Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.

(İbrahim Suresi, 1)

Text Size

Cahiliye Toplumunda Hayat

Önceki sayfalarda, müminlerle diğer insanlar arasındaki en önemli farkın, müminlerin Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmaları olduğunu belirtmiştik. Ayrıca Allah'ın varlığının farkında olan bir müminin tüm hayatını nasıl düzenlediğini ve düzenlemesi gerektiğini incelemiştik.

Allah'ın gücünü takdir edebilen ve dolayısıyla hayatını Allah rızası üzerine kuran bir insanın sahip olduğu en önemli özelliklerden biri de, Allah dışındaki tüm varlıklardan "bağımsız"laşmasıdır. O, hayatını Allah'ın hoşnutluğunu kazanma, O'na "kul" olma hedefi üzerine kurduğuna göre, Allah tarafından yaratıldığını ve kontrol edildiğini kavradığı tüm evrene artık değişik bir gözle bakacaktır. Yalnızca Allah'ı ilah olarak tanıdığı için, sahte ilahlar artık mümin için bir şey ifade etmeyecektir.

Kuran'da bu konu, Hz. İbrahim'in sözleriyle şöyle vurgulanmıştır:

Kitap'ta İbrahim'i de zikret. Gerçekten o, doğruyu-söyleyen bir peygamberdi. Hani babasına demişti: 'Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun?' (Meryem Suresi, 41-42)

Mümin, yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu aradığı, yalnızca O'na yalvardığı, yalnızca O'ndan istediği içindir ki, tüm yaratılmışlardan bağımsızlaşmıştır. Allah dışında hiç kimseyi hoşnut etme ihtiyacı duymaz, Allah'tan başkasından medet ummaz. İnsanın gerçek özgürlüğü, zaten ancak bu gerçeği kavrayarak Allah'a yönelmesiyle olur.

Gerçek imana sahip olmayanların hayatları ise, müminin tam tersine, sayısız sahte ilahların boyunduruğu altındadır. Hayatını sayısız insanı hoşnut etmeye adar. İnsanlardan yardım isteyip medet umar. Oysa kendi zihninde ilahlaştırdığı bu varlıklar da aynen kendisi gibi aciz birer "kul"dur. Elbette ki ilahlaştırdığı bu varlıklar onun isteklerine cevap veremez, onu kurtaramazlar. Ölüm, bu sahte ilahların insana gerçekte hiçbir yararı olmadığını ortaya koyan en kesin gerçektir. Ama, bu hayali ilahların hayali olduklarını anlamak için ölümü beklemek, çok geç kalmak anlamına gelir.

Kuran'da, bu insanların içinde bulunduğu çıkmaz şöyle tarif edilir:

Yardım görürler umuduyla, Allah'tan başka ilahlar edindiler. Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir. (Yasin Suresi, 74-75)

İşte mümin olmayanların hayatları bu çarpık temel üzerine kurulmuştur. Bu temelden müminlerle diğer insanlar arasındaki bir başka önemli fark doğar: Müminler kendilerine rehber olarak, Allah'ın kendilerine verdiği kıstasları kabul eder, Hak kitap olan Kuran'a uyarlar. Onların dini, Kuran'da tarif edilen İslam'dır.

Hayatlarını Allah'ın farkında olmadan sürdüren insanlar ise, elbette kendilerine rehber olarak, Allah'ın değil, zihinlerindeki sahte ilahların kıstaslarını kabul edeceklerdir. Onların dini, çok ilahlı bir dindir. İslam gibi tek ve değişmez bir bütünden oluşan bir din değildir. Bunlar, kendilerine kıstas olarak, içinde bulundukları toplumun değerlerini aldıkları için, birbirinden farklı kural ve amaçlara sahip olurlar. Bu nedenle içinde bulundukları çok-ilahlı dinin farklı farklı türleri vardır.

Kiminin hayattaki amacı, para ve güç elde etmek, kimininki saygı gören ve sözü kabul edilen bir insan olmaktır. Kimisi hayatının amacını "iyi bir eş" bulup, "mutlu bir yuva kurmak" olarak belirler. Farklı hayat tarzları ve dolayısıyla farklı "din"ler ortaya çıkaran bu çeşitlilik, aslında başta da belirttiğimiz gibi, Allah'ın varlığını ve sınırlarını kavrayamama temeli üzerine kurulmuştur.

