|
Dinden Uzak İnsan Modelinin Zararları
Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu
dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi 'kesintisi
olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor."
Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar.
(Casiye Suresi, 24)
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi
ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur.
(Hac Suresi, 8)
Müminlerin buraya dek sözünü ettiğimiz tüm bu olumlu özelliklerine
rağmen, bir kimsenin dinden uzak kalmasının altında yatan nedenleri
anlayabilmek için bu kişinin İslam ve Müslümanlar hakkında o güne
kadar edindiği izlenimlere, ön yargılara göz atmak gerekir. Burada,
"tümüyle dinsiz" ya da "ateist" kişilikler üzerinde
durmayacağız. Sözünü edeceğimiz model, özellikle içinde yaşadığımız
toplumun bir ürünü olan "dinden uzak" insan modelidir.
"Dinden uzak" yaşayan insan modelinin en önemli özelliği,
başta da belirttiğimiz gibi toplumun telkinleri doğrultusunda hareket
etmesidir. Bu insan, hemen her davranışını çoğunluğa uyma psikolojisi
ile belirler. Bu psikoloji şüphesiz onun dine karşı olan bakış açısını
da şekillendirir.
Din hakkındaki tüm düşünceleri, ona çevresi tarafından aşılanmıştır.
Kuran'ı hayatında bir kere bile okumadığından ve bilmediğinden küçüklüğünden
beri edindiği kulaktan dolma, "nineden-dededen" görme
bir yapı "din" ya da "Müslümanlık" adı altında
hafızasına kazınır. Etrafında din adına söylenilen herşeyin dinde
gerçekten yer aldığı düşüncesine kapılır. Okulda biyoloji hocası
evrimciyse ya da felsefe hocası ateistse, birden herşeyin aydınlandığını
(!), olayların iç yüzünü anladığını, birtakım şeyleri aştığını zannetmeye
başlar. Dindar adı altında sapkın kişileri, tarikatları, örgütleri
öne süren; Müslümanları, kimi zaman vahşi, saldırgan, çağdışı, fanatik,
ilkel, kimi zaman da uyuşuk, pasif, dünyadan kopmuş, umursuz, topluma
ve olaylara karşı ilgisiz, duyarsız insanlar olarak lanse eden medyanın
belirli kesimlerinin telkinleri sonucu, İslam'ı artık yeterince
tanıdığına kanaat getirir. Hatta dost meclislerinde din, İslam hakkında
konuşmalar yapabilecek, çağdaşlık, modernlik, batı, vs. gibi beylik
konular hakkında "ahkam kesecek" kadar kendine güveni
geldiğini hisseder. Kendisiyle aynı görüşe sahip kimselerle karşılaştıkça
bu güveni daha da artar. Vicdanından geriye kalanları da bu güvenle
bastırır.
Etrafında izlediği dini uygulamaların, akılcılıktan uzak, çarpık,
ilkel görünümlü olması onu doğrusunu araştırmaya yöneltmez. Eğer
gerçek bir din varsa da böyle birşeyle karşılaşmak hiç işine gelmez.
Hazır vicdani problemlerini de bastırabilmişken, reddedemeyeceği
birtakım gerçeklerle ve bunların kendisine getireceği çeşitli yükümlülüklerle
yüz yüze gelmekten hiç hoşlanmaz. Allah'ın insanları yükümlü kıldığı
ve ilerde hesabını soracağı böyle bir sistem varsa, ondan hayat
boyu kaçmakla bu sorumluluktan kurtulamayacağını idrak edecek kadar
düşünmekten bile korkar. Bu psikoloji Kuran ayetlerinde şöyle tarif
edilir:
Onlar hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar.
Onlar yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar
ama şuurunda değillerdir. (En'am Suresi, 26)
Toplumun büyük bölümünün dinden uzak durması, onun da aynı tavrı
sergilemesinin en büyük dayanağı olacaktır. Hele ünlü ve toplumun
önde gelen kişilerinin, "aydın" adı altında lanse edilen
kimselerin dinden kopuk yaşamları onu çok etkileyecektir. "Sosyete"
zaten en çok özendiği hayat biçiminin yaşandığı ortamdır. Dinden
uzak kalarak "çağa uyduğunu" ve "önde gelen insanların
yaptığı gibi yaptığını" düşünür. Bu topluluk psikolojisi nedeniyle,
dinden uzak durmanın ahiretteki akıbetinin endişesinden de kendince
kurtulur. Dinden uzak kalmak, dine önem vermemek bir suç olsa bile,
bu suçu pek çok "önde gelen" kişi ile birlikte işlediğinden
vicdanı bir derece rahattır. Bu, "toplu işlenen suç sorumluluğu
azaltır" psikolojisinin tipik bir örneğidir.
