|
Temel Sorular...
Yoksa onlar, hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar?
Yoksa yaratıcılar kendileri mi? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?
Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar. Yoksa Rabbinin hazineleri
onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç (herşeyin denetim ve yönetim)
sahipleri kendileri midir? (Tur Suresi, 35-37)
Önceki bölümde değindiğimiz gibi, dine önyargılarla yaklaşan bir
kişinin içine düşeceği birinci yanlış Allah'ın varlığını düşünmeden
dini değerlendirmektir. Kişi İslam'ı değerlendirecekse önce Allah'ın
sonsuz kudretini anlamaya çalışmalıdır. Eğer Allah'a inanmıyorsa,
Kuran'ı da Müslümanları da kendi dünya görüşü içinde inceleyecektir.
Ve böyle bir incelemeyle doğruya ulaşması mümkün değildir.
Nitekim tarih boyunca din hakkında araştırma yapan kimi sosyologlar,
dinin nasıl ortaya çıktığından ya da toplum üzerindeki etkisinden
bahseden binlerce cilt kitap yazmışlardır. Ama bütün bu akademik
çalışmalara rağmen bu kişiler, dini gerçekten yaşayan bir kişinin
dinden anladığının binde birini bile anlayamamış, dinin gerçeğine,
özüne ulaşamamışlardır. Çünkü bu kişiler, dinin temeli olan Allah'ın
birliği gerçeğini, kavrayamamışlardır. Kuran'da bu tarz kişilerin
durumu, "...Onlar ilmini kuşatamadıkları
ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar..."
(Yunus Suresi, 39) ayetiyle belirtilir.
İslam, dışından bakılarak fikir yürütülecek bir ideoloji veya
inanışlar bütünü değildir. İslam'ın ne demek olduğunu, insan, Allah'ın
varlığını anladığında ve Kuran'da tarif edilen hayatı yaşadığında
hemen anlayabilir.
Allah'ın varlığı ve O'ndan başka ilah olmadığı ise aslında çok
açık bir gerçektir. Ama düşünce tembelliği üzerine kurulu olan "cahiliye
toplumu" (Kuran'da, İslam dışı sosyal yapılar bu sıfatla tanımlanır)
bu gerçeğin farkında olamayacak kadar körleşmiş durumdadır. Zaten
"cahil" sıfatını da bu yüzden taşır.
Müslümanlar ise Kuran'daki birçok ayette, Allah'ın varlığını düşünme
ve yaratılış delillerini gözlemleme konusunda sorumlu tutulmuşlardır.
Bu ayetlerden biri şöyledir:
De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin
işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları
size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak, biz nasıl
ayetleri "çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da" sonra onlar
(yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (En'am Suresi, 46)
Küçük bir örnek, insanın düşüncesini açmaya ve cahiliye toplumunun
bir bireyi olması nedeniyle üstünde taşıdığı cehaleti dağıtmaya
yardımcı olabilir.
Şu ana kadar hafızanızdaki herşeyin -bedeninize ait bilgi de dahil-
silindiğini varsayalım. Böyle bir konumda kendinizi dünya benzeri
bir yerde bulsanız, içinde bulunacağınız durum son derece şaşırtıcı
olurdu. Düşünelim: Tüm hafızanız silinmiş olarak birdenbire yeryüzünün
bir yerinde var oldunuz.
İlk fark ettiğiniz herhalde kendi bedeniniz olacaktı. "Ben"
dediğiniz şeyden farklı bir şey olduğunu hissettiğinizden, ona istediğinizi
yaptırabilmek size çok ilginç gelecekti. Belki bir süre kolunuzu
indirip kaldıracak, neye yaradığını anlamaya çalışacaktınız.
Etrafta nereden var olduğunu bilemediğiniz bedeninize son derece
uygun bir çevre bulacaktınız. Üzerine basılabilecek sağlam bir zemin,
net bir görüntü, birbirinden güzel kokular, çeşitli hayvanlar, tam
bedenin isteklerine uygun bir ısı, rahat solunabilecek bir atmosfer
ve daha binlerce hassas denge... Acıkan bedeninizin ihtiyaç duyduğu
yiyecekler, kuruyan damağınızı serinletecek tertemiz su ve daha
birçokları...