Oysa insanların yaratılışı, Allah'a kul olma ve Allah'a güvenme üzerine kuruludur. İnsan, sonsuz istek ve ihtiyaçlarını kendi kendine karşılamak durumunda olmadığı için, yaratılıştan Allah'a bağlanmaya muhtaçtır. Dolayısıyla insan fıtratı, Allah'ı "Rab" (eğitici, yol gösterici, kural koyucu) olarak kabul etmeye yatkındır:

Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)

Nefsin kötü arzularına kapılmayıp, Allah'a iman eden halis bir mümin, tüm hayatı boyunca "ne yapması gerektiğini" O'nun kitabından öğrenir, peygamberleri kendine örnek edinir. Müminin hayatı, inkar edenlerden tümüyle farklıdır. Dahası mümin, inkarcıların hiç bilmedikleri bazı gerçekleri yine Kuran'dan öğrenir. Örneğin Allah Kuran'da Kendisi'nden korkup sakınanlara her türlü durumda mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini müjdelemiştir:

...Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)

Allah'ın farkına varan ve O'nu hakkıyla tanıyan mümin hayatını Allah'a teslim edecektir. Çünkü bilir ki, "kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter". Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

Ve (Yakup) dedi ki: "Ey çocuklarım.... Ben size Allah'tan hiçbir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah'ındır. Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler." (Yusuf Suresi, 67)

Bu gerçeği kavrayan mümin, hayattaki görevinin Allah'ın hükümlerini uygulamaktan başka birşey olmadığını görecektir. Onun görevi de, "mesleği" de budur. Ancak Allah yolunda çabalamakla sorumludur. Herşeyi Allah'tan istemektedir çünkü kendisine herşeyi veren Allah'tır. Müminlerin bu sözleri Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni doyurup-beslemelerini de istemiyorum. Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır. (Zariyat Suresi, 56-58)

Dolayısıyla Kuran'da tarif edilen ahlaka sahip bir mümin için "gelecek korkusu" diye bir şey söz konusu olamaz. Bu korku ancak, hayatı, birbirinden bağımsız milyonlarca sahte ilahın arasındaki bir çekişme olarak görenlere özgüdür. Olayların Allah'ın kontrolünde ve kader içinde işlediğini bilmeyen bu insan, "kendi hayatını kurtarma" mücadelesi vermesi gerektiğini sanmaktadır. "Rızkı"nı "taştan çıkarması" gerektiği düşüncesindedir. Böyle düşündüğü için de, böyle karşılık görür...

Bediüzzaman Said Nursi, Allah'ı tanımayanların, insanın asıl görevinin kulluk olduğunu anlayamadıklarını anlattıktan sonra şöyle der:

"...... .'Hayat bir cidaldir (çatışmadır)' diye eblehane (akılsızca) hükmetmişler."

İşte bu "hayat bir çatışmadır" mantığından doğan ruh hali, müminlerden olmayanların sahip olduğu dinin temel özelliklerinden biridir. Söz konusu mantık nedeniyle bu insanlar, sürekli sıkıntı ve huzursuzlukla dolu bir ruh hali içinde yaşarlar. Şöyle ki;

-Bu kimselerin büyük bölümü, müminlerin tam aksine, bencil, çıkarcı, küçük hesaplar peşinde koşan, tek derdi "çıkarını kollamak" olan insanlardır.

-Fedakarlıktan, fedakarlığın getirdiği incelikten haberleri yoktur. Sevgileri çıkara dayalıdır: Bir insanı, o insanda olan güzel özelliklerden dolayı değil, sadece "çıkar için" severler.

-Tabi kendilerini sevenler de aynı şekilde sevmektedirler. Bu nedenle hiçbir zaman sadakat ve vefa ortamında yaşayamazlar. Hep "ya benden daha zenginini, daha güzelini, daha yakışıklısını bulup da beni terk ederse" endişesi içindedirler.

-Kıskançtırlar. Bu nedenle güzellikten ve iyilikten zevk almayı bilmezler. Örneğin bir insanın güzelliğine bakıp, ondan zevk alacak ve "Allah ne güzel yaratmış" demenin huzurunu yaşayacak yerde, "neden bu güzellik bende yok da onda var" kuruntusuyla kendilerini yerler.

-Allah'ın nimetine şükretmeyi ve kendilerine verilenle yetinmeyi bilmezler. Bu nedenle hep "daha fazlası"nı isterler. Bu istek hiçbir zaman tatmin edilemez ve sürekli bir rahatsızlık kaynağı olur.

-Aciz ve zayıf olduklarını kabul edip Allah'tan yardım dilemezler. Allah'a büyüklenerek, O'ndan yardım istemeyerek acizlik ve zayıflıklarının yok olacağını zannederler. Oysa böyle yapmakla acizlikleri ve zayıflıkları yok olacak değildir. Bu kez insanlardan medet umarlar. Ama karşılarındaki de kendileri gibi yalnızca çıkarlarını düşünen, aciz biridir ve gerçek bir şefkat ve merhamet göstermekten yoksundur. Bu nedenle sık sık "bunalım" geçirir, karakter çöküntüleri yaşarlar.

-Affedicilik ve hoşgörüden yoksundurlar. Bu nedenle aralarındaki en ufak bir anlaşmazlık çatışma ve kavgaya dönüşür. Her iki taraf da alttan almayı kendi gururuna yediremez. Bu nedenle sık sık kendi deyimleriyle "sinir harbi" yaşarlar.