Halbuki öldüğü andan itibaren her insan tek başına kalacaktır.
"Önde gelenler"in, "aydın"ların, "sosyete"nin
de kendisine hiçbir faydası dokunmayacaktır. Ayetlerde, ahiretteki
durum şöyle bildirilir:
Onların tümü-toplanıp (kıyamette) Allah'ın huzuruna
çıktılar da zayıflar (müstaz'aflar) büyüklük taslayanlara (müstekbirlere)
dedi ki: 'Şüphesiz, biz size tabi idik; şimdi siz, bizden Allah'ın
azabından herhangi bir şeyi önleyebiliyor musunuz?' Dediler ki:
'Eğer Allah bize doğru yolu gösterseydi biz de sizlere doğru yolu
gösterirdik. Şimdi yakınsak da, sabretsek de farketmez, bizim için
kaçacak bir yer yoktur.' (İbrahim Suresi, 21)
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün
de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın' (bir tarzda) Bize geldiniz
ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten
ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda
görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır
ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır. (Enam
Suresi, 94)
Kişi "seçkinlik" kavramını yanlış değerlendirdiği için
kendine de yanlış insanları örnek alır. "Cahiliye" toplumuna
göre "seçkinlik", para, şöhret gibi değerlerle kazanılır.
Gerçekte ise, "seçkinlik" yalnızca Allah'a olan samimi
yakınlıkla elde edilir:
Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i,
İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. Gerçekten Biz onları, katıksızca
(ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. Ve
gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
(Sad Suresi, 45-47)
Toplum ona değişik alışkanlıklar kazandırır. Herşeyden önce, her
ortamda belirli bir "statü" kazanması gerektiğini düşünür.
Aksi takdirde çevresindeki insanların ne düşüneceği zihnini çok
meşgul eder. Artık, bir topluluk içinde aklına gelen tek şey "şu
anda etrafımdakiler hakkımda ne düşünüyor?" olur. Allah'ın
hoşnutluğunu aramanın ne demek olduğunu bile bilmiyordur. O yalnızca
insanların hoşnutluğunu aramaktadır.
Dinden uzak toplum, ona, karşı cinsle olan ilişkileri hakkında
da gerekli eğitimi vermiştir. En büyük sloganlarından biri "kadına
saygı ve kadın haklarının savunulması" olan bu dinden uzak
toplumda, kadın aslında tam bir sömürü aracı olarak kullanılır.
"Çıkma" mantığı toplumdaki sosyal sorunların yegane
anahtarıymış gibi halka empoze edilerek, "flört", "boy
friend", "girl friend" gibi süslü terimlerle modernize
edilir. Namus, iffet gibi dinde titizlikle önem verilen konular,
medya tarafından özellikle ele alınarak, insanların bilinçaltına
zıt yönde telkinler ince ince işlenir. 13-14 yaşındaki genç kıza
hala biriyle çıkmadığı için "lezbiyen" damgası vurulabilir.
Beyinleri basının telkinleriyle yoğrulmuş yakın çevresi tarafından
hiç olmazsa genelevde fuhuş yapması teşvik edilen erkek, direndiği
takdirde kimi zaman "homoseksüellik" suçlamasıyla bile
karşılaşılabilir. Kendi isteğiyle namuslu kalmak isteyen insanlar
kitle psikolojisi yaratılarak ya namussuzluğa sürüklenir ya da toplumdan
dışlanır. Böylelikle kişiler üzerinde sosyal bir baskı oluşur. Ayrıca
onların, istenilen doğrultuda hareket etmedikleri takdirde, kendilerinden
kuşku duyacakları, özgüvenlerini kaybedecekleri bir kamuoyu meydana
getirilir.