Böyle bir ortamda acaba hiçbir şey düşünmeden gününüzü gün etmeye
mi yoksa kendinize bazı sorular sormaya mı başlardınız? Önce kim
olduğunuzu, neden orada var olduğunuzu, gördüğünüz düzenin varoluş
sebebini araştırmaz mıydınız? Aklınıza gelecek ilk sorular şunlar
olmaz mıydı?
- Ben kimim?
- Beni kim var etti, sahip olduğum kusursuz bedeni kim yarattı?
- Etrafımdaki büyük düzeni yaratan kim?
- Benden ne istiyor, bana neyi göstermeye çalışıyor?
Biraz aklı olan insan, böyle bir durumda, üstteki ve bunlara benzer
sorulara cevap bulmaktan daha önemli hiçbir şey olmadığını düşünürdü.
Bütün bu soruları boş verip, gündüzleri amaçsızca gezerek, geceleri
de uyuyarak geçirmeyi tercih eden birisi için de "akılsız"
kelimesinden başka bir sıfat kullanılamazdı.
O arazide birden var olan bedeni ve o bedenin içinde bulunduğu
ortamı mutlaka bir varlık meydana getirmiştir. İnsanın bundan sonra
da sürdüreceği her bir saniyelik hayat da yine O'nun sayesinde var
olabilir. O halde insanın yaşamında sonsuz bir güce sahip olan bu
varlığı tanımaya çalışmaktan daha önemli ne olabilir?
Örneği biraz daha ileri götürüp, arazide ilerleye ilerleye bir
şehire vardığınızı düşünelim. Şehir içinde çoğu oldukça kaba, hırslı
ve samimiyetsiz çeşit çeşit insanlar olsun. Ve nedense, burasının
ve kendilerinin sahibinin kim olduğunu hiç düşünmüyor olsunlar.
Farz edin ki, hepsi kendine bir iş, bir amaç ya da bir ideoloji
bulmuş, ama bir türlü şehre iyi bir düzen getiremiyorlar.
Bu ortam içinde, ahlaki yönden şehirdeki diğer insanlara göre
değişik davranan, ölçülü ve akılcı tavırlar sergileyen, düzgün konuşan,
diğerlerinden farklı oldukları hemen gözlemlenebilen, güvenilir
ve doğru sözlü oldukları hissedilen birileri ile karşılaştığınızı
varsayalım. Onlarla bir konuşmaya daldığınızı ve ilerleyen sohbet
sırasında şöyle bir bilgi verdiklerini de farz edelim:
"Biz diğerlerinden farklı düşünen ve yaşayan insanlarız.
Çünkü biz, burasının, bizim ve tüm diğer insanların -sen de buna
dahilsin- bir sahibi olduğunu, O'nun gücünün sınırsız olduğunu ve
burayı da insanları sınamak ve eğitmek için geçici bir yer olarak
oluşturduğunu biliyoruz. O'ndan bize ulaşmış bir kitap var, bu kitabın
yazdıklarına göre tüm hayatımızı düzenliyoruz."
Böyle bir durumda, belki bu insanların doğruyu söyleyip söylemediklerinden
hemen emin olamazdınız. Ama onları dinlemekten, hele sözünü ettikleri
kitap hakkında bilgi edinmekten daha önemli hiçbir şey olmadığını
kolayca anlardınız, öyle değil mi?...
O halde sizin, bu örnekteki kadar hassas olmanızı engelleyen şey
nedir? Söz konusu kişi gibi dünya üzerinde bir anda değil de, uzun
bir gelişim süresi içinde var olmuş olmanız mı? Bu durumda örneğe
bağlı kalarak düşünürsek, şehirdeki insanların çoğunun içinde olduğu
duruma düşmüş bulunmaktasınız. Peki şu anda bu yapınızla, sizi yalnızca
"bu akşam ne yiyeceğim, yarın hangi kıyafetimi giysem?",
ya da "şu hakkımda ne düşünüyor, buna ne diyeceğim?" gibi
sorulara cevap bulmaya yönelten ve bu sorulardan çok daha önemli
olduğu tartışma götürmeyen konulardan uzak tutan "cahil"
bir toplumun içinde yaşadığınızın farkında mısınız?
Bu toplumun içinde bulunmak ve onun telkinlerinden etkilenmekten
kaynaklanan cahilliği bir düşünelim...