-Allah'ın koruması ve kontrolü altındaki bir dünyada değil, tek kuralın "galip gelmek" olduğu vahşi bir ormanda yaşadıklarını vehmederler. Bu "orman"da yaşayabilmek için sert, saldırgan ve egoist olmaları gerekmektedir. Böyle düşündükleri için de böyle "karşılık" görürler: Ya cahiliye deyimiyle "küçük balık" olup yutulurlar, ya da "büyük -ve zalim- balık" olup diğerlerini yutarlar.

Gerçek bir imanın yaşandığı topluluklar dışında, aşağı yukarı her toplumun kuralları yukarıda sayılan gibidir. Kuran'da, bu toplumlar Allah'ın ve ahiretin farkında olmadıkları için- "cahiliye" toplumları olarak tanıtılırlar.

Kuran'da bildirildiğine göre bir türlü akıllanıp Allah'a teslim olmayan İsrailoğulları da, Hz. Musa tarafından cahil olarak tanımlanmıştır. Konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları (var; onların ki) gibi, sen de bize bir ilah yap." O: "siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz" dedi.

"Onların içinde bulundukları şey (din) mahvolucudur ve yapmakta oldukları şeyler (ibadetler) de geçersizdir. O sizi alemlere üstün kılmışken, ben size Allah'tan başka bir ilah mı arayacağım?" (Araf Suresi, 138-140)

Ama biraz önce de belirttiğimiz gibi, "cahiliye" tek bir bütün değildir. Bir toplumun içinde, hepsi aynı "cahillik" özelliğiyle damgalanmış olmasına karşın, birbirinden farklı kesimler olabilir. Bu kesimler genelde, "cahiliye"nin değer verdiği kıstasları -ki en başta ekonomik güç gelir- elde edip etmemiş olmalarına göre ayrılır.

CAHİLİYE TOPLUMUNDA İNSAN DEĞERLENDİRMENİN ÖLÇÜSÜ

Müslüman bir toplulukta, insanları değerlendirmenin ölçüsü "takva"dır (Allah'tan korkup-sakınma ölçüsü, Allah'a yakınlık). İman sahibi olmayanların oluşturduğu cahiliye toplumunda ise, insanlar hem kendilerini hem de diğer insanları büyük ölçüde "para" kıstasına göre değerlendirirler.

Durum böyle olunca, cahiliye toplumunda pek çok çarpık mantık ortaya çıkar;

-Bol parası olan biri, son derece basit ve ahlaksız biri de olsa, "cahiliye" toplumunda saygı görecektir.

-Toplumda oluşan bu kural nedeniyle, söz konusu "paralı ama ahlaksız" kişi de kendisinin çok "saygıdeğer" bir kişi olduğunu sanacaktır. Bu toplumların zenginlerinin genelde kendilerinden son derece emin ve gururlu olmaları da bundan kaynaklanır.

-"Para" böylesine önemli bir kıstas olunca, "parasız" olanlar da otomatik olarak, "paralı"ların tam tersine belirli bir eziklik ve güvensizlik duygusu yaşayacaklardır. Özellikle "paralı"ların yanında, "parasız" olanların bu tavrı hemen belli olur. Maddi durumu kötü olan kişi, belki karşısındaki zenginin son derece ahlaksız ve basit birisi olduğunu, kendisinin ondan ahlaken daha üstün olduğunu fark edecek, ama o da hala "cahiliye"nin değer yargılarının etkisinde olacaktır: "Parasız" olmanın getirdiği ezikliği kolay kolay yenemeyecektir.

- Paranın bu kadar önemli kıstas olduğu cahiliye toplumunda, doğal olarak büyük bir ekonomik bozulmuşluk yaşanacaktır. Rüşvet, yolsuzluk, sahtekarlık gibi kavramlar günlük hayatın bir parçası haline gelecektir. En büyük değer para olduğu için, parayı elde etmeye yarayan her yöntem, ne kadar ahlaksız ve adaletsiz de olsa, meşruiyet kazanacaktır.

Kuran'daki Karun kıssası, cahiliye toplumunun söz konusu "para merkezli" olma özelliğini en güzel biçimde şöyle anlatır:

Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez. Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler. Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz" demeye başladılar. İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 76-83)

Ayetlerden anlaşıldığı gibi, Karun ve ona özenenler klasik bir cahiliye toplumudur. Tüm mülkün Allah'ın olduğunu ve Allah'ın mülkü dilediğine verdiğini kavrayamamışlardır. Karun, kendisine verilen mülkün "onda olan bir üstünlük nedeniyle" verildiğini sanmaktadır. Oysa;

-Herşeyin yaratıcısı Allah olduğuna göre, herşeyin gerçek sahibi de O'dur. İnsanlar, tümü Allah'a ait olan bu mülke yalnızca geçici bir süre için "emanetçi" derecesinde sahip olabilirler.