Bütün bu toplumsal telkinlerin etkisiyle fuhuşu meşru görmeye
başlayan genç, bu sefer de homoseksüelliğin normal karşılanması
gerektiği, bu sapıklığın yalnızca o insanı ilgilendirecek bir "seçim"
meselesi olduğu propagandasıyla karşı karşıya gelir. Homoseksüellik,
taassupsuzluk, medeni cesaret, kendini aşma olarak sunulur. Ahlaksızlıkta
aşması gereken yeni bir boyut olarak karşısına çıkartılır.
Diğer yandan İslam'da Allah'ın karşılıklı sevgi ve saygıyı, herhangi
bir menfaat gözetmeden en yoğun biçimde yaşamak için meşru kıldığı
evlilik kurumu, bu sistemin genel felsefesinin gerektirdiği biçimde,
karşılıklı bir sömürü aracı olarak kullanılır. Bu sistemde erkek
için, evlendiği kadın, hayatının geri kalan kısmında kendisine bakacak,
çamaşırını yıkayıp, yemeğini yapacak ve cinsel tatminini sağlayacak
bir meta konumundadır. "Koca kapma" telkinleriyle büyütülen
kadın ise kocasını, bir an önce çocuk yaparak kendisine bağlayacağı
ve bu yolla istikbalini garantiye alacak, kendisine gerekli hayat
standardını sağlayacak bir araç olarak görür. Bunları kendisine
sağlayan erkeğin tahakkümü altına girer ve kocasını kaybetmemek
için her türlü yola başvurur. Bu tür bir evlilik, aslında bir hayat
kadınıyla maddi menfaat karşılığı birkaç saatliğine yapılan sözleşmenin
daha uzun, ömür boyu süren bir benzerinden çok da farklı bir şey
değildir. Gerçi bunu iki taraf da açıkça kabul etmek istemez, fakat
yeri geldiğinde bunun hayatın bir gerçeği olduğunu belirtmekten
de çekinmez. Mantık evliliği yapmalarıyla övünenler vardır. Anlaşıldığı
gib,i böyle bir evlilikte ortak paylaşım noktası sevgi değil, para,
karşılıklı menfaat ve cinselliktir.
Bir çıkar ilişkisi haline dönüşen bu evlilikte sadakat, vefa gibi
kavramların da hiçbir anlam ifade etmediği ortadadır. Evliliklerinde
yukarıda saydığımız çıkarları sağladıktan sonra birbirini aldatan,
ihanet eden eşlerin sayılarının günden güne artması bunun doğal
bir sonucudur. Bu ihanetleri, eşinden gizli ya da karşılıklı anlaşmayla
sürdürenler de çoğalmaktadır. Sonuçta çağdaş evlilik sisteminin
özü, dinde bahsedilen evlilik modelinden çok uzaklaştırılıp, toplumda
belirli çevrelerce yerleştirilmeye çalışılan "serbest cinsellik"
ortamına açılan bir kapı haline getirilmiştir.
Çağdaşlık adı altında lanse edilen din-dışı yaşam tarzı gerçekte
bağımsız bir felsefe değildir. İnsanları, dinden ve onun getirdiği
bakış açısından tümüyle koparıp tam tersi bir yapı yerleştirmeye,
dinin koyduğu kuralların uygulanmasını engellemeye çalışan bir fikir
sistemidir. Bu fikir sisteminin el attığı alanlar yalnız cinsellik
ve evlilikle sınırlı kalmayıp her türlü değer yargısına uzanır.
Dinin getirdiği kavramların bir kısmını -iffet, namus gibi- tamamen
yok etmeye çalışırken bir kısmını da kendi sistemine kanalize ederek
asıl amacından saptırmaya çalışır. Örneğin Allah yolunda gösterilen
dürüstlük, cesaret, gözüpeklik, mücadelecilik gibi özellikler Kuran'da
övülmüştür. Haksızlıkla, adaletsizlikle uğraşmak, iyiyi, doğruyu
anlatmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamak, cesaretini Allah'a
olan güveninden almak, Allah'tan başkasından korkmayıp gerektiğinde
canını ortaya koymak müminlerin en önemli özelliklerindendir. Ancak
sözünü ettiğimiz fikir sistemi, cesareti, en uç sapıklıkları denemek,
dürüstlüğü, ahlaksızlıkları alenen ve pervasızca yapmak, mücadeleyi
de bunları ölene kadar savunup, herkese yaymak olarak tanımlamıştır.