Kendi kendinize şu soruyu sorun (ki bu soru söz konusu toplumda,
ya unutulmuş, ya da yetersiz sözde "açıklama"larla rafa
kaldırılmıştır): Ben nasıl var oldum?
Bu soruyu cevaplayabilmek için, öncelikle bütün önyargılarınızdan
sıyrılıp, hayatın başlangıcını, yani doğum olayını kısaca incelememiz
faydalı olacaktır.
DOĞUMUN KISA TARİHİ
Yeni bir insanın yaratılmasının sebebi olacak spermler erkek vücudunun
dış kısmındaki bir bölgede üretilir. Bunun sebebi üretimin ancak
vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir. Bu
ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş özel
deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise terleyerek
gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Testislerde, dakikada ortalama
1.000 adet üretilen spermler erkeğin testislerinden kadının yumurtalarına
doğru yapacağı yolculuk için özel bir dizayna sahiptir; baş, boyun
ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu ile bir balık gibi ana rahminde ilerler.
Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıran baş kısmı özel
bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin
girişinde farkediliyor: Buradaki ortam -annenin mikroplardan korunması
amacıyla- son derece asitlidir.
Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm değildir. Meni
birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvılar, spermlerin
gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz
özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin
hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır. Spermler
yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirirler.
Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden
yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.
Bütün bu bilgilerin ışığında akla gelen şu ilk sorunun cevabını
düşünelim: Sperm, anne vücudunu hiç tanımadığı halde, nasıl olmuş
da "kendi kendini" o ortama uygun hale getirmiştir?
Sperm, "kendi kendini" bir ortama uygun hale getiremeyeceğine
göre, bu sorunun tek cevabı, bu ortama uygun olarak yaratıldığıdır.
Doğumun kısa tarihine devam edelim:
Yumurta, bir tuz tanesinin ancak yarısı büyüklüğündedir. Yumurtayla
spermin karşılaştığı yer fallop tüpü adı verilen bölümdür. Yumurta
spermin kendisini bulabilmesi için özel bir sıvı salgılar. Spermler
de bu sıvıyı izleyerek hedeflerine ulaşırlar.
Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında, yumurtanın
salgıladığı bir sıvı spermin koruyucu zırhını eritir. Ve spermin
ucundaki eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya
ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri
girmesini sağlar. Böylece yumurtanın etrafını kuşatan spermler,
içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Yumurtayı genelde
tek bir sperm döller ve bu andan sonra başka bir spermin içeri girmesi
ihtimali kalmaz. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bulunan elektriksel
alanın ilk spermin içeriye girmesiyle itici özellik kazanmasıdır.
Sonunda spermdeki erkeğin DNA'sıyla kadının DNA'sı birleşir. Artık
annenin karnında yabancı yeni bir hücre (zigot), yeni bir insan
vardır.
Yumurtayla ilgili bu bilgileri düşününce akla hemen şu soru gelmektedir:
Yumurta sanki spermle karşılaşacağını "bilmektedir"; bu
nasıl olabilir? Bunun da tek cevabı, yumurtanın sperme uygun olacak
şekilde -her ikisini de birbirine uygun kıldığına göre, her ikisini
de kontrol eden- bir Yaratıcı tarafından yaratıldığıdır...
Doğumun olağanüstülüğü bununla bitmez, insanın oluşum aşamaları
daha yeni başlamaktadır:
Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi çıkıntılı yüzeyi sayesinde
gerçekleşir. Bu çıkıntılar, yumurtanın gerçek uzantıları olup, toprağa
yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru dalarlar. Böylece
zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda salgılanan hormonlardan
yararlanabilir. Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye
başlar. Yumurta rahime yerleşmeye ve beslenmeye başlamıştır.
Bundan sonra 2-4-8-16 şeklinde katlamalı olarak çoğalan hücreler
teker teker bebeğin organlarını oluşturmaya başlar. Bu hücrelerin
çoğalması bölünerek gerçekleşir ve yeni oluşan hücreler birbirinin
aynıdır. Buna rağmen, nasıldır ve nedendir bilinmez, hücreler mükemmel
bir organizasyon içerisinde farklı hareket ederler ve oluşturacakları
organlarına uygun olarak özelleşmeye başlarlar. Başlangıçta jelatini
andıran ceninde büyük bir değişim görülür; o yumuşak yapının içinde
vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler oluşmaya başlar.