-İnsanlara verilmiş olan nimetler, onlarda olan bir üstünlük ya da özellikten dolayı değil yalnızca ve yalnızca bir nimet ve imtihan olarak verilmiştir. "Gururlanmak" için değil, "şükür" etmek için verilmiştir. Eğer bu anlaşılamazsa, sahip olunan mülk, hem dünyada ve hem de ahirette insana mutluluk ve kurtuluş getirmeyecektir.

-Mülk, cimrilik ederek "biriktirip-yığmak" için değil, Allah rızası için kullanılmak üzere verilir. Böyle yapmayanların sonu Kuran'da şöyle bildirilir:

Allah'ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır. (Al-i İmran Suresi, 180)

-Mümin Allah'ın verdiği mülkü, akılcı bir biçimde, Allah rızası için harcarken, bunun bitip-tükeneceğinden de korkmamalıdır. Kuran'da bu tehlikeye dikkat çekilip, şeytanın insanı "fakirlikle korkuttuğu" (Bakara Suresi, 268) hatırlatılmıştır. Ve Allah yolunda harcanan (infak edilen) malın yerine, Allah'ın bir başkasını vereceği de bildirilmiştir. Konuyla ilgili ayet şöyledir:

De ki: "Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe Suresi, 39)

Yukarıda bahsettiğimiz Karun kıssası aslında cahiliye toplumlarının genel bir karakterini ortaya koymaktadır. Ayetleri dikkatlice değerlendirdiğimizde, Karun'un, aslında bugünkü "cahiliye" toplumunda bulunan bir karakteri temsil etmekte, günümüzdeki "sosyete" olarak tabir edilen topluluğun oluşturmakta olduğunu görmekteyiz.

Ayetlerde bir de Karun'a özenenler anlatılmaktadır. Bunlar da Karun'la aynı cahilliği paylaşmakta, mülkün sahibinin Allah olduğunu anlayamamaktadırlar. Dolayısıyla Karun'u ve sahip olduklarını gözlerinde büyütmektedirler.

Cahiliyenin telkininden kurtulmuş olanlarsa yalnızca müminlerdir. Onlar;

-Kıstaslarının para değil, iman olduğunu ve mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu kavramış oldukları için, Karun'un özenilecek değil, acınacak durumda olduğunu görebilmişlerdir.

-Cahiliye toplumunun üyeleri gibi, ancak Karun'un mülkü yok olduktan sonra "Demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır" dememişler, aynı gerçeği baştan görüp-bilmişlerdir.

Benzer bir durum, Kehf Suresi'nde anlatılan "bahçe sahipleri"nde de görülür. Kendisine bol nimet ve mülk verilip de aynı Karun gibi kendini bunların gerçek sahibi sanan insanla, Allah'a iman eden O'ndan korkup-sakınan mümin arasındaki fark ayetlerde şöyle anlatılır:

Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi. "Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğin zaman, 'Maşaallah, Allah'tan başka kuvvet yoktur' demen gerekmez miydi? Eğer beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan. Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını bana verir, (seninkinin) üstüne gökten 'yakıp-yıkan bir afet' gönderir de kaygan bir toprak kesiliverir. Veya onun suyu dibe göçüverir de böylelikle onu arayıp-bulmaya kesinlikle güç yetiremezsin."

(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) ovuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: "Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım."

Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi. İşte burada (bu durumda) velayet (yardımcılık, dostluk) hak olan Allah'a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından hayırlıdır. (Kehf Suresi, 32-44)

PARANIN ÖLÇÜ OLDUĞU TOPLUMUN ÖNDE GELENLERİ

Allah, Kuran'ın hemen her kıssasında, Müslümanların karşılaştığı, kendilerine dini tebliğ ettikleri ve çoğunlukla saldırılarına karşı mücadele ettikleri bir kesimden söz etmiştir. Neredeyse bütün peygamber kıssalarında gözüken bu "elit" grubun özellikleri de ayetlerde çok açık bir biçimde tarif edilmiştir.

Kuran'da, bu topluluk, "kavmin önde gelen büyüklenenleri", "refah içinde şımaranlar", "günah üzerinde ısrarlı davrananlar", "haksız yere böbürlenenler" gibi ifadelerle tanıtılmıştır. Ortak özellikleri, kendilerine verilen güç ve imkanları, Allah'a isyan ve yeryüzünde bozgunculuk yönünde kullanmalarıdır. Bir ayette, "önde gelenler"den şöyle söz edilir:

Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri': 'Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz' demişlerdir. Ve: 'Biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve bir azaba uğratılacak da değiliz' de demişlerdir. (Sebe Suresi, 34-35)

Bu kesimin özelliklerini şöyle sayabiliriz;

-Kendilerine verilen refah, "mallar ve oğullar", söz konusu kesimin iyice böbürlenmesine, Allah'ı tanımayıp, O'na başkaldırmalarına neden olur:

Ad (kavmin)e gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve dediler ki: "Kuvvet bakımından bizden daha üstünü kimmiş?" Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, bizim ayetlerimizi (bilerek) inkar ediyorlardı. (Fussilet Suresi, 15)