Genç yaştaki erkekler hedeflendiğinde, "cesaret" ve
"gözüpeklik" kavramları, kabalık, zorbalık, saygısızlık,
sınır tanımamak, insanların haklarına tecavüz etmek, fırsatçılık,
insan kullanmak, saldırganlık, kavgacılık, kibir ve büyüklenme gibi
karakter bozuklukları ile bir tutulmuş, bu dengesiz ve çarpık psikoloji
"delikanlılık" adı altında özenilecek bir hale getirilmeye
çalışılmıştır. Patavatsızlık, lafını sözünü bilmezlik, ağzı bozukluk,
boşboğazlık, "harbilik" şeklinde övülmüştür.
Allah yukarıda saydığımız ve benzeri diğer olumsuz özellikleri
üzerinde taşıyan insanların güvenilmezliklerini, Kuran'da yine bu
bir dizi özellik ile şöyle bildirmektedir:
Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran,
aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren,
hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar, zorba-saygısız,
sonra da kulağı kesik; mal ve çocuklar sahibi oldu diye, kendisine
ayetlerimiz okunduğu zaman, "(bunlar) eskilerin masallarıdır"
diyen. (Kalem Suresi, 10-15)
Genç kızlarda ve kadınlarda ise her önüne çıkanla "beraber
olmak", özgür seksi, lezbiyenliği savunmak "cesaret",
kocasına kendisini aldattığını açıklamak ise "dürüstlük"
ölçüsü sayılmıştır. "Saygı" ise bütün bu sapıklıklara
karşı gösterilmesi gereken sapkın takdir duygusu haline gelmiştir.
Bütün bu çarpık mantıkların sonucunda "sevgi" kavramının
da anlamı değişmiştir. Sevgi, karşıdaki kişinin kendisine sağlayacağı
hava atma derecesi veya maddi çıkar ile orantılıdır. Bununla birlikte,
din-dışı yapının bir diğer özelliği de sevgiyi çeşitli görüntü ve
imajlara dayandırmasıdır. Pek çok genç kız, "romantik serseri"
imajını veren gence sırf bu imajın hatırına "aşık" olur.
İmaj faktörü nedeniyle, en fazla bir iki özelliği olan sıradan insanlara
sevgi beslerken, dürüst, fedakar, saygı ve sevgi dolu bir kişinin
ufak bir hatasını görse hemen onları yargılamaya kalkışır. Fakat
hiçbir olumlu özelliğe sahip olmayan bir "serseri"yi günün
birinde ağlarken görünce birden sevgi ve şefkat damarları kabarır.
İçinde bulunduğu toplum ölçü ve değer yargılarını, duygu ve düşüncelerinin
sınırlarını belirlerken onu, Allah, din ve varoluş amacı hakkında
hiçbir şey düşünmeyen bir insan haline getirmiştir. Zaten böyle
şeyleri düşünmeye ayıracak pek vakti de yoktur. Zira, kendisini
programlayan ve dizginlerini elinde tutan toplum, ona sayısız görevler
yüklemiştir. Herşeyden önce cahiliye toplumunun deyimiyle "gemisini
kurtarması", ardından da bu toplumda belirli bir "statü"
kazanması gerekmektedir. Bunun için diğer insanları kullanacak,
gerekirse ezecek, saf dışı edecektir.
Çünkü bu cahilce anlayışa göre "hayat bir mücadeledir"
ve yine aynı anlayış nedeniyle "büyük balığın küçük balığı
yutması" gereklidir. Zayıfın, düşkünün elenmesi ise bir doğa
kanunu olarak görülür. Başkalarının, kendisine zararları dokunmadıkça,
aynı zihniyeti taşımalarının da bir mahsuru yoktur, çünkü "ona
dokunmayan yılanlar istedikleri kadar yaşayabilirler."
Fakat işler umduğu gibi gitmeyip gerekli başarıyı gösteremediği,
hayal ettiği toplumsal statüyü kazanamadığı takdirde, aynı felsefe
bu sefer kendi aleyhinde işlemeye başlar. Bir de bakar ki toplum
tarafından hor görülen, ezilen, aşağılanan ve dışlananların safına
birdenbire kendisi de katılmıştır. Daha önce kendini yüceltmesini
umduğu kurallar, şimdi onu hedef almışlardır. Çevresindeki dostları
aniden yok olmuş, mutsuz ve tek başına kalmıştır.
