibi, insanın yaşamının bağımlı
olduğu sayısız dış faktör de vardır. Ve bu milyonlarca dış faktörden
her birini Allah büyük bir düzenle ve dengeyle uyum içinde yönetmektedir.
Eğer bazı insanların iddia ettiği gibi Allah dünyayı yaratıp bırakmış
olsaydı, kuşkusuz herşey daha o an korkunç bir bozulmaya uğrardı.
Gerçek şu ki iç içe geçmiş bunca sistem ancak yaratıcımız olan Allah
korumakta ve kainat ancak Rabbimizin idaresiyle varlığını sürdürebilmektedir.
Çünkü Allah kainatın gerçek sahibidir, yaratılışı O'na ait olduğu
gibi yönetimi de yalnızca O'na aittir. Bu konuya Kuran'da şöyle
dikkat çekilir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar
diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak
olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu
O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)
|