-Söz konusu kesim, isyan edip tanımadıkları Allah'a iman edenlere, yani müminlere karşı da büyük bir düşmanlık gösterir. Müminlerin dini tebliğ ederken en çok tepki aldıkları topluluğu da yine bu "refah içinde şımaran önde gelenler" oluşturur. Söz konusu kesim, Allah'a boyun eğmeyi ve ellerindeki imkanları O'nun istediği biçimde kullanmayı kabul etmediklerinden, müminlere hınç ve nefret besler. Hatta kimi zaman, müminleri "ortadan kaldırmayı" bile deneyebilir:

Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: "Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz." (Şuayb:) "Biz istemesek de mi?" dedi. (Araf Suresi, 88)

Kuran ayetlerinde bu kadar üzerinde durulan bu insan topluluğunun örneklerine günümüz toplumlarında da sıklıkla rastlamak mümkündür.

"Refah içinde şımaran önde gelenler"in Kuran'da bildirilen belli başlı özelliklerini düşündüğümüzde ise konu hemen aydınlanır. Çünkü bu özellikler, günlük hayatta sık sık ismini duyduğumuz bir kesimi çağrıştırır ister istemez: "Sosyete"yi.

Bu kesimin ülke şartlarına göre yaşadığı "standart ötesi" hayat son derece dejeneredir. Özel barlardan evlere uzanan partiler, sapkın şovlar, çocuk denecek yaştaki gençlerin alıştırıldığı kokain, esrar ve her türlü uyuşturucu, hemen her gece içilen içkiler, kırılan tabaklar, sapkın cinsellik ve israfın her türlüsünün normal, hatta doğal ihtiyaç olarak lanse edildiği sınır tanımaz bir yapı... Üstelik, modernizm, özgürlük, serbestlik gibi süslü kavramların ardında her türlü rezilliğin, ahlaksızlığın ve sapkınlığın topluma empoze edilmeye çalışıldığı bir tarz...

Bu hayat öyle boyutlara varır ki, bu kesim neredeyse Kuran'da anlatılan sapkın kavimlerin özelliklerinin tümünü içinde barındırır.

Homoseksüel Lut Kavmi'nden "ölçüyü ve tartıyı eksik tutup" (Hud Suresi, 84) insanların mallarını haksızlıkla yiyen Medyen Halkı'na; müminlerle alay edip (Hud Suresi, 38), onları küçük düşürmeye çalışan Nuh Kavmi'nden, faizle insanları sömüren İsrailoğulları'na kadar, (Nisa Suresi, 161) tüm inkarcı toplulukların sapkın özelliklerini, "sosyete"de birarada bulmak mümkündür.

İnsanların büyük kısmı geçim sıkıntısı çeker ve dürüstçe çalıştıkları halde emeklerinin karşılığını alamazken, "refah içinde azıp şımarmak"tan başka hiçbir özelliği olmayan bu kesim, tüm ahlaki değerleri hiçe sayarak pervasız bir yaşam sürdürür. Birçok ücretlinin aylık maaşının çok üzerinde bir meblağı bir gecelik eğlencesi uğruna harcayabilen bu kitle, aslında topluma manevi yönden büyük bir zarar vermektedir.

Hemen hatırlatmak gerek, tevbe etmeyen ve inkarda direnen 'refahtan şımaran önde gelenler'in akibetinin nasıl olacağı da yine Kuran'da bildirilmiştir:

Nihayet onların refahtan şımaran önde gelenlerini azap ile yakalayıverdiğimiz zaman onlar hemen feryadı basacaklar. Bugün feryadı basmayın, çünkü siz bizden yardım göremezsiniz. (Müminun Suresi, 64-65)

CAHILIYE TOPLUMUNDA AHLAK

"Cahiliye" toplumunda, değer yargısı "takva" üzerine kurulu olmadığı için, gelişen ahlak anlayışı da çarpıktır. Kuran'ın tarif ettiği müminlerin ahlakı Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuruludur. Cahiliye toplumu ise tümüyle çarpık bir ahlak anlayışına sahiptir;

- "Cahiliye" toplumu, Allah'ın farkında olmadığı için, ahlak anlayışını "insanlar ne der" kıstası üzerine dayandırmıştır. Bu durumda ahlak dışı bir davranış, toplumun diğer üyelerinin görmediği ve bilmediği bir ortamda rahatça yapılabilir. Ya da bu ahlak dışı anlayışa, toplumun diğer üyelerinin bu davranışı meşru görmesini sağlayacak yeni isim ve şekiller bulunur.

Örneğin, fuhuşun ahlak dışı bir davranış olduğunu "cahiliye" toplumunda da çoğu kişi kabul eder. Bu nedenle bu toplumun üyelerinin çoğu fuhuş yapsa da "ben fuhuş yapıyorum" diye açıkça söylemez. Ama kimsenin görmediği ve bilmediği bir biçimde bu eylemi rahatlıkla yapar.