Bunlar yetmiyormuş gibi etrafında kendinden büyük balıkların dolaşmaya
başladığını farkeder. Güvenecek insan, tutunacak dal, bir yardım
eli arasa da bulamaz. Tamamen çıkmaza girdiğini düşündüğü sırada
son çareyi Allah'a yalvarmakta bulur. Kuran'da dinden uzak insanların
çaresizlik durumlarında Allah'a yöneldikleri şöyle haber verilir:
Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki
siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken
ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip
çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu
(dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na
"gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)" olarak Allah'a
dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak
olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız. (Yunus Suresi, 22)
Ancak bu insan, Allah duasına karşılık verip de işleri yoluna
girmeye başlayınca sanki daha önce Allah'a yalvaran kendisi değilmiş
gibi eski zihniyetini sürdürür:
Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere,
yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız,
ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır.
Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
(Yunus Suresi, 23)
Çarpık zihniyetine göre, "herşeyi metafizik olarak yorumlamamak,
gerçekçi olmak" lazımdır. Önemli bir deneyim atlatmış ve kendi
çabasıyla kurtulmuştur. "Hayatın gerçeklerini" öğrenmiştir.
Kötü günler geçirmiştir, fakat bunlar artık geride kalmıştır. O
şimdi daha tecrübeli, daha olgundur. İnkarcı insanların bu anlamsız
psikolojisi de Kuran'da haber verilmiştir:
Andolsun, Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp
sonra bunu kendisinden çekip-alsak, kuşkusuz o, (artık) umudunu
kesmiş bir nankördür. Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan
sonra, ona bir nimet taddırsak, kuşkusuz; "Kötülükler benden
gidiverdi" der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir. (Hud Suresi,
9-10)
Böyle bir nankörlük yapan insanın, eski inkar felsefesi daha çok
oturmuş, daha da kemikleşmiştir. Hayatının geri kalan kısmında da
benzeri belalar başına gelir. Allah belki -Kendisine yalvardığı
takdirde- her seferinde kendisine icabet edecektir. Fakat o bunlardan
ders ve ibret alıp doğru yolu seçmedikçe Allah'tan uzaklaşacak,
kendisine tanınan fırsatları ardı ardına tepecektir.
En kötüsü de, eğer böyle bir halde ölümle yüzyüze gelirse iş işten
geçmiş olacak, kendisine yeni bir fırsat tanınmayacaktır. Çünkü
o yaşamı boyunca nasıl biri olduğunu ortaya koymuştur. Allah bu
insanın gerçekle yüzyüze gelince duyacağı pişmanlığı Kuran'ın birçok
ayetinde önceden haber vermiştir:
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen;
derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin
ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." Hayır,
önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şayet (dünyaya)
geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz
yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten kafirlerdir. (Enam Suresi,
27-28)
Kuran'daki diğer ayetlerde de aynı psikoloji vurgulanırken, kişinin
bu ümitsiz duruma düşmeden önce, hayattayken Allah'a yönelmesi öğütlenir:
Allah, kimi saptırırsa, artık bundan sonra onun
hiçbir velisi yoktur. Azabı gördükleri zaman, o zalimleri bir görsen;
'Geri dönmeye bir yol var mı?' derler. Onları görürsün; zilletten
başları önlerine düşmüş bir halde, ona (ateşe) sunulurlarken göz
ucuyla sezdirmeden bakarlar. İman edenler de: "Gerçekten hüsrana
uğrayanlar, kıyamet günü hem kendi nefislerini, hem yakın akraba
(veya yandaş)larını da hüsrana uğratmışlardır" dediler. Haberiniz
olsun; gerçekten zalimler, kalıcı bir azab içindedirler. Onların
Allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velileri yoktur. Allah
kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir (çıkış) yolu yoktur. Allah'tan,
geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden evvel, Rabbinize icabet
edin. O gün, sizin için ne sığınılacak bir yer var, ne sizin için
inkar (etmeye bir imkan). (Şura Suresi, 44-47)


|