Hem de her kemik yerli yerinde!
Diğer bir deyişle başlangıçta aynı olan hücreler farklılaşarak
kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya
da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini hissedecek
hücreleri oluşturur.
Sonunda bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış ve dünyaya
gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon kat büyük,
6 milyar kat da ağırdır.
Önemli olan burada anlatılan "kısa tarih"in, başka herhangi
bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz olmasıdır. O
halde bir insan için, böylesine karmaşık, ama olağanüstü bir olayın
kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?
Bu sorunun cevabını biraz sonra verelim ve şu an doğumun kısa
tarihini gözden geçirdikten sonra cevaplanması gereken bir başka
soruyu cevaplayalım:
Hücreler çoğalırken nasıl olur da gruplara ayrılıp, vücudun farklı
organlarını oluşturmaya başlayabilirler?
Bu noktada karşımıza çıkan gerçek şudur: Doğumla ilgili soruların
Yaratıcının varlığını kabul etmekten başka bir cevabı olamaz. Bütün
bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu düşünmek
akıl dışıdır. Şuursuz hücreler nasıl "karar verip" de
insan organlarını oluşturabilirler? Olaydaki olağanüstülüğü gören
ateist bilim adamları bile bunun kendiliğinden olamayacağını itiraf
etmekte, fakat yaratılışı kabul etmemek için anlamsız bir isim takarak
"doğa mucizesi" şeklinde tanımlamaktadırlar. Ancak doğada,
böylesine mükemmel bir sistemi geliştirecek bilinç aramak boşunadır.
Doğanın kendisi de cansız ve şuursuz atomlardan oluşan bir bütündür
ve karar alıp uygulama gücüne sahip değildir.
Bu olayın anne ve babadan kaynaklandığını düşünmek de elbette
ki yanlış olur. Hatta onlar da bedenlerinde gerçekleşen olaylardan
dahi habersizdirler. Böyle olmasına rağmen, anne-baba, doğan kişinin
tarafından hayat sebebi olarak görülür. Bu nedenle anne babaya büyük
bir minnet, sevgi ve saygı gösterilir.
O halde insan düşünmelidir: Doğumunun -ve aslında diğer tüm hayat
fonksiyonlarının- gerçek Yaratıcısı olan Allah çok daha minnet,
sevgi ve saygıya layık değil midir? O'nun varlığı açıktır, zaten
O'nsuz bir şeyin var olması mümkün değildir.
Kuran'da İnsanın yaratılış mucizesi şöyle anlatılmaktadır:
Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.
Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine
yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık;
ardından o alakı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak
yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık;
böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu
inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun
Suresi, 12-14)
Bu durumda, bir insanın baştaki örnekte anlatılan ve "birdenbire
var olmuş" ve kimin kendini ve etrafını var ettiğini merak
eden adamdan hiçbir farkı olmadığı ortadadır.
Böyle olunca da, yapılması gereken en önemli şey, eğer o adamın
şehirde tanıştığı ve kendisine, kendini ve etraftaki herşeyi yaratan
Yaratıcıyı tanıtabileceklerini, O'ndan kendilerine ulaşmış bir kitap
olduğunu söyleyen kişiler gibi birileri varsa onları dinlemektir.
Ya da, insan bütün bunları görmezlikten gelip, "bu akşam ne
giyeceğim, falancaya ne diyeceğim" gibi her gün tekrarlanan
ve bir gün ölümle birlikte hiçbir anlamı kalmayacağı açık olan sorularla
uğraşmaya dönebilir.
Şimdi siz düşünün: Bu iki seçenekten hangisi daha akılcı, daha
mantıklı ve daha "vicdani"dir?...
Başka Kuran ayetlerinde yaratılış mucizesinden şöyle bahsedilmektedir:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını
mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?
Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir
'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere
çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil
midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)
... O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe
kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen
kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a
göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
İnsan Allah'ın yarattığı bir varlıktır, bunu inkar edemez. Olaya
başka hiçbir açıklama getiremez. Yaratıldığına göre, üstteki ayette
bildirildiği gibi, "başıboş ve sorumsuz" da bırakılmayacaktır.
Yaratılışının elbette bir amacı vardır. Bunu nereden öğrenecektir?
Bu sorunun tek bir cevabı vardır: Allah'ın kendisine yolladığı
Kitaptan....

|