Bunun yanında fuhuşun bir de "meşrulaştırılmış" hali vardır ki, bu cahiliye toplumundaki ahlakın nasıl işlediğini açıkça gösterir. Fuhuşun günümüz toplumlarında sözde "meşrulaştırılmış" halinin adı "flört" ya da "çıkmak"tır. Çünkü;

"Flört" ya da "çıkmak" olarak tanımlanan şey bir nevi fuhuşla benzer bir "karşılıklı ticaret" ilişkisine dayanır. Herkes bilir ki, bir kızla "flört" eden ya da "çıkan" erkeğin (istisnalar hariç) istediği, yalnızca kızın cinselliğinden yararlanmaktır.

İşte böylesine basit bir bakış açısına sahip olan erkeğin, isteklerine karşılık olarak kıza verdiği şey ise yine maddi bir çıkardır.

"Flört" eden erkek, karşısındaki kızı - belki cebinden deste çıkarıp vererek değil ama - aslında para karşılığında elde eder. Erkek, "flört" ettiği kızı gezdirir, yedirip-içirir, ona hediyeler alır. Kızların "çıkmak" için hep "iyi arabalı ve bol paralı" erkekleri aramaları da aradaki ilişkinin ekonomik denge üzerinde kurulu olduğunu gösterir. Bu ahlak yapısı içindeki erkekler, "çıktıkları" kızlarla kaç yemek sonrasında cinsel ilişkiye girebileceklerini hesaplarlar; çoğu kız da bu tür "eğlenceler"e ve de özellikle iyi bir hediyeye (örneğin değerli bir mücevhere) karşılık, kendisinden isteneni vermeye hazırdır.

SONSUZA KADAR YAŞAMA İSTEĞİ

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)

Allah'ın ve ahiretin farkında olmayan "cahiliye" toplumu mensuplarının en belirgin özelliklerinden biri, "hiç ölmeyecekmişçesine" yaşamalarıdır. Bu toplumda ölüm, herkesin bildiği ama kesinlikle söz etmediği, adını ağzına almadığı bir konudur. Tüm hesaplar ölüm yok sayılarak yapılır. Sanki "bu dünya"da sonsuza dek yaşayacakmış gibi, servet biriktirilir. Tüm hesaplar, ölüm göz önünde bulundurulmadan yapıldığı için, bu kaçınılmaz sondan bahsetmek "şom ağızlılık, patavatsızlık" olarak kabul edilir.

İşte cahiliye insanlarının çarpık bir mantık üzere yaşadıklarının en açık göstergelerinden biri de budur. Herkes mutlaka ve mutlaka "her nefis ölümü tadıcıdır" (Al-i İmran Suresi, 185) hükmü gereği öleceğine göre, ölüm gerçeği hesaba katılmadan kurulan bir hayat elbette çürük bir temel üzerine kurulmuş olur. Oysa insan biraz aklını kullanmalıdır;

-Kendisine sonsuz yaşama isteği verildiğine göre, neden ortalama 60-70 yıl gibi kısa bir süre yaşatılıp sonra da hayatına son verildiğini oturup düşünmelidir.

-Ölümü düşünmeyerek hiçbir şekilde ölümden kaçamadığını, ancak avcıdan kaçmak için kafasını kuma sokan devekuşu gibi akılsızlık yaptığını fark etmelidir.

-Kendini en mükemmel bir biçimde, basit bir spermden yaratan Allah'ın, onu yeniden diriltip yaşatma gücüne sahip olduğunu kavramalıdır.

-Ve onu öldükten sonra yeniden diriltip yaşatacağını yüzlerce ayette vaat eden ve haber veren Allah'ın, bu sözünü elbette tutacağını bilmelidir.

O zaman ölümün yok oluş değil, ahirete geçiş kapısı olduğunu kavramaya başlayabilir.

-Bu durumda ölümden korkmanın da bir anlamı olmadığını anlayabilir. Zaten ölümden korkmanın bir faydası yoktur; çünkü ölümden kaçılamaz. Herkes kaderinde belirlenmiş zamanda ölecektir. Ölüm korkusuna kapılanlar, Kuran'da şöyle uyarılmışlardır:

...Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti..." (Al-i İmran Suresi, 154)

Ama ahirete geçiş kapısı olan ölüm, ancak hayatını Allah rızasına uygun olarak değerlendirenler için mutluluk ve kurtuluşa açılır. Allah'tan yüz çevirmiş olanlar içinse, ölüm kesin bir yıkım ve felaketin başlangıcıdır. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayarak Allah'ı unutanların, ölüm geldiğinde duyacakları pişmanlığın bir şey ifade etmeyeceği Kuran da haber verilmiştir:

Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 18)

Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Müminun Suresi, 99-100)

Kendini Allah'a adamayan herkes bu pişmanlığı yaşayacaktır.

Öyleyse, madem hayat çok kısadır, bu hayattan sonra sonsuz bir gerçek hayat vardır ve madem o sonsuz hayat, bu dünyada Allah'ın rızasını arayarak kazanılacaktır; bu durumda;

-İnsanın buradaki kısa ve değersiz hayatından çok, ölümden sonra başlayacak gerçek hayatını düşünmesi gerekir. Bu yüzdendir ki, bu gerçeği kavramış olan müminler "katıksızca (ahireti asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri"dirler. (Sad Suresi, 46)

-Dünyada elde edilecek servet ve imkanlara tutkuyla bağlanmanın bir anlamı yoktur. Kimse ne malını, ne güzelliğini, ne kuvvetini ne ailesini, ne de şöhretini ahirete götüremez. Bunların hiçbiri mezardaki insana eşlik edemez. Mezara giren yalnızca kefene sarılı bir bedendir; o da kısa bir süre içinde kurtlanıp çürümeye başlayacaktır.

-Bu dünyadan ahirete götürülecek tek şey Allah rızası için yapılmış olan salih amel ve ibadetlerdir. O zaman bu dünyada kısa bir süre için insana verilmiş olan nimetler (sağlık, güzellik, servet vb.), ahirette ebedi olarak ve çok daha güzeliyle yeniden insana verilecektir.

-Bu gerçeği kavramayıp da malını ve bedenini Allah rızası için harcamaktan kaçınıp "cimrilik" eden, kendi ahiretini mahvetmekte ve asıl kendine cimrilik etmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyledir:

İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır; fakir olan sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip-değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar. (Muhammed Suresi, 38)

Bunları kavrayamayan ve dünyaya büyük bir sevgiyle bağlanmış olanlar, kendilerini sözde "ölümsüz"leştirmeye çalışırlar. "Geride adını sürdürecek bir şey bırakmak" isteği bundandır. Bunun çeşitli şekilleri vardır:

-Bazıları arkalarında "adlarını sürdürecek" eserler bırakmayı dener. Kuran'da bu tavır şöyle vurgulanır:

"Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz?" (Şuara Suresi, 128-129)

-Bu psikolojinin en iyi örneklerinden biri de "çocuk yetiştirmeye" karşı olan aşırı istektir. Ahireti ummayanlar, geride adlarını anıp-sürdürecek çocuklar bırakma hevesinde olurlar genelde. Özellikle erkek çocuk istenmesinin de nedeni budur. Kuran'da bu konuya da şöyle dikkat çekilir:

Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafaat vardır. (Enfal Suresi, 28)

"Çocuk sahibi olma" tutkusunun dünya hayatının geçici süsü olduğu ise bir başka ayette ise şöyle haber verilir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

-Oysaki Kuran'a baktığımızda müminlerin çocuk sahibi olmayı, ancak dinin menfaati için gerekli olduğunda istediklerini görüyoruz. Çoğu peygamber, böyle bir gerek olmadığı için uzun süre çocuk sahibi olmamış, ancak yaşlandıklarında kendilerinden sonra dini anlatıp-savunmaya devam etmesi için Allah'tan çocuk istemişlerdir.

Dolayısıyla "çocuk sahibi" olmak da Allah rızası gerektiriyorsa yapılması gereken bir şeydir. Mümin olmayanlarsa bunu sırf içgüdüsel bir "çoğalma" isteği ve adlarını devam ettirme tutkusu için yaparlar.

CAHİLİYE TOPLUMUNDAKİ DİN ANLAYIŞI

Şimdiye dek özelliklerini saydığımız, Allah'ı gerektiği gibi takdir edemeyen, bu nedenle de "cahil" olma özelliğini taşıyan toplum yapısı, dini de kendi çarpık mantık ve inanışları doğrultusunda değiştirmiştir. Bunun sonucunda ortaya çıkmış olan din anlayışı, Kuran'da anlatılan gerçek dinden çok farklıdır. Kuran'da Hz. Muhammed'in getirdiği din, "insanların "ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indir"en" (Araf Suresi, 157), "içinde hiçbir zorluk bulunmayan" bir din olarak tanıtılmaktadır:

...O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dininde olduğu gibi. O, bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi... (Hac Suresi, 78)

Kuran'da insanlar, düşünmeye, tabi oldukları yanlış inanç ve yolları fark ederek Allah'ın istediği şekilde bir yaşam tarzına çağrılmaktadırlar.

Cahiliye toplumu ise Kuran'ın çok net ve anlaşılır mesajını görmezlikten gelerek, İslam adına koyu taassuplu, sıkıntılar dini türetmiştir. Cahiliyenin oluşturduğu bu çarpık din anlayışının bazı özelliklerini şöyle sayabiliriz:

-Kuran'da tarif edilen din, insanı yalnızca Allah'a kul olmaya ve O'ndan başka varlıkların boyunduruğundan sıyrılarak özgürleşmeye çağırır. Buna göre insan yalnızca Allah'ın rızasını aramakla sorumludur, başkalarının hoşnutluğunu aramak gibi bir zorunluluğu yoktur. Cahiliye ise, dini Allah'ın rızasını aramak ve dolayısıyla özgürleşmek için bir yol olarak değil de, toplumsal bir kurum olarak anlamıştır. Cahiliyenin bu anlayışına göre din, insanın üzerindeki toplumsal baskıları güçlendiren bir etkendir. Böylece din, "insanlar ne der?" korkusuna dayalı ve gerçek dinden tümüyle ayrı bir yapıya girmiştir.

-Dini bu şekilde anlayan cahiliye, onu gelenekle özdeşleştirmiştir. Yerel adet ve inanışlar İslam'a eklenmiş, dindar olmak, atalardan gelen geleneklere bağlı olmakla aynı şey haline getirilmiştir. Halbuki, Kuran'ın tarif ettiği dinin bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Kuran, yalnızca ve yalnızca Allah'ın sınırlarını ölçü almayı emreder. Peygamberler hakkın karşısına atalarından öğrendikleri inançlarla çıkmaya kalkışanlarla mücadele etmişlerdir. Onların bu ahlakları ayetlerde şöyle haber verilmiştir:

Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)

 Aynı konu, Maide Suresi, 104; Enam Suresi, 91; Araf Suresi, 28 ve daha pek çok ayette tekrarlanır.

-Dini toplumsal bir kurum olarak algılayan ve gelenekle özdeşleştiren cahiliye, bu tavrının doğal bir sonucu olarak dini akılcılıktan ayırmıştır. Oysa Kuran'da bildirildiğine göre akıl, mümin olmanın gereğidir. Müminler sürekli düşünmeye, araştırmaya ve Allah'ın ayetlerini bu yolla görüp tanımaya davet edilirler. İman da bu akıldan doğar. Yani aklı kullanmanın bir sonucu olarak iman edilir, akıl kullanıldıkça iman daha da güçlenir. Cahiliye ise, imanı sırf "inanç"tan ibaret sanmıştır. Allah'ın varlığını ve sıfatlarını akıl yardımıyla değil de, sırf geleneksel bilgilere körü körüne inanma olarak anlamıştır. Bu nedenle cahiliyenin sahip olduğu Allah inancı son derece zayıf ve siliktir. Bu zayıf inancın yıkılmaması için de, "dini konuları fazla düşünürsen, imanın gider" gibi saçma bir mantık geliştirmişlerdir. Bu mantık, elbetteki iman etmek için akletmek gerektiği şeklindeki Kuran mantığına tamamen terstir.

-Aynı mantıkla cahiliye düşüncesi dine yeni yeni kurallar getirmekte, helalleri haram yapmakta bir sakınca görmemiştir. İslam böylelikle, insanlara sayısız sınırlamalar getiren, boğucu ve pratikte yaşanması mümkün olmayan bir kalıba sokulmuştur.

Kuran'da birçok insanın muzdarip olduğu bu "yasakçılık" mantığının yanlışlığına sık sık dikkat çekilir:

De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır." Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.

De ki: "Rabbim yalnızca çirkin-hayasızlıkları -onlardan açıkta olanlarını ve gizli olanlarını,- günah işlemeyi, haklı nedeni olmayan 'isyan ve saldırıyı' kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (Araf Suresi, 32-33)

Ne oluyor ki size, kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, O, size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamışken, üzerinde Allah'ın ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz? Gerçekten çoğu, bir ilim olmaksınız kendi heva (istek ve tutku)larıyla (kimilerini) saptırıyorlar. Şüphesiz, senin Rabbin haddi aşanları en iyi bilendir. (Enam Suresi, 119)

Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. (Maide Suresi, 87)

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, yasakçı, kavruk, içine kapalı, sıkıntılı ve köhne yapı İslam'a ait değildir.

-Cahiliyenin oluşturduğu tüm bu dejenerasyon sonucunda İslam, tam bir "bedevi dini" olarak tanıtılmak istenmiştir. Oysa gerçek böyle değildir. Peygamberler, yaşadıkları dönemlerin en medeni insanlarıdır. Son derece kültürlü ve estetik değerlere sahip kişilerdir. Hz. Süleyman bunun en açık örneklerinden biridir. Sarayı mimari harikalarla, heykellerle, dev akvaryumlarla doludur.

Müslüman olmak, geleneksel kültüre bağlı olmak, nostaljik şeylerden zevk almak demek değildir. "Doğulu" olmak demek de değildir. Müslüman olmak Allah'a kul olmak ve O'nun verdiği nimetleri O'na şükrederek kullanmaktır. Allah'ı tanımanın ve gerçekten üstün bir insan olabilmenin çabasıdır.

Gerçek Müslüman, kendisini yaratan sonsuz kudret sahibi Allah'ın rızasını arayan, O'nun rızasından başka hiçbir maddi veya manevi karşılık beklentisi içinde olmayan kişidir.

İşte Müslümanlığın tanımı budur.